Okunma: 992 kez
12 Eylülün amaçladığı, yeni-liberal ideoloji temelinde gerçekleştirilen yeniden yapılanma (veya Tansu hanımın deyişiyle “son sosyalist devletin yıkılması”) sürecinde, YÖK’ün ve onunla başlayan yüksek öğrenimin özelleştirilmesi yolundaki adımların çok önemli bir yeri vardır. Bu uygulamalar çerçevesinde görülmektedir ki, YÖK’ün ve yüksek öğrenimin özelleştirilmesinin kabul edilebilirliği açısından başlangıçta ne söylenmişse, bunların hemen hepsiyle ters yönde bir durum ortaya çıkmıştır.
( www.genbilim.com )
Ülkemizde bilimin ve yüksek öğrenim kurumlarının belli bazı büyük kentlerde yoğunlaşması eleştirilmiş ve bu alanda ülke çapında dengeli bir dağılımın sağlanmasını mümkün kılacak bir merkezi otorite gereksinimini karşılamak üzere, YÖK’ün gerekliliği savunulmuştur. Oysa, YÖK’ün ayrılmaz bir parçası olarak kurulan vakıf üniversitesi adı altındaki özel üniversitelerin yerden mantar biter gibi çoğalması sonucunda, üç büyük kentteki yığılma anormal ölçülerde yoğunlaşmıştır. Üç büyük kentimizin merkezlerinde kurulmuş bulunan özel vakıf üniversitelerinin sayısı 22’ye ulaşmış bulunmaktadır. Üç büyük kentin dışında bir tek Mersin’de özel vakıf üniversitesi vardır. Akademik yaşamın, üç büyük kentin merkezlerinin dışına yaygınlaştırılması, yetersizliklere rağmen de olsa, yine devlet üniversiteleri sayesinde mümkün olmaktadır.
Yüksek öğrenimin yükünün yalnızca devletin sırtına yüklenmesinin yanlışlığı ileri sürülmüş; özel kişi ve kurumların da bu konuda vakıflar aracılığıyla güçleri oranında katkıda bulunmalarının gereği savunulmuştur. Kuşkusuz, vakıf adına yakışan da bu olabilirdi. Bizim tarihimizdeki ve dünya pratiğindeki yerine bakıldığında görülür ki vakıf demek, bireyin zenginliğinin kamuya ve topluma aktarılmasının aracı olan kurum demektir. Ne var ki son yıllardaki uygulamalar çerçevesinde vakıf uygulamalarının ifade ettiği anlama bakacak olursak, kamusal kaynakların ve toplumun geniş bir kesiminin (öğrencilerin ve ailelerinin) birikiminin, bazı varlıklı kişiler ve aileler tarafından özümsenmesinden başka bir görünümle karşılaşmamız mümkün değildir. Özel vakıf üniversitelerinin bütçelerinin %45’ine kadar varan bir bölümünün devlet tarafından karşılanması öngörülmüş bulunmaktadır. YÖK yasasının ek 18.maddesinde 26.6.2001 tarihinde sessiz sedasız yapılan bir değişiklikle, özel vakıf üniversitelerine “Devlet yardımı yapılabilir” hükmü, “Devlet yardımı yapılır” biçimine dönüştürülmek suretiyle daha da kesin bir zorunluluk haline getirilmiştir. Özel vakıf üniversitelerine sağlanan devlet yardımı, bundan da ibaret değildir. Bir kısım vakıf üniversitelerinin değerli kent arazilerini ve ormanları ucuza kapatmak suretiyle sağladıkları avantajlar bunların dışındadır.
2001 yılında özel vakıf üniversitelerine Maliye Bakanlığı eliyle yapılan devlet yardımı 12 trilyon liraya ulaşmıştır. Bu miktar, başta YÖK’ün ilk başkanının kurucusu olduğu üniversite olmak üzere, en güçlü dört özel üniversite arasında değişen paylarda bölüştürülmüştür. Her türlü devlet harcamasından kısıntıya gidilmesinin öngörüldüğü 2002 yılı bütçesinde, özel vakıf üniversitelerine yapılması öngörülen yardımın miktarı, 17 trilyona çıkarılmış bulunmaktadır.
Ancak, bütün bunlar, günümüzde özel üniversitelerin önemli bir bölümünün eksik kontenjanla faaliyet gösterme durumuna düşmelerini önleyememiş; özel üniversitelere “müşteri” yaratmak amacına da hizmet edecek olan ve kamu üniversitelerinin yapısını ve niteliğini değiştirme yönünde yeni bir adımın daha atılması gündeme gelmiştir. Meclis komisyonlarına ulaşmış bulunan YÖK yasasında değişiklik öngören tasarı, devlet üniversitelerinin paralı olması, daha açık bir ifadeyle kamu üniversitelerinin piyasaya endekslenmesi, dolayısıyla, özelleştirilmesi yönünde bir düzenleme getirmektedir. Tasarıya göre, öğrencilerden Anayasayla güvence altına alınmış bulunan öğrenim haklarının karşılığı olarak “katkı payı" adı altında alınan bedelin “öğrenci başına cari hizmet ödeneği miktarının yarısı” kadar olması mümkün kılınmıştır. TÜMÖD bünyesinde yapılan tespitlere göre, öğrencilerin katkı payının oranı, milyarları bulmaktadır.(Bkz. Işık Kansu, Cumhuriyet, 14 Ocak, 4 Şubat, 2002).
Böyle bir düzenlemenin, geniş halk kesimlerinin çocuklarını öğrenim hakkından yoksun bırakacağı açıkça ortadadır. Dolayısıyla bu düzenlemenin Anayasaya aykırılığı tartışma götürmez. Anayasa “Kimse eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz” hükmünü öngörmüştür. Kaldı ki yalnızca belli bazı ailelerin çocuklarına öğrenim hakkı tanıyan böyle bir düzenleme, Anayasanın öngördüğü sosyal devlet ilkesiyle ve “hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmüyle de çelişir ve YÖK yasasının 7. maddesine göre “Yükseköğretim kurumlarında ve bu kurumlara girişte imkân ve fırsat eşitliği sağlayacak önlemleri almak” Yükseköğretim Kurulunun görevidir. Bu arada, ödeme güçlüğü içine düşen öğrencilere kredi ve burs sağlanması, yani devletin bir eliyle aldığını diğer eliyle vermesi suretiyle soruna çözüm getirileceği iddiasının, inandırıcı olması mümkün değildir. 2001-2002 ders yılında harç ve öğrenim kredisi için başvuran 352 bin öğrenciden, 216 bininin talebi karşılanamamıştır. Katkı payının miktarının yükseltilmesi halinde bu konudaki talepler daha da artacak ve sorun daha da büyümüş olacaktır.
Devletin, tüm temel sosyal ve kültürel haklar gibi öğrenim hakkını da parasız karşılaması yerine, soruna burs ve kredi ile çözüm bulmaya kalkışmanın, tıpkı bugüne dek Fak-Fuk-Fon ve yeşil kart uygulamalarında da görüldüğü üzere, keyfiliğe ve sadaka anlayışının diriltilmesine zemin hazırlayan sakıncaları beraberinde getireceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim, bugüne kadarki burs ve kredi uygulamalarında, gerçek gereksinim içinde bulunan öğrenciler yerine nüfuzlu ailelerin çocuklarının yararlandırılmış olduklarına dair gözlemler, azımsanmayacak ölçüdedir. Öte yandan, öğrenim hakkının önüne aşılmaz bir duvar gibi dikilen mali engellerin, öğrencileri bir takım paralı sözde tarikatların kucağına itmesi veya ciddi bunalımlara sürüklemesi olasılığının büyümesi, başlı başına bir sorun olarak karşımızdadır.
Bu durumda, yüksek öğrenimin finansmanının nasıl karşılanacağı sorunu çözümsüzleşmiş gibi görülebilir. Oysa, sosyal devlet anlayışı içinde bu sorunun yanıtı bellidir: Ödeme gücü olanlardan almak… Sosyal adaletsizlik görülmemiş boyutlarda derinleşmiştir. Basın, her gün milletin parasını “hortumlayanlara” veya binbir gece masallarını anımsatan düğünlerde yerlere savrulan dolarlara dair haberlerle dolup taşmakta, ama bir türlü bunları toplum yararına kanalize edecek bir iktidar yapılanması gerçekleşememektedir. İktidardakiler, yoksul öğrenciden alıp, zengin özel vakıf patronuna vermenin telaşı içindedirler. Bize bu tür çözümleri dayatan uluslar arası güç merkezlerinin adamlarına da hatırlatmamız gereken birkaç sözümüz olmalıdır: BM verilerine göre, Dünya gelirinin yaklaşık yarısına sahip olan 400 kişinin yalnızca %4 oranında vergilendirilmesi mümkün olsa, yeryüzündeki tüm yoksulluk sorunu kökünden çözülebilecektir; önemli bir bölümü dünyayı daha iyi sömürmek için harcanan askeri masrafların yalnızca dörtte biri, insanoğlunun tüm eğitim ve sağlık sorunlarına çözüm sağlayabilecek boyuttadır.
Eğer söz konusu yasa kanunlaşacak olursa, öğrenci parasıyla yüksek öğrenimi finanse etme konusunda, %50 oranını yakalamış olacağımız için belli başlı ülkelerin hemen hepsini geride bırakmış olacağız. UNESCO’nun en son verilerine göre, öğrencilerin yüksek öğrenimin finansmanına katkısı, Almanya, Norveç ve Finlandiya’da sıfırdır. Fransa’da sıfıra yakındır. (Bkz.Mahmut Adem, Eğitim Planlaması, 1997). Yeni-liberal modaya kendisini kaptıran Blair, yüksek öğrenimi kısmen(%13,7) paralılaştırdığı için İngiltere’de tüm sosyal konularda olduğu üzere ciddi sorunlar patlak vermiştir. İsrail’de, bir ara yüksek öğrenim paralı yapılmış; okullaşma oranında büyük bir düşme görülünce bundan vazgeçilmiştir.
YÖK başkanı sayın Gürüz’ün imzasını taşıyan kitapta yer alan verilere göre, özel sektörün kalesi olan ABD’de bile, yüksek öğrenimin finansmanına öğrencilerin katkısı %15 oranındadır. Oysa, bu konuda da öne çıkarılan “örnek ülke” ABD olmaktadır. (Bu noktada belirtelim ki yüksek öğrenimi özelleştirmenin başlıca gerekçesi olarak gösterilen ABD örneğinde öğrencilerin ancak %18’i özel yüksek öğrenim kurumlarında okumaktadır. Bu oran, pek çok Avrupa ülkesinde sıfıra yakındır.)
Ne olursa olsun, ABD ile Türkiye aynı koşullara sahip midir ki aynı çözümler burada da geçerli olsun! Kaldı ki nerede olursa olsun zekaya ve kabiliyete ve de ülke ve insan yararına göre değil, parasal güce göre yapılan tercihlere dayalı bir eğitim sisteminden kalite beklenemeyeceği bilinmelidir.
Amerika’da bilimin paraya ve piyasaya endekslenmesinin yaratacağı sakıncalara Bertrand Russel daha 1926’da önemle parmak basmıştı.(Bkz. A. Işıklı, Kumarhane Kapitalizmi, s.171-172) Amerikan eğitim sistemi aydın yetiştirmez, yu-pi yetiştirir. Eğer çağımız bir “ortalamalar çağı” olmuşsa bu yüzden olmuştur. Bugün ABD’nin Kyoto anlaşmasından imzasını çekmesi kararının altında imzası bulunanlar, çok anlı şanlı üniversitelerin, çok yaldızlı diplomalarına sahiptirler. Ama ne var ki kafaları piyasaya endeksli olduğu için birkaç çok uluslu şirketin yıllık kârını, tüm gezegenin cehenneme çevrilmesi ve insanlığın sonunun gelmesi tehlikesinden daha önemli bulmuşlardır. Bu örnekleri artırmak mümkündür: Eğer Afrika’da siyahların kökünü kazıyacağı belli olmuş bulunan aids ile ilgili araştırmalar için harcanandan çok daha fazlası, viagra araştırmaları için harcanıyorsa, bunu belirleyen de kârlılık hesabıdır.
Ülkemizi bu girdabın dışında tutmak, öncelikle öğretim üyelerinin ve velilerin sorumluluğudur. Parlamentoyu ve hükümeti şiddetle uyarmalıyız. Gençleri yeni bazı tahriklerin kurbanı olmaktan ve de kamu üniversitelerini yeni bazı karışıklıkların ortamı olmaktan da ancak bu yolla kurtarabiliriz.
Kaynak:
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
YÖK Üyesi

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Paralı Yüksek Öğrenim
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |