GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Diğer Bilimler arrow Türkiye'de İşsizlik ve Üniversite Sorunu Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eyl 03 2006
Türkiye'de İşsizlik ve Üniversite Sorunu Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Admin   
Pazar, 03 Eylül 2006
Okunma: 3392 kez

İnsanların kendilerini tanıtırken kullandıkları ve genelde ilk olarak söyledikleri, ne iş yaptıklarıdır. Dolayısıyla ‘İş’in kendisi sadece bireylerin kendilerini tanıtırken kullandıkları isimleri gibi olsaydı, bu konu sosyoloji için anlamlı yani çalışılabilir bir olgu olarak karşımıza çıkarmak olanaksız olurdu. Oysaki bunun ötesinde iş: toplumlumun neden, nasıl oluştuğu sorusuna verilecek yanıtı kendi içinde saklamaktadır.

İnsanların kürklerinin kalın, ellerinin büyük ve bunun gibi özelliklerle doğa karşısında kendilerini koruyacak şekilde anatomik bir yapıya sahip olmaması, bunun ötesinde doğa da bulunan diğer canlılardan farklı olarak düşünme yetilerinin olması, insanları, doğa karşısında hayatta kalma mücadelesinde zorunlu olarak iş ortaya koymalarını ve bu işin sonucunda, süreç içinde yaptıkları işe göre doğanın kendileri üzerindeki belirleme gücünü gerileterek iş sayesinde özgürleşmiş olması insanların kendilerini tanımlamalarından öte, içinde bulundukları toplumun açıklanması içinde en temel bir kavram haline gelmektedir.
Ülkemizde yaşanan işsizlik boyutları özellikle üniversite mezunu kişilerin bu oranda hiçte azımsanmayacak derecede önemli bir yere sahip olması nedeniyle (işsizliğin eğitim yada başka bir sınırlamaya gidilerek incelenmesi soruna çözüm bulamayacaktır, ama en azından üniversitelerin amacı ve sorumluluğu konusunda fikir verecektir) önemli bir konu olmaktadır. Üniversiteler ve işsizlik arasındaki algılanan doğrudan ilişkinin aslında üniversitenin bir sorunu ve sorunun bir sonucu olarak değil de, daha genel anlamda toplumun geneline yansımış ve bir grup yada sınıfın uyguladığı politikalardan kaynaklandığını göstermek için bu ayrımın konulması önem taşımaktadır.

İşsizlik’i bir kavram olarak kullanabilmek için onun zamansal, mekansal ve toplumsal koşullardan bağımsız olarak ele almamız gerekmektedir. Çünkü bilim açıklamayı kendisine nihai amaç olarak alır. Açıklamak ise sadece burada orada olan olayları değil, her toplumsal formasyonda kullanılabilecek bir kavram ile mümkün olur. Buradan hareketle işsizlik kavramını iş tanımından kalkarak yapabiliriz. İş insanların yaşamaları için zorunlu faaliyettir. Dolayısıyla insanların iş yapma haklarının elinden alınması onların ölmeleri anlamına da gelir. İşsizlik ise artık insanların iş yapamaz olma durumudur. Ve bu durum kendilerinin yetersizliklerinden, bilgisizliklerinden vs. kaynaklanmaz. Doğrudan toplumsal yapıların ortaya çıkardığı bir sorundur.

Bugün işsizlik Türkiye’de sadece insanların kendilerinin eksikliklerinden kaynaklanan bir sorun değildir. Liberal ekonomistler bu sorun hakkında suçu bireylere atarken eksikliklerin bireyde olmadığını göstermek için basit bir örnek vermek gerekebilir. Örneğin aynı özelliklere sahip olan iki kişi aynı işe talip olsun. İşveren ikisini görüşmeye alsın ve ikisinin de tam aradığı özelliklere sahip olduğunu fark etsin. Bu işe girmek isteyen iki kişi arasından nasıl bir seçim yapacaktır. Bunun cevabı liberal ekonomi politikalarına göre basittir. Girdiyi düşürmek için emeğin daha ucuza alınması gerektiğinden bu iki arkadaştan daha düşük ücrete çalışacak olan kişi o işe kabul edilecektir. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi işsiz kalmak yetersizliklerden değil, yapılacak işin ait olduğu yapıdan kaynaklanmaktadır.

İşsizlik konusunda yaşanan krizin boyutları aslında işsizlik sorununu açıklamada yardımcı olan ek kavramlarla daha da anlaşılır hale gelmektedir. Gizli işsiz statüsü ile çalışan insanlarla birlikte günümüzde işsizlik 15 milyonu aşan bir rakamı göstermektedir. Bunun yanı sıra vasıflı bir kesimden öte, kalifiye eleman veya diğer bir anlamda işin nasıl yapılması gerektiğini varolan bilimsel ve teknolojik gelişmeleri pratiğe geçirebilecek olan insanların işsiz olması geleceğin tehlike altında olması anlamına gelir.

Her toplumsal formasyon kendi geleceğini garanti almak için çeşitli yatırımlar yapmak zorundadırlar. İnsan yatırımı ise bu yatırımların en ciddi olanıdır ve diğerlerine göre daha uzun vadede ürün verecek olan yatırımlardır. Yetişmiş insan gücünü, Ankara’dan Bursa’ya yüklü bir mirası almak için karayolundan giderek ulaşmak isteyen bir insana benzetirsek gideceği yolu da daha yola çıkmadan önce tanımlamış oluruz. Bursa’ya karayoluyla gidişte mutlaka ve mutlaka geçmesi gereken güzergah önce Polatlı, sonra Sivrihisar daha sonra Eskişehir ve Eskişehir’den sonra Bozuyük ve Bursa’dan önceki son durak ise İnegöl olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla bu uzun işlemin son aşamasına gelmeden amacınıza ulaşmış olamazsınız. Yetişmiş insanla ilişkilendirdiğimizde ise üniversiteler bunun son aşaması olarak karşımıza çıkar. Böyle yüklü bir mirasın herkese kalmaması gibi üniversitelere ulaşan ve orada şekillenen insanların toplumsal sorumluluklarını yerine getirmesi oldukça güç bir uğraş olarak karşımıza çıkar.

Kişisel amaçların dışında, kokmadan söylenilmesi gereken, evrensel bir amaca sahip olması tüm insanlığın yararına bilgi üretmesiyle, üniversitenin bir meslek edindirme yeri olması tartışmasına girilmesi gerekmektedir. Üniversitelerin meslek edindirme kuruluşları olmaması doğru bir tavırdır. Ama üniversitelerden yetişmiş insanların yetiştikleri alanlar yerine başka alanlarda çalışmaları üniversitenin sorunu olmayıp toplumsal yapının ve politikaların ürünüdür.

Ülkelerin ihtiyaçları doğrultusunda üniversitelerden yetişmiş insan mezun etme, farklı bir politika olup, üniversitelerde üretilmesi gereken bilginin bu politikadan ayrı bir şekilde desteklenmesi ve önünün açılması için gerekenlerin yapılması daha farklı bir politikadır. Mezun olan üniversitelilerle ülke içi istihdam koşulları arasında bir paralellik kurulmazsa bu iki alandan birisi doğal olarak diğerinin önüne geçer ve geleceğe dönük yatırım olarak ifade edebileceğimiz üniversiteyi baltalar, üniversiteler hiçbir zaman işgücü yetiştiren yerler olamaz. Eğer gücü yetiştiriyorsa üniversite olamaz. Bunun yeri lise sonrası teknik okullardır. Üniversite ülkenin tüm stratejik noktalarıyla ilgili bilgi ve hizmet üreten ama ayrıca bilimin bağımsız bir insan etkinliği olarak da örgütlendiği yerler olarak algılanmalıdır.

Üniversitenin içeriği daha çok belirli bir insan tipinin en verimli bir şekilde bilgi üreteceği, bu teknik bilgi yada bilimsel bilgi de olabilir, kurumlardır. Aksi bir tavır yani üniversiteyi teknik okullar düzeyine indirgeyen tavırlar doğal olarak işsizlik bağlamında birçok yapısal problemlerde doğuracaktır. Örneğin ziraat fakültelerinin halen her yıl yüzlerce mezun vermesine karşın ziraat mühendisi ihtiyacı olmaması... Bilimsel anlamda ziraat mühendislerinin istihdamı ile ziraat fakültelerine yüzlerce öğrenci doldurulmasının hiçbir anlamı olmamakla beraber bu durum ziraat fakültelerinin ve ziraat biliminin toplum içindeki saygınlığını ve bilimsel etkinlikten öte orada bilim yapmak üzere faaliyet göstermesi gereken kişileri de bilimsel etkinlikten uzaklaştırarak daha çok öğrenci yetişmek üzerine zamanını, enerjisini harcaması anlamına gelir. Bunun bir problem olmasının en büyük nedeni bir bilim ve üniversite politikasının üniversiteyi ve bilimi meşru kılan tarihsel ve toplumsal temellerden uzak anlayışların bu politikayı üretememelerinden kaynaklanmaktadır. Oysa ki bu kadar para ve zaman harcayan uygulamalar yerine, daha teknik düzeyde örneğin ilk yardım üzerine yada başka bir alanda bir kurumun kurularak lokal düzeyde faaliyet göstermesi, ilgili sorunlara çözümler bulma noktasında teknik eğitim veren kurumlar açılabilir başka bir sürü alternatifler geliştirmek mümkün olsa bile geliştirilmemesinin ve uygulanmamasının sebebi ülkenin bilim politikasının olmayışıdır.

Aslında bizim burada önerdiğimiz şeyler ne ilk olarak söyleniyor ne de son olarak söylenecek. Fakat sorun bu söylenenlerinin ne kadar basit ve uygulanması ne kadar kolay politikalar olduğunun ilk yada son söylenmesin kavranması değil, herkesin düşünebileceği, fikir ileri sürebileceği bir durumdan çıkış için neden hala hareket edilmemesidir. Bu hareketsizliliğin özünde sınıfsal bir tavır vardır. Araştırmanın ontolojisini yaparken sağlam atılan adımlar bu tavrın “aaa gerçekten varmış böyle bir şey” dedirtebilir düzeydedir. Çünkü üniversiteler 1980’den itibaren YÖK organizasyonunun kurulmasıyla bilim yapma, araştırma yapma anlayışından arındırılmaya doğru sürüklenmiş ve büyük ölçüde başarı sağlamış olan bu proje, üniversitenin ihtiyaçlarını yani özgür bir yapı içinde özgürce hareket eden tartışan insanları bertaraf etmiş, yerine meslek liselerinin teknik yüksek okulları seviyesinde faaliyet gösteren ama yinede adına üniversite denilen ve bir yüksek meslek lisesinden üniversitenin yaptıklarını yapmasını bekleyen, bekleyen derken halkı üniversitenin “ulu” imajına inandırıp daha sonrada oradan mezun olan ve tıp doktoru olan bir kişinin insan kalbini vücudun sağ tarafında araması veya bir mühendisin bırakın bir proje ortaya çıkarmasını yani tasarlamasını çizmesini ve yapmasını, varolan bir projeyi daha okuyamaması karşısında bunlardan sorumlu olarak üniversiteyi gösteren egemenlik ilişkilerinin alttan pazarlık ihtimali yüksek hareketi karşısında üniversiteden beklenen ve sonucunda görülemeyen davranışlar yazılan hikayenin baş rol oyuncusunun sonunda mahpushanede ceza çeken konuma sürüklerken üniversiteyi bu konuma sürükleyen ve üniversitenin haberi olmadan “ülkenin ve milletin çıkarı adına” formüle edilen bu davranışın günümüzde özel üniversitelerin artması ve verilen eğitimin devlet üniversitelerindekine göre üniversiteden genel anlamda beklenen doğrultusunda olup gerek özel sektörün ve gerekse devletin ihtiyacı bulunan yetişmiş insan gücünde yeterli olması arkada kalan büyük çoğunluğun aldığı eğitimin sadece eğitim alma noktasında kalmasının da bir nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üniversiteler küreselleşme olgusu karşısında kendilerinin almadıkları ve almak zorunda bırakıldıkları piyasa ekonomisinin gelişimine uygun tavırları yani üniversitenin hayatta kalması için kendi faaliyetlerini finanse etmesi noktasında piyasa ile işbirliği içinde olması küreselleşmenin tesadüfi bir sonucu değil tamda aksine küreselleşmenin üniversite ayağında insanların bu sürece daha kolay ayak uydurabilmesi için yapılması gereken bir iştir. İnsanlar artık kendilerini bilim yapma etkinliği temelinde tanımlamaktan öte büyük bir çoğunluğu, piyasa ekonomisi gereği üniversitenin üzerine atılan misyona uygun davranmak zorundadır. Varolan egemenlik ilişkileri üniversiteyi piyasanın dahi gelişiminin arkasına itmiş ve dolayısıyla üniversitenin ürettiği bilginin kime ne için yarayacağı, nasıl olması gerektiği baştan belirlenmiş ve sonuçların istenen şekilde olması bu ilişkinin doğal bir sonucudur.

Sonuç

Üniversitenin böyle bir durumda olması dolayısıyla bugün için yeni iş alanlarının açılamamış olması ve üniversitelerin büyük çoğunluğunu oluşturan kesime her yıl bir milyondan fazla öğrencinin umut kapısı olarak yaslanması, toplumsal bir yıkımın son yalvarışları olarak görülebilir. Üniversite daha öncede söyleyebildiğimiz gibi iş ve işçi bulma kurumu değildir. Ama üniversitelerden mezun olan insanların kişisel yetersizliklerinden öte, ki bunun ispatı üniversite mezunu olup işsiz olanların sayısının iki milyona yaklaşmasıdır, yapısal bir sorundur üniversitenin kendisini bu sorun doğrudan ilgilendirir. İş yapabilmenin bir yaşama hakkı olması, insanları yaptıkları işte iyi olmayı ve bunu sürekli hale getirmelerini dayatmaktadır. Üniversiteyi rekabet ortamında faaliyet gösteren iki farklı işletme gibi düşünülerek yapılması gereken devlet üniversitelerindeki eğitiminde, karşılarındaki eğitim kurumları gibi donanımını yükseltmek, fırsat eşitliği sağlanmak, piyasa ekonomisini güçlendirecek etkinlere ön ayak olmak değil tersine, bu eşitsizliği yaratan sebepleri ortadan kaldırmak olacaktır. Eşitsizlik kavramı yerine adalet kavramı burada daha anlamlıdır. Üniversite bunun uygulayıcısı değil ama işsizliğin önlenmesinde adalet kavramının yaşanıldığı bir yer olmalıdır.

Kaynak:
Mustafa Koçancı
Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü, Master Programı


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Terim Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim