GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Diğer Bilimler arrow Üniversiteler ve Bilim Neye Hizmet Etmeli? Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eyl 03 2006
Üniversiteler ve Bilim Neye Hizmet Etmeli? Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Admin   
Pazar, 03 Eylül 2006
Okunma: 1437 kez

Bu yazı, 08.03.2003 tarihinde, TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın düzenlediği “Üniversiteler ve Bilim Neye Hizmet Etmeli?” konulu Öğrenci Üye Kurultayı için kaleme alınmıştır. O toplantıda, Üniversite Öğretim Elemanları Dernekleri Federasyonu adına çağrılı olmam nedeniyle söylenen birkaç söz de, bu metnin içeriğine dayandırılmıştır. ( www.genbilim.com )

Yeni Soru
Kurultayın adındaki soruya yanıtı, soruyu biraz değiştirerek aramaya çalışmak gerekir diye düşünüyorum. Şimdi ““Üniversiteler ve Bilim Neye Hizmet Eder?” matrisinin çözümlenmesi “NEYE HİZMET ETTİĞİNİ-ETMEDİĞİNİ veya EDEMEDİĞİNİ” aydınlatabilecektir.

İki Saptama ve Saptamalara İlişkin Tarih Özeti
İlk saptamam şudur: Herşeyden önce “Kurultay’ın Adı” nın seçimi bile, Üniversitenin ve bilimin farklı “niyetleri” içerisinde barındırabilecek bir üstyapısal tahayyül ve tasavvur kurumları olduğunu anımsatmaktadır. Dolayısıyla bu kurumların neye hizmet ettikleri veya etmedikleri, durulan ve bakılan yerden çok, görmek istenilen veya olması istenilenle ilgilidir. Elbette, görmek istenilen veya olması istenilen yer, bu kurumların insan ve toplum ilişkileri içerisinde kimin ve ne şekilde hizmetinde olduğuna bağlı olarak şekillenmektedir.

İkinci saptamam da, birinciyle örtüşen bir mantık değerini içermektedir. “Üniversite ve Bilim” kurum olarak insan ve toplum ilişkilerinden bağımsız ve bu ilişkileri belirleyen temel etmenler olan iktisadi, siyasi ve kültürel yapılanma ve değerlerin üstünde değildir. Ancak böyle gibi gösterilmesi, yani iktisadi, siyasi ve kültürel erk sorunsalının üniversiter ve bilimsel bir şemsiye altında topluma sunulması, sınıfsal bir egemenlik edimi olarak da her zaman tercih edilmektedir. Yani, gerçekte üniversite ve bilim, paradigmal bir kavram olarak dışa kapalı ve fakat kendi içerisinde örgülü bir sistemdir ve sistem, toplumsal ilişkileri hem iktisaden, hem siyaseten ve hem de kültürel olarak yeniden var etme ve belirleme işlevini üstlenmiş vaziyettedir.

Bu saptamalara karşın bilimsel çalışmaların ve araştırmaların bireylerin ve toplumların genel yararı doğrultusunda gerçekleştirildiği yönünde yaygın bir inanış bulunmaktadır. Bu nedenle bilimlere, bilim insanlarına ve onun yaratıldığı kurumlar olan üniversitelere saygı da duyulmaktadır.

Bilimin tarihi, düşün, fikir, sanat ve bilimsel teknolojik devinim süreçlerinin ve bugünkü egemen toplumsal iktisadi ilişki biçimi olan “kapitalizm ideolojisi” nin sarmal bir yansıması gibidir. Özünde batı kültürünün tarihselcilik önyargısını içinde barındırır ve bu bağlamda da önce yaratılanın, sonra ki süreçte antagonistik inkarı ile değiştiğini vurgular. Bu antagonistik tarihsel süreç başlıca iki dönemi kapsar. İlk dönem, bilimsel etkinliklerin dinsel baskılar altında tutulduğu kilise skolastiği; ikinci dönem ise kilisenin gücünün kırılması ile bilimin ve onun yaratıldığı kurum olan üniversitenin özgürleştiği ve böylece bir tür aydınlanma çağına girildiği düşünülen evredir. Aydınlanma çağı, bilimin yaratılması ve yayılmasında seküler bir eğitim anlayışının doğmasına neden olmuştur. Gerçekte söz konusu olan sosyal dönüşüm, zaman içinde gelişen sermayenin, bilimi ve onun yaratıldığı kurum olan üniversiteyi, kendi çıkarı doğrultusunda, kendi ideolojisini yaymanın etkili bir aracı olarak kullanması, hatta bu amaçla baskılamasıdır. Sermaye, bu tavrını günümüzde de giderek artan şiddeti ile sürdürmektedir.

Bazı Tanımlar
Bilimi sözlükler, ansiklopediler aynı anlama gelen farklı sözcük tınılarıyla tanımlıyorlar. Sonuç olarak, bazı olgu veya olay kategorilerine ait iyi düzenlenmiş bilgiler bütünü kavramsal olarak bilimin anlam ve özünü oluşturuyor. Ancak bilimler, “nihai bilgiler bütünü” olmayıp sadece belli bir zaman diliminde eldelenmiş bir bilgi birikimini ifade ederler. Bilimi yaratan taraf, gözlem ve araştırmaya dayalı veri toplama ve değerlendirme sarmalında uğraşan, yani “fikri ve bedensel emeğini ortaya koyan bilimci” dir. Bu anlamda da, bilim, bilimcinin öznel amacından bağımsız olarak “objektif” lik de taşıyabilir. Ancak yaratılan bilimin nerede, nasıl, ne zaman, ne için ve kimin yararına kullanılacağı başka toplumsal ilişkilerin sonucu olarak tayin edilir.

Başlangıçta bilim ve felsefe tek bir bütündü. Bilimin evrimi, bilimlere bağlı felsefe doktrinlerinin evrimiyle birlikte oldu. Bu evrimleşme de, insan ve toplum ilişkilerinin emek ve sermaye ortak paydasında birbirlerine göre nasıl değiştiğiyle koşut gelişmiştir. Bilimcinin, bilimi objektif bir edim olarak yaratma sürecindeki tekilliğine karşın, sermaye bilimlere, bilimsel bulguların kullanım ve topluma sunum yöntemleri bakımından hegemonik bir sahiplenme tasavvuruyla yaklaşır. İnsan gen haritasının deşifre edilmesi nitel ve nicel olarak objektif ve bilimsel bir bulgudur. Ancak insan genomunun sermayeye tarafından patentlenmek istenmesi iktisadi ve politik bir çıkar ve egemenlik sorunsaldır. Bu çerçevede, bilimlerin oluşum ve gelişimleri ile, onların kullanım yöntemlerini, toplumsal oluşumlar ve etkileşimler açısından birbirinden ayırmak gerekmektedir.

İşte bu bağlamda ve bu noktadan çıkarsadığım sonuç, bilim olarak tanımlanan bilgiler bütününün bir düzen içerisinde ve kendiliğinden yalın bir sunum ögesi olarak doğmadığı, onun nasıl oluşacağına ve kimlerin yararına birikeceğine biçim ve büyüklük olarak, karşıt toplumsal çıkar ve gelişim dinamikleri (sınıflar) arasındaki etkileşmenin neden olduğudur.

Üniversite, sayılan bu etkileşimleri içinde yaratan ve yaşatan fiziki kurumlardır. Bu anlamda da, bilgi birikiminin (bilimin) yaratılması ve yaratılanın farklı üretim ve hizmet ögelerine göre ortaöğretimden gelen kuşaklara öğretilmesi, üniversitenin başlıca kurumsal etkinlikleri olmaktadır.

Bilimin ve üniversitenin sonuçta emek-sermaye ilişkisi içerisinde başat ve çok ağırlıklı bir rolü bulunmaktadır. Bu kurumsal yapı ve yapının içerisinde sürdürülen etkinliklerin denetim altında tutulabilir olması, var olan iktisadi, siyasi ve kültürel sistemin kendisini sürekli var etmesine dayanak oluşturmaktadır.

Bilimlerin Nitel Ayırımlarına Dair
Doğa bilimleri ve sosyal bilimler, yöntemleri bakımından birbirinden önemle ayrılırlar. Doğa bilimleri özünde deneycilik ve tekrar edilebilirlik içerir. Her iki öge de birbirine kuvvetle bağlıdır. Elde edilen sonucun nasıl ve kimler eliyle denetlenerek kullanılacağı ayrı bir sorunsal olmakla beraber, bulguların öznel olarak “objektiflik” içermesi açık ve nettir. İlaç olma özelliğini kazanmış bir kimyasal molekülün hastalığı tedavi ettiği, her uygulamada tekrar edilebilir. Yeni bir yapı tekniğinin geliştirilmesi bir sabit sermaye yatırımına dönüştürülebilir. Yeni bir makina teknolojisi, emek işgücüne dayalı maliyeti ortadan kaldıracak daha ucuz ve randımanlı bir kullanım değeri oluşturabilir. Bu bilgi birikimlerine dayalı yaratılan kullanım değerleri de, sermayeye daha büyük artık değer olarak geri dönebilir. Bu anlamda sermayenin doğa ve uygulamalı fen bilimleriyle ilgili akademik etkinlikleri desteklemesi, öncelemesi ve bu alanlara yönelik işbirlik, yatırım ve/yada denetleme hevesleri büyük ölçekte olabilir. Bu alanlardaki bilgi birikimlerine ilişkin pratik sonuçlar, toplumsal yaşam alanında sermayenin istihdam ve katma değer yaratıcısı rollerini güçlendirdiği için sermaye tarafından da kabul görebilirler.

Sosyal bilimlerde durum çok daha farklıdır. Araştırmaya konu olan ögeler doğa ve uygulamalı fen bilimlerindeki gibi objektif nitelikler taşımaktan uzaktır. Doğa bilimlerinde araştırmaya konu olan değişkenlerden birisi sabit tutulup diğer etmen yada değişkenlerin nasıl değiştiği bir hipotez olarak “denetimli deney” biçiminde test edilebilir. Sosyal bilimlerde böyle bir olasılığın olmaması veya ihmal edilebilecek kadar zayıf olması yönteminin “yaygın tartışma” özünde yapılmasını gerektirmektedir.

Yaygın tartışmanın en geniş çerçevede sürdürülmesi gereken sosyal bilim alanlarından birisi iktisaddır. İktisadın konusu olan kıt kaynaklarla, doyumsuz (sonsuz) gereksinimler arasındaki optimum denge olgusunun yaratılabilmesi için, asal özne olan insanın gereksinmelerinin karşılanması gerekecektir. Düşünebilen ve kendisi karar veren canlı konumuyla, insan toplumuna ait değişkenler, doğa bilimlerindeki ajanların objektivitesini ve olgulardaki tekrar edilebilme kurgusunu içermezler. Ayrıca insana ait davranış motiflerindeki hızlı değişkenlik gösterebilme güdüsü de toplumsal olayların özündeki nedenselliğin kolaylıkla ve hemen anlaşılabilmesine olanak vermez. Hele bu nedensellik sermayenin hegemonik denetimiyle karşıtlık gösterir bir düzlemdeyse böylesi bilgi birikiminin sermaye tarafından teşviki ve varılan sonuçların yaşam pratiğinde uygulanabilme şansı hiç kalmaz. Bu süreçte yöntemsel güçlükten kaynakalanan ve sonuçta ideolojik izler taşıyan bir “retorik” söylemi gelişebilmektedir. İ. Önder’in tanımıyla retorik; herhangi bir olguyu, kutsal, ahlaksal ya da birey belleğinde olumlu çağrışım yapan sair kavramlarla açıklayarak, bireyin algılamasını çarpıtarak, yalın fiili hali ile reddedilebilecek bir olguyu, kabul edilebilir hale getirmektir. Yani toplumsal çarpık bilgilendirme ve yönlendirme durumu ortaya çıkabilir. Bugünün “Sermaye Küreselleşmesini” retorik olarak sunan neo-liberal iktisat tezleri toplumsal yaşam bakımından başka bir dünya olasılığınının bulunmadığını kanıtlama çabasını sürdürmektedir.

Türkiye’nin Yükseköğrenim Gündemi
1980’ler, Türkiye’de “Yeni Dünya Düzeni” retoriğine uygun bir dönüşüm sürecinin köşetaşı tarihini oluşturmaktadır. Bu dönüşümün derin izlerini taşıyan 12 Eylül Anayasa’sı, YÖK’ü yeni bir toplumsal biçimlendirme aygıtı olarak üniversitelerin tepesine oturtmuştur. YÖK, yüksek öğretimin planlanması ve yürütülmesi ile ilgili bir eşgüdüm kurumu olma yerine hegemonik bir baskı kurumu olarak biçimlendirilmiştir. Kurullar eliyle yönetim yerine, göreli seçilmiş yada atanmış yöneticiler marifetine terk edilmiş bir yapılanma tercih edilmiştir. Üniversitelerin yönetsel özerkliği silinmiş ve pek çok perifer üniversitede bilimsel özgürlüklerin soluk alması önüne de yöneticiler eliyle ciddi engeller konmuştur. Üniversite bileşenleri (akademisyenler, öğrenciler ve çalışanlar) kendilerini demokratik bir biçimde ifade edebilme olanaklarını, bulundukları üniversitedeki atanmış yöneticilerin insafına teslim etmişlerdir.

Bugünün “Üniveritede Demokratik Değişim” müjdecisi olan yöneticiler, Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla taçlandırılan Uruguay Nihai Senedinin parçalarından birisi olan GATS anlaşmasıyla kabul edilmiş yükümlülüklerin yerine getirilmesi aktörlüğüne devam etmektedirler. Yeni yasa çalışması, daha öncekilerde de olduğu üzere özünde eğitim hizmetlerinin özelleştirilmesi sürecini pekiştirecek bir düzenleme çabası içinde görünmektedir. Hükümet programına esas oluşturan Acil Eylem Planında da açıklandığı üzere yükseköğretimde özelleşme oranını %3 den %10 lara çekmeye çalışmaktalar. İdari özerkliğin kurulları içerisine vergi mükelleflerinin temsilcisi olarak sermaye örgütlerinin temsilcilerini yerleştirme çabasındalar. Mali özerklik savıyla kamu kaynaklarının üniversitelerden çekilerek, sermaye odaklı vergi mükelleflerinin vergi borçlarının kapatılmasına sanki yeni kaynak oluşturma gayretleri bulunmaktadır.

Retoriğin parlaklığına karşın, çarpıklığın ayrıntılarda gizli olduğu, bir demokratik bir tartışma sürecinin hızlı bir biçimde tamamlanmak istendiği bir süreçte bu kurultay toplanıyor ve “Üniversiteler ve Bilim Neye Hizmet Etmeli?” sorusuna yanıt aramaya çalışıyor.

Sonucu Tartışmaya Başlangıç İçin Birkaç Alt Başlık
“Üniversiteler ve Bilim Neye Hizmet Eder?” genellemesi bağlamında atmaya çalıştığım bu küçük ufuk turundan sonra benim asıl soruya cevabım şunlar:

 

  1. Bilimlerin temel görevi, doğanın ve/veya sistemin işleyişini kolaylaştırmak ve meşrulaştırmak değildir.
  2. Bilimlerin rolü, en azından, doğa veya sosyal olaylarda ilişkilerin ve değişimin işleyiş dinamiklerini açığa çıkarmaktır.
  3. Bundan da öte, bilimlerin amacı, doğa koşullarını ve sosyal işleyişi, olasılıklar çerçevesinde, bireylerin ve toplumun çıkarları doğrultusunda değiştirmektir.
  4. Bertrand Russel'in de belirttiği gibi, bilimlerin amacı insanlığın yararına hizmet sunmaktır.
Kaynak:
Prof. Dr. Nurettin ABACIOĞLU
Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı

Kaynakça: (Bu yazının bütününde aşağıdaki makalelerden önemle yararlandım).
  1. Önder İ, Eğitim Üzerine, http://www.metu.edu.tr/home/wwwoes/yaz2.html Erişim: 22.12. 2002 22:18:16
  2. Önder İ Bilim Üretimi ve Yönlendirilmesi Evrensel Kültür, 2000 Sayı :106 Ekim http://www.evrenselbasim.com/ek/yazi.asp?id=250 Erişim: 09. 02. 2003, 21:17:33
  3. Önder İ, Nakli Bilgiye İman(2002), Cumhuriyet, 7 Mayıs, http://www.antimai.org/bs/ionder20507.htm 02.11. 2002 21:16:16
  4. Önder İ, Üniversite Reformu Çağrısı, (2003) Cumhuriyet 79:28251, 11.02.2003/Salı


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim