GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow Bilim Derneği Kuramadık, Siyasal Parti Kuruyoruz Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eyl 03 2006
Bilim Derneği Kuramadık, Siyasal Parti Kuruyoruz Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Admin   
Pazar, 03 Eylül 2006
Okunma: 781 kez

Üniversite ve Toplum’da daha önce, bir bilim derneği kurma çabamızda nasıl başarılı olamadığımızı anlatmıştım (“Bilim ve Bilimsel Felsefe Derneği’ni Nasıl Kuramadığımızın Kısa Öyküsü”, C. 1, Sa. 2, Eylül 2001). Onunla eşzamanlı olarak bu yazı, biraz değişik bir başlık ve söz konusu çabayı ortak olarak gösterenlerin ad ve e-posta adresleri bulunmadan, Bilim ve Ütopya’nın mektup köşesinde yayınlandı. ( www.genbilim.com )

Bu metinlerde belirtildiği gibi söz konusu başaramayışın en önde gelen nedeni, yeterli parasal kaynağımızın bulunmamasına bağlı olarak böyle bir derneğin merkezi olabilecek bir yer sağlayamamış olmamızdı. Daha önce, belli amaçla kullanılan bir yerin böyle yeni bir amaçla kullanılmasına ses çıkarmayan ya da “göz yuman” yetkililer, özellikle gerici çevrelerin amaçları için her türlü yola başvurmalarına dayanarak (ve kanımca ilke olarak haklı bir biçimde) artık dernek kurma ve yürütme işlerinde yasal koşulları daha çok gündeme getirmeye başlamışlardı.

Sonuçta, istediğimiz (en geniş biçimde, “tüm akademik alanlar” anlamında) bir bilim derneği kuramadık ama özdeş adla bir çevre oluşturduk. Çabamızın ilk günlerinde de bir olasılık olarak hep gündemde tuttuğumuz Bilim ve Bilimsel Felsefe Çevresi, 2001-2002 akademik yılının başından beri, Ankara’daki bellibaşlı üniversitelerle işbirliği yaparak akademik/bilimsel konularda, bir bölümü toplumu doğrudan ilgilendiren, ancak her durumda topluma açık toplantılar düzenlemiştir. Yakın gelecekte bu toplantıları, öteki önde gelen ve Ankara dışındaki üniversitelerimizle de birlikte gerçekleştirmenin hazırlıkları içindeyiz.

Öte yandan, Çevre’mizin kurulmasına ve etkinliklerine başlamasına rastlayan aylarda, kendi isteğimle, diyelim ki “özgür istencimle”, özellikle insan hakları bağlamında başardıkları dolayısıyle genelde toplumumuzda çok olumlu bir izlenim bırakan bir milletvekilimizle (ve danışmanıyla) tanıştım. Salt tanışmış olmak ve gözleyebildiğim ölçüde yaptıklarıyla ilgili takdirlerimi belirtmek amacıyla kendisine gittiğim bu “siyasetçimizle” zaman içinde ortak toplumsal ve siyasal görüşlerimizin bulunduğu ortaya çıktı. Ayrıca, sanırım bekleneceği gibi gördük ki, ülkemizin toplumsal, iktisadi, siyasal, eğitsel vb. bellibaşlı açılardan yaşadığı çok ciddi, önemli sorunların neler olduğu ve bunlara yönelik çözüm yolları konusunda da, görünüşte aramızda büyük ölçüde ortak noktalar bulunuyordu. Ben kendisine, konu dolaylı yoldan da olsa gündeme geldiğinde, doğrudan “parti siyaseti” yapmanın bana göre olmadığını; bunu başaramayacağımı; bunun için zamanımın da bulunmadığını belirttim. Benim yapabileceğim, olsa olsa bir yandan uygun gördüğüm siyasal oluşumu bir akademisyen olarak desteklemek, öte yandan da uzun yıllardır yaptığım gibi, bir bilimci ve Cumhuriyetçi, laik, demokrat bir aydın olarak, geniş anlamda siyasal yaşama kendi açımdan katkımı sürdürmek. Bu bağlamda gündeme getirilmesi gereken bir nokta da, yaş sınırından dolayı emekliliği çok yaklaşmış, daha sonra da Ankara’da sürekli oturmayı düşünmeyen birisi olarak ve daha çok felsefe ağırlıklı olmak üzere, öncesine oranla daha az zaman almayacak biçimde akademik etkinliklerimi sürdürme konusundaki kararlılığımdı.

Ancak, yeni bir sol siyasal oluşumun öncüsü olan bu “siyasetçimiz”, az çok ısrarlı bir tutumla, benim bu atılımda ve sonrasında çok önemli bir işlev göreceğimi; bunun, özellikle oluşumun, kurucuları arasında akademisyenlerin de bulunacağı aydın üye kesiminin oluşturulmasında söz konusu olacağını belirtiyordu. Bu süreç içinde, yakınlarımın da beni “teşvikiyle” ve bir bakıma sorumluluk duyguma “yenik düşerek” bu yeni sol partinin kurucu üyeleri arasında yer almam önerisine “hayır” diyemedim ve ona özellikle akademik çevrelerden, az sayıda da olsa kurucu üye adayı bulunmasına da katkıda bulundum. Ancak son çözümlemede, böyle bir girişimde yer almanın temel sorumluluğu bir birey olarak kuşkusuz yazarınıza ait olmuştur.

“Partimizin” kuruluşundan bir gün önce, sayıları yetmişlere varan ve onun kuruluş aşamalarında birbirini çok az tanıyan kurucu üyeler (Genel Merkez’de ve yazarınızın katılamadığı bir toplantıda) bir araya geldiler. Kuruluş günü hızlı bir biçimde Parti kurullarının seçimi ve başkan seçimi yapıldı. Burada, çok doğal olarak daha önceden belli olan başkanın, eğilimlerini de bilerek büyük ölçüde belirlediği kişiler, kurullara “dağıldılar”. İki ay sonrası için de ilk “olağan genel kurul” günü saptandı. Bütün bunların tümüyle gerekçesiz olarak gerçekleştirildiğini söylemek yanlış olur. Bunlar olup biterken ben ve benim gibi daha önce parti siyaseti içinde bulunmamış üyeler “olup bitenlerin ilginç olağanlığını” yaşadılar. Yine de, bu yazının kapsamı içinde, buraya dek anlatılanlarla ilgili olarak gündeme getirilebilecek başka noktaların üzerinde pek durmayabilirim. Daha sonra yaşanan ve yazımda şimdi özetlemeye çalışacağım “parti olayları” ise, yalnız ülkemizde değil belki tüm dünyada siyasal partiler tarihi içinde çok ilginç bir yere oturabilir, oturtulabilir diye düşünüyorum.

Parti’de görüşlerimizin uyuştuğu kurucu üyelerin düşüncesine (ve beklentisine) göre genelde toplumcu ve demokratik bir sol parti olması gereken ve Başkanının hep “sosyal demokrat bir parti” olduğunu vurguladığı yeni siyasal oluşumun kurulmasının üzerinden birkaç gün geçmişti. Ve bizler daha “Vatana, Millete hayırlı olsun” diyemeden şu durum ortaya çıktı: Başkanın (Parti üyesi olmasa da) danışmanı konumundaki yardımcısı, sözcüğün ilk, çekirdek anlamında bir “toplumcu” iken, yeni partinin genel sekreteri (yazdığı bir kitapçıkta açıkça görüldüğü gibi) “Turancı bir milliyetçi” idi. Daha da ilerisi, Başkanın, geçici olarak Parti Meclisi işlevini gören kurucular arasından seçtiği Merkez Yönetim Kurulu üyeleri arasında “ciddi biçimde” sağ görüşlü kişiler vardı. Bu durum, özellikle kadın üye adaylarında aranacak “giyim-kuşam” (ya da “dinsel-siyasal üniforma” giymeme) koşulu gündeme geldiğinde kendini belli etti ve kurulda az sayıdaki kadın üyelerimizden Sayın Erhun Güven bu konuda diyebiliriz ki kahramanca bir direnç gösterdi. Bu arada, “Partimizi” bir “sosyal demokrat” oluşum olarak algılayan, öyle “bilen” ve daha önce gerçek anlamda bir parti yaşamı olmamış kurucu üyeler arasında Ankara’da bulunanlardan dokuz kişi, kurucu üyelerin “tanışma toplantısından” yedi, Parti’nin kuruluşundan altı gün sonra akşam bir pastanede bir araya geldiler ve “Bu durumda ne yapılabilir?” sorusuna yanıt aramaya başladılar. Bu toplantıda, daha sonra onların arasından değişik sayıdakilerin bir araya gelmelerinde sık yaşandığı biçimde, derinden bir aldatılmışlık duygusu yaşayan üyeler, her şeye karşın, içinde bulundukları “trajikomik” durumun gülünecek yanlarına ağırlık vererek sık sık gerçekten, derinden ve bütün içtenlikleriyle gülme fırsatı buldular, daha doğrusu yarattılar. Bu sırada, yeni partinin oluşumunda maddi açıdan içlerinden hangisinin (daha “saf” demesek de) daha “iyi niyetli” olduğu ve ona göre katkıda bulunduğu konusu gündeme geldi ve burada yazarınızın rakipsiz kaldığı anlaşıldı. Bu bağlamda o, arkadaşlarınca içten bir biçimde “kutlandı”. Söz konusu toplantılarda sık olarak gözleri yaşaranlar oldu. (Bu bağlamda, hepsi yüksek eğitimli uğraş sahiplerinden oluşan ilk “muhaliflerin” bir araya gelmelerinden sonra içlerinden birinin, o gece geç saatte Sayın Başkanı arayıp toplantıyla ilgili bilgi verdiğini belirtmek yersiz kaçmayabilir.)

Yazarınızın mimar olan küçük oğlu Kuyaş, İstanbul’da oturmaktadır. Benim başlangıçta onun az bildiği “siyasal atılımımla” ilgili olarak gerçekten bir partinin kurucu üyesi olduğumu duyunca, “Herkes bildiği işi yapsın” demiş. Sonradan da bu durumu konuşurken, onun gerçekten haklı olduğunu düşündük. Yalnız bir de şu nokta var: Ülkemizde dar anlamdaki siyasal yaşamın, özellikle son yirmi yıldır kimler, ne tür kişiler tarafından yürütüldüğünü biliyoruz; yine de, yeni siyasal oluşumdan kişisel bir beklentisi olmayan, onu toplumsal sorumlulukla “kurulu düzenin” sorgulanması ve değiştirilmesinde bir araç olarak gören biz “iyi niyetli” üyeler, ülkede siyasal parti yaşamının olağan özelliklerinin de ötesinde, kanımca pek beklenemeyecek, olasılığı oldukça düşük bir durumla karşı karşıya kalmıştık. Kanımca bu, önceden kolay kolay kestirilemezdi. Bunu, daha sonra bir yemekte bir araya geldiğimiz Başkan’a da anlatmaya çalıştık: Öylesine beklenmedik bir durumla karşılaşmamız, bizim açımızdan bir bakıma, ancak olağan koşullarda doğal karşılanabilecek, “Neden benimle konuşma gereğini duymadınız?” sorusunun da yanıtını oluşturuyordu.

Kısa zaman içinde iki “sosyal demokrat” kurucu üye Parti’den ayrıldı. Kalanlardan bir bölümü, zaman içinde bir Parti içi savaşımını yürütüp yürütemeyecekleri konusunu düşünmeye, tartışmaya başladılar. Kuruluştan iki ay sonra yapılan ilk olağan genel kuruldan ya da kurultaydan sonraki haftalarda, hatta günlerde, özellikle Parti Meclisi’nin seçimlerindeki “üye saptama” yolları dolayısıyle Başkan’a karşı çok ciddi ve kararlılık taşıyan eleştiriler başladı. İşin gerçekten ilginç olan yönü, bunları dile getirenler arasında Parti içinde, yukarda belirttiğim gibi hiç olmaması gerektiği ölçüde çok değişik siyasal görüşlü, yerine göre Başkan’ın çok yakın çevresinden üyelerin de bulunmasıydı. Özet olarak, yeni oluşumun merkezinde, “sağcısıyla, solcusuyla” Başkanın tutum ve davranışlarını onaylayan, eleştirmeyen kişilerin sayısı oldukça azalmıştı. Sonuçta, kurultayın yapılmasından bir ay geçmişti ki Parti’den (özel mektupla değil, noter aracılığıyla) ayrılmalar başladı. Yazarınızın da katıldığı bu ayrılmalara gerekçe olarak ne gibi noktalar belirtilmiştir, buraya dek anlatılanlardan sonra bunu burada ayrıca dile getirmeye gerek görmüyorum.

Dergimizin bağlamı düşünüldüğünde bizi burada en çok ilgilendirecek sorun, bir yanda akademisyenlik ve üniversite yaşamı ile öte yanda dar anlamda siyasal yaşam ya da “parti siyaseti” arasında ne gibi bir ilişkinin bulunduğu konusudur. Burada en çok öne çıkarılabilecek nokta, bu iki alan ya da etkinlik, yerine göre belki iki yaşam biçimi arasında ne tür ayrılıkların bulunduğu olacaktır. Aşağıda aktarmaya çalışacağım gibi ben, bu ayrılıkların yerine göre çok büyük olduğu kanısındayım ki bu kanı özellikle benzeri deneyimler yaşadığımız akademisyen arkadaşlarım tarafından da paylaşılmaktadır; bunların başında, Dergimizin yayın sorumlusu (ve benim aracılığımla “siyasete atılan” !) Sayın Kadri Yamaç gelmektedir. Ancak burada kuşkusuz şu noktalar da vurgulanmalıdır. Sayılarının yüksek olması olasılığı oldukça düşük de olsa bizim çıkardığımız sonuçları çıkaran siyasetçiler de bulunabilir. Bunun yanında, akademisyenler arasında olağan siyasal yaşama büyük bir uyum gösterenlerin, dolayısıyle bu farklılıkları pek algılamayacak olanların bulunduğunu gözlüyoruz. Öte yandan, bütün bu noktaların başka ülkeler için de az ya da çok geçerli olduğunu söyleyebiliriz sanırım; bir yanda “genel insan gerçeği”, öte yanda zamanımızın ya da “yeni” dünya düzeninin “yükselen değerleri” dikkate alındığında.

Aşağıda gündeme getirilen noktalar, diyebiliriz ki kaçınılmaz olarak olağan, “tipik” bir siyasetçi ya da “politikacı” ile anlayış/düşünce açısından pek olağanın dışında özellikleri bulunmayan, bir bakıma (olumsuzluk taşımayan bir anlamda) “ortalama” (ve sözcüğün en geniş anlamında) bir bilimcinin karşılaştırılmasını öngörmektedir.

“Ortalama bir politikacı” ile denebilir ki hangi alandan olursa olsun “ortalama” bir akademisyenin/bilimcinin dünyayı algılayışları birbirinden yerine göre çok ayrı olmaktadır. İkincisi açısından burada sözcüğün değişik anlamlarında da olsa en başta gerçeklik söz konusudur. Birincisi için ise düşsel bir dünya, ya da değişik siyasal görüşten olanlar yönünden fark etse de, var olmayan, olamayacak, ancak birer hedef olarak varsayılan “dünyalar” gündeme gelmektedir. Bu son noktayla yakından bağlantılı olarak ayrıca şu nokta vurgulanmalıdır. Bilimciler arasında bu açıdan ayrılıklar ne olursa olsun, bir amaca, örneğin akademik yaşamda yükselmeye yönelik hangi araçların kullanılacağı konusunda bu alanda birtakım ölçütler vardır; olması gerekir. Siyasette (“politikada”) ise bir hedefe (örneğin seçim kazanmaya) ulaşmak için başvurulacak araçlar açısından pek de sınır bulunmayan bir etkinlik alanının varlığından söz etmek doğru olacaktır. Yazarınızın gözlemlerine göre, ahlakın ve etik alanının en temel bir yönü olan araç – amaç ya da hedef ilişkisinin dikkate alınmasının siyasal yaşamdan dışlanışı, yalnız “eskimiş” politikacılar tarafından değil bu yaşama yeni başlayan ve davranışlarına bakılırsa onu “politika” olarak algılayan kişiler için de görünüşe göre geçerlidir. Bu gözlem ya da saptamada gerçekten belli bir doğruluk payı varsa, o zaman belli olasılık sınırları içinde şu genel yargıdan söz edilebilir: “Politikacının” bildiğimiz ve toplumda genelde olumsuz olarak görülen ahlaki değerleri yalnız siyasal yaşam tarafından belirlenmemekte; bu yolu seçen kişilerde de bu tür değerler ve bunlara uygun davranışlar, ya da en azından onlara belli bir yatkınlık bulunmaktadır.

“Politikacılar” nedense hemen hiç yanlış yapmamaktadırlar! Yanlış da düşünmezler! Yanlış yapan, düşünen, davranan neredeyse hep başkalarıdır... Yaşamın hangi yönünde olursa olsun bu tür “dogmatik” bir anlayış, bilimcilerden beklenen, beklenmesi gereken, olup bitenlere, bu arada kişinin kendi düşünce ve eylemlerine dengeli bir kuşkuculukla yaklaşma alışkanlığının doğaldır ki tümüyle karşısındadır. Parti yönetiminin özellikle Ankara’daki bilimci üyelerinden beklediği, oluşumun onların birikim ve kazanımlarından yararlanma beklentisi de, ne ölçüde içtenlikli olursa olsun, biraz da bu yüzden gerçekleşememiştir. Kendi adıma gördüm ki, “yarım zamanlı siyaset” pek gerçekleştirilebilecek bir etkinlik biçimi değil. Ya da bu belki ancak çok oturmuş, ilkeleri yerleşmiş, örneğin bilimci üyelerinden “akademik” beklentilerinin gerçekleşebileceği ortamların yaratılabildiği siyasal oluşumlarda söz konusu olabilir. Parti’mizin Başkanının da görünüşte bizden içtenlikli beklentisi, yerine göre yoğun ancak genelde çok zaman almayacak bilimsel katkılarda bulunmamız biçimindeydi. Buna karşılık, başka sol partilerdeki akademisyenler arasında, karşı karşıya geldikleri zaman akademik işlevlerini yerine getirmekten çok siyasal etkinlikleri yürütmeyi yeğleyenlerin bulunduğunu gördük. Genelde de siyasal oluşumların değişik üyeleri arasında olduğu gibi bilimciler/akademisyenler arasında da siyasal yaşamdan çok değişik beklentileri bulunanların olduğu açık olmalı: bir yanda yalnız kendi yetişme ve uğraş alanları yoluyla oluşumlarına katkıda bulunmak isteyenler, öte yanda da milletvekili, yerine göre bakanlık beklentileri içinde bulunanlar. Kuşkusuz bu ikinci tür ve doğrudan siyasal diyebileceğimiz beklentiler de etik açısından ve ilkece bir sorun yaratmayabilir, yeter ki burada belli “ahlaki” ve “ideolojik” ilkelerden uzaklaşılmasın.

Yaşamdaki gözlem ve deneyimlerime bağlı olarak diyebilirim ki, kadınlarda belki biraz daha sık olarak görüldüğünü söyleyebileceğimiz bir eğilim, ilişkiler bağlamında bağdaşmazları bağdaştırmaya çalışmaktır. Bununla şunu anlatmak istiyorum: Toplumsal çevremizle ilişkilerimizde, belli bir konuda bir yandan ilgili kişiler arasında önemli ayrılıkların bulunduğu ve çok ayrı değerlendirmelerin yapılabileceği davranışlarımızı sürdürürken; öte yandan da bu ayrılıkların onları yaşayanlarca yok sayılmasını bekleyebiliyoruz. Böylece ayrılıklar, değer tartışmalarına, sürtüşmeye, çatışmaya, en geniş anlamıyla sorunlara yol açmayacaktır; çünkü ilgili tüm kişiler en azından bizim görüş, düşünce ve davranışlarımıza karşı çıkmayacaklardır. Bu durumda da biz, eleştirilmeden, yaptıklarımıza neredeyse hiç karşı çıkılmadan, çevremize ters düşmeden, yine bildiğimiz yolda yürüyeceğiz... Gerçekte bu olanaklı mıdır? Kuşkusuz, hayır. Ancak biz bunu Parti Başkanımıza da anlatamadık.

Bütün bu anlattıklarımdan sonra da olsa ben, Üniversitemizin öğrencilerinden Nurtaç Ekşi’nin benim için düşündüğü Felsefeden Sorumlu Devlet Bakanlığı önerisine acaba ne derdim?

Kaynak:
Prof. Dr. Yaman Örs
AÜ Tıp Fak. Deontoloji Anabilim Dalı Başkanı


Etiketler:  




Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
Nbrsin: Ne yapýyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim