GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow 12 Mart Öncesi Gençlik Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eki 26 2006
12 Mart Öncesi Gençlik Yazdır E-posta
(1 Oy)



Prof. Dr Alpaslan Işıklı   
Perşembe, 26 Ekim 2006
Okunma: 1298 kez

Karl Marks, yaşadığı dönemde Paris Komüncülerini “bireysel aceleciliklerini nesnel gerçeklik yerine koymuş” olmakla eleştirmiştir. Silahlı bir azınlığın disiplinli eylemine bel bağlamış olan Babeuf ve Blanqui türü devrimcileri hiçbir zaman onaylamamıştır. Babeuf 1789 devrimi yıllarında, Blanqui ise 1848 devrimi yıllarında, henüz yeterince oluşmamış bulunan işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin yerine kendilerini koyarak, bir grup arkadaşlarıyla birlikte devrim yapacaklarına inanmışlardı. ( www.genbilim.com )

Aralarına ajan yerleştirmek ve bunları en uygunsuz zamanda ve biçimde eyleme kışkırtmak gibi yöntemlere de başvurmuş olan egemen güçler tarafından ortadan kaldırılmaları zor olmadı. Babeuf idam edildi. Blanqui, toplumsal mücadeleler tarihi içinde en uzun süre hapiste yatmış isimler arasında yer aldı. Bütün bunları, 12 Mart’tan sonra, yani, iş işten geçtikten sonra 1972’de ilk baskısı yayınlanan “Sendikacılık ve Siyaset” isimli kitabımda anlatmaya çalışmıştım. Daha önce yayınlansaydı, elbette ki fazla bir şey değişmezdi. Nitekim, 12 Eylül öncesinde de benzer şeylerin tekrarlandığı görüldü. Yakın tarihimizin akışını belirleyen faktörler arasında, benim doçentlik takdim tezimin ne önemi olabilirdi ki…

Anlaşılması bazen çok zor olan bir gerçek vardır. 12 Mart gençliğinin dramının gerisinde de geniş ölçüde bu yatar. Herhangi bir şeyin gerçeklik kazanabilmesi için onun doğru olması yeterli değildir. Ayrıca, gerekli olan, onu hayata geçirebilecek bir gücün oluşmuş olmasıdır. Galile, dünyanın en sade ve açık gerçeğini dile getirmişti. Papalık, bu gerçeğin, engizisyon mahkemesinin duvarlarının dışına çıkmasına izin vermedi. Ancak, uzun yıllar süren “aydınlanma mücadelesi” başarıya ulaştıktan sonradır ki kitlelerin gücünün gerçeklerle aynı yönde belirginleşmesi mümkün olabilmiş; bu sayededir ki kilise, bilimin ve ilerlemenin önünde bir engel oluşturma çizisinden uzaklaştırılmış ve dünyanın yuvarlak olduğu gerçeği yaşamdaki yerini alabilmiştir.

Kaldı ki neyin doğru olduğunun yanıtı, Einstein’dan bu yana bilinmektedir ki fizik dünyasında bile geniş ölçüde izafiyet (görelilik) unsuru içerir. Toplumsal yaşamda bu sorunun yanıtını bulmak daha da zordur. Toplumsal yaşamda, neyin doğru olduğunun yanıtı, ne zaman, nasıl, kime göre, ne yolla… gibi bir dizi başka sorunun yanıtına bağlı olarak değişiklikler gösterir.

Bu nedenledir ki toplumsal sorunlarla ilgili çözümlerin, kitleler nezdinde sınanmaya sunulması büyük önem taşır. Bu nedenledir ki demokrasi, asıl sosyalizm için gereklidir. Kapitalizmin demokrasi ile ilgisi, boş bir iddiadan ibarettir. Katıksız kapitalizmi, Türkiye’ye getirmiş olan 12 Eylül’ün veya Şili’ye getirmiş olan Pinochet darbesinin, demokrasi ile ne ilgisi vardır! Kapitalizmi yeryüzü ölçeğinde egemen kılmak için dayatılan neo-liberal küreselleşmenin, demokratiklik açısından, ortaçağ imparatorluklarından bir farkı var mıdır?

Manifesto’da o zamana kadarki rejimlerin, çoğunluğun iradesini temsil ettiklerinin yalnızca boş bir iddiadan ibaret kaldığı; buna karşılık, çoğunluğun iradesine dayalı iktidarın yönetimi anlamında demokrasinin, gerçek anlamda ve ancak, proletarya diktatörlüğü aşamasında sağlanacağı ifade edilir. Ne var ki kültürel alandaki sığlık ve çarpık bilinçlenme, 12 Mart öncesi dönemde, pek çok şey gibi proletarya diktatörlüğü kavramının yanlış anlaşılmasının da başlıca nedeni olmuştur.

Aslında, 12 Mart öncesi dönemin gençleri arasında çok okuyanlar, kültür düzeyleri yüksek olanlar da vardı. Deniz Gezmiş ile tanışıklığım hiç olmadı. Ama, en azından savunmasını okuyunca, sıradan bir genç olmadığını; çok okuyup, düşünen birisi olduğunu yadsımak olası değildir. Sinan Cemgil ile değişik konularda birkaç kez konuşmuştuk. O da çok kültürlü bir gençti. Ancak, şimdi görülmektedir ki bütün bunlar, yeterli değildi. Kaldı ki öğrenci gençliğin çoğunluğu bakımından, kültürel ve ideolojik beslenme olanaklarının yeterli ve sağlıklı olmadığı kolayca görülmekteydi.

O dönemde, bir öğrencimin elinde Stalin tarafından yazılmış yazıları içeren bir kitap görmüştüm. Kitabı aldım, karıştırdım. Önemli bulduğu satırların altını kırmızı kalemle çizmişti. Altı çizilmiş satırlardan birisini okudum. Proletarya diktatörlüğü aşamasında, silahlı sosyalist aydınların emekçi çoğunluğu zorla çalıştırarak üretim artışı sağlayacakları yazılıydı. Kitabın Moskova’da yayınlanmış orijinal baskısında da böyle mi yazıyordu; yoksa, o zamanlar çokça yapıldığı üzere çeviride bir tahrifat mı yapılmıştı… Araştıracak vaktim olmamıştı. Ama biliyordum ki Moskova da bu konuda yeterince sabıkalıydı. Marks’ın Chicago Tribune gazetesi muhabirine verdiği bir mülâkatında demokratik özgürlüklerin gereğini savunan bölümlerin Moskova tarafından sansür edilmiş olması, bilinen örneklerden birisidir.

Bu dönemin eylemci gençliği konusunda asıl garip ve trajik olan husus, bunlardan çoğunun, fiilen terörist olmadıkları halde, kendilerini terörist olarak göstermekte son derece başarılı olmalarıdır. Deniz Geçmiş ve arkadaşları terörist olsalardı, Balgat’taki Amerikan üssünden Amerikan askerlerini kaçırdıktan sonra, bir mahalle bekçisi tarafından kuzu kuzu yakalanmaları mümkün olabilir miydi? Ya öldürürlerdi, ya da öldürülürlerdi. Hangi teröristin, gece uyurken, kaçırdığı Amerikan askerlerine battaniyesini verdiği görülmüştür. Deniz Gezmiş ve arkadaşları böyle yapmışlardır. Hüseyin Cevahir, İstanbul’da kaçırıp rehin aldığı genç kıza o kadar iyi davranmıştır ki özel timler tarafından öldürüldüğü vakit, genç kızın üzüntüden kriz geçirdiği gazetelere yansımıştır. Cevahir, genç kızın yaşamına 12 Martçıların da kendisi kadar önem vereceklerini sanmış; bu şantajla bir sonuç alabileceğini umacak kadar gerçeklerden kopuk olduğunu göstermiştir.

Bu gençler, öldürülmüşler, asılmışlardır. Elbette ki idam, olmaması gereken bir şeydir. Ama, şu gerçeği göz ardı etmek de mümkün değildir: Vaktiyle bu gençleri asarken aslan kesilmiş olanlar, şimdi 35 bin kişinin kâtili karşısında süklüm püklümdürler. Bu durum bile çok şeyi anlatmaktadır. Çünkü öncekiler, emperyalizme karşıydılar. Şimdiki ise emperyalizmin zavallı bir âletidir.

Bu gençler, bütün bunları niçin yapmışlardı? Sonunu göremeyecek kadar kıt görüşlü müydüler?

Kanımca, bütün bunların gerisinde bizim millete özgü “erkeklik” olarak tanımlanan ruh halinin payı büyüktür. Birlikte yola çıktıkları arkadaşları yakalanıp, idamları söz konusu olduğu vakit bir şey yapmadan beklemeyi “erkeklik”lerine sığdıramamışlardır. Mutlaka bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünmüşler ve yapmışlardır. Bu arada, Sinan Cemgil, silaha sarılıp, Nurhak Dağlarının kuş uçmaz kervan geçmez yamaçlarına çekilmiştir. Köroğlu böyle şeyleri yaptığı vakit, uçak da helikopter de yoktu. Zaten, silah icat edilince her şeyin bozulduğu daha o zaman görülmüştü.

Kuşkusuz, aldanmanın veya aldatılmanın da ihmal edilmemesi gereken bir payı vardır bu olaylarda. Deniz Geçmiş, yakalandığı vakit, kendisinin Türk Halk Kurtuluş Ordusunun basit bir neferi olduğunu, asıl büyük gücün arkadan gelmekte olduğunu açıklamıştı. Bunlar, kuşku yok ki bir takım romantik duygularla dile getirilmiş açıklamalar değildi; çok büyük olasılıkla önemli bazı kişilerin verdiği güvenceye dayanarak yola çıkmışlardı. Nitekim, olayların ardından açıklanan bazı gözlemler ve ortaya atılan gerçekçi bazı yorumlar şunu göstermekteydi: Sonradan muhtırayı veren kuvvet komutanları arasında yer alanlardan bazıları, Avcıoğlu çizgisindeki sol bir darbe için hazırlık yapmaktaydılar. Onların içinde bulundukları bu hazırlıklar istihbar edilince, Ankara’da karargâh kurmuş olan Atlantik ötesi güçlerin bazı elemanları, cumhurbaşkanı Sunay’ın desteğinden de yaralanarak hareketin yönünü değiştirmeyi başarmışlardır. Böylece, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, kendilerini öne sürmüş olan bazı önemli isimlerin de içinde yer aldıkları bir cunta tarafından kurban edilmiş oldular.

Bir diğer aldatılmanın da Mahir Çayan ve arkadaşlarının başına geldiği tahmin edilebilir. İstanbul’da tutuklu bulundukları askeri hapishaneden kaçışlarından, Karadeniz bölgesinde Kızıldere mevkiinde sıkıştırılmalarına kadar geçen süreç dikkatle incelendiğinde görülür ki aslında kaçmalarına bilerek göz yumulmuş ve pusuya düşürülmüş olmaları ihtimali yüksektir. İçlerinden bir tek Ertuğrul Kürkçü sağ kalabilmiştir.

Ülkemizde 12 Mart öncesi dönemde tanık olduğumuz gençlik olayları, önemli ölçüde, Avrupa’da ve özellikle Paris’te 68 Baharında yaşanan olayların uzantısı niteliğindedir. Esasen, yakın tarihimizde Batı kaynaklı olmayan bir akım bulmak zordur. Faşizm de, sosyalizm de, kapitalizm de ve hatta bir çok bakımlardan irtica da… Batı kaynaklıdır. Bizim Batı kaynaklı olmayan ve fakat Batı ile birlikte tüm Dünya’da yansımaları görülen bir akıma kaynaklık ettiğimiz görülmemiş midir? Kanımca, bu açıdan önemli bir istisna Kemalizmdir. Kemalizm, bizden kaynaklanmış olan, Büyük Fransız Devrimiyle Bolşevik Devriminden esinlenerek oluşturulmuş özgün bir sentezdir ve Vietnam’dan Cezayir’e ve Latin Amerika’ya kadar değişik türlerdeki ulusal kurtuluş hareketlerine temel oluşturmuştur.

Bizde, 12 Mart öncesinde cereyan eden gençlik olaylarını farklı kılan da bünyesinde taşıdığı bu Atatürkçü Kemalist özdür. Zap suyuna köprü yapımına heyecanla katılmış olan gençlerden birisi olan Deniz Gezmiş, Atatürkçü anlamda halkçıydı ve Samsun’dan Ankara’ya doğru yürüyüş geleneğinin başlatıcısı olmakla, Atatürkçü heyecanının somut örneklerinden birisini ortaya koymuştu.

Kuşkusuz, 12 Mart öncesi dönemin gençlerinin Atatürkçülüğü algılayışlarında ülkemizde çok yaygın olan bir yanılsamanın izleri bulunmaktadır. Atatürk, mücadelesinin her aşamasında halkla birlikte olmaya büyük özen göstermiştir. Mücadelesinin hemen başlangıcında Amasya Genelgesinde, “milletin istiklâlini gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır” derken bunu ifade etmiştir. Halkın onayını ve desteğini almayı amaçlayan sayısız kongreler toplayarak, savaşı Meclis’in yönetiminde yürütme kararlığını göstererek ve kurmuş olduğu Cumhuriyeti demokratikleştirme yönündeki azmini hiçbir zaman elden bırakmayarak bu konudaki içtenliğini kanıtlamıştır. Elbette ki disiplinli bir azınlığın silahlı eylemine bel bağlamış olanların, içlerinde Atatürk’ün izinde olmanın heyecanını taşıyor olsalar bile, Atatürk’ün bu yönünü görmeleri mümkün değildir.

9 Mayıs 1998 tarihinde 68’liler Vakfının düzenlediği bir toplantıda yaptığım konuşmada bizdeki gençlik olaylarının Batıdakinden farklı olarak çok önemli bir Kemalist karakter taşıdığını ortaya koymuştum. Bence bu özellik, bizdeki gençlik olaylarının üstün yanını ifade etmekteydi. Bu sözlerimle, Batı’daki gibi anarşizm ve goşizm türünde anti-sosyalist cereyanların batağına saplanmadıklarını ifade etmek istemiştim. Benim açımdan, Kemalist olmaları, sosyalist olmanın çok temel nitelikte bir önkoşuluna sahip olmaları anlamına gelmekteydi. Bu görüşlerimden dolayı, beni hayrete düşüren bir tepkiyle karşılaştım. Eski 68’lilerden bazıları, onları Kemalist olarak nitelendirmekle sanki hakaret etmişim gibi sözlerime karşı çıktılar.

Kanımca, bir kısım eski ve yeni solcuların, Deniz Gezmiş çizgisiyle taban tabana zıt bir tavır sergileyerek kendilerini Atatürkçülükten ayrı tutmakta ısrarlı bir özen göstermelerinin başlıca sorumlusu, 12 Mart’ta ve özellikle de 12 Eylül’de Atatürkçülük görüntüsü arkasına sığınarak ortaya çıkmış bulunan ve fakat Atatürk’e en büyük ihaneti yapmış olanlardır. PKK’dan tutunuz, numaracı cumhuriyetçilere kadar Kemalizme karşı ne varsa hepsi, geniş ölçüde, böylesine sahte bir Atatürkçülüğe tepki olarak varlık nedeni kazanmıştır.

12 Mart öncesindeki olayların kahramanlarının, daha doğrusu kurbanlarının çoğu, bizim fakültenin öğrencileriydi. Bazı meslektaşlarımızla birlikte, onlarla iletişim kurarak sükunete dönmelerini, böylece başlarına geleceği besbelli görünen belâlardan uzak kalmalarını sağlamak için büyük çaba sarf ettiğimiz olmuştur. Bu çerçevede en çok diyalogumuz olan Zafer Kutlu (yazar Ayla Kutlu’nun kardeşidir) ve Mustafa Kaçaroğlu, çok şükür yaşamlarını kaybetmediler. Bunların pek çoğu gibi Hüseyin Cevahir de son derece saygılı ve efendi bir gençti. Mahir Çayan ile, hemşehrim olduğu halde, bir türlü diyalog kuramadım. Oysa, konuşarak etkileyebileceğime dâir umudumu hep korumuşumdur. Bir defasında, yaklaşan Türk-İş kongresini konu ederek kendisiyle konuşmayı denedim. Sorularıma kısa yanıtlar verirken, dalgın bakışlarını ufuklarda gezdirir gibiydi. Birkaç gün sonra toplanacak olan Türk-İş kongresinden haberi yoktu. Onları, nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini pek bilmediklerini sandığım devrim hayalinden başka hiçbir şey ilgilendirmiyordu.

Deniz Gezmiş, bizim fakültemizde öğrenci değildi. Ama, körpe bir kavağa benzeyen siluetiyle, dinamik adımlarla koridorlarda yanımdan geçerken birkaç kez gördüğümü anımsıyorum. Acaba, şöyle bir kenara çekilseydik ve uzun uzun konuşabilseydik, merkezinde rol aldığı olayların akışında bir değişme olur muydu! Böyle düşünmemin kendimle ilgili aşırı bir iyimserliğin sonucu olduğunun farkındayım; ama, gene de zaman zaman böyle düşünüp hayıflandığım olmaktadır.

Bu gençlerin çoğu, ikili konuşmalarımızda uyumlu ve hassas bir karakter sergiledikleri halde, kendi aralarındaki ve öğrenci kitlesi önündeki konuşmalarında ağızlarından kıvılcımlar püsküren masal yaratıklarına dönüşmekteydiler. Sık sık düzenledikleri forumlardan bir kaçını izlemeyi denedim. Bu toplantılarda mantığa pek yer yoktu. “Emperyalizmin boyunduruğu altında…” diye başlayan, o yıllarda çok bilinen bazı kalıpların tekrarlandığı konuşmalar yapılır; bu konuşmalar, hep bir ağızdan haykırılan sloganlarla sık sık kesilirdi. Dışarıda, karınca bile ezmekten çekinen bir karakterin sahibi oldukları izlenimini veren bazı gençlerin, kürsüye çıktıklarında “bizim devrimimiz, oportünist sendika ağalarının cesetlerine basa basa gelecektir” türünden konuşmalar yaptıklarını çok gördüm.

Sonunda olan oldu. 12 Mart muhtırası verildi. Amaç, görünüşte terörü ve anarşiyi önlemekti. Ama, muhtıracıların başı Memduh Tağmaç, gerçek nedeni açıklamayı da ihmal etmedi. 12 Mart müdahalesini, aşırı bir gelişme göstererek iktisadi gelişmenin önüne geçmiş olan sosyal gelişmeyi önlemek amacıyla yaptıklarını açıkça ilan etti.

Prof. Dr Alpaslan Işıklı
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi YÖK Üyesi


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim