Okunma: 783 kez
Bilim uğraşının sadece laboratuvarlara veya kitaplara kısıtlı bir işlev olmaktan çıkıp uygulamalı bilim haline gelmesi, yani teknolojiye dönüşmesi, toplumun gözünde bilime ve bilim insanına duyulan saygıyı artırdı. Bilimsel araştırma teknoloji yaratıyor, teknoloji endüstriyi besliyor, endüstri de ekonomik kalkınmaya temel oluyordu.
Bu durum özellikle II. dünya savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nde o kadar belirgin hale geldi ki, toplumun gözünde bilim sihirli bir uğraş, bilim insanı da bu sihrin yaratacısı olmuştu. Bilimin kazandığı bu prestij ve etkin konum elbet iktidarların da gözünden kaçmadı. Bilim adamlarını iktidarların meşruiyetlerine zemin hazırlayacak araçlara dönüştürme eğilimindeki süreç de böylece başlamış oldu.
İkinci Dünya savaşına son veren atom bombasını yaratan Manhettan projesi bilimin zaferiydi ama, aynı zamanda, savaşan taraflardan birinin de galibiyet aracı oldu. Nükleer fizik iki tarafı keskin bir kılıçtı. Savaş sonrası barış döneminde, bilim barışa ve ekonomik kalkınmaya hizmet edebilirdi. Savaşı kazandıran barışı da kazandırmalıydı. Bu düşüncelerden hareketle özellikle Birleşik Devletler’de R&D (Research and Development) (AR-GE: araştırma-geliştirme) faliyetlerine giderek daha fazla önem verildi. Bilimsel araştırmalara yapılan yatırımlar öyle büyük boyutlara vardı ki, bilimsel faaliyet ve teknoloji üretimi bilim insanlarının sınırlı alanlarında gerçekleşen bir faaliyet olmaktan çıkarak dev bir örgütlü alan haline geldi.
İkinci dünya savaşı sonrasında bilimsel araştırmaların devleşen mali gereksinimleri nedeniyle bilim insanının bu yeni konumu yüzyıllar öncesinin bilimsel çalışmalarına ve bilim insanlarına göre çok farklıdır. Dahi bile olsanız tek başınıza bir şey yapmanız günümüzde pek mümkün gözükmemektedir. Günümüz bilim adamının özerkliği teoride yine vardır (demokratik ülkelerde), ama iktidara karşı araştırma kaynakları ve bilimsel araştırmaların gerektirdiği tüm donanımlar bakımından özerklik yitirilmiştir. İncelenmesi gereken ve çözüm bekleyen durum budur. Çevreye, topluma ve aslında tüm dünyaya karşı sorumluluklarımız, yerlerini iktidar ilişkilerinin ince ayarlarına terketmeye başlamaktadır. Gerçek bilimsel araştırmanın gerektirdiği devasa maliyetler ve teknoloji üretimi özellikle Amerika birleşik devletlerine akıl almaz bir teknolojik üstünlük sağlamıştır. Bu teknolojik dev ile başedebilmek şu aşamada dünyanın pek çok ülkesi için artık olanaksız görünüyor. Kalkınmakta olan ülkeler yönünden bakıldığında bilimsel arenadan dışlanmamak, kıyısından köşesinden de olsa bilim ve teknoloji ile koltuk temasını götürebilmek gereklidir. Ancak bu noktada “nasıl bir bilim politikası?” sorusunu cesurca sormak zorundayız. Bilim politikalarımız kendi ekonomi kalkınmıza mı yoksa teknoloji devlerinin bilim politikalarına mı hizmet etmektedir? Bu soruya “elbet kendi politikalarımıza” yanıtını herkesin vereceğinden eminim, ama işin altta yatan gerçeği böyle midir?
Araştırmaların parasal dayanakları nedeniyle araştırmaların yönlendiricileri olan güçler kimi zaman devlet ve ona ait kuruluşlar, kimi zaman da endüstridir. Endüstri ile bilim arasındaki ilişki ilginçtir. Endüstrinin ortaya çıkışına bilim katkıda bulunmuş, bilimsel araştırmaların yarattığı teknoloji endüstriyi dev hale getirmiş, şimdi bu dev kendini besleyen ve büyüten bilimi kendi egemenliği altına almak durumuna girmiştir. Endüstri bilim ilişkisi yeni bin yılda iktidar anlamında çok önemli olmaya aday gözüküyor. Küreselleşmenin beraberinde getirdiği yeni özellikler bilim insanı kimliğinde, özellikle kültürel aidiyetlerde ve ulusal sorunların algılanış biçimlerinde de pek çok soruna aday. Evimizdeki ya da fakültelerimizdeki odamızda tek başımıza araştırma yapamayacağımıza göre kaynak bulmak zorundayız. Parayı veren de egemen olmak istiyor !
Bilim insanlarının yeni bin yılda bu duruma yeni bir tanımlama getirmeleri gerekli görünüyor. Gerçi bilim ile iktidar arasındaki bu ilişkide, bir taraf diğer tarafın etkisine girerken, diğer tarafın bu etkileşmede hep edilgen kalmayabileceği de olasıdır. Bu noktada bilim insanının kimlik sorunu önemli olacaktır; “çevreye, topluma ve insanlığa karşı ahlaki sorumluluğumuz”. Eğer bu temel sorumluklarımız için ödün vermek durumunda kalmayacağımız araştırma olanakları içinde çalışabiliyorsak yeni duruma olumlu tepki yarattığımız söylenebilecektir.
İlginç bir paradoksla karşı karşıyayız. Bu paradoksta gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin bilim ortamlarındaki önemli farklılıklar da işin bir başka yönüdür. Gelişmiş ülkelerde bilim insanı yeni sorumluluklarının gereklerine adapte olmak durumundayken ve bunların çözümlemelerini üretirken bilim- teknoloji- endüstri zincirinde hemen hemen hiç katkısı olmayan ve teknolojiye dönüşemeyen bilimsel araştırmalarla tatmin olmak durumunda kalan az gelişmiş ülke bilim insanlarının sorumluluk alanları da farklı oluyor. Özgür olmanın temel basamağındaki sorunlarını çözemezken, değişen ve çok farklılaşan yeni dünya düzenindeki bilim adamı rolü ve sorumluluklarıyla nasıl entegrasyon kuracağız? Üniversite özerkliği konusunda hala temel tartışmalar yaşanan bir ülkede, üniversite ve bilim insanının değişen dünya koşullarında, benzerlerinden hiç de farklı olmaksızın yaşadığı iktidar veya endüstri şirketleri organik ilişkisini hangimiz yok sayabiliriz? Yeni konumları tanımlamak, tanımladıklarımızın adını koymak, adını koyduğumuzun da bizim için ne anlama geldiğini söylemek zorundayız. Bire bir yaşadığımızı yok saymak meşruiyet zeminimizin zayıflamasından başka ne getirebilir?
Kaynak:
Kadri Yamaç
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi (Faculty of Medicine, Gazi University, Ankara, Turkey)

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
21. Yüzyılda Bilim İnsanı Bağımsızlığı
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |