Okunma: 740 kez
Ruanda Özelinde Afrika: Kolektif Kimlik ve ÇatışmaA. Giriş
“Kolektifkimlik, belirli bir alanda (territoire) kök salmış bir takım grupların (etniktoplulukların) diğer gruplardan farklarını ortaya koyma, vurgulama talebidir.Bir bireyin, kendilerini tanımak ve ilgileri, mekânları, sosyal ilişkileri gruphalinde işlenebilen, yönetilen, doğrulanabilen bir grup oluşturmak içingeliştirdikleri bir eğilimdir.”[1]
Ben MABROUK, 1992
Dünyanın yetim, bakıma muhtaç ancak çözümönerilerinin sorunların ortadan kaldırılmasındaki teğetliğine maruz kalançocuğu… Yıllar yılı tarihsel ezilmişliğin ve yönlendirilmişliğin odak noktasızengin kıta! Bölünmüşlüğün; dengesiz gelir dağılımının ve açlık sınırının daaltında kalmışlığın bir sunumu: Afrika.
A. Giriş
“Kolektifkimlik,
belirli bir alanda (territoire) kök salmış bir takım grupların
(etniktoplulukların) diğer gruplardan farklarını ortaya koyma,
vurgulama talebidir.Bir bireyin, kendilerini tanımak ve ilgileri,
mekânları, sosyal ilişkileri gruphalinde işlenebilen, yönetilen,
doğrulanabilen bir grup oluşturmak içingeliştirdikleri bir eğilimdir.”[1]
Ben MABROUK, 1992
Dünyanın
yetim, bakıma muhtaç ancak çözümönerilerinin sorunların ortadan
kaldırılmasındaki teğetliğine maruz kalançocuğu… Yıllar yılı tarihsel
ezilmişliğin ve yönlendirilmişliğin odak noktasızengin kıta!
Bölünmüşlüğün; dengesiz gelir dağılımının ve açlık sınırının daaltında
kalmışlığın bir sunumu: Afrika.
Yüzyıllardır
acı ve hüzünden öte gün yüzügörmemiş kendi gibi bahtı kara kıta Afrika;
ne kıtasal bir bütünlük oluşturmuşne siyasal bir bütünleşme aşamasına
sahne olmuş ne ekonomik istikrarı yakalamışne de sağlık sorunlarından
kendini muaf tutabilmiştir. Yalnızca bellidönemlerde belli güçlerin
egemenliği altına etnik ayrımcılıkla girerek kıtasalzenginliği dış
dünyaya pazarlanmıştır. Bütün bunların yanında sürekli birçatışma[2] içerisindedir.
Çatışmaların sebeplerifarklılık göstermekle birlikte Afrika kıtası için
genel kanı siyah-siyahayrımına dayalı etnisite sorunsalıdır. Elbette ki
başka sebepler de göz önünealınabilir.
[1] Kolektif Kimlik, Nuri BİLGİN, Sistem Yayıncılık, I. Basım,syf. 59, Eylül—1995
[2]
Çatışma: Aynı anda iki ya da daha fazla uyuşmayan istek,fırsat,
gereksinim ya da amaçla karşılaşıldığında çatışma ortaya
çıkar.Çatışmaları hiçbir zaman tam çözemeyiz. Çatışmalar, Michel Foucault'un kavramsallaştırmasına göre genel olarak üçnedenli olarak ortaya çıkar;
• Yaklaşma-Yaklaşmaçatışması: Birbiriyle uyuşmayan iki amaca aynı anda çekim duyulmasınedeniyle oluşan çatışmadır...
• Kaçınma-Kaçınmaçatışması: İstenmeyen iki seçenekten aynı anda kaçılmak istenmesi vekaçınılamaması sonucu oluşan çatışmadır...
• Yaklaşma-Kaçınmaçatışması: Aynı amaçta hem çekici hem de itici özelliklerin olmasınedeniyle hem yaklaşma, hem de uzaklaşma eğiliminden doğan çatışma…
B. Afrika’daSömürgesizleştirme ve Dekolonizasyon
Dünya genelinde olduğu gibi bu coğrafyadaki çatışmalarda ötekileştirme(1), etnisiteve Batı-dışılık üçgeni çerçevesinde şekillenmiştir. Söz konusu Afrika olunca buüçgenin ne kadar etkili olduğunu görebiliriz. Tarihsel açıdan baktığımızdakıtaya el atan Fenikeliler’den Makedonyalı Büyük İskender’e, Kartacalılar’danRoma’ya, Emeviler’den Osmanlı’ya kadar geçen sürecin aksine coğrafi keşiflerlebirlikte Portekiz, İspanya ve İngiltere olmak üzere Batılı ulus-devletlersavaşların şekillendirdiği sonlarla kıtada hüküm sürmüştür. Kuzey Afrika’yaFransız ve İtalyan bayrakları çekilirken Güney Afrika halklarınca İngilizcebilinir bir dil haline gelmiştir. Değişim coğrafi keşifler sonrası yaşanansömürgeleştirme hareketleri dâhilinde Batılı güçlerin Afrika’daki siyasalegemenleri tasfiye ederek kendilerinin dizayn ettikleri “ulus-devlet”leraracılığıyla, bu kez de ticaret yoluyla sömürgecilik siyaseti izlemeyebaşlamışlardır. Bu düşünceyle başlayan ancak dekolonizasyonla son bulan(!)süreçte kritik nokta, kurulan bu yeni Kara Afrika “ulus-devlet”lerininsınırlarının belirlenmesi konusunda ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Afrika, 20civarında ana dil ve bir o kadar da ana etnik unsura; bunların yanı sırayüzlerce yan dil ve binlerce kabile çeşitliliğine sahip. Batılı ulus-devletlerdizayn edilen ulus-devletlerde en azından iki ana dilin ve iki ana etnikunsurun bu ulus-devletlerin sınırları içerisinde kalmasına özengöstermişlerdir. Böylece dilsel ve etnik zıtlaşmalar ya da uyumsuzluklarsömürgeci ülkenin her zaman üst belirleyici olarak kalmasını sağlayacaktır. İkikomşu ülke Ruanda ve Burundi’nin örneği tipiktir. Ancak 1950lerde ortaya çıkanve 1960larda süren Afrika milliyetçiliği rüzgârı Orta Afrika’da esmeyebaşlamıştı. Afrika sömürgecilere karşı başkaldırıyor ve sömürgesizleştirme (2) ya da sömürgeci ülkenin bir politikası olarak dekolonizasyo (3) açısından bağımsızlık ya da bağımsızlık(!)larını kazanıyorlardı. Döneminkonjektürü bakımından Afrika, SSCB’nin politik ve askeri desteği ileanti-sömürgeci kimlikle bağımsızlık mücadelesine girmiş ve birçok ülkebağımsızlıklarını 1960–1970 arasında kazanmıştır. Bunlardan bir tanesi de1962’de dekolonizasyon politikasıyla bağımsızlığını kazanan Ruanda’dır.
C. Ruanda’ya Dair Hikayat
“Tıpkıbireylerin yaşamlarında olduğu gibi, toplum olarak adlandırdığımız kolektifvarlığın yaşamında da güçlü dalgalanmalar vardır. Toplum yaşamındakidalgalanmalar, fikir öncülerinden yayılarak yavaş yavaş ortaya çıkar. Her birdalga, on yıllar süren uzun bir zaman içinde sona erer. Dalgalar ilk defa biryükselişle başlar be çekildikten sonra bile onu izleyenler için bazı izlerbırakır. Dalgalar, insanoğlunun düşüncesinde başlar, kamu politikalarınayayılır ve çoğunlukla kendi zıddını yaratır ve başka bir dalgaya yerinibırakır.” (4)
“Ruanda, Orta Afrika'da etrafı tamamen karayla ve sorunlukomşularla (Kongo, Uganda, Burundi ve Tanzanya) çevrili coğrafi olarak farklıözellikleri dar bir alana sığdırmış bir ülke; volkanik dağlar, göller, yağmurormanları, geniş düzlükler, bataklıklar… Endüstriyel üretim neredeyse yok gibibir şey, en büyük işveren tarım kesimi. Tarım da üretim daha çok kendiyetiştirdiğini yemekle sınırlı. Bunun dışında para kazandıkları ana ihraçürünleri çay ve kahve. Ruanda şehirleri altyapı olarak son derece geri; su veelektrik binaların çoğunda yok, kırsal alanda ise parmakla gösterilecek kadaraz. Yapılaşma, bizdeki gecekondularla bile kıyaslanamayacak kadar düzensiz vedüşük kaliteli. Şehirlerdeki güzel denebilecek binalar genelde yardımkuruluşlarına ya da orduya ait -ki paranın nerede olduğunun en güzelgöstergesi-. Şehirlerin dışına çıktığınızda üç şey sizi hemen çarpıyor;yeşillik, insan kalabalığı ve fakirlik! Ülke, Orta Afrika'da olduğu için bolyağış alıyor ve yüzde doksanı yeşil (tarım alanı ve ormanlık arazi). Ruanda,yüzölçümü olarak Türkiye'nin yaklaşık otuzda biri; nüfusu ise sekiz milyoncivarında. Her an kendinizi bayram öncesi pazarda zannettirecek kadar kalabalık…Soykırım sonrası ülkede zaten kötü olan ekonomi iyice göçmüş, insanların yüzdealtmışı fakirlik sınırının altında. Soykırımdan sonra bu ülke nasıl kendinegelsin ki? 94'teki soykırımda tam 1 milyon kişi 100 gün gibi kısa bir zamandaöldürülmüş. Soykırımdan dolayı, ülkenin eğitimli tabakası ya ölmüş ya da katilolmuş ve hapishanede. Bugün Ruanda'da ortalama yaşam süresi sadece 39! Bizimorta yaşlar dediğimiz yıllar bir Ruanda'lı için hayatının son yılları.” (5) diyor yazar Raunda gezisi yazısına başlarken. Ve belli ki ülkenin konumunu,siyasi ve ekonomik yapısını hatta sosyal statüsünü gözler önüne sererek ülkeninsınırlarını belirlemiştir.
1. Ruanda’nın Dekolonizasyonu ve Ruanda’da Yapay EtnisiteÇerçevesinde Çatışma: 1994 Katliamı Süreci
Tarihsahnesinde özellikle içsel çatışmalarla ve de “94 katliamı (6) ”ile isminden söz ettiren Raunda; Kenya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Ugandaile çevrelenmiş küçük bir Afrika ülkesi…
Önce 1880’lerde Doğu Afrika’da etkinliğiniartıran Almanlar tarafından sömürge olmuş; I. Dünya Savaşı sonrası yenilenAlmanlar’dan Milletler Cemiyetince alınan kararla “manda” statüsünde Belçikayönetimine bırakılmıştı. İşte sorun da tam bu noktadan sonra başlıyor: “Böl veYönet” (7) Batılı güçlerce uygulanan bir politika. Bu sebeple Ruanda siyasal hayatındaHutu ve Tutsi’ler arasında gelgitler yaşanmıştır. Foucault’nun da dediği gibi Yaklaşma-Yaklaşma çatışması üzerinekurulu bir ilişki söz konusu aralarında. Yani birbiriyle uyuşmayan iki amacaaynı anda çekim duyulması nedeniyle oluşan çatışma var ortada: Hutulargücün—yönetimin Tutsilere geçmesini istememekte, bağımsızlık öncesikendilerinin ezilmişliğinin yaralarını sarmak istemekte ve bunun için vargücüyle çaba sarf etmekte; diğer yandan ise Tutsiler hem Hutuların yönetimdeolmasından rahatsızlık duymakta hem de bağımsızlık öncesi ayrıcalıklarını almakistemektedirler.
Farklıbazı özelliklere sahip olmakla birlikte Bantu adlı dili konuşan, aynı“Tanrı-Kral”a itaat eden, birbirleriyle evlilikler yapan ve yüzyıllardır kaderbirliği ederek bir arada yaşayan insanların, dönemin antropolojik kabulleridoğrultusunda fiziki bazı görünümlerine, yaptıkları işe ve hatta sahipoldukları inek sayısına bakılarak Hutu ve Tutsi olmak üzere yeni kimliklerinekavuşturulmaları ülkenin makûs kaderine doğru atılan ilk adımı oluşturmuştur.Zira bu ayrım kâğıt üstünde kalmamış ve etkisini ülke dâhilindeki kolonyalpolitikalarda göstermiştir. Hutular ve Tutsiler bu tarihten sonrasömürgecilerin yönlendirmeleri doğrultusunda artık “kendi kimlikleri”ne sahip çıkarakve diğerini ötekileştirerek yaşamaya başlamışlardır. Bu ihtilaf, sömürgeyönetiminin işini kolaylaştırmakla kalmamış, Ruanda’nın tarihinde esaslı birkırılma noktası olarak cereyan etmiştir. Zira toplu bir şekildeHıristiyanlaştırılmakla birlikte hayatın her kademesinde artık diğerinidışlayan kimlikleriyle boy göstermeye başlayan Hutular ve Tutsiler arasındanefret tohumları bu dönemde yeşermeye başlamıştır. Yeni kimlikleriyle ülkedeçoğunluk durumuna gelen Hutular, Belçika yönetimi tarafından el üstünde tutulanTutsilere karşı bilenerek hayatlarını sürdürürken, “sözde” bağımsızlıklarınıkazandıkları dönemden itibaren Ruanda’yı tek kelime ile Tutsilere daretmişlerdir. Bağımsızlık sonrası kurulan hükümetler, Hutu ırkçılığına dayalıidareler olarak artık farklı bir ırktan olduklarını kabul ettikleri Tutsilerekarşı baskı ve zulüm yöntemlerine başvurmuş ve zaman zaman da katliamlaraöncülük etmişler. Dolayısıyla sömürge öncesi dönemde herhangi bir ayrılık vedüşmanlık bilmeden yaşayan bu insanların kolonyal idareler tarafından Hutu veTutsi olarak farklılaştırılması ve bu insanların ülke yönetiminde birbirlerinekarşı denge unsuru olarak kullanılmaları Batı’nın 1994 tarihli soykırıma gidensüreçteki sorumluluğunu göstermektedir. Zira baskın görüş olarak, bahsi geçensürecin yapıtaşlarını bu şekilde ortaya koyan Batı, soykırım esnasındakitavrıyla sonuçta da etkili olarak esaslı bir suç ortağı konumuna dönüşmüştür.
Kimlik belirlemenin bir diğeradı—etnisite yoğunluklu bu gelgitler ülkesel bütünlüğün veya siyasal birliğinsağlanmasında büyük bir engel teşkil etmiştir. Elbette ki bu “kafatasçı”temelli çatışma Belçika’nın bir eseri olarak göze çarpmaktadır. Etnik KimlikKart uygulaması, azınlık konumundaki Tutsilerin daha geniş haklara sahipolmasına karşın Hutuların hakların kısıtlanması veya çoğunun ellerindenalınması, yönetimde Tutsi azınlığın kullanılarak halkın % 90’ının yok sayılmasıgibi sebepler Tutsi—Hutu çatışmasını ve 94 katliamını açıklamak için temelnoktalardır. Ek olarak 1994 yılına gelmeden önce yaşanan çatışmalarda netolarak (8) 220.000 Hutu’nun katledildiğini söylemek mümkün ve Burundi ile Ruanda DevletBaşkanlarının uçağının kimliği belirsiz(!) bir roketatar tarafından düşürülmesiise son kıvılcım olarak göze çarpmaktadır.
D.Çözüm İçin Ne Yapmalı?
Ruanda çoğu Afrika ülkesi gibi yapay etnisitetemelli çatışmalar yaşamıştır 1994 sürecine giderken ve günümüzde bununizlerini silmeye çalışmakta… Romantik(!) sayılabilecek birkaç önerinin yanısıra gerçekten çözüme katkıda bulunabileceğini düşündüğüm önerilerimisıralamaya başlayacağım yazımın devamında.
Öncelikle romantikleşelim:
- İnsan hakları, demokrasi ve güvenin inşası
- Eğitime önem verilmesi: Belçika öncesi durumun tekrar özümsenmesi
- Ekonomik istikrarın sağlanması
- Eski düşmanlıkların unutulması
- Tutsilere özerklik verilmesi
- Konfederasyon kurulması
- Yapay etnisitenin farkına varılması
Elbette ki bunların içinin doldurulmasıgerekmekte; ancak hiçbirisi kısa vadede gerçekleştirilebilecek projeler değil.En başta esas sorun şu ki: sözde kimlik farklılıklarının ortadan kaldırılmasılazım. Bunun için bir dizi aşama yukarıdaki gibidir. Yapay etnisitenin farkınavarılması eğitimle olacak bir iştir. Eğitimin konusu ise Belçika öncesi durumuntekrar özümsenerek insan haklarının önemine vurgu yapılmalı; yani Yunus Emreüstadın söylediği üzere “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” fikrinin yerleşmesilazım. Birbirine saygılı ve karşısındakine tahammülü olan bireyler yetiştirmekhem eski düşmanlıkların unutulmasına hem insanı evrensel bir varlık olarakgörmeye hem de demokrasi ve güven unsurunun inşasına katkıda bulunur. Kısaca“insan” olabilmek hayatın daha yaşanılabilir olması demektir. Bu bölüm olayıninsancıl kısmı olarak görülebilir.
Konfederasyon veya Tutsilere özerklik verilmesiişin siyasal boyutu ancak en önemli engel Afrika genelinde muhtemel oluşacakçatışmalardır. Konfederasyon kurulması veya özerklik verilmesi başta Burundiolmak üzere kıtadaki bütün ülkelerce karşı çıkılacak bir durumdur. Yazıyabaşlarken belirtildiği üzere Afrika’daki her “ulus-devlet”te farklı kimliklerve diller vardır. Farklı kimlikler ve diller uzlaşmanın sağlanmasını—bir başkadeyişle konfederasyonu veya özerkliği kaldıramayabilir ve çatışmalar daha daşiddetlenebilir.
Ekonomik istikrarın sağlanması ise oldukça güçve uzun bir süreçtir. Halen Afrika kendi ekonomik bağımsızlığını kazanamamış vedekolonizasyon sonrası elde ettikleri bağımsızlıklarını yaşayamamaktadır. Çünküsömürgeci devletler hala onları “arka bahçe”leri olarak görmektedir. Bununyanında Ruanda ekonomik olarak geliri düşük bir ülkedir, sanayisi gelişmemiş veüretim tarımla kısıtlı kalmakla beraber anca kendine yetebilecek kadarüretmektedir. Yani ticaret hacmi yok denecek kadar azdır: sadece kahveüretiminden elde edilen gelirler de ülkenin kalkınmasına yetecek düzeydedeğildir. Bunun için sanayinin gelişimini sağlamak 8 milyonluk Ruanda’da birmiktar da olsa canlanmayı sağlayabilir; ama yeterli olacağı şüphelidir.Marksist pencereden baktığımızda ekonomik kalkınmışlığı sağlamak için Batı’nınsömürgeci politikalarından vazgeçmesi gerekir—ki ülkenin ekonomik kalkınmayısağlayacak ne mekanizmaları ne buna yetecek gücü ne de doğal kaynakları(yeraltı madenleri—özellikle elmas, petrol vb) vardır. Bu yüzden Ruandaönemsizleştirilmiştir.
Demokrasi ve güven unsurunun inşası daazımsanamayacak kadar zordur; uzun bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Ülkede1962’den bu yana cumhuriyet yönetimi vardır. Bu da ülkenin demokratik açıdansözde de olsa bir geçmişinin olduğunu kanıtlar. Zaten demokrasinin varlığıgüven unsurunu oluşturmaz mı? Buradan varmak istediğim nokta, romantik olmayançözüm önerilerime geçişi sağlamak. Siyasal birliğin sağlanması amacıylaönümüzde iki seçenek var. Birincisi, Bosna örneğindeki gibi 1995 DaytonAntlaşması altında uluslararası bir konseyin ülke yönetimde söz sahibi olması;ikincisi ise Hutu ve Tutsilerin nüfus oranlarına bağlı olarak hükümettetemsilleri ve ayrıca azınlık haklarının da göz ardı edilmemesi şarttır. İlkseçenek çatışmayı engelleyebilir olarak gözükse de Bosna’da yerli halk neredeyseyönetimde söz sahibi değildi; konseyin cumhurbaşkanını dahi görevden alabilmeyetkisi vardı. Böylece ülkesel bağımsızlık ve demokrasinin işlerliği biryalandan ibaret kalabilir. Söz konusu durum, sömürgecilikten yeni çıkmış birülkenin bağımsızlığını ertelemesi anlamını taşıyabilir. İkinci çözüm yolu iseen mantıklı olandır; çünkü demokrasi bu yolla işlerlik kazanabilir. Diğer birifade ile azınlık haklarının gözetilmesi ve korunması şartının yerinegetirilmesi, başka seslerin de kulağa hoş gelebileceğini ispatlar niteliktedir.Biraz daha ileriye gidersek eğer, zamanla oturan bu sistem içerisinde kimseninazınlık olmadığı gerçeği ortaya çıkacaktır. Zaten yapay olarak ayrılanRuanda’daki insanlar bu gerçeğin farkına vardıkça Belçika’nın etnik kimlikkartlarını yakacaklardır! Romantik olarak algılanabilecek bütün bu öneriler,buna hem önayak alacaktır hem de daha sağlam bir şekilde ilerlemesinigerçekleştirecektir.
Bir başka öneri de diplomasinin geliştirilereküçüncü güçlerle işbirliğine gidilmesi ve orta noktanın bulunmasıdır. 2004’teFransa ile kesilen diplomatik ilişkilerin tekrardan gözden geçirilmesimanidardır. Bu atmosfer Bosna tipi bir çözüm için olumlu görünse de moderndünya ile ilişkilerin kurulması ve ülke çıkarlarının gözetilerek sistemeentegresini kolaylaştırıcı bir adım olacaktır. Türkiye’nin Filistin—İsrail ilişkilerindeki gibi rol alacak bir ülke deelbet Ruanda için de bulunabilir. Bunu ulus-devletten ziyade uluslararası birörgütle de gerçekleştirmek mümkündür. Ancak bu üçüncü gücün kendi çıkarlarındançok Ruanda’nın çıkarlarını önemseyebilmesi veya algılayabilmesi gerekir. Güçodaklı realist yaklaşımdan çok, sıfır toplamlı çıkardan öte ortak çıkara dayalıidealist pencereden bakmak Ruanda açısından kritiktir. Çünkü realizme göredevletler—ölçeği en küçüğe indirgersek birey—kendi çıkarlarını daha çokdüşünür. Böylece işbirliği imkânsızlaşır ve uzlaşma sağlanamaz.
Son bir önerimse kısa vadede sağlanabilecek ancaksonrasında birkaç sorunu beraberinde getirebilecek olan nüfus mübadelesi var.Ruanda ve Burundi’nin anlaşma sağlayarak azınlıkta olan Hutu ve Tutsilerinindeğişimi olarak gösterebilirim. Bu iki ülkeyi ele alışımın iki sebebi var.Birincisi Burundi’de Hutuların, Ruanda’da Tutsilerin azınlıkta olması; ikincisiise 1994 katliamına giden süreçte Burundili Tutsilerin 1970li yıllarda RuandalıHutuları katletmesi sonucu oluşan sorumlulukları… Burundi ve Ruanda’nın bu değişimde kararlıolmaları ve olası sosyal yapı değişiminden kaynaklanacak sorunları gözealmaları gerekmektedir. Sorunların en başında geride bırakılan hayatın—daha dafiziki düşünürsek mülklerin geleceğinin ne olacağı ve devletin gelen insanlarabarınma ve geçinebilmesi adına mülk vermesi konusundaki maddi-manevi yardımınasıl sağlayacağıdır. Bunlara bağlı olarak bir istihdam sorunuçıkabilecektir—ki gelen insanlar nasıl yaşam mücadelesine girsinler? Nasıl barınabilsinler?Bunlardan öte mübadele sonrası gelenlerin adaptasyon süreci ile yerleşiktoplumun onları kabullenme sürecinin nasıl bir sonuç vereceği belirsizdir. Yanientegrasyon süreci ve ortak yaşam bilincinin yerleşmesinin ne kadar zamanalacağı meçhuldür.
KAYNAKÇA
· http://www.yeniozgurpolitika.org/yazdir.php?hid=43100
· Küresel DünyadaMilliyetçilik, Mithat BAYDUR, İrfan Yayımcılık, I. Baskı, syf. 13, Eylül—2001,İstanbul
· http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=7388
· Kolektif Kimlik, NuriBİLGİN, Sistem Yayıncılık, I. Basım, syf. 59, Eylül—1995
· www.wikipedia.com
· www.eksisozluk.com
· www.itusozluk.com
· Sahra Altı AfrikaÜlkeleri (SAGA) Raporu, TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı)
· http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ruanda
· http://seperyon.blogspot.com/2006/03/ruanda.html
· Fikret ERTAN, RuandaKatliamı, Zaman Gazetesi, 10 Nisan 2004
· http://www.npq.com.tr/yazilar.asp?Cilt=7&Sayi=1&Yil=2005&Sayfa=44
http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx
[1] Ötekileştirme, Afrika’da özellikle etnisite kavramıüzerinden tavan yapmıştır. Batıda siyah—beyaz ayrıştırması gündemdeyken sözkonusu Afrika’da “siyah—siyah” noktasında ayrıma varılmıştır. Bu ise Batı-dışıkalmış toplumların elinde olmayan bir durumdur. Zaman zaman Batı-içi toplumolabilmiş ancak modern dünya tarafından bu fırsat ellerinden alınmıştır.Ötekileştirme; belli bir gruba aidiyet hisseden bireyin ve o gruptakibireylerin kendi grubunun sembollerine sahip olmayanları dışlaması üzerinekuruludur… ve bir savaşım ya da çatışma ufukta belirmektedir.
[2] Sömürgesizleştirme isedekolonizasyonun aksine bir halk hareketi olup sömürüye karşı çıkışın bir diğeradıdır. Yani bağımsızlık, uğruna savaşılan bir bağımsızlıktır. Frantz Fanon;“sömürgesizleştirme, sonuncuların birinci olmasıdır—ki bu cümlenin doğrulanmasısömürgesizleştirmenin başarıya ulaşmasıdır” der Yeryüzünün Lanetleri kitabında.Sömürgesizleştirmenin ancak şiddetle gerçekleştirilebileceğini savunan Fanon,bunun için öncelikle karar verilmeli, yol üzerindeki tüm engeller tereddütsüzparçalanmalı fikrini savunur. Aksi takdirde, karşınızdaki en ilkel bir toplulukdahi olsa başarıya ulaşamazsınız.
[3] Dekolonizasyon, sömürgeci ülke tarafından bağımsızlığıverilen ancak “arka bahçe” olma statüsünü kaybetmeyen ülkelerin durumudur.Bağımsızlık, aslında tam bağımsızlık değildir. Yani sömürgeci ülkeninsömürgelerden geri çekilme politikasıdır.
[4] Küresel Dünyada Milliyetçilik, Mithat BAYDUR, İrfanYayımcılık, I. Baskı, syf. 13, Eylül—2001, İstanbul
[5] http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=7388( Hani derler ya! Bir konu hakkında söylenmiş güzel cümleler varsa, fazlazorlamanın bir manası yoktur diye)
[6] 100 günde 800.000 kişinin öldürüldüğü ve dünyanın sessizkaldığı tarihin bilinen adı.
[7] En güzel örneği 1933 yılında Belçikalıların Etnik KimlikKart uygulamasını başlatarak Ruanda’da yaşayanları etnik gruplarına göresınıflandırmayı amaçlamasıdır. Böl ve Yönet politikası, bütünlüğün yıpratılarakayrıştırılması için din, dil, ırk veya ideolojinin kullanılmasıdır.“Ötekileştirme” ise parçalama için atılan ilk adımdır. Sömürgeciler, “Bölve Yönet” yöntemini uygularken hep şu ilkeye bağlı davranırlar.Bölünme sonucu ortaya çıkan sınıflardan azınlık olanını kendilerine uşak olarakseçerler. Azınlıkta olan uşaklar aracılığıyla çoğunluk üzerinde baskı kurupdenetimi sağlarlar. Azınlıkta olanlar, konumları nedeniyle, çoğunlukla başedemeyeceklerini bildiklerinden sürekli olarak efendilerine bağlı kalırlar!
(8) 1972’de 200.000 HutuBurundili Tutsilerce katledilmiş, 1988’de de bu sayıya 20.000 Hutu eklenmiştir.Arada çıkan ufak çaplı çatışmalarda ölenler bunun dışında bırakılmıştır.

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Afrika: Kolektif Kimlik ve Çatışma
|
| 1 | Eleştirilmeye değer bir yazı... 
Erdost Yüksel 2010-01-09 20:00:58 Soner Bey, Öncelikle yazınızı beğenerek okuduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Konuyu ele alışınız ve temelden yapıya dönüştürebilmiş olmanız gerçekten yazıyı okunur ve bilgilendirici kılmış diyebilirim. Yazı hakkındaki spesifik görüşlerime gelecek olursam; Afrika bazlı azgelişmiş ülke milliyetçiliğini baz alırsam, Baskın Oran hocamın kitabından yakaladığım bir şeyleri paylaşmak isterim... 1.milliyetçiliğin her sosyo-ekonomik bünyede farklı, hatta birbirine karşıt siyasal işlevlere sahip olması : Bu durum azınlıkların "etnie" temelinde kullanılmasının yanı sıra çeşitli milliyetçiliklerin birbirlerinin ya da 3. aktörlerin ekmeklerine yağ sürmesi olarak da ortaya çıkabilir... 2.bir ideoloji olarak milliyetçilik : egemen sınıf (grup) ve tutunum gereksinmesi... Yukarıda sözünü ettiğiim kullanılış oyununun bilmem kaçıncı gösterimi... 3. Kara Afrika; Afrika’da avrupa milliyetçiliğinin özünde olan bir burjuvazi yoktu ama, emperyalizmin bir anlama kendi “katibi” olarak kullanmak üzere yetiştirdiği ve burjuva değerlerini benimsettiği aydınlar vardı, afrika’da dil, din, ortak kültür gibi öğelere sahip bir millet yoktu ama, emperyalizmin yapay da olsa belirli sınırlar içinde biraraya getirdiği, kurduğu haberleşme şebekeleriyle bağlantılı kıldığı, herşeyden önemlisi, ortak sömürü koşulları altında belki ulusal bilinç ama renk bilinci verdiği bir sömürülenler topluluğu belirmişti. Yani afrika’da “biz” bilincinin eksikliği, “onlar” bilincinin çok güçlü olmasıyla giderildi... Bu Cümleyi Ruanda'ya uyarlamak da pek zor değildir! 4.Afrika aradaki devirleri yaşamaya fırsat bulamadan kendini ilkel kabile düzeyinden birdenbire ileri endüstri toplumunun yönetimine tabi buldu. böylece, avrupa’dan çok daha kısa bir zamanda, göreli olarak çok daha derin bir değişme ortaya çıktı. avrupa’da burjuvazi bu 700 yıllık sürede yavaş yavaş gelişmişti. afrika’da milliyetçiliğin başını çekmek hususunda onun işlevini gören aydın, çoğu zaman bir tek kuşağın gidip, avrupa’da okuyup, sonra dönmesiyle hareketin önderliği görevini yüklendi. Sözünü ettiğiniz ulus-devletin inşası süreci için de aynı şeyi söylemek fazlası ile mümkündür... 5. Dışarıdan gelen etkiye ek olarak, kıyıdaki beyaz esir tüccarlarına içerilerden hemcinslerini yakalayıp getiren afrikalılar, bu kıtanın koşulları içinde orta sınıf sayılabilecek bir öğe olarak ortaya çıktılar. yalnız, hemen belirtmelidir ki, avrupa’nın sosyo-ekonomik hareketliliğinin, dolayısıyla uyanışının başlangıcı sayılabilecek bu olay kara kıta için korkunç bir darbe oldu. ailelerinden ve vatanlarından koparılan milyonlarca insanın dramları bir yana, bu ticaret bütün kıtayı, en sağlam insanlarını alıp götürerek insan gücünden yoksun kıldı. Şüphe kıta insanının bünyesine çoktan oturmuştu... 6. Fanon'un düşünceleri kıta açısından "rönesans" olarak görülebilir ancak bunun devamında oksidentalizm benzeri bir durumda ortaya çıkabilecektir ki şartlar düşünüldüğünde garipsenmeyecek bir durumdur bu. Ayrıca, "insanların %10'u yaşar geri kalanlar sadece vardır" sözüne bir çatış kaçınılmazdır... Fanon'un sözleri özünde "Kendi omzuna tırman, başka nasıl yükselebilirsin ki" sözünün somutlandırılarak açıklanmış halinden başka bir şey değildir... Ayrıca "batmakta olan bir gemideyiz hepimiz yıldızlara bakıyoruz bazılarımız Afrika için romantik düşünenlere ve bir yerde de sizin romantik düşüncelerinize de bir yanıt olabilir... Yazınızda daha doğrusu tespitlerinizde eksik olduğunu düşündüğüm bir bölüm de misyonerlerin kıta üzerinde ve milliyetçiliklerin yeşermesindeki rollerine dikkat çekmeyişiniz... Çözüm önerilerinde de Pan-afrikanizm ile ilgili mutlaka bir şeyler yer almalıdır diye de düşünmüyor değilim... Son olarak yazınıza yakışacağını düşündüğüm bir söz ile yorumuma son veriyorum; "Az gelişmiş ülkeler başkalarının güdümünde oldukları kadar fiili anlamda da kendi ordularının işgalleri altındadırlar..." Başarılı yazılarınızın devamını diler saygılarımı sunarım...
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |