GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Tarih arrow Avrupa Birliği ve Üniversitelerimiz Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eyl 02 2006
Avrupa Birliği ve Üniversitelerimiz Yazdır E-posta
  • Currently 0.0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Rating: 0.0/5 (Toplam Oy: )


GenBilim Admin   
Pazar, 03 Eylül 2006
Okunma: 509 kez

1963 Ankara Antlaşması Türkiye’yi Avrupalı statüsüne sokmayı amaçlayan tarihsel bir sürecin başlangıcıdır. Birbirleriyle tarihsel savaş geçmişi olan Avrupa ülkelerinin neden bir “Birlik” çatısı altında toplanmaya karar verdiklerini anlayabilmek, belki de Türk toplumunun bu çatıya uyum sağlayabilmesindeki tutarsızlığını bir ölçüde açıklayabilmeye yardımcı olabilir.

Hangi koşulda olursa olsun, belli kültürel altyapıyı oluşturmada çekilen sancılara rağmen, Avrupa-Birliğinin Türkiye’yi bu birliğin ne dışında ne de içinde tutmaktaki çekincelerini, yalnızca Türkiye’nin iyi bir pazar olmasındaki insan potansiyeline ya da küreselleşme modeline bağlamak, hatalı bir yaklaşım olacaktır. Avrupa, Türkiye’nin azınlıkta kalan çağdaş yüzüne baktığında kendinde birtakım benzerliklerin olduğunun farkındadır, ancak, Türkiye’nin bir de diğer yüzü vardır ve bu yüz bazen, ister istemez ürkütücü bile görünüyor olabilir. Türkiye’nin ikinci yüzünü oluşturan toplumsal kesim ne yazık ki çoğunluktadır. Türk toplumunun henüz göçebe mantığından tam kurtulamamasının verdiği çelişkiler, zaten kendi içinde sorunlarınların birikmesine neden olmaktadır. Birleşerek kendi ortak sorunlarını minimize etmeye çalışan bir Avrupa’nın daha büyük bir sorunla uğraşması, beklenemez. Türkiye’den Avrupa’ya giden işçilerimizin karıştığı uyum sorunları, 1963 Ankara Antlaşmasının yapılmasında Avrupa’ya “sütten ağzının yanması” değimini açıkça hatırlatmaktadır. Başlangıçta yapılan tecrübesizlik, günümüzde Avrupa’nın belli kesimlerimizi kızdıran tavrının belirginleşmesine neden olmuştur. Bunu yadırgayamayız.

Belki Türkiye, hala geçmişe duyduğu özlemin peşinde ve Viyana kapılarından geri dönmesinin ezikliğini üzerinden atmaya çalışırken, kültürel anlamda haketmediği bir modeli Avrupa Birliği toplumu içerisinde nasıl özümsemeye çalışacaktır? Buna uyum sağlamada kendi toplumumuzun hangi kriterlere güvenerek ortaya çıkması beklenebilir? Henüz temel sektörlerdeki sorunlarını çözememiş bir ülkenin Avrupa toplumu olma hevesi, 3-5 Avrupa görmüş kişinin ya da Paris modasını takip eden azınlıkların, toplumun %90’ını görmezden gelen tutumlarıyla, ne şekilde organize olabilecektir? Avrupa’nın bilinçli olarak sürdürdüğü ve Türk toplumunu belli dayatmalara sürükleyerek koşullandırmaya çalıştığı bir ortamda, bizlerin hala bu uyumsal faktörleri görmemezlikten gelmemizin ve bizi AB’ye almıyorlar hamasi edebiyatına sığınmamızın, kendi kendimizce komik bir tutarsızlığa düştüğümüzün göstergesi olarak algılıyoruz.

Türkiye’nin gelişmesi için AB’ye girmesi şart mıdır? Bizim herşeyden önce kendi toplumumuzun eğitilmesi, geliştirilmesi konusunda yol almamız gereken pek çok süreç söz konusudur. Kendi toplumunu eğitme yerine o toplumu sömürme eğilimi içine girildiğinde; bunu demokrasi kılıfına sokarak hamasi edebiyatın kisvesi altında toplumu kandırmanın gelenek olduğu bir ortam düşünülürse, kendi kendimizi aldatmamızın, sonunda Avrupa kapılarında para dilenmeye kadar varan küçültücü bir durumla karşı karşıya kalmamız doğal bir durumdur. Türk toplumu öncelikle kendi özgüvenini kazanmalı ve bütün yurt çapında kendi toplumunun eğitimini belli standartlarda yaygınlaştırabileceği bir düzeni kurmalıdır. Bizler, geleceğimiz için insanlarımızı sevmek zorundayız. Bu sevginin en büyük göstergelerinden biri olan Köy Enstitülerini kapatmamızın verdiği boşluğu ancak buna uygun modelleri planlayarak yapabiliriz. 1980’lerın başında teknolojik atılımlarımızı elimizin tersiyle ittiğimiz ve Prof. Dr. Nimet Özdaş’ın hazırladığı Türk Bilim Politikasında yitirdiğimiz fırsatları yeniden canlandırmamız gerekmektedir.

Türk toplumu üreten bir toplum olma sürecinde ne yazık ki çok gerilerde kalmıştır. Teknolojiyi tüketmekle çağdaş bir toplum olduğumuzu sanmamız, yanılgılarımızın başında gelmektedir. Pek çok doğal kaynaklarımızın bulunmasına rağmen bunları ilkel mentalitelerle, hala, değerlendirmekte gösterdiğimiz beceriksizlikler, tarihsel imajlardaki yerimizi henüz koruduğumuzu göstermektedir. İnsan gücümüz ve zeka potansiyelimizin üstünlüğüne rağmen bireysel kural tanımamazlığımız ve toplumsal organizasyon bozukluklarımız nedeniyle geçmişte kendine güven duymayan bir toplumun karşılaştığı organize dışşal yönetimlerin farkına dahi varamadığımızı, anlayamıyoruz. Bilimsel gelişmeyi reddeden bir toplum olarak kendi kendimizi algıladığımız için atalarımızın bize miras olarak bıraktığı değerlerde bile düşülen noktayı toplumsal olarak hazmettiğimizi görememenin çelişkisini yaşıyoruz. Bu soruyu tekrar tekrar kendimize sormamız gerekmektedir. Uygar bir toplum olabilmek için Avrupa Birliğine girmek zorunda mıyız? Kendi toplumumuzu eğitme yolunda ya da refah bir toplum oluşturma yolunda neden türlü engellerin konulduğunu anlayabilecek toplumsal bilincin oluşması, istemiyoruz. Kendi insanımıza hayatı zorlaştıran tutumları sürdürmeyi bir gelenek haline getirmemizin nedenini nasıl açıklayabiliriz? Hangi kuruma gidersek gidelim, insanların önüne çıkartılan zorlukların bilinç altımızdaki ezilmişliğin bir göstergesi olarak dışa vurulmasını nasıl engelleyebiliriz. Kendi insanına yardımcı olmayan ve onu her türlü koşulda zora sokan bir sistemi oluşturmamızın gerekçeleri nelerdir. Kendi kurumunda insanları zora koşan bir kişinin bir başka kurumda benzer zorlukların kendisine uygulandığında gösterdiği isyankar tavırları anlayabilmesinde içine düştüğü aczin, zincirleme gelişimdeki uç noktaları kaçırması, eğitimsel eksiklikle, ancak açıklayabiliyoruz. Toplumun birbirini sevmesi öğrenilebilen duygulardır ve bizler de kendi insanımızı sevmeyi öğrenmek zorundayız. Bunu başaramadığımız sürece Avrupa Birliği ya da başka uygar birlikler içerisinde yer almamızın bir yararı olmayacaktır. Bir diğer önemli nokta da, neden başkalarının önerileriyle ya da dolaylı baskılarıyla toplumu düzeltmeye çalışıyoruz, Kendi kendimize çağdaşlığı ve uygar bir toplumun gerektirdiği yaşam değerlerini kurmakta zorlanıyoruz. Başka toplumların bize entegre etmeye çalıştığı çağdaş değerleri bizler neden gerçekleştiremiyoruz ve en önemlisi bunu nasıl oluyor da içimize sindirebiliyoruz.

Avrupa Birliği Türkiye’yi zora koşmaktadır. Bu şartlar altında bu birlik içinde yer alabilmemiz mümkün görülmemektedir. Bu demek değildir ki, Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine erişme çabaları askıya alınmalıdır. Aksine, kendi içimizde uyanarak, hem kişisel bazda, hem de toplum bazında aşağılanma sürecine son vererek, kendine güveni yüksek bir toplum olma bilincinde davranmamız gerekmektedir. Bu yazının başlığında kullanılan Üniversite sözcüğü bu anlamda çok şey ifade etmektedir. Biz Türk üniversitelerinin Avrupa akredizasyonuna kalkışacağımıza, Anadolu üniversitelerinin örneğin bir ODTÜ düzeyine, mentalitesine nasıl ulaşacağını tartışmamız gerekmektedir. Bu düzeyi tamamen yurt sathına yaymadığımız sürece, ne Avrupa’nın bizi kabul etmesi, ne de bizim kendimizi küçük durumlara düşmekten alıkoymamız, mümkün olacaktır. IMF nin ayağına 17 kez giden bir toplumun insanları olarak bu utanılacak durumdan kendimizi nasıl oluyor da kurtarmamız gerekliliğini düşünemiyoruz; anlamak gerçekten çok zor geliyor. Japonya’nın Avrupa Topluluğuna girme gibi bir kaygısı yok, bizse bu topluluğa girememekten korkuyoruz. Türk Toplumunun her kesiminin kültür ve mentalitesinin Avrupa Toplumları ile özdeşleşmiş kabul etmek, en büyük yanılgıları beraberinde getirir. Eğer bir model alınacaksa, Japonya bu modelin en güzel örneklerinden birini temsil etmektedir.

Bilgi toplumu olmak yolunda yalnızca İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerimizi değil, başta köy ve kasabalarımız olmak üzere tüm Anadolu şehirlerimizi düşünmek zorundayız. Bugün İstanbul ve Ankara’nın çok yakınındaki yerler de bile eğitimsizliğin vermiş olduğu kirlenmenin sorunları ile karşı karşıyayız. Amerika’yı gördük, Avrupa’yı gördük diye toplumumuzu beğenmemezlik edemeyiz. Eğer bu toplum içerisinde yaşamayı tercih ediyorsak, bu toplumun eğitimsizlikten kaynaklanan açıklarını da kullanmamız son derece hatalıdır. Toplumun eğitilmesinde üniversitelere son derece büyük görevler düşmektedir. Ancak, bu görevlerin bilinçli bir organizasyon içinde toplanması ve yurt sathında yaygınlaştırılması, önemlidir. Bugün YÖK’ün bu işlevi ne ölçüde başarabildiği, tartışılabilir, ancak, üniversitelerdeki akademisyenlerin de hangi toplumsal baskılarla YÖK’e bu işlevini hatırlattığı da, meçhuldur. Akademisyenleri birbirne düşürebilecek sistem içinde yer almak, birbirleriyle uğraşmalarını körüklemek, elbette ki akademik toplumun Türk insanını eğitmede göstereceği atılımları, daraltacaktır. Anadolu’yu gezdiğimiz zaman karşımıza çıkan insan manzaraları, sabahın köründe ucuz ekmek alabilmek için oluşturulan kuyruklar, kirli derelerde yıkanan çamaşırlar hangi Avrupa Toplumunu anımsatmaktadır?

Türkiye her alanda değişmek zorundadır. Kendini yenilemesi, bırakın Avrupa Birliğine girmesini, herşeyden öte kendi toplumu için gereklidir. Eğer değişim için gerekli aşamaları benimseyemezse, geçmişte yitirdiklerini tekrardan yaşamak zorunda kalacaktır ki, bu da artık bu küresel döngü içinde ya itaatkar toplum olmayı kabullenmek ya da bir diğer değişle adı demokrasi olan ve her alanda dışa-bağımlı ve halkını fazlasıyla düşünmeyen bir sistemi içimize sindirmek gibi bir durumla karşılaşmamız demektir.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, 8 Kasım 2000 tarihinde Brüksel’de Avrupa Birliği Komisyonu tarafından açıklanan ve Türkiye’nin tam üyelik sürecinde yapması gerekenlerin özet olarak yer aldığı “Katılım Ortaklığı Belgesi” ile yeni bir döneme girmiş bulunmaktadır. Avrupa Konseyi tarafından onaylanması halinde tam resmi bir döküman haline gelecek olan bu belgeyle Avrupa Birliği, tam üyelik müzakerelerine başlamadan önce Türkiye’nin yapması gerektiği düzenlemeleri kısa ve orta vadeli olarak açıklamıştır. Bu metin bağlayıcı pek çok faktör içermektedir. Henüz temel fonksiyonlarını halledememiş bir toplum olarak Avrupa Birliğine nasıl uyum sağlayacağımız konusunda gelecekte bizleri bekleyen traji-komik olayları ne şekilde tartışacağımız, merak konusudur. Yine de herşeye rağmen ve madem ki bizler kendiliğimizden çağdaş toplumsal değerleri tartışamıyoruz, Katılım Ortaklığı Belgesinin, en azından fikir verici özelliklerini düşünmemiz gerekmektedir. Asla ve asla Türk Toplumu Avrupa Birliğini bir kurtarıcı olarak görmemeli ve girememekten korkmamalıdır. Avrupa Birliği bizim için bir kurtarıcı değildir. Türk Toplumunu yine Türkler kurtaracaktır ve Dünya toplumları arasında saygın yerini kazandıracaklardır.

Umuyoruz ki, Devleti yönetenler Türk Toplumunun çağdaş, uygar ve kendine güveni tam olan bir toplum oluşturmada başta ilköğretim düzeyi olmak üzere eğitim kurumlarımıza gereken önemi verirler ve üniversite sistemi bilim ve teknoloji üretmeye olanak sağlayan bir düzen içinde ve Türkiye sathında yapılanma boyutlarına erişir.

SONUÇ: Avrupa Birliği aşamasındaki Türkiye’de sağlık, eğitim, ulaşım, ekonomi, bilim ve teknoloji gibi temel konularda henüz sorunlar çözülememiştir. Toplumun büyük çoğunluğu kültür ve eğitim açısından Avrupa Birliği mentalitesine hazır değildir. Üniversitelerde teknolojik üretime yönelik olarak yapılmayan bilimsel çalışmalar, fazlaca bir anlam taşımamaktadır. Türk üniversiteleri bilimsel araştırma anlamında dışa bağımlıdırlar. Bilimsel çalışmaları ve teknoloji üretimini destekleyecek sanayinin çok yetersiz kalması, sanayi devrimini gerçekleştiremeyen bir ülkedeki tipik sorunları beraberinde taşımaktadır. Türkiye, bir sanayi toplumu mu olacak yoksa tarımsal ağırlık mı kazanacak sorusu bile yanıtsız kalmaktadır. Henüz Dünyanın tahıl ambarı olarak bile kendine yer edinememiş bir ülkede çiftçilikteki teknolojik faktörlerden yararlanılması konusunda bilinçli bir yaklaşım olamıyorsa, Avrupa Birliği bunu nasıl sağlayacaktır? Üniversitelerdeki bilimsel çalışmalar tamamen dışa bağımlı teknolojilerle gerçekleştiriliyorsa ve ülkedeki üniversitelerin eğim-öğretim kapasiteleri büyük zıtlıkları içeriyorsa, Avrupa Birliği bu derin farklılığı ortadan kaldırabilecek midir? Türk Toplumu, herşeyden önce çağdaş ve uygar yaşam koşullarını bilinçli bir şekilde yurt düzeyine yaymak zorundadır. Eğitim kurumlarımız da bu bilincin en önemli unsurlarıdır. Çünkü, toplumu kalkındıracak ve kültür seviyesini yükseltecek olan yaklaşım eğitimden geçmektedir. Bu sağlanamadığı sürece Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması beklenemez. Zaten Avrupa Birliği ile ortaya konulan süreç bunu göstermektedir. Toplumun büyük çoğunluğunun ezilmişlik göstergeleri ile yüklü olması, bu toplumun Avrupa Birliğine henüz hazır olmadığını vurgulamaktadır. Türk Toplumu olarak bizim herşeyden önce kendi değerlerimizi kendimiz tartışmamız ve toplumunu seven ama sömürmeyen eğitim sürecini başlatmamız gerekmektedir.

Kaynak:
Prof. Dr. Erdem Büyükbingöl
Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi (Ankara University, Faculty of Pharmacy, Ankara)


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Terim Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim