Okunma: 1283 kez
70’li yıllarda patlak veren evrensel krizi arkasına almayı başaran yeniliberal saldırı, küresel tırmanışını sürdürmekte. Sosyal devlet, bu saldırının öncelikli hedefi olarak seçilmiştir. Sosyal devleti hedef tahtası olarak gösteren yeniliberaller, hemen her ülkede, “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” anlamında bir yol izlemektedirler.
( www.genbilim.com )
Yeniliberalizmin en başta gelen kuramcısı Von Hayek, 2. Dünya Savaşının hemen ardından yayınladığı ünlü kitabının adını, “Esarete Giden Yol” koymuştu. Bununla, devletin ekonomik ve toplumsal yaşamdaki ağırlığının artmasının, zorunlu olarak demokrasinin ortadan kalkması ve özgürlüklerin sınırlarının daralması sonucunu doğuracağı görüşünü savunmaktaydı. Bu görüşünün başlıca kanıtı olarak gösterdiği örnek, Hitler Almanyasının durumu olmuştur.
Bizdeki yeniliberaller ise genellikle 12 Eylül örneğinden yola çıkarlar. Bu yolla, demokrasinin gerçeklik kazanabilmesinden yana olanların safında yaygın ve tereddütsüz bir kabul görmesi doğal olan 12 Eylül karşıtı eğilimleri, “devletin küçültülmesi” doğrultusundaki stratejilerinin dayanağı yapmayı başarabilmişlerdir. Bunu sağlarken, çoğu zaman “sivilleşme”, “sivil toplum” gibi kavramları, dillerinden düşürmedikleri görülür.
Oysa, devlet denilince akla yalnızca Hitler’in devletinin veya 12 Eylül uygulamalarının gelmesinin, hiçbir haklı nedeni yoktur. Batıda asla unutulmaması gereken bir sosyal devlet olgusu her şeye rağmen varlığını belli ölçüde sürdürmektedir. Bizde de Batıdaki sosyal devlet deneyiminden önce ve bizim tarihsel koşullarımıza özgü bir sosyal devlet uygulaması olarak Kemalist dönem yaşanmıştır. Ama nedense bunlar unutulur veya unutturulmak istenir.
Gerçekte, Von Hayek’in de, yeniliberalizmin bir diğer ünlü kuramcısı olan Friedman’ın da gizlemediği bir durum ortadadır. Yeniliberallerin asıl amacı, devleti küçültmek değildir; sosyal devleti ortadan kaldırmaktır. Örneğin, Şili’de halkın yararına olan hemen her türlü kamusal kuruma ve faaliyete son verilirken, devletin hapishaneleri büyümüş; hapishanelerin yetmediği durumlarda da stadyumlar hapishaneye dönüştürülmüştür. Buna karşılık, yeniliberalizmin bu iki kuramcısı, Pinochet yönetimindeki Şili’de olup bitenler karşısındaki hayranlıklarını dile getirmekten ve demokrasileri ekonomik gelişme önünde bir ayak bağı gibi gördüklerini itiraftan geri kalmamışlardır.
Yeniliberalizme anarşist destek
Yeniliberaller, “devlet n’eylerse kötü eyler” biçiminde özetleyebileceğimiz görüşlerini geniş çevrelere kabul ettirirlerken, kimilerinin -çoğu durumlarda şuurlandırmadan da olsa- kendilerini kaptırdıkları anarşist içgüdülerin desteğinden de yararlanabilmişlerdir. Bu türden yaklaşımlar, bir zamanlar, makineleri, kendilerini işsizliğe mahkum eden ve üzerlerindeki sömürüyü yoğunlaştırmakta yararlanılan birer vasıtadan ibaret gören işçilerin, tek kurtuluş yolu olarak makine kırıcılığına başvurmalarını anımsatmaktadır.
Anarşizmin gıdası, ne türde olursa olsun, devletten umudun kesilmesi yönündeki yargıların yaygınlık ve yerleşiklik kazanmasıdır. Bu durumun ülkemizin yakın tarihinin somut gerçekleri çerçevesindeki yansıması olarak görülmektedir ki Evrenizm, gerçekte tamamen zıttı olmasına karşın Kemalizmin bir uzantıymış gibi gösterilebildiği ölçüde, her türlü kamusalcı çözümün itibarsızlaştırılması başarılabilmiş ve çözümleri kamusal alanın dışında bulmaya yönelik mevcut gidişe uygun düşen etkili bir gerekçe elde edilebilmiştir.
Bu nedenlerledir ki gerçek çözümün devletin küçültülmesinde değil; devletin daha demokratik ve daha sosyal olmasının sağlanmasında olduğunu görmek ve anlatmak, genellikle kolay olmamaktadır.
Yeniliberallerin mantığı, insan faaliyetlerinin kârlılık temelinde biçimlenmesi sağlandığı ölçüde, her türlü sorunun kendiliğinden çözüme kavuşacağı yönündeki son derece dogmatik bir inanç üzerinde temellenmiştir. Onların ütopyası, sosyal, kültürel, ahlaki... önceliklere yer tanımaksızın, yalnızca en fazla kâr için herkesin herkesle rekabet ettiği ve her şeyin alış veriş konusu olduğu bir dünyadır.
Bu bakış açısının yüksek öğrenim alanındaki izdüşümü, bilimin ve bilim adamının metâlaştırılmak suretiyle pazarlanması; üniversite ve yüksek okulların ticarethaneye dönüştürülmesi ve öğrencinin müşteri konumuna indirgenmesidir.
12 Eylül ve yeniliberal saldırı
Her alanda olduğu gibi, yüksek öğrenim alanında da yeniliberal saldırının gerektirdiği dönüşümler, 12 Eylül’ün getirdiği çerçeve içinde gerçekleşebildi. 12 Eylül, yeniliberal dayatmanın başarısı için gerekli olan hukuksal ve siyasal yeniden yapılanmayı sağladı. Değişik alanlarda, sosyal devlet anlayışına uygun doğrultuda gerçekleştirilmiş bulunan bazı cılız kazanımlara bile tahammülü olmayan bir anlayışın hayata geçirilmesi böylece başlatılmış oldu.
Yeniliberal saldırının bilimsel alandaki uzantıları ve yansımaları açısından, YÖK’le birlikte başlayan uygulamalar önemli bir adım oluşturmuştur. Bu uygulamalar, 12 Eylülün başlıca dayanağı ve aracı olarak işlev görmüş bulunan sıkıyönetim kararlarıyla bütünlenmiştir.
Üniversite üzerinde YÖK ve sıkıyönetim organları kullanılmak suretiyle bir bütün oluşturacak biçimde gerçekleştirilen uygulamalar, başlıca gerekçelerine, 12 Eylül öncesinde tırmandırılan terör sayesinde kavuşmuşlardır. Oysa, şimdi geriye baktığımızda daha açık bir biçimde görülmektedir ki terör, 12 Eylüle uygun bir gerekçe oluşturmuştur; ancak, 12 Eylül terörü önlememiştir.
12 Eylül döneminde üniversitelerdeki görevlerine son verilmiş olan çok sayıda öğretim üyesinin ve yardımcısının durumu nazara alınmadan, üniversitelerin bugün içine düşürüldükleri durumu tam anlamıyla kavramak mümkün değildir. Zira, tasfiyeler, 12 Eylülün yüksek öğrenimdeki tahribatının başlıca unsurunu oluşturmuştur. 12 Eylül'ün, üniversitelerde gerçekleştirdiği baskı, sindirme ve psikolojik yıkım, geniş ölçüde, aydın işsizliğinin yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde, tasfiyeyi bir tehdit olarak kullanmak suretiyle sağlanabilmiştir.
12 Eylül sonrasında yüze yakın öğretim üyesinin görevine, 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına dayanılarak son verilmiştir. Ayrıca, binlerce öğretim üyesi ve yardımcısı, bizzat üniversitelirin yetkili organlarınca tasfiyeye uğratılmıştır1.
