program indir izmir escort yemek oyunları
mp3 dinle

Soğuk Savaşın Nedenleri

II. Dünya Savaşı tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur.Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştü.Bu savaş tam bir "dünya savaşı " olmuştu.Savaşın tesirlerini hissetmeyen hiç bir ülke kalmamıştı. Fakat altı yıllık bu ıdıraplı dönemden sonra, dünyanın ve insanlığın barışa hemen kavuşabilmesi mümkün olamamıştır.

 Milletlerarası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahalli savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir sıcak savaş patlak vermemiştir ama barışta olmamıştır.Dünya bir " soğuk savaş " atmosferi içinde, heycanlı ve gergin bir on beş yıl geçirmek zorunda kalmıştır.Soğuk Savaş dediğimiz dönem; değişen dengelerin sonucunda oluşmuş ve günümüzde de etkileri hala devam etmektedir.
    Soğuk Savaş’ın nedenlerini incelemeye başlamadan önce bu dönemin başlamasına neden olan II. Dünya Savaşı’nın nedenlerini, özellikle de sonuçlarına değinmek gerekmektedir.Çünkü soğuk savaşın nedenlerini bu savaşın sonuçlarında aramak, bu dönemi en iyi şekilde anlamamıza yardımcı olacaktır.

    II.DÜNYA SAVAŞI 1939-1945
    
    İnsanlık aleminin gelmiş geçmiş en büyük savaşıdır. Dünya strateji ve politika alanında meydana getirdiği değişiklikler de milletler için hayati önemde olmuştur.
    Savaştan önce, Avrupa ve Asya’da bu yönde bir gidiş sezilmekte, adım adım savaşa yaklaşılmaktaydı.
    "Avrupa’da Hitler’in 1933′te iktidara gelmesi ve Nasyonel Sosyalizm ( kısaca nazizim ) adıyla devletçi ve milisliğe dayanan partizan rejim ve kurması, bu milletin savaş isteklerini gittikçe kuvvetlendirdi. Esasen I. Dünya Savaşı sonunda mağlup Almanya’ya kabul ettirilen Versay Antlaşması, Almanlar için ağır hükümler getirmişti. Almanya bu hükümleri hiç bir zaman benimsemedi ve fırsat buldukça çiğnedi  ve silahlanmasını arttırdı. I. Dünya savaşı sonrası imzalanan bu antlaşma dünyayı II. Dünya Savaşına götüren anlaşmazlıkların temelini oluşturmuştu."(1)
    "II. Dünya Savaşı, 1 Eylül 1939′da Almanya’nın Polonya’ya saldırması ile başlamış , diğer devletlerin katılmaları ile 5 yıl sürmüş, 7 Mayıs 1945′te Almanya’nın teslimi ile Avrupa’da son bulmuş, 2 Eylül 19452de Japonya’nın teslim oluşu ile tamamen bitmiştir."(2)
    Savaş süresince Müttefikler arsında yürütülen diplomatik konferanslar, gerek savaşın gelişmesinde gerekse savaş sonrası dünyanın kurulmasında son derece önemli yer tutmuşlardır. Özellikle savaş sonrası gelişmeleri  daha iyi anlamak açısından gereklidir. Savaşın yürütülmesiyle ilgili konferanslardan çok bizi savaş sonu düzeniyle ilgili konferanslar ilgilendirdiğinden bunları inceleyeceğiz.

1- Moskova Konferansı
    "1943 Ekiminde dışişleri bakanları düzeyinde toplanan bu konferans, gerçekte Yahran Zirvesi’nin hazırlığı niteliğindedir.İngiltere’den Sir Anthony Eden, ABD’den Cordell Hull, sovyetler Birliği’nden Molotov ile Çin dışişleri bakanı katılmıştır.Konferansta Sovyetler Birliği, Almanya’ya karşı nihai zafere kadar savaşacağı
konusunda güvence verdi.Böyle bir güvence daha önce yoktu ve bu devletin Almanya ile anlaşmasından korkulmaktaydı.Daha önca denildiği gibi, bir yıl öncesinde
Stalin, Hitler’e barış önerisinde bulunmuştu.Böylece Müttefikler arasında kuşkular silinmiş oldu.Sovyetler birliği ayrıca savaştan sonra kurulacak olan uluslararası kuruluşu destekleyeceğini söyledi.Aslında uzun bir süre Milletler Cemiyeti’nin savaştan sonra da sürdürüleceği sanılmıştı.Ancak Milletler Cemiyeti artık uluslararası alandaki saygınlığını yitirmişti,ABD bu örgüte üye değildi ve üye olacağı bir uluslararası örgütün kurulmasını istiyordu.Üstelik Sovyetler Birliği Finlandiya saldırısı yüzünden Cemiyet’ten atılmıştı.Bunların sonucu olarak, savaştan sonra yeni bir uluslararası örgütün kurulması konusunda anlaşmaya varıldı."(3)
    Konferansta 1938 yılında Almanya’nın ilhak ettiği Avusturya’nın durumu üzerinde de duruldu. Sorun Avusturya’nın düşman mı yoksa işgale uğramış dost bir devlet mi kabul edileceği idi.Sonuçta bu devletin işgale uğramış dost bir ülke olduğu ve savaştan sonra kendisiyle bir barış anlaşmasının yapılmasının söz konusu olmadığı konusunda anlaşmaya varıldı.
    "Moskova Konferansı’nda Türkiye de söz konusu edildi ama Müttefikler arasında Türkiye konusunda bir görüş birliği yoktu. Sovyet Hükümetine göre, Sovyet ilerlemesini kolaylaştırmak için Türkiye mutlaka savaşa girmeli ve bu devletin savaşa girmesinin istenmesi de emir şeklinde olmalıydı.İngiltere ile ABD bunu kabul etmeyip Türkiye’nin Müttefiklere hava üsleri vermesinin ve ulaşım kolaylıkları sağlamasını daha yararlı olacağını öne sürdüler.Konferansın sonunda iki tarafın da görüşlerini kapsayan bir uzlaşmaya varıldı.Önceden  Türkiye’den  hava alanlarının kullanılması istenecek , yılın sonuna doğru da bu denletin savaşa katılması konusunda girişimde bulunulacaktı."(4)
    Bu konferans, savaş sonrası düzeni için yapılan ilk toplantıdır.Konferansta ayrıca büyük devletlerin nüfüs sahaları, kolonilerin geleceği, savaş suçlularına yapılacak işlemler gibi konuları da görüştüler.

2-Tahran Konferansı    
    "Tahran Konferansı’na giden Roosevelt ile Churchill, Kahire’de bir süre kalarak oraya davet edilen Çan Kay-Şek ile görüştüler.22-26 Kasım 1943 tarihlerinde Kahire’de Japonya ile yapışacak barış antlaşmasının koşulları üzerinde duruldu.Bu Birinci Kahire Konferansı’dır
    28 Kasım-11 Aralık 1943 tarihleri arasında yapılan Tahran Konferansında Roosevelt, Churchill ve Stalin biraraya geldiler.Toplantıda, Moskova Konferansı’nda dışişleri bakanlarının aldıkları kararlar doğrulandı.Ayrıca Konferansta İran hakkında bir demeç yayımlandı.Bu demeçte, İran’ın savaşın kazanılmasında hizmeti olduğu, Müttefiklerin savaştan sonra İran’dan askerlerini çekecekleri ve İran’ın bağımsızlığına saygı gösterileceği belirtiliyordu.Ayrıca ikinci cephenin açılması, Türkiye’nin savaşa girmesi, dünyanın savaş sonrası düzeni, Polonya’nın geleceği, Müttefik çıkarmasının Fransa’ya yapılması gibi konular da tartışıldı.Tam bir anlaşma görülmedi. ."(5)  
    4-6 Aralık Kahire toplantısında, Churchill ile İ.İnönü Türkiye’nin savaşa katılmasını tekrar görüştüler.Churchill bir an önce Türkiye’yi savaşa katmak arzusundaydı. Çünkü Churchill Müttefiklerin Sovyetler’den önce Balkanlara girmesini istemekteydi.Fakat İnönü ihtiyatlı davranmaktaydı. Bu İkinci Kahire Konferansı’dır.

3- Dumbarton Oaks Konferansı
    1944 yılı 21 Ağustos-7 Ekim arası Amerika’da Dumbarton Oaks Konferansı yapıldı ve gelecekte kurulacak olan Birleşmiş Milletletler  Teşkilatı’nın esasları saptandı.Hemen hemen her noktada görüş birliğine varılmışsa da Güvenlik Konseyi’ndeki oylama konusunda anlaşmaya varılamamış ve bu konu Yalta Konferansı’na bırakılmıştır.

4- Yalta Konferansı
    "Tahran’dan sonra ikinci zirve toplantısı olan Yalta Konferansı, savaş içinde Müttefikler arasındaki diplomatik konferasnların sonuncusudur.Tahran Konferansı daha çok savaş stratejisi üzerinde odaklaşmış, 4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında toplanan Yalta Konferansı ise savaş sonrası düzeni ile ilgilenmiştir. Konferans savaşın bitmek üzere olduğu bir zamana rastlar. Bu yüzden savaş döneminin somu, savaş sonrası döneminin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Konferans toplandığı sırada Almanya yalnızca Doğu Prusya’dan çekilmişti, Japonya ayaktaydı ve savaş her cephede sürüyordu, ama savaşın sonu da görülmüştü. Almanların 2-3 ay içinde teslim olacakları Roosevelt’e verilen raporlara göre Japonya’nın daha bir buçuk yıl dayanacağı tahmin ediliyordu."(6) Bu konferansta Uzakdoğudaki durumun geleceği, Almanya’nın geleceği, savaş tazminatları, Birleşmiş Milletlerin kuruluşu, Polonya Meselesi, İran ve Boğazlar konularını görüştüler. Özellikle de ortak barış sisiteminin kurulması üzerine duruldu. Bu konferans sonrası dünyanın geleceği çok önemli olmuştu. Ruslar bu konferansta kendi lehlerine birçok kararlar çıkartılar. Bu toplantıda, ABD ile Rusların savaş sırasındaki nufüz ve çıkar bölgelerini saptadıkları ileri sürülmektedir. Zaten Yalta Konferansı toplanırken Sovyetler Birliği olmadan bir dünya düzeninin kurulması düşünülmemekteydi.

    II. Dünya Savaşı sırasında savaş sonrası dönem için yapılan bu konferanslar da, müttefikler arasında zaman zaman anlaşmazlık olsa da genellikle bir güvenin ve uyumun varlığından söz edilebilir.

Savaşın Sona Ermesi
    Savaş; 7 Mayıs 1945′te Almanya’nın teslimi ile Avrupa’da son bulmuş, 2 Eylül 1945′te Japonya’nın teslim oluşu üzerine tamamen bitmiştir. Savaşın sonunda Almanya, Doğu ve Batı olarak iki parçaya ayrılmış, Doğu Avrupa ülkelerinde ( Polonya, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan, Arnavutluk ) kominist rejim kurulmuştur. Savaşın bitiminde de konferanslar yapılmış ve daha sonra da yenik devletlerle müttefikleri arasında barış antlaşmaları imzalanmıştır.

    SOĞUK SAVAŞA GEÇİŞ DÖNEMİ  (1945 -1947 )

İkinci Dünya Savaşından Sonra Güç Dengesi
    "İkinci Dünya Savaşından sonra uluslararası politikanın yapısı başlıca dört gelişme nedeniyle radikal bir değişme göstermiştir: Geleneksel güç dengesinin merkezi ve en önemli öğesi olan Avrupa’nın ve Avrupa devletlerinin savaşta büyük tahribata uğramaları; Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin "Süper Devletler" olarak ortaya çıkması; termonükleer silahların geliştirilmesi; dünyanın çeşitli bölgelerindeki ulusalcı hareketlerin "Avrupa İmparatorluklarına " karşı ihtilalci tutumları.
    Kızıl Ordu savaş sırasında işgal etmek olduğu Doğu ve Orta Avrupa’dan kolayca çıkmayacağını, hatta baskısını Batı yönünde attıracağını savaştan sonraki tutumu ile ortaya koymuştu. Amerika tam bir yalnızcılık politikasına dönmeyeceğini, Sovyet girişimlerine karşı cephe alacağını belli etmişti.Böylece, savaş içinde kader birliği yapan, savaş sonrası dünyasının bu iki büyk devleti arasında başlayan çekişme, günümüze değin süregelen yeni uluslararası sistemin ana temasını oluşmuştur. Bu ikili çekişme ve kutuplaşma nedeniyle, savaşlardan sonra yenenlerle yenilenler arasında daima yapılmış olan barış antlaşmalarının imzalanması bile olanaksızlaşmıştır; bunun tek istinası, 1947 yılında İtalya ile yapılan barış antlaşmasıdır."(7)

İKİ KUTUPLULUK
    Avrupa’nın bir güç merkezi olarak dünya politikası sahnesinden çekilmesinden sonra, dünya en az yirmi yıl kesin çizgiyle ABD ve Sovyetler Birliği’nin çevresinde " iki kutuplu " bir nitelik kazandı." İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Almanyası ile Mussolini İtalyasını dize getiren güçler İngiltere ya da Fransa değil, ABD ile Sovyetler Birliği’ydi.Savaş sonrasından 1970′lere kadar uluslararası ilişkilerin tarihini, bu iki karşıt ideolojiye bağlanmış ABD ile Sovyetler birliği’nin yeryüzünde etki kurmak için gösterdikleri çabaların öyküsü olarak nitelemek gerçekçi bir genelleme olacaktır.Savaştan her bakımdan yıkık çıkan Avrupa devletleri bu iki " süper" devletin çevresinde kümeleneceklerdir."(8)Böylece ortaya "iki kutuplu" bir denge çıkmıştır. "Soğuk Savaş " diye kısaca adlandırdığımız bu yeni durum, etkisini yirmi yıl kadar sürdürmüştür. Bugün bile tüm belirtilerinin ortadan kalktığını söyleyemeyiz.
    Bu iki kutuplu denge, yeni karşılaşılan bir olgu değildir".Onsekizinci yüzyılda İngiltere ile Fransa, 1890 ile 1914 yılları arasında Üçlü İttifak ile Üçlü İtilaf ve 1945 ile 1990 arasında ABDile Sovyetler Biriliği arasında olagelmiştir.Tarih boyunca iki kutuplu denge,iki güçlü devlet ve bu devletler çevresinde kümelenen küçük devletleri gerektirmiştir."(9)
    "Kutupluluk, uluslararası sisteme kaç blok ya da devlet kümesinin etki yaptığıdır. Bu dönemde ise büyük ve orta büyüklükteki devletlerin hemen hemen hepsi iki blok içinde toplanmış durumdadır."(10)
    "İki kutuplu sistemin , uluslararası hukuk ve kurallara tam uyularak yönetimi ve düzenlenmesi çok zordur.Bütün bağlantısız devletler bir araya gelseler bile, her iki kampa etkide bulunamaz, çözümler kabul ettiremezler. Resmi olmayan düzenleyiciler olarak iki blok, birbirlerini denetlerlel, karşı tarafın gücünü güçle dengelemye çalışırlar.İki kutuplu sistemin avantajı, bozucu davranış ve bu davranışın yol açtığı sonuçların kolaylıkla görülüp tedbir alınabilmesidir."(11)
    İşte İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem bize iki kutuplu sistemi tüm nitelikleriyle anlamamızı sağlayacaktır.Bu dönemdeki gelişmeler de bu çerçeve içinde değerlendirilmektedir.

1945′ten Sonra Kutuplaşmaya Neden Olan Olaylar
    İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa’da, Eylül ayında da Asya’da sona erince,bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi.Unda, yenilen Almanya, İtalya ve Japonya’nın yanında, galip devletlerden olan savaş öncesinin güçlü devletleri İngiltere ve Fransa’nın da savaştan büyük ölçüde yıpranmış olarak çıkması önemli rol oynadı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Bu bakımdan savaştan sonra, Avrupa’da Almanya’nın, Asya’da Japonya’nın yerini tek başına dolduracak bu kıtalardan devlet bulunmamaktaydı.Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbiriyle çatışan, Avrupa’ya göre iki kenar devlet, yani ABD ile Sovyetler Birliği idi.Bunlardan ABD, Birinci Dünya Savaşından sonra olduğu gibi,yeniden kıtasına çekilip olayları uzaktan izleme eğilimi içindeydi. Sovyetler Birliği ise yayılma isteğindeydi.
    Bu sırada, savaş sonunda barış ve güvenliğe kavuştuklarını sanan, barışı kurmak ve korumak için kurdukları Birleşmiş Milletler  Örgütü’ne güvenen Batı Devletleri, altı yıl süren savaşın kamuoylarında meydana getirdiği yük ve bıkkınlığın da etkisiyle,silahlı kuvvetlerin tamamına yakınını terhis ettiler.Buna karşılık Sovyetler, büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti, savaş sanayiini çalıştırmayı da hızlandırdı.Bu da, Batılı Devletler ile Sovyetler arasında bir dengesizlik meydana getirdi.
    "Sovyetler Birliği ile Batı Avrupa arasındaki bu dengesizlik, askeri alanda olduğu gibi, sanayi alanında da Sovyetlerin açık üstünlüğü şeklinde bulunuyordu.Bunların yanı sıra, uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Böylece, savaştan sonra, Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Böylece, savaştan sonra, Avrupa’da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmış oluyordu."(12)
    Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek tek devlet ise sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi. Bu düşünce de, o günlerde dünyanın tek atom gücüne sahip olan bu devleti, hareketsiz hale getirmiş bulunuyordu.
    İşte bu durumdan da yararlanmak isteyen Sovyet Rusya, savaş sırasında kendi işgali altına geçen Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini paylaştırırken, diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskıya ve isteklerde bulunmaya, Uzakdoğu’da da Çin’de girişimlerde bulunmaya başladı.Bunlar ise, karşı ittifaklara yol açtığı gibi, dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen başlıca etkenler oldu.

Avrupa’da Kurtulma ve Bölünme

1.Postdam Öncesi Gelişmeler

a)ABD ile Sovyetler Birliği Arasındaki Anlaşmazlıklar
    "Savaş sırasında Avrupa’yı ilgilendiren kararlar üç büyük devlet tarafından alınmıştı.Böylece savaş sonu Avrupasının toplumsal ve siyasal yapısı büyük ölçüde onlar tarafından belirlendi.Bu noktanın iyi bilinmesi, Avrupa’da savaş sonrası gelişmelerinin anlaşılmasında son derece önemlidir.ABD’nin ekonomik, Sovyetler Birliği’nin iskeri gücüne sahip olmayan İngiltere’nin zayıflığı savaş sonrasında açıkça ortaya çıktı ve böylece iki büyük devlet Avrupa’ya biçim verdiler.
    Savaş stratejisi konusunda İngiliz-Amerikan ilişkilerinde pek bir pürüz ortaya çıkmamışsa da aynı şey Sovyet-Amerikan ilişkileri için söylenemez.Sovyetler Birliği, ABD’den savaş içinde büyük miktarda Ödünç Verme ve Kiralama yardımı aldı.Ama yapılan yardımın 1945 Mayısında aniden kesilmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin bozulacağının en erken habercisiydi.Stalin, savaşın ortasında ekonomik yardımın yeterli olmadığını ve batıda ikinci cephenin aç olması gerektiğini söylüyordu.Bu cephenin erken açılmamasını ABD’nin art niyetine, bu devletin Almanya ile anlaşıp Hitler’i Sovyetler üzerine saldırtmak istemesine bağlıyordu.İkinci cephe açılıp her iki ordu da Avrupa’nın ortasına doğru ilerlerken bile, ABD ile Sovyetler arasında gerçek anlamda eşgüdümlü bir askeri planlama yoktu."(13)
    "Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki ilişkilerin denendiği ilk yer Polonya oldu.Roosevelt ile Churchill, Stalin’in Baltık ülkelerini bırakmayacağını, bazı Fin topraklarını ilhak edeceğini ve Doğu Prusya toprakları konusunda direteceğini tahmin ediyorlardı.Onları asıl düşündüren, Sovyetler Birliği’nin Polanya’daki niyeteydi.Hatırlanacağı gibi, İngiltere’yi 1939′da savaşa sokan Polonya’nın savunulmasıydı.Londra’daki Polonya hükümetinin 1920 Sovyet-Polonya savaşından sonra saptanmış bulunan  Polonya’nın doğu sınırında ödünsüz ısrar etmesinin de gerçekçi olmadığını anlamışlardı.Böylece bir ısrar Sovyet-Batı ilişkilerini tehlikeye düşürebileceği gibi kurulması planlanan Birleşmiş Milletler’e Sovyet desteğini kötü yönde etkileyebilirdi."(14)

b) Churchill ile Stalin arasında " Yüzdeler Anlaşması "
    " Tarihte " Yüzdeler Antlaşması " diye geçen bu antlaşmada, Churchill ve Stalin arasinda 1944 Ekim’inde gerçeklesen ve amaci Dogu Avrupa’da etki alanlarinin kesin olarak saptanmasi olan anlasmayla Ingiltere ve Rusya Dogu Avrupa’da sahip olacaklari üstünlügü yüzdelerle belirlemislerdir. Macaristan’da Ingiltere %50, Sovyetler %50, Bulgaristan’da %25, %75; Romanya %10, %90; Yugoslavya’da %50, %50; Yunanistan’da %90, %10, Churchill’in anilarindan yazdiklarinda anlasildigina göre, bu anlasma o andaki savas durumu düzenlemesiydi ve imzalanacak olan baris antlasmalarinda degisikliklere açikti. Gerçek ne olursa olsun, böyle bir düzenlemenin savas sonrasi gelismelerini etkileyecegi açikti ve öyle de oldu. Sovyetler Birligi Dogu Avrupa ülkelerinde askeri üstünlügünü sonuna kadar kullanirken, Yunanistan’a karismadi ve Ingiltere, Yunan iç savasinda kralci hükümete tam destek verirken, Yunan komünistlerine dogrudan yardim yapmadi.
    İşte hemen savaş sonrasının bu karar ve gelişmeleri, Avrupa’nın, komünizmin kıtada çökmesine kadar süren, bölünmüşlüğünü başlatmıştır.Bu kararlar , Batı’nın Doğu Avrpa’daki gücünün sınırının ve bölgedeki Sovyet üstünlüğünün gerçekçi bir değerlendirmesidir."(15)

c) Almanya Üzerindeki Anlaşmazlık
    "Müttefiklerin politikalrındaki asıl fark, daha doğrusu dayanışma denemesi, Almanya’da ortaya çıktı. Almanya’nın savaş içinde Fransa’daki politikası, İngiltere’ye hava saldırısı ve Sovyetler’e karşı giriştiği savaş, Müttefiklerin Almanya’ya karşı tutumlarının saptanmasını kolaylaştırmıştır. Böylece, daha savaş içinde, Almanya’nın silahsızlandırılacağı, Nazilerden arındırılacağı kararlaştırılmıştı.Stalin, Almanya’nın yeniden güçlenmesini önlemek amacıyla, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’nın Almanya’ya karşı tutumundan çok daha sert bir tutum içindeydi. Almanya’nın şu ya da bu biçimde parçalanması ve böylece Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan hatanın tekrarlanmaması, en önemli Müttefik amaçlarından biri oldu. Daha 1941 Eylül’ünde, Stalin tamirat sorununu ortaya atmıştı. 1919 yılından sonra tazminat sorununu ne denli güçlüğklere yol açtığını hatırlayan İngiltere, bu tamiratın para yerine eşya ile ödenmesi konusunda Sovyetlerle anlaştı. Ayrıca Almanya’nın kayıtsız şartsız tesliminden sonra, ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin temsilcilerinden kurulu bir " Müttefik Denetim Komisyonu " nun Almanya’nın yönetimini ele alması da kararlaştırılmıştı."(16 )
    Tüm bu nedenlerle, 1943 Tahran doruk toplantısında bu genel konularda anlaşmaya varmak kolay olmuştu, ama hala Almanya’nın nasıl parçalanacağı ve Müttefik işgalinin nasıl örgütleneceği konularında kesin karar verilmemişti. İşgal bölgeleri en sonında Yalta Konferansı’nda belirginleşip kabul edildi. Sovyetler Birliği Almanya’nın doğu bölgesini, İngiltere kuzeybatısını ve ABD güneybatı bölgesini işgal edeceklerdi. Sovyet işgal bölgesi içinde kalan Berlin de aynı biçimde işgal bölgelerine ayrılacaklardı. Ancak Batılıların Berlin’e nasıl geçecekleri Yalta’da belirlenmedi. Bu konu Müttefikler arasında ilişkiler bozulunca büyük sorun çıkaracak, Batılılar ile Sovyetler Birliğini bir çatışmanın eşiğine kadar getirecekti.
Potsdam Konferansı, 1945
    II. Dünya Savasi sonlarina dogru Müttefik devletlerin yaptigi son konferansdır. Konferans, Prusya devletinin kraliyet merkezi olan Potsdam’da yapildi. Konferansa ABD’den Baskan Truman, Ingiltere’den Basbakan Winston Churchill (Konferans sürerken yapilan seçimlerde Churchill iktidardan düstü ve Attlee yeni Basbakan olarak Potsdam konferansina katildi) ve Sovyetler Birligi’nden Stalin katilmistir.
    "Temmuz 1945′te baslayan Konferans, tarihin en büyük zaferinden sonra toplanmistir. Fakat çözülmesi gereken sorun çok önemliydi: Avrupa’nin yeniden kurulmasi. Avrupa’nin savastan yikik çikmasi, bu ihtiyaci dogurmustu. Potsdam konferansi, planlandigi tarihten birkaç gün sonra baslamisti. Tarihçiler bu konuda Truman’i sorumlu tutmaktadirlar. Truman, konferansa ilk atom bombasi denemesinin sonucunu beklerken gitti. Konferans’ta, baris antlasmalarini hazirlayacak bir Disisleri Bakanlari Kurulu kuruldu. Üzerinde durulan en önemli konular: Almanya sorunu, Polonya sorunu, Avusturya’nin isgali, SSCB’nin Dogu Avrupa’daki rolü,savas tazminatlari ve Japonya ile süren savasin durumuydu. Konferansta en çok tartisilan konu Almanya idi. Müttefikler, Almanya’nin yenilmesi kesinlik kazanmaya baslayinca, Almanya’nin parçalanmasi konusundaki eski görüslerini degistirmeye basladilar. Churchill Mart 1945′te "Almanya’yi parçalamayi düsünmüyoruz" demekteydi. Stalin ise Almanya’yi parçalamayi istemedigini söyledi. Stalin Ruhr bölgesinden tamirat almak istiyordu. Potsdam’da, daha çok Almanya’nin Nazilikten ve askerlikten arindirilmasi konusu üzerinde duruldu.Çünkü Nazizim ortadan kalkarsa, militarizm de ortadan kalkar ve silaha da gerek kalmazdı. Ilk önce savas suçlularinin cezalandirilmasina karar verildi. Alman askerlerinin elinden silahlarin alinmasi, demokratik düzenin kurulmasi; bunu yapmak için ise, egitim sisteminin tümüyle degistirilmesi gerekirdi. Bunun için Almanya’nin bir süre isgal altinda kalmasi kararlastirildi. Buna göre, Almanya, Sovyet, Ingiliz, Amerikan ve Fransiz isgal kuvvetleri komutanlarinca yönetilecek dört ayri isgal bölgesine ayrilacakti. Berlin, Viyana ve Avusturya ayni sekilde bölünecekti. Almanya’da demokrasiyi kurmak için, tüm ülkeyi kapsayan ve yerel özerklige sahip devletlerden olusan bir federasyon kurulmasina karar verildi. Maliye, dis ticaret ve bunun gibi konular ise federalizm kapsamina alinmayarak "Denetim Kurulu" olusturuldu."(17)
    Konferansta üzerinde durulan diger bir önemli konu, Polonya’ydi. Yalta Konferansinda kurulmasi kararlastirilmis olan koalisyon hükümeti, simdi Potsdam Konferansi süresince kurulmus ve kabul edilmisti. Polonya’da seçimler açik olacakti, gazeteciler de seçimde gözlemci sifati ile bulunacaklardi. Sovyetler Birligi, Müttefik devletlerden yönetimleri degisen Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’a karismamalarini, Türkiye’den Sovyetlere bir üs verilmesini istedi. Fakat bu istekler kabul edilmedi.
    Potsdam’da Türkiye de söz konusu edildi. Stalin’in Montrö Sözleşmesi’nin değiştirilmesi isteği ilke olarak Batılılarca kabul edildi.Ayrıca Sözleşme’nin Türkiye ile ayrı ayrı yapılacak görüşmelerle değiştirilmesi de kararlaştırıldı. Böylece Sovyetler Birliği Boğazlar konusunda uzun süreden beri istediklerini en sonunda Batılılara kabul ettirmiş oldu. Hem Sözleşme değiştirilecek  hem de bu değiştirmede Türkiye ile yalnız kalabilecekti.
    Japonya’ya, Potsdam Bildirgesi’ni kabul etmesi için ültimatom gönderildi. Ancak, Japonya bunu reddetti. Bunun üzerine ABD, Hirosima ve Nagazaki’ye (6 Agustos, 9 Agustos) atom bombasi atti. Konferans 1 Agustos 1945 tarihinde sona erdi.
    Yalta Konferansı’dan sonra görülen olumlu hava, Potsdam Konferansı’ndan sonra yoktur.Konferansa ilişkin Sovyet yorumuna göre, Batılılar Sovyetler Birliği’nden çok Almanya’nın kalkınmasına öncelik veriyor ve Almanya’nın Sovyet halkı ve topraklarına verdiği zarara karşı ilgisiz davranıyordu.Batılılara göreyse Sovyetler Birliği, genel bir Avrupa düzenlemesinden çok kendini güçlendirmek peşindeydi.
    Postdam Konferansı’nın en çok zamanını alan Almanya sorunu, "soğuk savaş "ın en önemli konusu oldu.

Atom Silahındaki Anlaşmazlık
    Almanya’nın sorunundan sonra soğuk savaşa geçiş dönemini oluşturan ikinci olay, atom enerjisi sorunudur. O kadar ki Hiroşima’dan bu yana bu sorun hemen hemen her diplomatik alışverişte karşımıza çıkmaktadır.
    "1945 yılının sonunda " Büyük Üçler " in dışişleri bakanları, Güvenlik Konseyi’ne bağlı bir Atom Enerjisi Komisyonu kurarak bu dehşetin engellenmesi konusunda anlaştılar. 1946 Martındaysa ABD kendi projesini sundu. Acheson-Lilienthal Önerisi adını alan proje, atom silahonın uluslararası denetimi için bir dizi aşama getirmekteydi. Ayrıca bu geçiş döneminde ABD atom tekeline sahip bulunurken, öteki devletler uluslararası ajanslarca denetlenecekti. Bu noktaya kadar Müttefikler arasunda görünürde bir anlaşmazlık çıkmadı. Ancak Başkan Truman 1946 Nisanında Bernard Baruch’u BM Komisyonu’na Amerikan temsilcisi seçince durum değişti ve bu noktadan sonra Amerikan politikası yeni biçimler aldı.Baruch, Sovyetler Birliğine karşı sert bir tutum takınılması görüşündeydi ve bu görüşlerini Amerikan askeri yetkililerine kabul ettirdi. Baruch 14 Haziran 1946′da BM Atom Enerjisi Komisyonu’na Amerikan projesini bildirdi. Uluslararası bir güvenlik sistemi altında ABD’nin atom tekelinden vazgeçmesini ana hedef olarak kabul eden Baruch Planı; atom enerjisinin geliştirilmesi ve kullanımının tüm aşamlarını denetleyecek olan bir uluslararası Atom Geliştirme Kuruluşu’nun kurulması; ihlallere karşı bu kuruluşa sınırsız denetleme yetkisinin tanınması; atom silahının yapımıyla ilgili her türlü ihlalin en sert biçimde cezalandırılması; kuruluş tam denetim kurduktan sonra atom silahının yapımının yasaklanması ve mevcut atom stoklarının yok edilmesi ve anlaşmayı ihlal edenlerin cezalandırılmasını engellenmemesi için Güvenlik Konseyi!ndeki veto sisteminin değiştirilmesini içermektedir.
    Baruch Planı, Sovyetler Birliği tarafından kabul edilmemesine rağman, daha sonra ABD tarafından nükleer silahsızlanma konferanslarında ortaya konan önerilerin temelini oluşturması açısından önemlidir.sovyetler Birliği’nin planı reddetme nedenleri ise; planın uygulanmasıyla ABD atom silahı yapabilme yeteneğine sahip tek devlet olarak kalması; ABD, BM’de karar verme sürecine egemen olduğu için, bu örgütün bir kuruluşu olan Atom Enerji Komisyonu’nu da etkisi altına alabileceği; planın tartışıldığı sırada Sovyetler Birliği atom silahının gizlerini ele geçirip bu silahı çok kısa bir süre içinde yapabilme uğraşı içindeydi.Bu nedenlerden  dolayı bu planı kabul etmeyen Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki gerginlik daha da büyüdü."(18)

SOĞUK SAVAŞIN KÖKENİ

Soğuk Savaşın Anlamı  
    İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, savşatan galip çıkmış iki büyük devlet ve bu devletlerin çevresinde kümelenmiş küçük devletler arasındaki anlaşmazlık ve çatışmanın, doğrudan birbirlerine karşı silah kullanmadan sürdürüldüğü bir trihsel dönemi kapsamaktadır.
    Soğuk Savaş, aynı zamanda, ülkeler arasında anlaşma kuralları yaratılmasına ve ilişkilerin bir düzen içinde gücün sınırlanarak yürütülmesine olanak sağlayacak temel yöntem olan diplomasinin, iki blok arasında hemen hemen ortadan kalktığı bir dönemdi. Kuralları oluşturacak ve işletecek diplomasi, yerini güç ilişkilerine bırakmıştı.Soğuk Savaş, henüz düzeni kurulmamış savaş sonrası Avrupasının karışıklık ortamının bir ürünü durumundaydı. İşte bloklar arasındaki bu güç ilişkisi ve karışıklık ortamı, İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminin ilk yirmi yılının temel özelliğidir.Soğuk Savaşın 50 yıllık Sovyet- Amerikan güvensizliğive karşılıklı korku üzerinde oluştuğu bilinmelidir.

Rus – Amerikan Güvensizliği
    "ABD ile Rusya kıta devletleridir. Kıta devletlerinin dış politikalrının en belirgin özelliği, kıtaya egemen olacak stratejik bir bölgede kurulduktan sonra, kıtanın tümünü eline geçirene ya da kıtayı paylaşan sınırdaş devletleri nötralize edip böylece göreli bir güvenliğe kavuşana dek genişlemeleridir. Bundan hemen sonra gelen aşama, kıtaya en yakın bölgelerin denetimi ya da en azından buralarda dost hükümetlerin işbaşına gelmesidir.
    Çok kısa bir biçimde vemek gerekirse, on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, ABD Kuzey Amerikakıtasında batıya doğru ilerleyip önce tüm kıtaya egemen olmuş ve sonra Pasifik’e açılıp Çin’e girmişti. Rusya ise Asya kıtasında Sibirya yoluyla doğuya doğru genişleyip Mançurya’ya gelmişti. Böylece ABD ve Rusya, biri Çin’de, ötweki Mançurya’da karşı karşıya gelmişlerdi. BU noktadan sonra iki devletin Çin üzerindeki politikaları çatışmaya başladı. ABD’nin Çin politikasının temeli; güçlü endüstrisine sömürü olanakları yaratmak için bütünlüğü tam ve siyasal egemenliğe sahip bir Çin’in kurulup sürdürülmesidir. Çünkü merkezi bir hükümeti etki altına alabilecek ekonomik ve siyasal bir güce sahipti. Rusya ise bu açıdan ABD’yle ekonomik yarışa girecek durumda değildi.Bı yüzden kendine özgü etki alanları yaratarak pazar ve siyasal manivela gücü kazanmak istiyordu.Yani bir bakıma 1945!te olduğu gibi, Rus ÇARı da İgiltere, ABD ve özellikle Japonya’nın genişleme tutkularına karşı Rus topraklarının çevresinde tampon bölgeler kurmaya çalıştı. On dokuzuncu yüzyılın bu uzun soğuk savaş yıllarından sonra, 1905′te Japonya Rus gücünü Uzakdoğu’da kırdı. Böylece ABD yirminci yüzyılın ilk yarısında yalnızca Japonya ile uğraşmak durumunda kalmıştı.
    Pasifik’te Rus etkisi azaldı, ama bu defa da dünya devrimi iddiasıyla harekete geçen Bolşeviklerin Rusya’da iktidara gelmesiyle, bu devletin Avrupa kıtasına egemen olarak Amerikan çıkarlarını zedelemesi korkusu belirdi. Batılı devletler Bolşevik hükümeti önce silah gücüyle devirmeye çalıştılar, ama Rus iç savaşına müdahalelerindeki başarısızlık, bu tip önleyici savaşların geçerli akçe olmadığını gösterdi. Rus halkı bu midahalenin sonucu olarak, Bolşevik hükümete daha çok bağlandı. Amerikan Başkanı Wilson "tanımama" politikasıyla Sovyet rejimini uzun sürede alaşağı etmenin olanaklı olduğunu düşünüyordu. Avrupa’nın büyük devletleri  bu yolu benimsemediler.1933′te ise Sovyet hükümeti ABD tarafından tanındı.Ancak diplomatik ilişkilerin kurulması ve ticaretin artmaya devam etmesi iki ülke arasındaki temel güvensizlik havasını kaldıramadı."(19)

ABD’nin Ekonomik Savaşı
    1930′ların depresyonunun etkisi    ve düş kırıklıkları, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası politikasının dayandığı iki ana varsayımı etkilemiştir.
1- 1930′ların ekonomik bunalımının ve uzamasının nedeni, yüksek gümrük duvarlarıve bölgesel ticaret bloklarıydı.Bu ekonomik yapı, dış ticaretin doğal akışını etkilemiş ve sonu İkinci Dünya Savaşı’na varan siyasal çatışmalara yol açmıştır. Yani barış kurulacak ve sürdürülecekse, ithalat ve ihracatın serbestçe akmasıgerekli ve önemliydi.
2- Öteki endüstri devletleri savaş sırasında büyük güçlükler çekerken, üretimini dört katına artıran ABD, ekonomik gücünü kullanarak dünya ekonomisine istediği biçimi verecek duruma gelmişti ve vermekte de kararlıydı.
    ABD uluslararası ekonomik kuruluşların saldırgan milliyetçiliğini azaltıp, ekonomik ve siyasal alışverişi yükselteceği umudundaydı.Kapalı bir ekonomik sistem uygulayan ve ABD’ye aldırış etmeyerek Doğu Avrupa ve Uzakdoğu’da genişleme niyetinde olan Sovyetler Birliği ile ABD’nin uluslararası çıkarlarının çatışacağı, savaş sonrası dönemin daha ilk yıllarından belliydi.

SOĞUK SAVAŞI HIZLANDIRAN OLAYLAR
    1945-1946 yıllarının zoraki işbirliği havasının uzun sürmeyeceği hemen anlaşılmıştı. Bundan sonra, kökenini 50 yıllık Rus-Amerikan güvensizliği, ABD’nin savaştan sonra uygulamaya çalıştığı ekonomik politika ve Doğu Avrupa ile Uzakdoğu’daki Sovyet politikasından alan soğuk savaş, tam unsurlarıyla önce Avrupa’ya, sonra da tüm yeryüzüne yayıldı. Avrupa’da ve Avrupa dışında yaşanan bazı olaylar Soğuk Savaş’ı daha da hızlandırmıştır.
    
Paris Barış Antlaşmaları
    Tarihte, özellikle büyük savaş sonrası barış düzenlemelerinin yeni bir savaşın temelini hazırlaması, hemen hemen bir kural gibidir. Birinci Dünya Savaşı’dan sonrasının barıiş antlaşmalarının, ;k,nc, Dünya Savaşı’nın en nedenlerin biridir.İkinci Dünya Savaşı’dan sonra yenik devletlerin bir bölümüyle imzalanan barış antlaşmaları da, şimidye kadar dünya savaşına neden olmamışsa da, gerçek bir barış ortama kurulamamış ve soğuk savaşı hızlandıran olaylar arasında yer almıştır.
    "Konferansta büyük devletler antlaşmaları hazırlamışlar ve küçük ve yenik devletler önlerine konan metinleri imzalamışlardır.Bu konferansta büyük devletler arasında da güç dengesi yoktu.Fransa zorla büyük devletler arasın alınmış, İngiltere ise Birinci Dünya Savaşı sonrasıyla karşılaştırılamayacak ölçüde zayıflamıştı. Güçlü devlet olarak yalnız ABD ile Sovyetler Birliği kalmıştı.
    Konferansta ele alınan konulara bakış açılarında ilk kez Doğu ile Batı blokları arasındaki fark kesin çizgileriyle ortaya çıktı.Beyaz Rusya, Ukrayna, Çekoslovakya,Yugoslavya, Polonya, Bulgaristan ve Maceristan Sovyetler Birliği’nin, geriye kalan Avrupa devletlerinin çoğunluğuysa ABD’nin çevresinde kümelenmişti.1947′de kapitalist ve komünist olarak ikiye bülünen bu bloklardan, ABD ve çevresindekiler statükocu, Sovyetler Birliği ve çevresindekilerse statüko karşıtı davranışlar içersindeydiler.
    21 devletin kaatıldığı konferanslar dizisi, 19 Temmuz- 15 Ekim 1946 tarihleri arasında yapıldı ve Paris Barış Antlaşmaları 10 Şubat 1947′de imzalandı. Antlaşmalar İtalya, Finlandiya, Romanya, Maceristan ve Bulgaristan’la imzalanırken, ortada birleşmiş bir Almanya bulunmadığı için, bu devletle antlaşma yapılmadı. Japonya ile ABD 1951′de , Sovyetler 1956′da ayrı ayrı barış antlaşmaları imzaladılar.Nazizmin ortadan kaldırılması için insan haklarına özel dikkat gösterilmesi konusundaki antlaşmaya rağmen, iki taraf arasında görüş ayrılıkları çıktı. Batılılar antlaşma imzalanan Doğu Avrupa hükümetlerinin halklarına temel özgürlükleri sağlamadığını ileri sürmüşler, buna karşılık kişi hak ve çzgürlüklerin başka türlü tanımlayan ilgili hükümetler bunu bir iç sorun olduğunu savunmuşlardır.Antlaşmaların imzalanmasından 90 gün sonra Müttefikler, ordularını işgal altındaki devletlerden çekeceklerdi. Ancak Avusturya ile bağlarını koparmak istemeyen Sovyetler Birliği, Romanya ve Maceristan’dan askerlerini çekmedi. Ekonomik sorunlarda da temel farklar ortaya çıktı.Batılıllar, Doğu Avrupa’yı dünya ekonomisine açmak için serbst ticareti savunurken, Sovyetler bu ülkelerin kendisiyle yakın ekonomik ilişkiler içinde olmasını istiyordu."(20)

Brüksel Antlaşması, 17 Mart 1948

17 Mart 1948 tarihinde Brüksel’de imzalanan savunma ve işbirliği antlaşmasıdır. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg II. Dünya Savaşi sırasında Londra’da bir gümrük antlaşması imzalamışlardı ve 1948 yılı başından itibaren bu ülkeler arasında gümrük oranları büyük ölçüde azalmıştı. Bu Benelux Ekonomik Birliği’ne temel oluyordu. Öte taraftan İngiltere ve Fransa Mart 1947′de Dunkirk Antlaşması’nı imzalayarak askeri ve ekonomik işbirliği yolunda önemli bir adım atmışlardı. Sovyetlerin Doğu Avrupa’da etkinliğini arttırarak Şubat 1948′de Çekoslovakya’da komünistleri iktidara getirmesi Batı Avrupa Birliği’nin kurulması doğrultusundaki çabaları hızlandırdı. Brüksel Antlaşmasş ile taraflar ortak bir savunma sistemi kurmaya, ekonomik ve kültürel bağları kuvvetlendirmeye karar vermişlerdi. Antlamanın 4. maddesine göre taraflardan herhangi biri "Avrupa’da silahli bir saldırıya uğrarsa antlaşmaya taraf diğer devletler bu devlete mevcut askeri ve diğer bütün olanaklarla yardım edeceklerdi. Antlaşma ile "Batı Birliği"nin en üst organı olarak, beş ülkenin Dişişleri Bakanlarının katılımiyla oluşan Danışma Konseyi ve bu Konsey’e bağlğ Savunma Bakanlarından kurulu Batı Savunma Komitesi kuruluyordu.
Brüksel Antlaşması 1949′da kurulan NATO ile 1955′te kurulan Batı Avrupa Birligi’ne öncülük etmiştir.

TRUMAN DOKTRINI VE MARSHALL PLANI

2. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan kamuoyunda, Amerika’nın tekrar kabuğuna çekilerek Avrupa’nın karışık kombinezonlarından yine uzak durması söz konusu olmuşsa da, Sovyet Rusya’nın komünist emperyalizmine hız vermesi ve bundan doğan gelişmeler, ABD’yi Avrupa’yla ilgilenmek zorunda bırakmıştır.
Savaştan sonraki barış düzeninde Amerika Sovyetlerle isbirliği yapamayacağını anlamıştır. Komünizmin ortaya çıkardığı evrensel tehlike, Amerika’yı, sadece Avrupa gelişmelerinin içine değil, uluslararası ilişkiler düzeninin bütünü içine sürüklemiş ve uluslararası politikanın global yapısı içinde ve hürriyet düzeninin korunmasında sorumluluklar almaya yöneltmiştir. Geleneksel Amerikan dış politikasındaki bu radikal değişmenin başlangıcını Truman Doktrini oluşturur.

Truman Doktrini
    "1946 yılında Sovyet Rusya üç ana yönde yayılma çabalarına girişmiştir. İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfezi’yle Hint Okyanusu, Türkiye üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz.
Bu üç yön geleneksel olarak İngiltere’nin hayati ilgi ve çıkar alanlarıdır. Her üç bölge de, İngiltere’nin Rusya’ya karşı 19. yüzyılda en hassas noktaları olmuştur. Fakat 2. Dünya Savaşı İngiltere üzerinde öyle bir tahribat yapmıştı ki, artık İngiltere’nin bu bölgeleri savunmak için Sovyet Rusya’nın karşısına çıkacak hali yoktu. Ve İngiltere şunu da görüyordu: yeniden canlanan Rus emperyalizminin karşısına dikilecek tek güç ABD’dir.
Bundan dolayı İngiltere 1947 Şubatında Amerikan hükümetine, bir Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye’nin Batı savunması için önemi belirtilerek Türkiye’ye hem ekonomik ve hem de askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere’nin bu yardımları yapamayacağı ve hatta Yunanistan’daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve dolayısıyla sorumluluğun Amerika’ya düştügü belirtildi.
Amerika kararını vermekte gecikmedi. Başkan Truman Amerikan Kongresi’ne 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye ile Yunanistan’ın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle anlatılıyordu:
"Eğer Yunanistan silahlı bir azınlığın kontrolü altına düşerse, bunun Türkiye için sonuçları çok ciddi olur. Böyle bir durumda karışıklık ve düzensizlik bütün Orta Doğu’ya yayılabilir."
Amerikan Kongresi 22 Mayıs’ta Yunanistan’a 300 milyon ve Türkiye’ye de 100 milyon dolarlık bir askeri yardım yapılmasını kabul etti.
Yardımın Kongre’deki tartışmaları sırasında, Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Türkiye’nin Sovyet baskısı altında bulunmasının, Boğazlardan Çin’e kadar olan bütün Orta Doğu ve Asya’yı tehlikeye soktuğunu belirtmişlerdir.
Truman Doktrini savas sonrası Amerikan dış politikasında, sonuçları günümüze kadar ulaşan olağanüstü önemde bir dönem noktası oluşturur. Bunun içindir ki, Truman Doktrini karşısında Sovyet basını büyük tepki göstermiştir"(21)
Marshall Planı
    "İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafindan Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir programdır. Savaştan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmişlerdir. Bunun için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD’den sağlanabilirdi. Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD’ye akmış ve büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi.
Bu koşullar altında zamanın ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir.
Marshall Programı, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Program çerçevesinde yapılan yardımlara da Marshall Yardımları denmektedir. ABD, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bagimsizliklarini artiracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarini ve aralarında yakın bir işbirliği gerçekleştirmelerini istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD’ye bagimlılıkları da azaltılmış olacaktı.
Bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC)’nü kurdular. 17 Batı Avrupa ülkesinden her biri, 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilecek ve aralarında uyum saglanacaktı. Aslında bu koordinasyon, ABD’ye bir ölçüde üye ülkelerin ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı sağlıyordu.
Marshall Programı’nın başlıca iki amacı vardı. Birisi, sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri de Komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmaktı.
Savaş sonrası dönem dünyada "soğuk savaş"in başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu. Diğer yandan, Batı Avrupa, ABD’nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı umuyordu.
Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa’ya 11.4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90′i doğrudan hibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24), Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi.
Aza miktarda olmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi. Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönü idi. 1945′de başlayan Amerikan yardımı, 1955′e kadar 51 milyar doları buldu. Bu yardımlar tüm Batı Blokuna yapılan yardımları kapsar."(22)

KAYNAKLAR

SANDER, Oral        : Siyasi Tarih (1918-1994), 9. baskı, İmge kitapevi.
UÇAROL, Rıfat        : Siyasi Tarih, 3. baskı, Filiz kitapevi, İstanbul, 1985.
GÖNLÜBOL, Mehmet    : Uluslararası Politika, 3. baskı.
ARI, Önder            : Uluslararası ilişkiler
ARMAOĞLU, Fahir    : 20. yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), Kültür yayınları.
SERTEL Sabiha        : 2.Dünya Savaşı Tarihi, Cumhuriyet yayınları, İstanbul, 1999.
BAĞRIAÇIK, Kerim    : 2. Dünya Savaşı Tarihi, YKY, İstanbul,2000.
SÖNMEZOĞLU, Fahir    : Uluslararası ilişkiler Sözlüğü, Der yayınları, İstanbul, 2000
SÖNMEZOĞLU, Fahir,Uluslararası ilişkiler Sözlüğü, Der yayınları, İstanbul, 2000, s.366-367
SANDER, Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), 9. baskı, İmge kitapevi.s.189
SANDER, Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), 9. baskı, İmge kitapevi.s.192
GÖNLÜBOL, Mehmet, Uluslararası Politika, 3. baskı.s.173-174
SANDER, Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), 9. baskı, İmge kitapevi.s.201
GÖNLÜBOL, Mehmet, Uluslararası Politika, 3. baskı.s.176-179
SANDER, Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), 9. baskı, İmge kitapevi.s.206-207
SANDER, Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), 9. baskı, İmge kitapevi.s.210-211
 ARI, Önder,  Uluslararası ilişkiler
SANDER, Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), 9. baskı, İmge kitapevi.s.225-227