GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | İngilizce Makaleler | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Diğer Bilimler arrow Demokratik Açılım Süreci Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Şub 04 2010

Demokratik Açılım Süreci Yazdır E-posta
(5 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

Ihsan Darende   
Perşembe, 04 Şubat 2010
Okunma: 1448 kez

Farklılıklarımızın bölünmek için değil, bütünleşmek için kabulü gerekir. Çünkü birlikte yaşama, iş bölümü, emek, sermaye, bilgi ve teknolojiyi paylaşma, dayatmayla gerçekleştirilmeye çalışılırsa, kısa ömürlü olur. Ancak gönüllük esasına dayalı, akılcı bir birlikte yaşama arzusu, kalıcı sonuçlar verir. Ortak amacımız, tekelci sermayenin bölüp yönetmesine karşı, bütünleşmek, birleşmek, tek güç olarak hareket etmek ise bunu sağlamanın tek yolu, birbirimizi sevmek, saygı duymak ve güvenmektir.

 “Millet” kavramı, tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış bir gerçekliğe dayanmaktadır: 18 yüzyıl devrimlerinin önderi olan burjuva sınıfı, sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde, kendi egemenliğindeki üretim faaliyetlerini denetleyebilmek ve başka toplumların egemenlerine karşı kendi girişimlerini koruyabilmek adına, toplumda “birlikte yaşama motivasyonu” sağlayacak bir ideoloji oluşturmak zorundaydı. Bu motivasyon, beş unsur üzerinde kurulmuştur: Dil birliği, tarih birliği, kültür birliği, vatan birliği ve pazar birliği[i]. Milliyetçilik ideolojisi işte bu beş unsur üzerinde gelişmiştir. Burada güdülen amaç, kitlelerin, sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerideki üretim faaliyetlerinin denetlenmesi, buradaki hâkim sınıfların menfaatlerinin korunmasıdır. Ancak amaç açıklıkla ortaya konulduğunda gerekli motivasyon sağlanamayacağı için, dil, tarih ve kültür birliğinden yararlanılmaya çalışılmıştır.

Görüldüğü gibi, millet kavramının temelinde ekonomik faaliyetlerin düzenlenmesi ve korunması yatmaktadır. Asıl hedef, bu faaliyetlere egemen olan burjuva sınıfının, belli bir toprak parçası üzerindeki pazar birliğini ve bu pazara hâkimiyetini sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak, ancak kitlelerde, belirli bir toprak parçası üzerinde birlikte yaşama isteği yaratılması ile mümkündür. 18 yüzyıl devrimleri, burjuva sınıfının egemenliğinde, “millet” kavramını bu temel üzerinde oluşturarak, toplumsal bir realiteyi ortaya çıkarmıştır. Ancak kapitalizmin tabiatı, sermayenin, her aşamada daha büyümesi ve tekelleşmesini doğurmaktadır. Böyle olunca tekelleşmiş sermayenin faaliyet alanı, millet çerçevesini aşmış, bu sebeple de tekelci sermaye, milli devletten daha büyük ölçekte siyasi organizasyonlara ihtiyaç duymaya başlamıştır. Vaktiyle üzerinden palazlandığı ulus devletler, tekelci sermayenin, programını kesintiye uğratan ve tek bir küresel güç olarak ortaya çıkmasını engelleyen organizasyonlara dönüşmüştür. Bu duruma tekelci sermaye, vaktiyle (burjuva sınıfı olarak) kendi elleri ile kurduğu ulus devleti yıkmaya, rasyonel temeldeki milliyetçilik ideolojisini ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Bunu sağlamak için, etnisite temelinde bir milliyetçilik akımı başlatmaya çalışmış, ulus devletlerin yerine de, tek bir küresel organizasyon oluşturmaya çabalamıştır. Etnik temele dayanan milliyetçilik akımı, yani mikro milliyetçilik, 18. yüzyılda ortaya çıkan ve “birlikte yaşama arzusu”na dayanan rasyonel milliyetçiliğin bütünleştirici hedefinin tersine, dağıtmaya ve parçalamaya yöneliktir. Bu akım, kitlelerin birlikte yaşama arzusunu ortadan kaldırarak, ulus devletleri zayıflatma, halkları ve ekonomik faaliyetleri, daha yukarı siyasi organizasyonlara bağlama hedefini gütmektedir. Oysa bu daha yukarıdaki siyasi organizasyonlar, ulusların ve toplumların eşitliği ilkesine dayalı olarak tasarlanmış değildir. Tam tersine tekelci sermayenin doğrudan kontrolünde olan bu organizasyonlar, sermaye ve malların serbest dolaşımını hedeflerken, emeğin dolaşımı söz konusu olduğunda hemen sınırlandırmalar getirmekte, bu sonuncu unsur için sınırları muhafaza etmektedir. Böyle olunca da, toplumlar ve halklar arasında ciddi ekonomik uçurumlar oluşmakta, eşitsiz gelişme yasası uyarınca, gelişmiş toplumlar daha hızla büyürken, gelişmekte olanlar, gitgide ötekilere daha bağımlı hale gelmektedir. O halde tekelci sermayeye ve onun ekonomik dayatmalarına karşı kendisini korumak isteyen halklar ve toplumların yapması gereken şey, ulus devletlerine sahip çıkmak, hatta bölgesel örgütlenmeler yolu ile ulus devlet üstü organizasyonları kurabilmektir. Bir başka deyişle bölünme değil bütünleşme, ayrılma değil birleşme hedefine yönelmek zorunludur. Kitleler ve halklar, burjuvazinin artık iflas eden ideolojisinin yerine kendi ideolojisini koyabilmeli, akıl temelinde birlikte yaşamanın motivasyon araçlarını oluşturabilmelidir. Burjuvazinin ideolojisi, belli bir toprak paçası üzerinde pazar birliği yaratma amacına yönelik idi. Kitlelerin ve halkların hedefi ne olmalıdır? Elbette tekelci sermayenin hegemonyasına karşı kendisini korumak; zorla dayatılan iş bölümü yerine, gönüllü iş bölümünü tesis edebilmek; belli bir toprak parçası üzerinde, kendimize uyarlarsak, sınırları misak-ı milli ile belirlenen vatanımızda, işimizi, emeğimizi, sermayemizi, fikrimizi, bilgimizi, teknolojimizi eşit şartlarda paylaşmak. Bunu yapmak zorundayız. Aksi takdirde, bu bölgede yaşayan tüm toplumlar, tekelci sermayenin gücü altında ezilmek, onun dayattığı iş bölümü kurallarına göre, onun istediği kadar ve tarzda üretim yapmak zorundadır. İş bölümü dayatmayla kurulunca elbette, dayatma gücüne sahip olan, sonuçlarını belirleme erkine de sahip olacaktır. Halkların bölünmesi, kardeşler arasında düşmanlıklar yaratılması, ulus devleti zayıflatacak, bu organizasyonun zayıflamasıyla ortaya çıkan boşluğu, kapitalizmin merkez güçleri, küresel oyuncuların isteklerine göre dolduracaktır. Biz ya küresel sermayenin güdümünde, kuralları onun tarafından konan ve yönetilen pazar olacağız ya da kuralları kendimiz belirleyecek, uluslararası toplumun, güçlü, eşit, onurlu bir üyesi olarak, uluslararası pazarda etkili oyuncu konumuna geleceğiz. Toplumların ve ulusların eşitliği temelinde gelişecek uluslararası pazar, toplumlar arasındaki mübadelenin, emek, sermaye, bilgi ve teknoloji dolaşımı ve paylaşımının eşit koşullarda gerçekleşmesini sağlayacak akılcı yoldur. Bu pazarın kurallarını, bağımsız uluslar ve toplumlar ortaklaşa belirleyeceklerdir. Belki ondan sonraki aşama, daha üst siyasi organizasyonlar yöntemiyle, küresel, adil, demokratik, akılcı bir sosyal devlet haline gelmek olabilir. Ancak bu bir süreç meselesidir ve bu sürecin ilk aşaması da, öncelikle, ulusların ve toplumların eşitliği esasına göre oluşmuş küresel pazarı geliştirebilmektir.    Sermaye, Çin’e Çin’in koşulları ile gitmekte, teknoloji transferi şartını -Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına aykırı olmasına rağmen- kabul etmekte ve ARGE harcamalarını en yüksek seviyede tutmak zorunda kalmaktadır. Bunun sebebi, Çin Devletinin gücü ve pazarının büyüklüğüdür. Çok açık olarak ortaya çıkmaktadır ki, halkların menfaati, birlikte hareket edebilme, bütünleşebilme ve gönüllü iş bölümü yapabilmektedir. Ancak böyle olursak, uluslararası pazarda, eşit, güçlü ve aktif bir oyuncu olarak yer alabiliriz. Çin’in tek başına yapabildiğini, bölgemizde ortak pazarlar, ekonomik işbirliği, gümrük birliği anlaşmaları yaparak sağlayabiliriz. Ancak bunun için öncelikle biz bütünlüğümüzü bozmamalıyız.  

 
Türkiye, sosyal, siyasal, hukuksal ve ekonomik yönlerden bir “Kürt Sorunu” yaşamaktadır. Bu sorunun çözümlenmesi, her bir unsur yönünden tedbirler alınmasını ancak bunların eşgüdüm içerisinde gerçekleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bölgedeki feodal yapının çökertilmesi, sosyal amaçlı kamu yatırımlarını zorunlu kılmaktadır. Bu yatırımların maliyeti, terör için harcanandan çok daha ucuzdur. Elbette bu sadece iktisadi yönden böyledir; terörle yok olan insan varlığını maliyet hesabına sokmak mümkün değildir. Keza mali araçlarla, gelir dağılımı bozukluğunun da önüne geçilmelidir. Kamu yatırımları ve özel yatırımların teşviki suretiyle yaratılacak istihdam, feodal yapının çökertilmesi için şarttır. Feodal ağanın sömürdüğü ve kan bağını kullanarak kendisine bağladığı işgücünün, akla ve sözleşmeye dayalı sanayi işgücüne dönüştürülmesi sağlanmadıkça, sadece hukuksal yollarla, örneğin toprak reformu vs yöntemlerle feodalizmin çökertilmesi mümkün değildir.

Bununla birlikte, hukuksal önlemlerin alınması da zorunludur. Uluslararası hukuksal belgeler, insan hakları ve özgürlükleri bağlamında hangi düzenlemeleri öngörmüşse, tümünün Anayasa’da yer alması gerekmektedir. Ülkemizde ulusal bütünlüğü bozmamak ve birlikte yaşama arzusunu, yukarıda açıklanan şekilde, akılcı bir temele oturtabilmek için, tüm bireylerin, evrensel hukuk kurallarıyla tanınan hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığına, devletimizin bu hak ve özgürlükleri tüm yönleri ve unsurları ile koruduğuna, kimliğinin alt unsurlarının ve farklılıklarının tanındığına ve güvence altında bulunduğuna inanması zorunludur. Evrensel hak ve özgürlükleri talep etmek, mikro milliyetçilik değildir. Kimliğin farklı unsurlarının tanınmasını ve güvence altına alınmasını istemek bölücülük anlamına gelmemektedir. Burjuvazinin ideolojisinin yerine, hepimizi kucaklayacak yeni ve akılcı bir ideoloji koymak istiyorsak, bunun, hepimizi, farklılıklarımızla birlikte güvence altına alması, kardeşçe bir arada yaşamaya motive etmesi, tekelci sermayenin oyununu bozmaya elverişli olması gerekmektedir.  Farklılıklarımızın bölünmek için değil, bütünleşmek için kabulü gerekir. Çünkü birlikte yaşama, iş bölümü, emek, sermaye, bilgi ve teknolojiyi paylaşma, dayatmayla gerçekleştirilmeye çalışılırsa, kısa ömürlü olur. Ancak gönüllük esasına dayalı, akılcı bir birlikte yaşama arzusu, kalıcı sonuçlar verir. Ortak amacımız, tekelci sermayenin bölüp yönetmesine karşı, bütünleşmek, birleşmek, tek güç olarak hareket etmek ise bunu sağlamanın tek yolu, birbirimizi sevmek, saygı duymak ve güvenmektir. Farklı güzelliklerimiz, kültürümüzün ortak unsurlarıdır. Tekelci sermaye bu farklılıkları ayrıştırmak için kullanmak istiyorsa, biz, bütünleşmek için güvence altına almalıyız. Onu, onun oyunuyla yenmeliyiz. nutulmaması gerekir ki, terör sorunu, “Kürt Sorunu”ndan farklıdır. Terör sorunu, tekelci sermayenin, “Kürt Sorunu”nun sosyal, ekonomik ve hukuksal unsurlarını istismar ederek, ülkemizi ayrıştırma çabaları ile ortaya çıkmıştır. Bu sorun, bölgenin sosyal ve ekonomik geriliğinden, feodal yapısından beslenmektedir. Bu sorunun önüne geçmek için,  beslendiği sosyal yapıyı ortadan kaldırmak zorunludur. Terörü besleyen hukuksal yapı bozukluğu mevcut ise bunun da en kısa zamanda, evrensel belgeler çerçevesinde çözüme kavuşması şarttır.


Açıktır ki PKK uluslar arası belgelerle tanımlanmış bir terör örgütüdür ve “Kürt Sorunu”nu istismar ederek ülkemizde kardeş halklar arasında ayrılık tohumları ekmektedir. Bu hedefe ulaşmasının engellenmesi, toplumdan lojistik destek görmesinin önlenmesine ve sosyal zemininin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Çünkü köksüz bir ağacın yaşaması mümkün değildir. Bu ağacın sosyal kökleri, askeri yöntemlerle sökülemez. Sosyal yapıya yayılan köklerin sökülmesi, ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuksal önlemler alınmasını gerektirmektedir. Yani, millet olmanın ideolojisi açısından hangi yöntemlerin kullanılması gerekiyorsa, terör sorununun çözümü açısından da aynı yöntemlere başvurmak zorunludur. Bu sebeple kardeş halkların bütünleşmesi, birbirini daha çok sevmesi, sayması ve birbirine güvenmesi sağlanmak zorundadır. Bu sayılanlar ise ancak gönüllülük esası üzerine tesis edilebilir. Zor ve dayatma, hâkim sınıfların aracıdır. Bu araç kullanılarak elde edilecek sonuç, her zaman hâkim sınıfların istediği doğrultuda olacaktır. Çünkü zoru gerçekleştirmek için baskın güce ihtiyaç vardır ve bu, hâkim sınıfların elindedir. Kitlenin hâkim sınıflardan daha güçlü olmasının tek koşulu iş ve güç birliği yapmaktır. Oysa iş ve güç birliği ancak gönüllülük esasına göre sağlanabilir. Yani dayatma yoluyla çözüm arama bir kısır döngüye yol açmaktadır. Tekelci sermaye, teröre dayalı şiddet yoluyla bölme ve ayrıştırma talep etmektedir. Şiddeti şiddetle bastırmaya çalıştığımızda ise istismar edilen sorunun büyümesi ve terörün sosyal dayanağının güçlenmesi ile karşı karşıya kalmaktayız. O halde tek çözüm, gönüllü işbirliği; gönüllü olarak, birlikte yaşama arzusunun teminidir. Bu arzu ise ancak doğru ideoloji ile temin edilebilir. Doğru ideoloji, kitlelerin, ancak gönüllü iş bölümüne gitmeleri halinde hâkim sınıfların hegemonyasından kurtulabileceğinin ortaya konmasıyla oluşturulabilir.

 

O halde önce yeni, demokratik, toplumun tüm kesimlerinin taleplerini karşılayan, özgürlükçü bir anayasa yapılması zorunludur. Ancak bu anayasanın kısa süre içerisinde biçimsel meşruiyet sorunu yaşamaması için, toplumun tüm kesimlerini kapsayan, her görüşün temsil edilebildiği bir parlamento tarafından hazırlanması ve sonra referanduma sunulması gerekmektedir. % 10 gibi bir seçim barajıyla oluşan bir parlamentoda, tüm görüşlerin ve toplumun tüm kesimlerinin temsil edildiğini ileri sürme imkânı bulunmamaktadır. Bu durumda, maddi yönden en demokratik anayasa hazırlansa, yani anayasanın maddi meşruiyeti bulunsa dahi, kısa bir süre sonra, parlamentoda temsil edilmediğini düşünen sosyal kesimlerin biçimsel meşruiyet itirazları ortaya çıkacaktır. Üstelik bu yüksek orandaki baraj yüzünden, seçmenlerin oylarını, doğrudan kendi sosyal kesimlerini temsil eden partiye verdiklerini düşünmek de mümkün değildir. Böyle olunca, iktidarda hangi partinin bulunduğunun hiç önemi yoktur. Hazırlanan anayasanın ne ölçüde demokratik ilkelere dayalı bulunduğu da önemsizdir. Önemli olan tam bir sosyal mutabakatın ürünü olarak görülüp görülmeyeceğidir. Sosyal kesimlerin bir bölümünün, kendisini doğrudan temsil eden siyasi organizasyonlar yerine, baraja takılma korkusu sebebiyle, dolaylı olarak temsil edebilecek siyasi organizasyonlara oy vermesiyle teşekkül eden parlamentonun hazırlayacağı anayasanın, bütün kesimlerce, gönül huzuru ile kabulü mümkün değildir. Referandum, tüm kesimlerin hazırlığına iştirak etmediği bir metnin biçimsel meşruiyetini sağlamaya yetmeyecektir. Böyle olsaydı, 1982 Anayasası’nın meşruiyeti tartışılmazdı[ii]. Dolayısıyla anayasa hazırlamak üzere geçici süreli bir kurucu meclis oluşturulmalı ve bu meclisin seçiminde baraj uygulanmamalıdır. Ancak tüm toplumsal kesimlerin temsil edilebildiği bir meclisin hazırlayacağı anayasanın, gerçek bir toplumsal mutabakat ürünü olacağı unutulmamalıdır.

 

Diğer yandan Siyasi Partiler Kanunu da değiştirilerek, parti içi demokrasinin tüm koşul ve kuralları ile uygulanması sağlanmalıdır. Ayrıca parti kapatma konusunda, Venedik Kriterlerine[iii] riayet edilmelidir. Bilhassa, şiddet politikasına dayalı olmayan kapatma sebepleri ortadan kaldırılmalı ve sosyal sorunların, siyaset yoluyla çözümünün önü açılmalıdır.  Aksi takdirde, siyasi platformda temsil edilmeyen sosyal kesimlerin, sorunlarını başka platformlarda çözmeye kalkışmaları kaçınılmazdır. Siyasetin varlık sebebi, sosyal taleplerin asgari müştereklerini bularak, bunların, huzurlu bir toplum içerisinde realize edilmesini sağlamaktır. Dolayıyla her çeşit sosyal talebin siyasi platformda tartışılması ve sorunların çözümünün bu arenada aranması gerekmektedir. Siyaseten temsil edilemeyen sosyal kesimler ya da görüşler, toplumsal tansiyonu artırır ve bu, gönüllü olarak birlikte yaşama arzusunun önündeki en önemli engeldir. Unutulmamalıdır ki, dış dinamiğin teşvik ettiği her türlü –örneğin bölücü- hareket, ancak iç dinamik tarafından da desteklenirse sonuca ulaşabilir. Yani toplumda yer bulamayan, sosyal kökler salamayan hareketlerin başarı şansı yoktur, bunlar marjinal olarak kalmaya mahkumdur. Bu sebeple siyasi arenada ortaya çıkacak temsil sorununun, dış odaklı bölücü hareketlere iç dinamik açısından destek sağlayacağı gözden kaçırılmamalıdır.    

 Bir başka sorun ise demokrasimizin halkın aktif katılımına açık olmamasıdır. Sivil toplumun örgütlenmesi ve örgütlü gücü ile siyaset üzerinde etkili olması, modern demokrasilerin vazgeçilmez koşuludur. “Katılımcı demokrasi” ilkesinin hayata geçirilebilmesi için, tüm sivil toplum kuruluşlarının ve meslek örgütlerinin katılacağı bölgesel danışma meclisleri kurulmalı ve bunların gerek genel gerekse yerel politikaların belirlenmesinde baskı unsuru oluşturması sağlanmalıdır. Bununla birlikte, milli devletin merkezi gücünün zayıflatılmasından ve içinin boşaltılmasından özenle kaçınılmalıdır. Merkezi gücün yerel organizasyonlara devri, tekelci sermayenin milli devleti bölme oyununun bir parçasıdır. Doğru yaklaşım, merkezi gücün yerel organizasyonlara devri değil, sivil toplumun oluşturacağı yerel danışma meclisleri ile denetlenebilmesi ve yönlendirilebilmesidir.    


Son olarak toplumumuzda ortaya çıkan şu husustaki endişeleri dile getirmek gerekirse: “Demokratik açılım süreci”nin tekelci sermayenin programı olduğu, ayrıştırıcı sonuçlar vereceği ileri sürülerek, sürecin içinin boş olması buna delil olarak gösterilmekte ve ileride, emperyalizmin istediği şekilde doldurulacağından endişe duyulmaktadır. Kanımca burada yapılması gereken şudur: Demokratik açılım, her kimin programı olursa olsun, evrensel belgelerle benimsenen insan hak ve özgürlüklerini ve demokratik esasları hedef aldığına göre, tüm sivil toplum tarafından sahip çıkılmalı, boş olan içerik, sivil toplumun çabası ile doldurulmalı, yanlış yönlere gitmesine izin verilmemelidir. İçeriğin nasıl dolacağına (sivil, özgürlükçü ve demokratik anayasa, Venedik Kriterlerine göre hazırlanmış Siyasi Partiler Kanunu, katılımcı demokrasiye dönük bölgesel meclisler, insan haklarını koruyan kurullar vs) ilişkin öneriler ve yöntemler özet olarak yukarıda sunulmuştur. Sivil topluma düşen görev, bu gibi önerilerle, iç dinamiğe dayalı gerçek bir demokratik açılımın gerçekleşmesine çabalamaktır.  Ve altını tekrar çizmek gerekirse, sorunun çözümü, sadece demokratik/hukuksal düzeyde değil, ekonomik ve sosyal alanlarda da aranmalıdır.

Av. M. İhsan DARENDE

          



[i]               BM’nin “millet” kavramının tanımında bu unsurlar esas alınmıştır.

[ii]              1982 Anayasası halkoyuna sunulurken, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı da oylandığı için, biçimsel meşruiyet tamamen ortadan kalkmış ve milli irade tam olarak vesayet altına alınmış ise de, toplumsal kesimlerinin tümünün doğrudan temsil edilmediği bir parlamentonun hazırlayacağı anayasanın meşruiyeti her halükarda sorgulanmaya mahkûmdur. Çünkü oylanacak anayasanın hazırlanmasına katkı sağlanması, anayasanın kabulü kadar önemlidir.

[iii]              Venedik Kriterlerinin özü –ayrıntılar dışında şöyledir: “-Siyasi partilerin yasaklanması veya kapatılması, sadece partilerin şiddeti siyasal bir araç olarak kullanmaları veya Anayasa'da güvence altına alınan hak ve özgürlükleri yok etmek ve demokratik Anayasal düzeni yıkmak için şiddet kullanmayı savunmaları durumunda haklı görülebilir./ -Bir siyasi parti, bir bütün olarak, üyelerinin, partinin izin vermediği biçimdeki bireysel eylemlerden dolayı sorumlu tutulamaz./ -Siyasal parti yasaklama ve kapatma biçimindeki yaptırım, en son çare olarak, istisnai bir tedbir biçiminde kullanılmalıdır. Yetkili mercii kapatma dışında daha hafif tedbirlerle bu tehlikeden kurtulma biçimindeki çözümleri dikkate almak zorundadır.”


Etiketler:  



1Çok güzel...
Erdost Yüksel 2010-02-09 19:11:27
İhsan Bey öncelikle spesifik olmasının yanında bir hayli de doyurucu olan yazınız için gerçekten çok teşekkür ederim. İnanın okurken neredeyse her cümlenize katılır buldum kendimi ki bu durum beni bile şaşırttı diyebilirim :) 
 
Ben de "Kürt Sorunu" ile ilgili yazmış birisi olarak çözümlerin genelde realizme kaybetmekte sınır tanımayan romantizmle mümkün olabileceğini düşünüyorum, ki bu bir paradoksu da ortaya çıkarmıyor değil. 
 
Süreci ele alırken yaptığınız saptamalar oldukça doğru ve bu doğruluk, galeyana gelinecek bir şeyin aslında olmadığını, sakinlik, umut ve de sağduyu ile bir seviye katedilebileceğini gösteriyor. 
 
Ekonomik ve sosyal alanlarda bir atılımın yapılmaması durumunda hukuksal zeminde yapılacak hemen her hamlenin zemininin çok da dolu olamayacağı inancında size katılıyorum ki gerçekte hukuksal bir zemine kat çıkmanın yolu da buradan geçmektedir. İnanıyorum ki yapılacak "gerçekçi neofonksiyonel" hamlelerle romantik dediğimiz çözüme bir adım daha yaklaşmak mümkün olacaktır. 
 
Tekrardan teşekkür ve içten saygılarımla, 
 
Başarılarınızın devamını dilerim...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Google!Live!Facebook!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Blinklist!Furl!Yahoo!Squidoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
İngilizce Makale Kategorileri

Automobiles

Business

Computers

Entertainment

Food

Health & Medical

Sports

Technology & Science

Travel

Other

Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


GenBilim

GenBilim
GenBilim

GenBilim
        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim
Son Etkinlikler
Eylül
Klonlama Kursu (Gen Klonlama Yöntemleri) 19 Eylül, 2010 (08:00) - 23 Eylül, 2010
GenBilim