Bir kimsenin savunması alınmadan, herhangi bir gerekçe gösterilmeden kamu kesiminde çalışmasının yasaklanması ve bu işlem hakkında, konuşmanın ve yayın yapmanın bile kısıtlanmış olması, yalnızca bizim ülkemizde değil, tüm dünyada eşine az rastlanmış olan bir hukuk faciası oluşturmuştur. Üstelik, görevine son verilenler, yalnızca kamuda çalışmaktan değil, fiilen özel kesimde çalışmaktan da yoksun bırakılmışlardı. Bu yolla estirilen terör dalgası, yalnızca yüksek öğrenimde değil, tüm ülke çapında, küresel ölçekli yeniliberal saldırının gerektirdiği yeniden yapılanma hedefinin gerçekleşmesini mümkün kılan koşulların oluşumuna önemli bir katkı sağlamıştır.
Bütün bunların amacı, bağımsız düşünemeyen, karar veremeyen ve her zaman bir yerlere bağımlı olmak ihtiyacını duyan bir aydın(!) tipi yaratmak biçiminde özetlenebilir. 12 Eylülün başı Kenan Evren’e bir akademik paye verilmesi sırasında televizyon ekranlarına yansıyan görüntüler, bu durumu çok iyi sergileyen bir tablo ortaya çıkarmıştı. Ekrandan görülmüştü ki Prof. İhsan Doğramacı, tören sırasında Evren’in ne zaman, ne kadar alkışlanması gerektiğini, salonu dolduran profesörleri bir takım el kol işaretleriyle uyararak anlatmaktaydı.
Bunlar, yönetsel alanda hukukun en temel ilkeleri çiğnenerek yapılanlardır. Ancak, bilimsel ve akademik yaşamda meydana getirilen asıl büyük ve kalıcı tahribat, piyasa ekonomisinin doğal işleyişinin bir yan ürünü olarak kendisini gösteren ve devam etmekte olan sonuçlarda gözlemlenmektedir.
Devlet sırtından vakıf
12 Eylül sonrasında, yerden mantar biter gibi vakıf üniversitelerinin kurulduğu bir dönem başlatılmıştır. Vakıf kavramı ve olgusu, yüksek öğrenim alanındaki yeniden yapılanma sürecini örtülemenin aracı olarak işlev görmüştür. Vakıf, tanımı gereği, bireyin zenginliğinin kamuya vakfedilmesinin aracı olarak işlev görürse, anlam taşır. Gerçekte olan ise bunun tamamen tersidir; vakıf adı altında kamusal malvarlığının bazı bireylere ve ailelere intikali söz konusudur. Vakıf üniversiteleri, özünde, yüksek öğrenimin özelleştirilmesi çabasının pervasızca yürütülmesinin aracı olarak işlev görmektedirler.
Eğitimin özelleştirmesinden yana olanların dayandıkları, gülünç olduğu kadar trajik bir gerekçeleri vardır. Amerika’da da böyle olduğunu söyleyip dururlar. Acaba Amerika’da böyle olduğu için sağlanan sonuç pek mi parlaktır? Yanıtlanması gereken birinci soru budur. Ama hemen belirtilmesi gerekir ki Amerika ve Türkiye, yeryüzünde taban tabana zıt konumda bulunan iki ayrı ülkedir. Birinin koşullarına uygun düşenin, diğerine de uygun düşmesi, ancak çok istisnai durumlarda söz konusu olabilir.
Amerika, yeryüzünün kaymağını yiyenlerin ülkesidir. Orada nereye harcayacağını bilemeyecek kadar çok parası olan bazı insanların, kendi adlarına bir de üniversite kurmalarının anlamı elbette ki başka olacaktır. Türkiye ise mazlum bir halkın ülkesidir. Burada, para kazanmak hırsıyla yola çıkan bazı insanların, sırtlarını devlete dayayarak ve de bilgi ve eğitim pazarlamak suretiyle kârlarına kâr katma çabası içine girmelerinin anlamı elbette ki bambaşka olmaktadır.
Ayrıca, unutmamak gerekir ki yeryüzünde Amerika’dan başka ülkeler de vardır ve bunların her birinin kendilerine özgü koşulları, gelenekleri ve uygulamaları vardır. Örneğin, Batı Avrupa’da kural, yüksek öğrenimin bir kamusal hizmet olarak yürütülmesidir. Belçika gibi bazı ülkelerde görülen kilisenin sahibi olduğu yüksek okullar ve üniversiteler de özünde birer kamusal kurum niteliğiyle faaliyet gösterirler.
Kuşkusuz, yeniliberal saldırı, değişik dozlarda da olsa, Batı Avrupa ülkelerinde de hükmünü sürdürmektedir. İngiltere’de Thatcher’in başlattığı uygulamalar, eğitim alanını da kapsamına almıştır. Ne var ki Amerika’ya bizden daha çok benzeyen bu ülkede bile, eğitimin paralı hale getirilmesi yönünde atılan bazı adımlar, sosyal adaletle çelişen sonuçları dolayısıyla ciddi rahatsızlıklara yolaçmıştır.2 Bütün bunlara ek olarak belirtilmesi gerekir ki bizde yapılanların bir diğer önem taşıyan yönü de, devletin kendi üniversiteleri sınırlı olanaklarla yaşamaya mahkum edilirken; vakıf üniversiteleri adı altında kurulan özel üniversitelere, devletin ve toplumun olanaklarının cömertçe sunulmasıdır. Bu çerçevede, vakıf üniversitelerinin masraflarının yarısına yakınının devlet tarafından karşılanabilmesi, dikkat çeken hususlardan yalnızca bir tanesidir. En değerli kent arazilerinin ve orman alanlarının, özel üniversitelere anormal derecede uygun koşullarla tahsisi gibi uygulamalarla, bu süreç bütünlenmiştir.
Bir örnek vermek gerekirse, İstanbul Üniversitesi gibi 500 yıllık bir çınar görünümündeki bir kurumda, 58 bin kadar öğrenci öğrenim görmekteyken ve çok sayıda öğrenciye karşılıksız burs verilirken, yararlanılan devlet olanakları son derece kısıtlı ölçüde kalmaktadır. Türkiye’nin bu en büyük üniversitesinin, önemli bir bölümü kendi öz kaynaklarıyla karşılanan bütçesinin toplamı, yüz trilyondan azdır. Buna karşılık, İstanbul Üniversitesinin yalnızca yaklaşık yedide biri kadar öğrencinin eğitim gördüğü Bilkent için YÖK tarafından bir yılda öngörülen devlet yardımı, (10 Temmuz 2000 tarihli Anadolu Ajansı bülteninde de yer alan rakamlara göre) 7 trilyon 222 milyar liradır. Çok ucuza kapatılmış olan arazilerin sağladığı avantajlar vs., bu miktarın dışındadır.
2001 yılı için 4 vakıf üniversitesine (Bilkent, Başkent, Koç ve Işık üniversitelerine) toplam olarak 12 trilyon lira yardım yapılması öngörülmüş bulunuyor. Buna karşılık, ülkemizde hâlen bazı devlet üniversiteleri bünyesindeki mühendislik fakültelerinde tek bir bilgisayarı bulunmayan araştırma görevlileri bulunmaktadır.
Cankurtaran simidi mi?
Ne yazık ki bu sorunlar, kamu üniversitelerinin mensupları tarafından da gereken vurguyla dile getirilememektedir. Çünkü, bir yanda kamu üniversiteleri erozyona mahkum edilirken, diğer yanda özel üniversiteler, bazı meslektaşlarımızın gönlünde yatan bir kurtarılmış bölge veya bir sığınak haline getirilmekte veya öyle gösterilmektedirler. Acı ama gerçek şu ki özel üniversiteler, bir yandan da, bir kısım meslektaşlarımız tarafından, maaşlarında trajik boyutlara varmış bulunan düşüşü telafi etmekte yararlandıkları bir cankurtaran simidi gibi değerlendirilmektedir.
Oysa, özel üniversitelerin, bu anlamda bir sığınak veya cankurtaran simidi sayılabilecek sağlamlıkta olmadıklarını görememek için çok çaresiz durumda olmak gerekir. Bizimki gibi bir ülkede, üniversitelerin, öğrencilerin parasıyla beslenmek suretiyle kârlı bir ticarethane niteliğiyle uzun süre ayakta kalabilmelerinin büyük güçlükleri vardır. Sonunda, devletin tümüyle sırtlanmak zorunda kaldığı 70’li yılların teknik okullarının başına gelenlerin bir benzerini yaşamamız tehlikesi ufuktadır. Vakıf üniversitelerinin önemli bölümünde taahhüt edilmiş bulunan malvarlığının hâlâ devredilmemiş olması, bu kuruluşların olası bir çöküşle karılaşmaları halinde ortaya çıkacak durumun ciddiyetini büsbütün artırmaktadır.
Derinleşen ekonomik krizin sonucu olarak, daha şimdiden, bir kısım paralı orta öğretim kurumlarının yüzde 80’lere yaklaşan eksik kapasiteyle faaliyetlerini sürdürmeleri durumu ortaya çıkmış bulunuyor. Yüksek öğrenim düzeyinde de aynı durum söz konusudur. Okul taksitlerini ödemekte acze düşen velilerin, bu kesimde de, çocuklarını parasız veya daha az paralı devlet okullarına kaydırma konusunda giderek belirginleşen bir telaş içine düştükleri görülmektedir. Besbelli ki öğrencinin öğrenim hakkını bir kazanç alanı haline dönüştürmenin bedelinin ödenmesi çok gecikmeyecektir. Ama ne var ki bu bedelin yükünün de asıl sorumlularının değil, gene toplumun en alttakilerinin sırtında hissedilmesi tehlikesi vardır.
Kuşkusuz, mevcut koşullarda, devlet üniversitelerinin de çok sağlam durumda olmadıklarını ileri sürenler olacaktır. Ancak, üniversite gerçeklerini yakından izlemek fırsatına sahip olanlar çok iyi bilmektedirler ki mevcut devlet üniversitelerinin, genel olarak ele alındıklarında, 12 Eylül sonrası uygulamaların neden olduğu tüm çarpıklıklara ve içinde bulundukları yokluklara karşın, gerek akademik düzey ve gerekse özgürlükler açısından, tümüyle piyasaya endekslenmiş bulunan özel üniversitelerin asla yakalamaları mümkün olmayan bir düzeyde bulundukları kesinlikle söylenebilir.
İşin ilginç yanı, özel üniversitelerin, kamu üniversiteleriyle rekabet ederken de gene kamu üniversitelerinin olanaklarından yararlanmak durumunda olmalarıdır. Gelirinin asıl veya istikrarlı bölümünü kamu üniversitelerinden aldığı maaşla sağlayan bir takım üniversite hocalarına bir kaç saat konferans verdirerek veya yalnızca onların adını satın alarak, kamu üniversiteleriyle rekabete kalkışan özel üniversitelerin durumu, acı olduğu kadar komiktir.
Sermayenin öncelikleri ve bilim
Her şeyi pazarın “görünmeyen eli”nin insafına bırakmak iddiasıyla kendisini kabul ettiren yeniliberal anlayışın, gerçekte sermayenin görünen elinin emrinde işleyen bir ekonomik ve sosyal yapılanmayı zorunlu kıldığı her yerde ve her alanda kısa zamanda görülmüştür. Oysa, sermayenin öncelikleri ile bilimin ve üniversitenin bağlı olması gereken ilke ve hedefler arasında onulmaz bir çelişki vardır.
Bu çelişki, Bertrand Russel’ın 1926’da kaleme aldığı bir çalışmasında şöyle ortaya konulmuştur:
“Eğer arı bilim, üniversitelerin amaçlarından biri olarak yaşamayı sürdürecekse, yalnızca boş zamanı olan az sayıdaki kibar insanın incelmiş zevkleri ile değil tüm toplumun yaşamı ile bağlantılı hale getirilmelidir... İngiltere’de ve Amerika’da bu tür bilginin azalmasında etken olan asıl güç, bilgisiz milyonerlerden bağışlar koparma isteği olmuştur. Buna karşı çare, sanayicilerimizin değerini anlayamadıkları konularda devlet parasını harcamaya hazır, eğitimli bir demokrasi yaratmaktır... Bilginlerimiz kendilerini zenginlere sığıntı olma eğiliminden kurtarabildikleri ölçüde sorunun çözümü kolaylaşacaktır... Tabii, bilimle bilgin kişiyi birbirine karıştırmak da mümkündür. Tümüyle hayali bir örnek vermek gerekirse, bilgin bir kişi organik kimya yerine bira yapımını öğreterek kendi durumunu iyileştirebilir; bu kişi kazançlı çıkar, ama zararlı çıkan bilim olur. Eğer bilginde gerçek bir bilim sevgisi olsaydı, siyasal yönden, bu biracılık kürsüsünün kurulması için bağışta bulunan bira fabrikatörünün yanında yer almazdı. Bu bilgin demokrasiden yana olsaydı, demokrasi onun biliminin değerini daha iyi anlardı. Bütün bunlardan dolayı, bilim kuruluşlarının zenginlerin bağışlarına değil, devlet parasına bağlı olduğunu görmek isterdim.3”
Aydın mı, yu-pi mi?
Sermayenin öncelikleri ile bilimin öncelikleri arasındaki çelişki, bilimi pazara bağımlı kılmaktan, -daha açık bir deyişle- sermayenin emrine sokmaktan ibaret olan Amerikan eğitim sisteminin yarattığı “aydın” tipinde bütün çıplaklığıyla gözlemlenebilir. Bugün çağımızın bir “ortalamalar çağı” haline gelmiş olmasının nedenleri, dünyanın kaderinin en başta gelen belirleyicisi olan bu süper gücün geliştirdiği ve yaygınlaştırdığı eğitim anlayışından ve sisteminden bağımsız olarak düşünülebilir mi?
Bu eğitim sistemi akıl almaz tahrip gücüne sahip silahlar icat eden beyinler yetiştirebilir, hatta bu beyinler Aya seyahati de gerçekleştirmiş olabilirler. Ama bugün dünyamızda temel gıda maddelerinin yüzde 110’u üretiliyor olmasına rağmen, her yıl 50 milyona yakın insan açlıktan ölüyorsa, yalnızca 3 kişinin zenginliği 48 ülkenin gelirinden daha fazlaysa veya 358 insanın zenginliği dünya nüfusunun yarısına yakının gelirine eşitse, daha da korkuncu, bozulan toplum ve çevre koşullarında insanın ve topyekun gezegenin sonunun gelmesi tehlikesi kapıyı çalmaktaysa4 , bunun da bir sorumlusu olması gerekir. Bunun sorumluluğu, herhalde, dağ başında emeğiyle geçinerek yaşayan çobana veya büyük kentlerin sokaklarında gece yarılarında kâğıt mendil satarak ailesini geçindirmeye çalışan çocuklara ait değildir. Bunun sorumluluğu, küresel iktidarı ellerini geçirmiş olanlarındır. Küresel iktidarı elinde tutanlar veya onlar adına karar verme ve yönetme konumunda bulunanlar, çoklarının hayranlık duyduğu bu eğitim sisteminin ürünü olan sözde aydınlardır.
Aslında onlara aydın diyen de yoktur. Onlar için genellikle kullanılan çok uygun bir isim de bulunmuştur. Onlara yu-pi(young professionel) denilir.
Yu-pi, kişisel çıkarını kollamasını çok iyi bilir. Esasen, yaşamında başka değere pek yer yoktur. Sevgi, özveri... onun için modası geçmiş kavramlardır. Eşleriyle ilişkilerinde bile bu bakış açısı egemendir. Bu tiplerin en parlak örneğini oluşturan Bill Gates’in karısıyla imzaladığı nikâh mukavelesinde mal varlığını güvenceye almak için bulduğu ve dayattığı son derece kurnazca kaleme alınmış düzenlemeler, gündelik basın için ilginç bir haber konusu oluşturmuştur.
Yu-pi’nin, adalet, erdem, hak gibi değerlerle de ilgisi yoktur. Amerikan eğitim sistemi içinde bu genel kurala ters düşen insan tipleri, her şeye rağmen ve elbette ki çıkabilir. Hâkim anlayış açısından bunlar “defo”lu ürünlerdir. Martin Luther King, Kennedy kardeşler veya Abraham Lincoln, bunların çok bilinen örnekleridir. Ama, onlar da başka biçimlerde etkisiz kılınmışlardır.
Kamusallığın erdemi
Öğrenciyi müşteri olarak gören bir eğitim düzeninin, üzerinden atamayacağı derin zaafları ve çelişkilerı vardır. Sosyal devlet ilkelerini tümüyle bir kenara iterek, gençlere, mali güçleri ölçüsünde yüksek öğrenim olanağı sunmak ve yeterli mali güçten yoksun olanlara üniversitenin kapısını kapamak, 12 Eylül sonrası dönemin hâkim bakış açısına çok uygun düşmektedir. Bu dönemin üniversite ve yüksek öğrenim anlayışının temel unsurlarının belirlenmesinde baş rolü oynamış olan Prof. Doğramacı, 19 Şubat 1992 tarihinde televizyonda katıldığı bir açık oturumda “parası olanla olmayanı bir tutarak sosyal adalet olmaz” demişti5. Bu anlayış, yüksek öğrenimi varlıklıların ayrıcalığında bir alan haline getirmekten rahatsızlık duymayan yeniliberal felsefenin özüyle tam anlamıyla örtüşmektedir.
Oysa, bu ülkenin yakın tarihine damgasına vurmuş olan Atatürkçü eğitim politikası, eğitimi bir ticaret alanı olarak değil, bir hak olarak görmüş ve bu hakkın gerçekleştirilmesi sorumluluğunun devlete ait olduğunu ilkeleştirilmişti. Bu anlayış sayesindedir ki dağ başında çobanlık yapan bir çocuğun cumhurbaşkanlığı makamına yükselmesini mümkün kılan eşitlikçi ve yaygın bir eğitim politikası hayata geçirilebilmiştir. Bu süreç, Köy Enstitülerinin kurulmasıyla taçlanmış, yoksul köy çocukları arasından dünya çapında yazarların, sanatçıların, bilim adamlarının çıkması sağlanmıştır. Devletin sorumluluk alanının bu anlamda genişlemesi, yeniliberal akıl hocalarının iddia ettiklerinin aksine, demokrasi için bir tehdit oluşturmamış; tam tersine, demokrasinin gerçek içeriğine kavuşması yönünde önemli bir adım oluşturmuştur.
Eşit ve yaygın eğitimin, demokrasi açısından önemi ve gerekliliği nasıl inkâr edilebilir!
İnanç ve azim
Ne acıdır ki halk çocuklarının okuma ve yükselme yollarını tıkayan politikaların başını çekmeyi görev edinenler de Kemalist sosyal devlet uygulamalarının sağladığı olanaklarla yetkili ve etkin konuma yükselmiş olanlar arasından çıkmıştır. Bunlar “devleti küçültmek” yolunda adeta çığlıklar atarak ilerlerlerken, sosyal devlet anlayışının en son kırıntılarını bile ortadan kaldırma konusunda birbirleriyle adeta yarışmışlardır ve yarışmaktadırlar.
Bu hüzün verici tablo karşısında, her şeye rağmen, umutlu olmamızı gerektiren ve asıl önem taşıyan unsurları görmezlikten gelemeyiz. Bir türlü nesli tüketilemeyen, gözlerinden inanç ve azim fışkıran gençlerin varlığı, Atatürk’ün boşuna yaşamadığını ve onun zaferlerinin yarınlara taşınmasının engellenemeyeceğini her gün yeniden kanıtlamaktadır.
Yarınlarımızı da bu inanç ve azim belirleyecektir!
Prof. Dr Alpaslan Işıklı
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi YÖK Üyesi
Kaynaklar:
1) Tahir Hatiboğlu, Türkiye Üniversite Tarihi, 2.baskı, Selvi yayınları, Ankara, 2000, s. 461-462.
2) Ignaciot Ramonet, “l’an 2000”, le Monde diplomatique, Décembre 1999.
3) B. Russel, Eğitim Üzerine, (çev: N.Bezel), Say, İstanbul, 1984, s. 231-232; M. Özuğurlu, Üniversite-Sanayi İşbirliği Programının Eleştirisi, Kitle İletişim Dergisi, A.Ü. İletişim Fakültesi, 1999, sayı:2.
4) A. Işıklı, “Yeni Dünya Düzeninde Emek Sermaye Çelişkisi”, Mülkiye, cilt:XXIV, sayı:224 Eylül –Ekim 2000, s.27-50.
5) A. Işıklı, “YÖK”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, sayı:141, Mart 1992.

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Bilime ve Üniversiteye Karşı Küresel Saldırı
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |