Okunma: 808 kez
Son on yıldan daha fazla zamandır, kuantum mekaniğinin bilinç/zihin teorisinde işlevi olabileceği veya olamayacağı konusunda tartışmalar artarak keskinleşmektedir. Bu tartışmanın bir tarafında geleneksel sinir bilimciler yer alır ve beyin biliminin anlamak için sinir hücrelerine bakılması gerektiğini iddia ederler. Diğer yandaki belli fizikçiler bilinç/zihin dinamiklerinde kuantum mekaniğini kurallarının etkisi olabileceğini öne sürerler.
Son on yıldan daha fazla zamandır, kuantum
mekaniğinin bilinç/zihin teorisinde işlevi olabileceği veya olamayacağı
konusunda tartışmalar artarak keskinleşmektedir. Bu tartışmanın bir
tarafında geleneksel sinir bilimciler yer alır ve beyin biliminin
anlamak için sinir hücrelerine bakılması gerektiğini iddia ederler.
Diğer yandaki belli fizikçiler bilinç/zihin dinamiklerinde kuantum
mekaniğini kurallarının etkisi olabileceğini öne sürerler. Bununla
birlikte, bilinç ve zihin maddeden ayrılamaz. İnsan beyninin mikroskop
altı dünyası bilinci, zihni doğurur. Zihin ve madde arasında keskin bir
ayrımı asla yapmayız. Sonuçta “madde”den ayrılabilecek “zihin” ve
“zihin”den ayrılabilecek “madde” yoktur.
Şekil 1. Kognitif
sinir bilim, duyusal girdiler, bunları algılama ve tanıma, geri çağırmak
üzere bellekte kaydetme, karar verme ve motor (devinimsel) kontrol,
içselliği dil ile aktarmayla ilgilenir. Ancak, bu süreçler esnasında
ortaya çıkan, bilgisayarlarda olmayan, bilinç ve düşünme ile çok
ilgilenmez.
Beyin karışık bir fiziksel
sistem olarak Makroskobik sinir hücresi sistemi ve ek bir mikroskobik
sistemden oluşur. İlki, sinir akımı yollarından oluşur (akson gibi).
İkincisi, Makroskobik sinir hücresi sistemi ile etkileşen kuantum
mekanik çok parçacıklı sistemdir. Beyinde böyle çok parçacıklı
sistemler vardır. Genel görelilik ve kuantum mekaniği teorisi bizim
bilimsel dünyaya bakışımız ve fiziğin temel direğidir. Bilim tarihi
içinde, başka hiç bir teori bu derece güçlü deneysel olarak
doğrulanmamıştır. Birçok kuantum fizikçisi, kuantum teorisi ve bilinç
arasında sıkı benzerlikler olduğunu öne sürmüştür. Bu benzetmeler,
kuantum fiziği ve sinir biliminin “kurucu babaları” tarafından çok erken
dönemde öne sürülmüştü. Bunlar arasında Fizikçiler David Bohm (1951),
Niels Bohr (1958), John von Neumann (1955), Roger Penrose (1989 ve 1994)
ve sinir bilimci John Eccles (1986) sayılabilir.
Kognitif Sinir Bilim Yeterli
midir? Ya da Neden KUantum Fiziği Sinir Bilimi İçin Gereklidir?
Günümüzde beynin içinde ne oluyor sorunsunun
yanıtını anlamaya çalışan kognitif sinir bilim ya da bilişsel sinir
bilimdir (cognitive neuroscience). Hem kognitif sinir bilim hem de rock
'n' roll tarihi birbirine paralel seyreder. Öncelikle her ikisi de aynı
yaştadır. Her ikisi de 1950’lerde Amerika’da ortaya çıkmış ve oradan tüm
dünyaya yayılmıştır. Zamanla en geçeli yaklaşımlardan biri haline
gelmişlerdir. Özellikle, 1950–1990 arasında müzik en çok dinlenen,
kognitif bilim ise psikolojide en sık üzerinde durulan alan haline
gelmiştir. Genel olarak bakıldığında, zaman içerisinde rock 'n' roll’da
kullanılan müzik aletlerindeki değişim gibi, kognitif bilimin kullandığı
tanısal yöntemler de (manyetik rezonans görüntüleme, pozitron emisyon
tomografisi gibi) zaman içerisinde değişmiştir. Bugüne egemen olan
kognitif sinir bilim, psikanaliz ve davranışçılığı takiben ortaya
çıkmıştır. Davranışçılık bilinci reddederek sadece dışarıdan izlenen
davranışları dikkate aldı. Diğer yandan psikanaliz bilinçaltı süreçlere
daha çok önem verdi ve o da bilinci bir kenara bıraktı. Bu dönemde
canlanan kognitif sinir bilimin bilinci sahipleneceği düşünüldü ancak o
da bekleneni vermedi.
Bilimsel ekoller ve kavramlar
birden bire ortaya çıkmaz. Bilimin ve akımların tarihsel seyrine
bakıldığında, bir yeni akım daha önceki akımlardan ve dönemin bilimsel
ruhundan etkilenerek ortaya çıkar. Dönemin ruhunu iyice özümsemiş
akımlar, daha sert ve kalıcı bir çıkış yaparlar ve dönemin akımlarını
bile baskılar duruma gelirler. Kognitif sinirbilim dönemin akımlarının
omuzları üzerine adeta zıplamış ve 1950’lerde ortaya çıkmıştır. Ortaya
çıktığı dönem ve öncesindeki bilimsel ruha da bir göz atalım. Sinir
bilimsel açıdan, Edgar Douglas Adrian, sinir hücrelerinde “hep ya da
hiç” prensibini ortaya atmış (1913), Hans Berger beynin elektriksel
akımını kaydetmeyi başarmış (1929), ilk aksiyon potansiyeli sinir
hücrelerinden kaydedilebilmiş (1929), Hodgin-Huxley-Katz, voltaja bağlı
iyon akımı olduğunu ortaya koymuş (1952) ve W. Penfield ve T. Rasmussen,
beyin kabuğunu haritalamayı başararak (1957), beynin belli alanlarının
belli işlevler için özelleştiği ortaya koymuşlardır. Genel bilimsel
açıdan ise, Kurt Gödel, Gödel teoremini yayınlamış (1933), Alan Turing,
hesaplanabilirlik-algoritmalar üzerine makalesini tartışmaya açmış
(1936), ilk bilgisayar ENIAC (1945) yapılmış ve bundan iki yıl sonra da
(1947) transistor icat edilmiştir. Yine aynı yıl Claude Shannon, bilgi
teorisini denklemler haline getirerek, bilginin hesaplanabilir bir
özelliği olduğunu ortaya koymuştu. Francis Crick, James D. Watson ve
Rosalind Franklin DNA yapısını keşfetmesi (1953), biyolojik canlılarında
dörtlü kod ile programlanabileceği fikrini güçlendirdi. Ek olarak
Norbert Wiener, “bilgin”nin tanımını yaparak Sibernetik biliminin
doğmasına ilk adımları attı (1961). Bütün bu alanlara bakıldığında,
hepsinin ortak teması ve anahtar kelimeleri hesaplama, bilgi işleme,
bilgisayar ve bilgisayar ağlarıdır. Bu bilimsel eğilimler ortasında,
bunların doğurduğu hayal gücünden kognitif sinir bilim canlanmış ve
beyni dönemin akımlarından kaynaklanarak bir bilgisayara benzetmekle işe
başlamıştır. Buradan kognitif sinirbilim şu deliller üzerine kurulur:
bilgi işleyen (ardışık aşamalarla davranışın ortaya çıktığı), bu
işlemeyi de hesaplama ile yapan bir bilgisayardır. Beyin bir bilgisayar
(ıslak bilgisayar yani hardware değil wetware), zihin de onun
softwaredir. Bu bilgisayarın temel birimleri sinir hücreleridir. Her
sinir hücresi 0-1 şeklinde değer alır. Tıpkı bir bilgisayardaki gibi
işlem görür. Sinir hücreleri birbirlerine bağlanır ve bağlanma ile
oluşan sinir hücresi ağları bir araya gelerek beynimizi oluşturur. Zihin
de bu ağlar üzerinde işlem görür. Ancak bugün kabul edilen ve değişik
delillerle da ortaya konulan şudur: beyin bir bilgisayar gibi çalışmaz
ve en azından klasik bir bilgisayar değildir.
Kognitif
sinir bilim, anlaşılacağı üzere bilgi işleme ile ilgilenir. Bu bilgi
işleme aşamalı oluşur. Giren bilgi algılanarak ve tanınarak, ona uygun
bir anlam verilir. Aynı zamanda bu girdiler, daha sonra geri çağrılmak
üzere depolanır (bellek). Duruma uygun olarak bu bilgilerden,
gelecekteki durum hakkında karar verme ve çıkarım yapma sağlanır. Aynı
zamanda işlenen bu bilgi davranışlarımıza rehberlik eder (devinimsel
kontrol) ve sonuçları başkasına aktarmayı sağlar (dil). Bu işlemler
esnasında da bilinç ve düşünce dediğimiz şey ortaya çıkar. Bütün bu
döngü kognitif sinir biliminin temek ilgi alanıdır (Şekil 1). Buradan da
anlaşılacağı üzere (günlük yaşamda bilgisayar kullanıcılarının da fark
edeceği gibi) beyin bir bilgi işleyen bilgisayardır. Çünkü girdi, bunu
depolama, gerektiğinde geri çağırma, bilgiyi işleme ve çıktı üretme
günümüz bilgisayarlarının temel özellikleridir. Ama daha önce
söylediğimiz gibi beyin bir klasik bilgisayar değildir.
Kognitif sinirbilim açısından,
bilinç deneyimi olmaksızın sinir hücresel olayların doğasını gayet iyi
anlıyoruz. Buna örnek aksiyon potansiyeli (sinirsel elektrik akımı)
oluşumu, iyon değişimi, enerji kullanımı, aksonal transport, vezikül
siklüsü, sinir ileticisi yapımı, salınımı ve yıkımını gayet iyi
anlıyoruz. Ancak, deneyimlerin et beynimizde nasıl oluştuğu ve bilincin,
bilinçsiz olan maddesel araçlardan nasıl doğduğunu anlayamıyoruz.
Özellikle içselliği olan deneyimleri anlamak için bize sunduğu bir yanıt
yoktur. Örneğin; renk, ses, koku, tat, ağrı, görsel imajı hatırlama,
hayal etme, karar verme, rüya, aşk, orgazm…
Elime bir iğne battığında ya da
elim yandığında, serbest sinir uçları yanan yerde uyarılır ve ağrıyı
taşıyan sinir liflerinde bir elektriksel akım aksiyon potansiyeli)
oluşur. Bu aksiyon potansiyelinin nasıl oluştuğunu ve beyne nasıl
ulaştığını biliyoruz. Ama neden ağrı denen duyumu yaşadığımıza kognitif
bilimin verdiği yanıt yetersizdir. Bununla aynı olarak, müzik dinlerken
kulağımıza ulaşan ses dalgalarının belli frekansı ve titreşimidir. Ama
müzik deneyiminin ne olduğu ve nasıl beynimizde müzik deneyimi
yaşadığımıza yanıt yine yoktur. Bu yanıtlardaki yetersizlikler
muhtemelen, kognitif bilimin kullandığı yöntemlerin yetersizliğinden
kaynaklanmaktadır.
Şekil 2. Kognitif
bilimin kullandığı yöntemler, kesitsel ve zamansal çözünürlülüğüne göre
ayrılabilir. Ancak burada bir açık alan vardır. Bu seviye uzay-zamansal
olarak mili saniye düzeylerinde ve dendrit-sinaps altı büyüklüğü kapsar.
Bu alanı çalışan bir yöntem kognitif bilimin elinde yoktur. Ölçeksel
olarak bakıldığı zaman bu düzey kuantum mekaniğinin düzeyidir (sol alt
içi soru işaretli kutu). PET: pozitron emisyon tomografisi, MRG:
manyetik rezonans görüntüleme, MEG: manyetoansefalografi, OBP: olaya
bağlı potansiyeller, TMS: saçlı deriden beyni manyetik uyarım.
Kognitif
sinir bilimin kullandığı yöntemler, kesitsel ve zamansal çözünürlülüğüne
göre ayrılabilir (Şekil 2). Zamansal çözünürlük; bilişsel olayların
ortaya çıktığı ve devam ettiği süreyi gösterir. Elektroansefalografi
(EEG), magnetoansefalografi (MEG), beyin kabuğunu saçlı deriden uyarma
(TMS) ve tek hücre kayıtlarının milisaniye çözünürlüğü vardır. Pozitron
emisyon tomografisi (PET) ve işlevsel manyetik rezonans (fMRG) dakikalar
ve saniyeler içinde olan olayları ortaya koyar. Kesitsel açıdan
(büyüklük) bakıldığında ise, görüntüleme yöntemleri MRG, PET beynin
bütünü hakkında bilgi verirken, tek hücre kayıtları tek bir sinir
hücresi hakkında bilgi verir. Ancak burada bir açık alan vardır. Bu
seviye uzay-zamansal olarak mili saniye düzeylerinde ve dendrit-sinaps
altı büyüklüğü kapsar. Bu alanı çalışan bir yöntem kognitif bilimin
elinde yoktur. Ölçeksel olarak bakıldığı zaman bu düzey, hem zamansal
olarak hem de kesitsel olarak kuantum mekaniğinin düzeyidir. Kognitif
bilimin elinde, en azından bugün için, bu alanı araştıracak ya da
inceleyecek bir yöntem bulunmamaktadır. Dolayısı ile bu noktada kuantum
mekaniği/fiziğinin kurallarından yararlanmamız gerekmektedir. Bu
kurallardan yararlanmayacak olursak, o zaman kognitif bilimi sadece
klasik fizik kuralları içine sınırlamış ve hapsetmiş oluruz.
Kuantum
Beyin Fazladan Ne sağlar?
Kuantum
mekaniğinin özellikleri olan kuantum bit, yerel olmama ve dolaşıklık,
tünelleme, parçacıklar arası etkileşimler, Bose-Einstein Yoğunlaşması,
maddeye eşlik eden dalga ve alanlar bize beyni anlamada yeni ufuklar
açabilir. Bir kuantum bit, klasik bitin sağladığı seçenekler olan 0 ve
1’den çok çok daha fazlasını sağlar. Bir kuantum bit’i, dünyamız gibi
küre olarak düşünürsek, sadece tam kuzey ve güney kutupları 1 ve 1’e
karşılık gelir. Dünyanın Meridyen ve paralelleri gibi, kürenin yüzeyinde
sonsuz olasılıkta kesişme noktasına imkan verir. Her kesişme noktası
ayrı bir değer ifade eder. Diğer yandan, bilgi işlemedeki temel birimler
sinir hücreleri (nöron) olmayabileceği yönünde güçlü kanıtlar vardır.
Temel işlem birimleri mikrotübüler tübülinler ya da dendrit üzerindeki
dikensi çıkıntıların olabileceği yönünde kanıtlar vardır. Diğer yandan,
klasik bilgilere göre, kalsiyum ve potasyum gibi iyonlar kendilerine
ait iyon kanallarından seçici olarak geçerler. Ve her iyon bir iyon
kanalından geçer. Ancak, kuantum fiziksel açıdan bakıldığında bir iyon
sadece bir iyon kanalından geçerek etki etmez. Bir iyon bir iyon
kanalından geçmesine karşı, diğer komşu iyon kanalları üzerinde de belli
bir etkide bulunur. Örneğin, kalsiyum iyonunun çapı santimetrenin yüz
milyarda biridir. Kuantum belirsizlik ilkesine göre, bir kalsiyum
iyonunun belirsizliği 0,04 cm ya da binde dört santimetredir. Bu değere
bakıldığında, belirsizlik etki alanı, kendi asıl çapının 100 milyon katı
bir alana yayılır. İyon kanallarının mikrometre karede 2000 ile 12 bin
arasında olduğu düşünüldüğünde ve beyinde milyar milyar kalsiyum kanalı
göz önüne alındığında bu etkinin inanılmaz olduğu görülecektir. Aynı
durum sadece iyonlar için değil, sinir ileticileri için de geçerlidir.
Bir sinir ileticisi tek bir alıcısına (reseptöre) bağlanmakla beraber,
aslında yakın komşuluğundaki diğer reseptörlere de etki eder. Örneğin, 8
nanometre (nm) çapındaki bir sinir ileticisi 63 nm genişliğinde bir
alanda etki eder. Etki olayı sadece klasik fizikte olduğu gibi, bir
anahtarın bir kilit içine girmesi ve kapıyı açması şeklinde değildir.
Bir anahtar bir kilit içine girer ama diğer kapıların açılmasına da
katkıda bulunur ve hatta katkıdan çok daha etkide bulunur. Bu etki
doğrudan klasik fizikte olan doğrudan temasla kuvvet aktararak gibi
değil, kuantum fiziği kuralları içinde olan, uzaktan etkileşimlerle
olur.
Diğer yandan kuantum fiziğinde
her bir parçacık bağımsız değildir. Uzaktan etki ile diğer parçacıklarla
da etkileşim içindedir. Bir parçacığın durumundaki bir değişiklik
diğerinin durumunu da anında belirler. Örneğin, n sayıda parçacıktan
oluşan bir sistemdeki parçacıklardan birindeki bir değişim, 2n
parçacığın durumunu anında etkiler. Bu vuduu büyüsü gibidir. Arada bir
bağ yoktur ve etkileşim uzaklıktan bağımsızdır. Beyindeki sinir
ileticileri ve iyonlar aynı zamanda bu etki altındadır. Sonuçta, her
bir iyon kısa mesafeli ve mesafeden bağımsız olarak birbiri ile
karşılıklı ilişkidedir.
Bunun yanında, kuantum
mekaniğine özgü olan tünelleme, muhtemelen sinir ileticilerinin kimyasal
bağlantı noktalarında (sinaps) serbest bırakılmasında , veya iyonların
hücre zarından geçişlerinde de devreye girer. Bu tünelleme beyinde
sürekli olan düşünce akışımız, elektriksel olarak kaydedilen beyindeki
zemin gürültüsü ve minyatür son plak potansiyeli denen boşalımlardan
(20-40 Hz) sorumlu olabilir. Hele hele insan dahil memelilerde olduğu
gösterilen elektriksel sinir hücreleri arası bağlantı bölgelerinde
(sıkı bağlantı bölgeleri) büyük bir olasılıkla tünelleme yoğun olarak
devreye girmektedir. Çünkü bu sıkı bağlantı bölgelerindeki etkileşim
doğrudan elektrikseldir. Tünelleme olayı, beyne bütüncül olarak
baktığımızda bilincimizi oluşturan önemli bir etken olabilir.
Beynin en önemli özelliği,
bütüncül beyin çalışması ve eşdurum halidir. Bu eşdurum halini ve
bütüncül beyin çalışmasını sadece sinir hücrelerinin oluşturduğu, basit
iyon geçişleri ile birbirine bağlanan ağlarla açıklamak zor
görünmektedir. Normal düşünce hızımız ve akışımız, beynin bütüncül
çalışmasına klasik yönden bakıldığında çok çok hızlıdır. Bu bütünlüğü ve
eşdurumlu çalışmayı açıklamak için klasik anlayıştan daha fazlası
gerekmektedir. Kuantum mekaniğinde olan Bose-Einstein yoğunlaşması bu
durumu açıklamak için ideal bir yaklaşım olabilir. Bose-Einstein
yoğunlaşması cansız maddede sıklıkla ortaya konulabilmesine karşın,
biyolojik olan canlılarda da benzer durumun, dışarıdan enerji desteği
ile mümkün olabileceği öne sürülmektedir. Bu şekilde gerçekleşebilecek
bir bütüncül çalışma; bilinç, zihin, düşünce, kişilik ve bir bütün
olarak hissettiğimiz BEN’liği oluşturuyor olabilir.
Kabaca bakıldığından aslında
her an bedenimizde kuantum mekaniksel olaylar işler. Kumsalda
güneşlenirken bronzlaşma, dış dünyadaki nesneleri görme kuantum
mekaniksel olaydır. Güneş ışınları ya da göze (retina tabakasına) gelen
ışınlar kuantum temel parçacığı olan fotonlardır ve frekansının, Planck
sabiti ile çarpımı kadar enerji aktarır. Planck sabiti olan her denklem
kuantum mekaniksel bir denklemdir. Diğer yandan sinir bilimciler
tarafından da göz ayrı bir organdan ziyade beynin uzantısı olarak kabul
edilir (diğer yandan gözler kalbin değil beynin aynasıdır). Yine aynı
mekanizma ile derimizde aktif vitamin D3 oluşur. Ek olarak fotosentez de
başlı başına kuantum mekanik bir enerji dönüşümüdür. Bütün bunlar
kuantum fotokimyasal tepkimelerdir.
Bedenlerimizdeki kuantum mekanik olaylar
sadece bunlarla sınırlı değildir: mitokondrial ve hücresel H iyonu
değişimi, solunum zincirindeki elektron transferleri, hücrede enerji
elde etmek için çalışan Krebs döngüsü… Bütün bunlar kuantum
mekanikseldir. Beyinde de olasılıkla (hücrede enerji üretimini ya da
görmenin nasıl olduğunu bilmediğimiz zamanlardaki gibi) bir kısım
kuantum mekaniksel olaylar gerçekleşmekte ve bunlar bizim belleği,
bilincimizi ya da içimizdeki beni oluşturmaktadır. Bugün için
kanıtlarımız sağlam olmasa da kanıtın yokluğu, olmadığı anlamına gelmez!
Kuantum
Beyin Yeterli midir?
Kuantum
mekaniği, fizik biliminin son aşaması değildir. Deneylerle mükemmel
uyuşan kesinliğine ve güvenilirliğine rağmen zaman içerisinde mutlaka
başka kavramlara dönüşme ve hatta kuantum fiziği ötesi yeni bir fiziğe
dönüşecek ya da sıçrayacaktır. Bu bilimin genel yaklaşımıdır. Her teori
ne kadar ideal ve güçlü kabul edilse de zaman içerisinde mutlaka yerine
daha iyileri geçecektir. Tıpkı geçmişte çok doğru kabul ettiğimiz ve
artık başka teoriye gerek yok, bunun kuralları tüm evreni açıklamaya ve
hatta Tanrı’nın aklından ne geçtiğini anlamaya yeterlidir dediğimiz
klasik (Newton) fiziği gibi. Hâkimiyeti 300 yıl çok güçlü bir inançla
sürdü… Sonra, inanç bir anda çöktü… Aslında bu bilimin doğal seyriydi
ama bunu bilmeyen birçok kişide derin hayal kırıklıkları yarattı.
Ardından kuantum mekaniği mucizesi çıktı. Kuantum mekaniğinin sinir
sistemi ve et beyinlerimizde devreye girdiğini ortaya koymak bize birçok
şeyi daha iyi anlama fırsatı verecektir. Elimizdeki klasik fizikle
anlamakta zorluk çektiğimiz bilinç, bilincin birliği, bellek, zihin
içeriği (qualia), farklı bilinç durumları, içimizdeki “ben” duygusu,
parapsikolojik fenomenleri ve hatta ölümden sonra
bilincimize/düşüncelerimize ne olacağına bir açıklama getirebilir.
Kuantum mekaniği en kötü
ihtimalle beyin çalışmasında işe karışmıyor olabilir! Bunu kabul etsek
bile, bilincimiz ve diğer beyin özelliklerini kuantum mekaniği
özellikleri ile bir araya getirmek, en azından, bize yeni bakış açıları
ve farklı düşünme şekilleri kazandırabilir. En azından, beynimize hiçbir
zararı olmayacak şekilde bize zihin jimnastiği yaptırır.
Gelin beraber bir yolculuğa
başlayalım… Beynin derinliklerine seyahat... Geleceğin bilgisine,
gelecek gelmeden ulaşalım ve hayalini kuralım…
Dr.
Sultan Tarlaci

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Kognitif Bilim Yeterli Midir?
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |