Okunma: 938 kez
Dil bir “kültür”dür. “Kültür”ün Türkçe karşılığı ise “ekin”dir. Ekinine sahip çıkmayan bir ulusun dili de yabancı diller tarafından saldırıya uğrar. Macit Gökberk’in de “Değişen Dünya Değişen Dil” adlı eserinde belirttiği gibi “...bir dilde, bir ulusun özel ruh ve yaşama biçemi tinsel bir form kazanır. Onun içindir ki, bir ulusun özelliği, en iyi dilinde kavranır. Yine bunun için, bir ulusu yok etmenin en kestirme yolu, o ulusun dilini ortadan kaldırmaktır.
”Günlük yaşantımızda farkında olmadan birçok yabancı sözcük kullanırız. Bu durumu ilk olarak yüksek lisans tezimin yazımı aşamasında, danışmanımın uyarısıyla fark ettim. Tezimin bir bölümünü bitirip de danışman hocama kontrol etmesi için verdiğimde şöyle bir göz geçirerek: “dilin ne kadar ağır”, demişti. Şaşkınlığımı gizleyememiştim. Doğruydu. 24 yaşında bir yüksek lisans öğrencisinin yazdığı sözcüklere baktığımda durumun önemini net bir şekilde kavradım. Faaliyet (etkinlik), isim (ad), ihtiyaç (gereksinim), unsur (öge) vb., tezimde bilinçsizce kullandığım Türkçe olmayan sözcüklerdi. Daha önce yapılan tezleri de incelediğimde durum daha da kötüydü: kompüter, enformasyon, komünikasyon... ya da günlük yaşantımızda serbest dolaşım iznine sahip, yeşil pasaportu sürekli cebinde taşıyan sözcükler: dizayn, interaktif, network, konsept, proses...
Biz yine dönelim Macit Gökberk’in bizleri derinden sarsan saptamalarına: “Bugün gençlerimizin bilgilerini ve düşüncelerini gerektiği gibi anlatıp yazamadıklarından yakınılıyor. Bunda dilimizin, elbetteki, büyük payı var. Çünkü bugünün genci, anlamını açık olarak bilmediği, ancak yarım yamalak sezdiği bir yığın yabancı sözü ezbere kullanıyor. Onun okuduğu ve taklit ederek kullandığı dilde, doğrudan doğruya yaşadığı anadilinin öz değerleri, yer yer, “dır, değildir, etmek, yapmak, kılmak...” gibi sadece yabancı sözlerin kımıldamasına yardım etmekten ileriye geçemeyen bir “harç” rolünü oynuyorlar...” Durum, tam da böyle değil midir?!
Tüm bu karmaşanın yanında Melih Cevdet Anday’ın 1979 yılında yani bundan tam da 25 yıl önce kaleme aldığı “Paris Yazıları” adlı eseri hatırımıza geliyor. Tüketici değil de üretici okuyan bir kişinin okumaya doyamayacağı kadar güzel, bir o kadar da öz ve doğru Türkçe’nin kullanıldığı bu eserde, aslında farkında olmadan özlediğimiz güzel Türkçemiz’le karşılaşırız.
Türk Dil Kurumu’nun çıkarmış olduğu dergilerin adresleriyle ilgili bilgi veren bölümlerine baktığımızda bile, doğru ve örnek bir Türkçe kullanma kaygısı vardır. Kaçımız “faks” sözcüğünü, “belge geçer” olarak kullanırız ya da kaçımız, söylemekte hatta yazmakta bile zorlandığımız “kampüs” sözcüğü yerine “yerleşke”yi kullanırız?!
Yazık ki bazı aydınlarımız q,x,w harflerinin Türk alfabesine eklenmesinde bir sakınca görmemektedirler. Olayın kolayına kaçıp “web”, “quiz”, “fax” gibi sözcüklerin günlük kullanımda yer ettiklerini ve bunun da bir sorun olmadığını düşünmektedirler. Üniversitelerde (evrenkent) yer alan bilim adamlarının bile bu olaya kayıtsız kalmaları düşündürücüdür. Aslında bu durumu pek de yadırgamamak gerekir. İnanılmaz bir “başı boşluk” ve kaçınılmaz bir “dilde bozukluk” durumu söz konusu. “Prehistorya” (prehistory: tarih öncesi) diye anılan bir ana bilim dalı var üniversitelerimizde. İnanılır gibi değil ama gerçek.
Gelelim diğer çarpıcı örneklere. 1980’li yıllarda “imkan” sözcüğünün yerine “olanak” sözcüğünü kullanan kişilerin komünistlikle suçlandığını hocalarımızdan öğreniyoruz. Fatih Terim’e bir Yunanlı gazetecinin sorduğu bir soruda “İstanbul” yerine “Konstantinepol” sözcüğünü kullanmasına verdiği tepki Türkçe “terim”lere verdiği önemi değil, milliyetçi bir yaklaşımı ifade ediyor. Yıllardır yanlış “taktik”lerle dilimizde derin ve kapanmayan yaralar açanlar hep içimizdeler. Geçmişte Beşiktaş’ın eski teknik direktörü Gordon Milne’nin maç sonlarında vermiş olduğu demeçlerde geçen “tactic” sözcüğünü duyduğumda, çok da masum bir edayla Türkçe’de bu sözcüğün kullanıldığını düşünerek dilimizin İngilizce’yle ne kadar da benzediğini düşünüp tuhaf duygulara kapılırdım. Futbol (football) dünyasına da girmişken bu alanda da ne tür bozulma ve kolaycılığın olduğunu görebiliyoruz. Küçükken her zaman “serbest vuruş” ile frikik (free kick) arasındaki ayrımı merak ederdim. Gelin görün ki bunun yanında ceza sahası dışında kullanılan bütün “free kick”ler “defense” (defans: savunma) oyuncuları yani “stoper” (durdurucu)’lerin ileri çıkmasıyla bir anda ofsayt (off-side) durumuna düştü. Böyle giderse bir korner atışı (corner: köşe atışı) bile kullanmadan “Türkçe”mizin kalesinde topu göreceğiz. Onun içindir ki, bir ulusun özelliği, en iyi dilinde kavranır. Yine bunun için, bir ulusu yok etmenin en kestirme yolu, o ulusun dilini ortadan kaldırmaktır.”Günlük yaşantımızda farkında olmadan birçok yabancı sözcük kullanırız. Bu durumu ilk olarak yüksek lisans tezimin yazımı aşamasında, danışmanımın uyarısıyla fark ettim. Tezimin bir bölümünü bitirip de danışman hocama kontrol etmesi için verdiğimde şöyle bir göz geçirerek: “dilin ne kadar ağır”, demişti. Şaşkınlığımı gizleyememiştim. Doğruydu. 24 yaşında bir yüksek lisans öğrencisinin yazdığı sözcüklere baktığımda durumun önemini net bir şekilde kavradım. Faaliyet (etkinlik), isim (ad), ihtiyaç (gereksinim), unsur (öge) vb., tezimde bilinçsizce kullandığım Türkçe olmayan sözcüklerdi. Daha önce yapılan tezleri de incelediğimde durum daha da kötüydü: kompüter, enformasyon, komünikasyon... ya da günlük yaşantımızda serbest dolaşım iznine sahip, yeşil pasaportu sürekli cebinde taşıyan sözcükler: dizayn, interaktif, network, konsept, proses...
Biz yine dönelim Macit Gökberk’in bizleri derinden sarsan saptamalarına: “Bugün gençlerimizin bilgilerini ve düşüncelerini gerektiği gibi anlatıp yazamadıklarından yakınılıyor. Bunda dilimizin, elbetteki, büyük payı var. Çünkü bugünün genci, anlamını açık olarak bilmediği, ancak yarım yamalak sezdiği bir yığın yabancı sözü ezbere kullanıyor. Onun okuduğu ve taklit ederek kullandığı dilde, doğrudan doğruya yaşadığı anadilinin öz değerleri, yer yer, “dır, değildir, etmek, yapmak, kılmak...” gibi sadece yabancı sözlerin kımıldamasına yardım etmekten ileriye geçemeyen bir “harç” rolünü oynuyorlar...” Durum, tam da böyle değil midir?!
Tüm bu karmaşanın yanında Melih Cevdet Anday’ın 1979 yılında yani bundan tam da 25 yıl önce kaleme aldığı “Paris Yazıları” adlı eseri hatırımıza geliyor. Tüketici değil de üretici okuyan bir kişinin okumaya doyamayacağı kadar güzel, bir o kadar da öz ve doğru Türkçe’nin kullanıldığı bu eserde, aslında farkında olmadan özlediğimiz güzel Türkçemiz’le karşılaşırız.
Türk Dil Kurumu’nun çıkarmış olduğu dergilerin adresleriyle ilgili bilgi veren bölümlerine baktığımızda bile, doğru ve örnek bir Türkçe kullanma kaygısı vardır. Kaçımız “faks” sözcüğünü, “belge geçer” olarak kullanırız ya da kaçımız, söylemekte hatta yazmakta bile zorlandığımız “kampüs” sözcüğü yerine “yerleşke”yi kullanırız?!
Yazık ki bazı aydınlarımız q,x,w harflerinin Türk alfabesine eklenmesinde bir sakınca görmemektedirler. Olayın kolayına kaçıp “web”, “quiz”, “fax” gibi sözcüklerin günlük kullanımda yer ettiklerini ve bunun da bir sorun olmadığını düşünmektedirler. Üniversitelerde (evrenkent) yer alan bilim adamlarının bile bu olaya kayıtsız kalmaları düşündürücüdür. Aslında bu durumu pek de yadırgamamak gerekir. İnanılmaz bir “başı boşluk” ve kaçınılmaz bir “dilde bozukluk” durumu söz konusu. “Prehistorya” (prehistory: tarih öncesi) diye anılan bir ana bilim dalı var üniversitelerimizde. İnanılır gibi değil ama gerçek.
Gelelim diğer çarpıcı örneklere. 1980’li yıllarda “imkan” sözcüğünün yerine “olanak” sözcüğünü kullanan kişilerin komünistlikle suçlandığını hocalarımızdan öğreniyoruz. Fatih Terim’e bir Yunanlı gazetecinin sorduğu bir soruda “İstanbul” yerine “Konstantinepol” sözcüğünü kullanmasına verdiği tepki Türkçe “terim”lere verdiği önemi değil, milliyetçi bir yaklaşımı ifade ediyor. Yıllardır yanlış “taktik”lerle dilimizde derin ve kapanmayan yaralar açanlar hep içimizdeler. Geçmişte Beşiktaş’ın eski teknik direktörü Gordon Milne’nin maç sonlarında vermiş olduğu demeçlerde geçen “tactic” sözcüğünü duyduğumda, çok da masum bir edayla Türkçe’de bu sözcüğün kullanıldığını düşünerek dilimizin İngilizce’yle ne kadar da benzediğini düşünüp tuhaf duygulara kapılırdım. Futbol (football) dünyasına da girmişken bu alanda da ne tür bozulma ve kolaycılığın olduğunu görebiliyoruz. Küçükken her zaman “serbest vuruş” ile frikik (free kick) arasındaki ayrımı merak ederdim. Gelin görün ki bunun yanında ceza sahası dışında kullanılan bütün “free kick”ler “defense” (defans: savunma) oyuncuları yani “stoper” (durdurucu)’lerin ileri çıkmasıyla bir anda ofsayt (off-side) durumuna düştü. Böyle giderse bir korner atışı (corner: köşe atışı) bile kullanmadan “Türkçe”mizin kalesinde topu göreceğiz.
Dilimizde sorunlar kanserli hücreler gibi hızla yayılmaya devam etmektedir. Birçok televizyon ve radyo kanal adı her nedense yabancı sözcüklerden oluşmaktadır: Show TV, Star TV; Kiss FM, Best FM... İletişim dünyasının, toplumu bunca etkileyebiliyor olmasına rağmen, örnek tutumlar sergileyeceği yerde durumu daha da kötü yönlere götürdüğü açıktır. Bunların yanında günlük yaşantısında yabancı dillerle daha çok iş yapan kişiler, kendi kendilerine tutarsız çeviriler yapmaktadırlar. Özellikle telefon konuşmalarında “Döncem ben sana” tarzı söylemler, dilimizin göz göre göre bozulduğunu göstermektedir. Bu tür söylemlerin televizyon programlarıyla birlikte toplumun içine daha da sokulması bozulmayı pekiştirmektedir.
Biz yine gelelim q,x,w harflerine. Bazı aydınların bu harfleri alfabemize kazandırarak kolaya kaçmalarını bir yana bırakalım, işin bir de politik yanı bulunuyor. Emin Çölaşan’ın 3 Ekim 2004 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki çarpıcı köşe yazısı, durumun ne kadar da vahim sonuçlar doğurduğunu gözler önüne seriyor. Çölaşan, yazısında ilköğretim okullarının dördüncü sınıf Türkçe kitabının bir yerinde 29 harfin bir yerinde de q,x,w harflerini de içeren toplam 32 harflik sözde yeni alfabemizin varlığından söz eder. Bazı “Türk vatandaşları”nın, çocuklarına koymayı düşündükleri adlarda q,x,w harfleri geçmektedir. Bu tür isteklerin ilgili devlet birimleri tarafından reddedilmesi, dilimiz açısından son derece önemli kararlar gibi görünürken, yukarıda değinildiği gibi bu harfler ilkokul dördüncü sınıf Türkçe ders kitaplarında şimdiden yerini almış bulunmaktadırlar.
Bu duruma bir çözüm bulmak gerekir ki, bulunamazsa Türkçe, zaman içinde kaybolup gidecek. Yine basit ama düşündürücü bir örnek vermek gerekirse, dilimize bir yabancı dilden giren “entelektüel” sözcüğünü, Türkçe’ye uyarlamak için, sadece yazımına bakarak ortasındaki “l” harfinin tek mi yoksa çift mi yazılacağı üzerinde tartışıla dursun, bu gibi boş uğraşlar “entelektüel olma” çabasındaki kişileri ne yazık ki, “entel” olmaktan öteye götürmez. Peki nedir tüm bu karmaşanın çözümü? Dilimize ithal edilen sözcüklerin engellenmesi için yüksek gümrük vergisi mi uygulayacağız ya da “Internet” (International Network) gibi günümüzde çoğumuzun en azından adını duyduğu bir sözcüğün ilk harfinin tepesine bir nokta kondurarak mı dilimizi zenginleştireceğiz.
Birilerinin, ölümün kıyısında can çekişen dilimizi hayata yeniden döndürmesinin zamanı gelmedi mi?
Cem Özel

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Ölümün Kıyısında Bir Dil: Törkiş
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |