Okunma: 839 kez
Mühendislik, insanların ihtiyaçları doğrultusunda, doğadaki kaynakların yapılara, makinelere veya sistemlere dönüştürülmesi amacı ile bilimsel ilkelerin uygulamaya konulması mesleğidir. Bu tanım, zaman içinde koşullara göre değişiklik göstermekle birlikte, mühendislik, genel olarak, insanoğlunun doğa ile mücadelesinin, yani doğaya üstün gelme çabalarının bir ürünüdür.
İnsanlar, mühendislik mesleği ile teknoloji üretmişler ve bu sayede doğa koşullarından etkilenmemeyi ve doğadaki kaynakları kendi yararları için kullanmayı başarmışlardır.
Yaklaşık 5 milyar yaşında olduğu tahmin edilen dünyamızda, insanların 2,5 milyon yılı aşkın bir süreden bu yana yaşadığı bilinmektedir. İnsanlık tarihini araştıran bilim adamlarının 2 milyon yıl öncesine ait aletler bulmuş olmaları teknolojinin yeryüzünde ilk insandan itibaren bilindiğini göstermektedir.
İnsanlar, M.Ö. 1.000 yıllarında, o güne kadar hemen hemen tamamen içgüdülerini kullanarak ve deneme-yanılma yoluyla buldukları teknoloji için bir takım kurallar geliştirmeye başladılar; bu ise fen ve matematik biliminin doğuşu oldu. Bugün artık teknolojiyi fen ve matematik biliminden ayrı düşünmenin mümkün olmadığı tartışmasız kabul edilen bir gerçektir.
Latinceden alınan teknoloji sözcüğünün temelde; sanat ya da hüner anlamına gelen “techne” sözcüğü ile bilim ya da çalışma anlamına gelen “logia” sözcüğünün birleşiminden oluşması da bu birlikteliği doğrulamaktadır. İngilizcedeki “engineer” sözcüğünün kökeni de Latincedir ve icat etme, yaratıcı olma özelliğine sahip kişi anlamına gelen “ingeniatorem” sözcüğünden gelmektedir. Dilimizdeki karşılığı olan “mühendis” kelimesi ise “hendese” yani geometri, aritmetik yapan anlamındadır. Böylece, dilimizde de teknoloji ile uğraşan insanların temel bilimle olan ilişkisi vurgulandığı görülmektedir.
Tarihsel gelişimine bakılacak olursa, uzun zaman teknolojinin sadece zengin ve asillerin kullanma üstünlüğü olan ve bir fantezi gibi görüldüğü söylenebilir. Bu, maliyet unsurunun hiç dikkate alınmadığı ve teknolojinin sadece belirli fonksiyonları yerine getirmesinin beklendiği bir dönemdir. Sanayi devrimi ile birlikte, toplu üretim süreci başlamış; dolayısıyla, teknoloji ürünleri toplumların beğenisine sunulabilmiştir. Doğal olarak bu beraberinde ekonomi kavramını da getirmiştir. Yani, artık sadece yeni bir şey bulmak veya üretmek yeterli olmaktan çıkmış, aynı zamanda, bu sürecin ekonomik olması da gerekmiştir. Böylece, mühendislik bir ucunda temel bilimler diğer ucunda da ekonomi ve işletme bilimleri olan bir disiplin haline gelmiştir.
2000’li yıllara gelirken teknoloji ve mühendislik konusunda iki önemli değişiklik daha yaşandı:
Birincisi, insanlar doğaya hakim olmaya çalışırken teknoloji ile doğayı ne kadar kirlettiklerini ve doğanın dengesini bozduklarını fark ettiler. Bu durumun yaratacağı tehlikeleri önlemek amacıyla “çevre dostu teknoloji” kavramı ortaya çıktı.
İkincisi ise, bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler sonucu sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilmiş ve toplum “soft” teknoloji ürünleri ile tanışmıştır. Böylece, üretim ve pazarlama tekniklerinde ve terminolojilerinde de köklü değişiklikler olmuştur. Bugün artık gerçek dünyamızın yanısıra bir de sanal dünyamız var!
Bu uğraşın, yani doğa ile insan arasındaki mücadelenin, insan var olduğu müddetçe devam edeceği açıktır. Dolayısıyla, mühendislik mesleği, geçmişte olduğu gibi bugün de, toplumsal yaşamda önemli bir yere sahiptir. Bu önemine paralel olarak bu mesleğe olan ihtiyaç ve buna bağlı olarak da gençlerin mühendisliğe olan ilgisi sürekli artmaktadır. Bu talebi karşılamak için de devlet ve vakıf üniversitelerinde mühendislik eğitimi veren birim sayısı her yıl artırılmaktadır. Daha 30 yıl öncesine kadar mühendislik eğitimi veren üniversite sayısı 5 iken, bugün Türkiye’deki 70 universitenin 60 tanesinde mühendislik egitimi yaptırılmaktadır.
Ülkemizde mühendislik eğitimi veren kurumların tarihsel gelişimine baktığımızda, bir çok ülkede olduğu gibi, mühendislik eğitiminin askeri amaçlı başladığını görüyoruz. İlk mühendislik okulu, Hendesehane adıyla, 1773’te İstanbul’da açılmış ve 1776’da Mühendishane-i Bahr-i Humayun (Deniz Mühendishanesi) adını almıştır. Ardından 1795’te Mühendishane-i Berr-i Humayin (Kara Mühendishanesi) kurulmuştur. Sivil mühendis yetiştirmek amacıyla kurulan ilk okul ise Mühendis Mekteb-i Alisi’dir. 1884’te kurulmuş olan Hendese-i Mülkiye Mektebi’nin yeniden örgütlenmesiyle 1909 yılında kurulmuştur. Bu okula 1928 yılında Yüksek Mühendis Mektebi, 1941 yılında Yüksek Mühendis Okulu ve 1944 yılında da İstanbul Teknik Üniversitesi adı verilmiştir. Bilindiği gibi, bu kurum Türkiye’deki sivil mühendisliğin temelini kurmuş ve bugün faaliyet göstermekte olan bir çok mühendislik fakültesinin de kuruluşunda önemli katkılar yapmıştır.
Son yirmi yılda mühendislik eğitimini veren kurum sayısını 5’ten 60’a çıkarmak Türkiye’nin bu konudaki sorununu çözmeye yetecek midir? Ülkelerin gelişmişlik durumunun sahip oldukları teknoloji düzeyi ile belirlendiği bir devirde üniversite sayısındaki artış Türkiye’yi gelişmiş ülkeler sınıfına terfi ettirmeye yetecek midir?
Tabii ki yetmeyecektir; çünkü, henüz Türkiye’de yeterince teknoloji kültürü oluşmamıştır:
Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama döneminden bu yana teknolojiyi hep başkalarından alıp kullanma sevdasında olmuşuz.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra ise yokluktan ve mecburiyetten başlatılan yerli sanayiyi destekleme politikaları giderek ülkedeki gelişmenin önünü tıkayan bir rol oynamıştır.
Yerli sanayimiz, gümrük duvarları ile çevrelenmiş bu ülkede uzun yıllar rekabet kavramını duymadan; kalite, maliyet ve ürün çeşitliliği gibi konuları kendine dert etmeden yaşama lüksünü bulmuştur.
Ancak, 1980’li yıllara gelindiğinde, hem dünya ekonomisinde ortaya çıkan sorunlar hem de ülkemiz gümrük mevzuatındaki bazı değişiklikler nedeniyle sanayicilerimizin rahatı bozulmaya başlamıştır.
1990’lı yıllarda ise gümrük birliği anlaşmasının imzalanmış olması ve dünyanın değişik yörelerindeki ekonomik krizler sanayicilerimizi bir yol ayrımına getirmiştir.
Sanayiciler bugün artık teknoloji transferi ile yollarına devam edip edemeyeceklerini ciddi olarak düşünmektedirler.
Bir kısmı bu sıkıntıyı aşmanın yolunun uluslararası şirketlerle evlilik yapmakta görmektedir.
Bu tip beraberliklerin, yabancı sermaye transferi ile birlikte ülkemiz açısından kısa vadede yararlı olacağı kuşkusuzdur.
Ancak tehlikeli ve yanlış olan, her şeyi bu evliliklerden bekleyerek geçmişte olduğu gibi yine kendi adımıza hiç bir şey yapmama tembelliğini gösterip, kolaycılığa kaçmamız olacaktır.
Sanayicimizin kendi insanımızla kendi teknolojimizi üretme gayreti içine girecek duyarlılığı göstereceği ümidiyle, şimdi olayın diğer boyutunu ele almak istiyorum. Yaklaşık 20 yıldan bu yana devletin her kademesinde üniversite-sanayi işbirliğinin gerekliliğinden bahsedilmektedir. Bir ülkenin, gelişebilmesi yani teknolojiyi yakalayabilmesi ve gelişmiş ülkeler arasındaki yerini koruyabilmesi için AR-GE altyapısına önem vererek kaynak ayırması gerektiği, herkesin bildiği ve kabul ettiği bir gerçektir. Gelişmiş ülkelerin AR-GE potansiyeline bakıldığında; üniversitelerin payının % 20’nin altında, sanayinin payının ise % 50’nin üstünde olduğu görülür. Türkiye’de ise sanayinin payı sadece % 23’tür ve üniversitelerin payı % 65’in üzerindedir. Bu nedenle, Türkiye’de ekonomik kalkınmayı ve bağımsızlığı sağlayacak AR-GE çalışmalarına giden yol üniversitelerden geçmek zorundadır; yani, ülkemizin üniversite-sanayi işbirliğini kurma mecburiyeti vardır. Her ne kadar, üniversite-sanayi işbirliğinin hayata geçirilmesinde ve sürdürülmesinde etkili olabilecek bir çok unsurun gerekliliğinden söz edilebilirse de, kanımca en önemli unsur insan gücüdür; yani, üniversitelerimizde görev yapmakta olan öğretim üyeleri ve yardımcılarıdır.
Acaba üniversitelerimiz kendilerinden beklenen görevleri yapabilecek durumda mıdır? Üniversitelerimizin içinde bulunduğu sıkıntılar bir çok platformda dile getirildiğinden burada o sorunlara tekrar değinmeyeceğim. Ama bizce çok büyük bir tehlikeye dikkatinizi çekmek istiyorum: devlet üniversitelerinin mühendislik fakültelerinde çok ciddi bir erozyon yaşanmaktadır; ve, bizler, şu anda yetki ve sorumluluk taşıyan kişiler, ne yazık ki genç meslektaşlarımızı da akademik hayata özendirmeyi başaramamaktayız. Şu anda üniversitelerde çalışmakta olan araştırma görevlileri, ya bir ideal uğruna ya da yapacak daha iyi bir iş bulamadıkları için buradadırlar ve ilk fırsatta da üniversiteyi terk etmektedirler. Bu nedenle gençleri suçladığım sanılmasın! Vazgeçtim özel sektörden, devlet sektöründe bile emsalleri daha yüksek maaş alırken niye üniversitede çalışsınlar! Son memur zammına ilişkin gazete haberlerinde yer aldı, ama yine de burada tekrar etmek istiyorum: Yüksek Mühendis ünvanına sahip bir araştırma görevlisine devletimizin layık gördüğü maaş 254.000.000.- TL’dir.
Öğretim üyeliği dervişlik anlayışı ile yürütülecek bir meslek olarak görülmemelidir. Yunus Emre kendi felsefesini anlatırken der ki:
Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil
Böyle dervişler artık yoktur, bulmayı da kimse ümit etmemelidir. Devletin bu tavrı devam ettiği takdirde, bu mesleği bir hobi gibi yapma lüksüne sahip insanlardan başkalarını üniversitelerin mühendislik fakültelerinde bulmak mümkün olmayacaktır.
Peki, mevcut öğretim üyesi kadrosu sanayimizin AR-GE ihtiyacı için çalışma yapmayı kendi adına bir misyon olarak görmekte midir? Ne yazık ki bu soruya da olumlu yanıt verebilmek bugün için mümkün değildir. Bu sözlerimden öğretim üyelerinin ülke sorunlarına duyarsız olduğu gibi bir anlam çıkarılmasını istemem. Bizler, içinde bulunduğumuz toplumdan kopuk yaşamak üzere eğitilmiş ve yetiştirilmiş insanlar değiliz. Eğer, birikimimiz toplumun belirli ihtiyaçlarını karşılayabilecek ise yaptıklarımızı seve seve insanların hizmetine sunarız. O nedenle, bu konudaki olumsuzluğun bizden kaynaklanmadığını belirtmek isterim. Sanayicimiz istiyor ki, öğretim üyeleri her gün kapısını aşındıran satıcılar gibi onları sık sık ziyaret etsin, ürününü yani bildiklerini tanıtsın. Bu tavır bize ters gelmesine rağmen bunu değişik şekillerde yapmaya, kendimizi ve kurumumuzu tanıtmaya çalışıyoruz. Ama inanıyoruz ki bunun kısa ve kolay yolu sanayicilerimizin bizleri tanımaya çalışmalarıdır. Bu tanıma ve tanıtma konusu açıldığında hep aklıma fıkradaki papağan satıcısı gelir. Bilinen bir fıkradır ama düşüncelerimi anlatabilmek için burada tekrar etmeyi yararlı buluyorum. Papağan satılan dükkana giren kişi, çeşit çeşit papağanlar hakkında bilgi almaya başlar. Satıcı tek tek açıklamaktadır; bir dil bilir fiyatı 10 milyon, iki dil bilir fiyatı 50 milyon gibi, ve papağanların görünüşü ne kadar güzel, marifetleri ne kadar fazla ise fiyatları da o kadar yüksek olmaktadır. Rengarenk tüyleri olan, genç, cıvıl cıvıl, hayat dolu papağanlar arasında köşede tüyleri dökülmüş, yaşlı bir papağanı gören alıcı, sadece meraktan, fiyatını sorar. Satıcı bu yaşlı ve halsiz papağan için 500 milyon isteyince, adam büyük bir şaşkınlıkla fiyatının bu kadar yüksek olmasına neden olacak ne gibi marifetleri olduğunu öğrenmek ister. Satıcı da marifetlerinin ne olduğunu inanın ben de bilmiyorum ama burada gördüğünüz papağanların hepsi ona ”hocam” diyor cevabını verir.
Toplumumuzun biz öğretim üyelerine karşı gerçekten saygılı davrandığını ve bunu da şükranla karşıladığımı belirtmek isterim. Ancak, aramızdaki ilişki bununla sınırlı kalmamalı, sanayicimiz ve sanayi kuruluşlarındaki meslektaşlarımız bizleri bir meslek insanı olarak da tanımalıdırlar. Öğretim üyeleri, her şeyi bilen veya bilmekle yükümlü olan kişiler değildir. Sadece herkesin bilmesine gerek olmayan şeyleri bilen kişiler olduğumuz söylenebilir. Önemli olan bu özel bilgilerin kullanılabileceği yerleri bulabilmektir.
Biz öğretim üyelerinin, artık toplumdan gördüğümüz ”saygı” ile yetinmek istemediğimizi meslektaşlarımızın görmesini ve bizleri bilgimizle, yeteneklerimizle de tanımalarını istiyoruz. Böylece, ülkemizin ekonomik yönden gelişebilmesi için şiddetle ihtiyaç duyduğumuz “üniversite-sanayi işbirliği” için de olumlu bir adım atmış oluruz.
Kaynak:
Prof. Dr. A. Hamit Serbest
Çukurova Üniversitesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Dekanı

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Mühendislik ve Teknoloji
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |