Psikanalitik kuram denilince, zihinsel işleyiş ve bunun insanda gelişimi ile ilgili bir varsayımlar topluluğunu anlıyoruz.
Ego psikolojisi (Hartmann), nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi konusundaki derinleşmelerle psikanalitik kuram bugün değişmelere uğramıştır.
Freud’un insan sorunlarının oluşumunda cinselliğe verdiği önem ve bu görüşlerin dinsel inançlarla çatışıyor olması, diğer yandan gelişim kuramında kültür farklılıklarına yeterince önem vermemiş olması önceleri Freud’la çalışmaya başlayan Carl Gustav Jung, Alfred Adler, Otto Rank ve Karen Horney’in ondan ayrılmalarına neden olmuştur.
Adler, insanoğlunun
temel sorununu, doğuştan var olan bir aşağılık hissine karşı, bir kudret ile
çekişme olarak görmüştür. Ona göre nörozun esası, kişilerin karakter yapısı ve
ego dürtüleri ile ilgili bir sorundur.
Jung,
insanoğlunun cinsellikten çok, daha yüksek bir takım kuvvetler tarafından
etkilendiğini ve insanın hayvani yapısının, yaratıcılık kudreti ile bir
bağdaşma hali yaşamak zorunda olduğunu ileri sürmüştür. Libidoyu da yeniden
tarif ederek onu genel bir hayat enerjisi olarak nitelendirmiştir. Jung insanın
kendisini yenilemeye çalıştığını ve yaratıcı bir gelişim içinde olduğunu
savunmakta ve kişiliğin ırksal ve soy gelişimsel yönlerine önem vermektedir.
İnsanları içe ve dışa dönük olmak üzere iki gruba ayırmıştır. Bu grubun her
bölümünün hislere, düşlere, düşünceye, içgüdüye ve duygusal bölümlere
ayrıldığını belirtmiştir.
Otto Rank’e göre
duygular ve düşünceler, insan davranışlarının başlıca belirleyicileri ve
denetimcileridir. İnsanların tepki getirecekleri olayları ve görecekleri
tepkileri kendilerinin seçtiğini ve çevrelerini yine kendilerinin yarattığını,
insanın dünyaya bazı eğilimlerle birlikte geldiğini savunmuştur.
Karen Horney, bozuk
davranışların aile içi ilişkilerdeki aksaklıklar sonucu ortaya çıktığını
savunmuştur. Horney ayrca oedipus karmaşasının çocukla ana-baba arasındaki
cinsel saldırgan türde bir çatışma olmadığını, bu karmaşanın ana-babanın çocuğa
karşı geliştirdiği ret etme, aşırı koruma ve cezalandırma gibi kusurlu tutumlar
sonucu, çocukta oluşan anksiyete sonucunda ortaya çıktığını belirtmiştir.
Ayrıca, Freud’un kadın psikolojisini belirleyici en önemli etmenin, erkek üreme
organına imrenme olduğu biçimindeki görüşüne şiddetle karşı çıkmıştır. Kadın
psikolojisinin temelinde güvensizlik duygusunun varlığını kabul etmiştir; ancak
bunun cinsel organların anatomik farkları ile pek ilgisinin olmadığı görüşünü
savunmuştur.
Ego Analistleri
Psikanalitik
kuramda en önemli değişiklikler ego analistleri ya da neo-freudçular olarak
bilinen bir grup tarafından yapılmıştır. Bu hareketin öncüleri arasında Anna
Freud, Eric Ericson, David Rapaport ve Heinz Hartmann’ı sayabiliriz.
Egoanalistleri, Freud’un tasarladığı insan modelinin içgüdüsel hareketlere
aşırı bağımlı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca Freud organizmanın çevre ile
olan etkileşimini göz ardı etmediği halde, bu model insanın zihninde gelişen
dürtülerle harekete geçirildiği bir dürtü modelidir. Ego analistleri insanın
çevresini kontrol etme ve bazı içgüdüsel hareketlerini gerçekleştirmesini
sağlayacak zaman ve araçları seçme yetenekleri üzerinde daha fazla
durmuşlardır. Bunlar davranışların tarihsel sebeplerini araştırmak yerine,
mevcut yaşama koşulları üzerinde durmuşlar, insanı bir taraftan doğuştan gelen
enerjilerle, bir taraftan da dış olaylarla şuraya buraya itilen, sürekli olarak
bu çatışan etkiler arasında uzlaşma sağlamaya çalışan statik bir varlık olarak
görmemişlerdir. Onlara göre davranış, sağlıklı bir şekilde gelişiyorsa insan
hem bu davranışı hem de diş olayların etkisini kendi seçtiği tepkilerle kontrol
etmektedir. İnsanın kaderi doğal enerjilerin ya da dış olayların elinde
değildir.
Normal
uyum özelliği gösteren davranışlar üzerinde durduklarından, davranış bozuklukları
hakkında geliştirdikleri teorik formülasyonları da buna oranla azdır. Bununla
beraber ana düşünce, ego kontrolü tehlikeye girdiğinde davranışın patolojik bir
duruma dönüştüğü şeklindedir. Bu nedenle ego fonksiyonları haz enerjilerini ya
da çevreden gelen istekleri kontrol edemediğinden ya da idare edemediğinden
ruhsal bozukluklar görülebilmektedir.
İd
psikolojisi egonun bütün enerjisini id’den aldığını söylerken, ego psikolojisi
ise id’den ayrı olarak hafıza, algılama ve motor koordinasyonu gibi doğuştan
gelen ego süreçleri üzerinde durmuştur. İlgilenilen konular, kimliğini bulma,
içtenlik ve ego bütünlüğüdür.
Nesne İlişkileri
Teorisi
Nesne
ilişkileri dış dünyaya ait bir kişiyi değer verilen bir bütünlük olarak ve bu
kişinin özne ile ilişkisini içermektedir. Ayrılma-bireyleşme evresine ilişkin
tartışmalar sırasında, Mahler kişi ile dış dünya arasındaki içe alınmış
nesneler ile bilinçdışı arasındaki sürekli karşılıklı değişimlere dikkat
çekmiştir.
Fairbairn,
Kernberg ve Kohut gibi nesne ilişkileri teorisyenleri, kişiler ve objeler
arasındaki ilişkilerin insan yaşamındaki organize rolünü incelemişlerdir.
Nesne
ilişkileri, kişiler arasında değil, zihinde oluşan olaylardır. Nesne
ilişkileri, insanın yaşamının ilk dönemlerinde diğer insanlarla kurduğu ilişkilerden
oldukça etkilenir ve bunun sonucu olarak sonraki ilişkileri etkiler.
Yaşamın
ilk birkaç ayında benlik ya da obje yoktur. Bu döneme saplanıp kalmak, bu
çocukta içe dönüklüğün şiddetli bir patolojiye dönüşmesine sebep olur. Bunun
sonucunda ise kişide, kendine ait bir imaj oluşmadığı için mental organizasyon
oluşturmaması ve ayrıca objelerle ilişki kuramaması durumları görülür. Çocuk
daha sonra ayırt etme dönemlerine girer. Bu dönemde objeleri diğerinden
ayırabilir. Ayırt etme yeteneğinin çalışmaması ise sembiyoz saplanma olarak
görülen bir sembiyoz psikozuna sebep olabilir.
Kendilik
psikolojisi
Kohut’a
göre ideal kimlik tipi, kendine saygılı ve kendine güvenen bağımsız kişiliktir.
Kimliğinden aldığı güvenle, kişi başkalarına aşırı derecede bağlanmaz ve anne
babalarının kopyası olmaz.
Kişilik
gelişimi dönemlerinde ebeveynler, çocuğun yansıtılma ve idealize edilme
ihtiyaçlarını karşılayamazlarsa, çocuk problemli bir kimlik geliştirir. Kohut
yansıtılma ve idealize edilme ihtiyaçları tam olarak karşılanamamış ve bu
yüzden narsist kişilik geliştirmiş farklı tipler üzerinde durmaktadır. Örneğin
yansıtılma eksikliği hisseden kişilikler beğenilmeye ve taktir görmeye
açtırlar. Sürekli olarak her şeyin merkezi olmak isterler. Bu tür kişiler
dikkat çekmek için, ilişkiden ilişkiye, performanstan performansa geçerler.
İdealize olmak isteyen kişiler ise prestijleri ve güçleri için istedikleri
kişiyi sonsuza kadar arama çabası içindedirler. Saygı duyabilecek birini
bulabilirlerse, bu aramanın her şeye değdiğini düşünürler.
Temel kavramlar
Psikanalitik
kuramın temelini oluşturan iki temel ilke vardır. Bunlar;
1-Nedensellik-Psişik
determinizm
2-Bilinçdışının
insanın ruhsal hayatında çok daha dominant bir rol oynadığıdır.
1-Nedensellik-Psişik Determinizm
Hiçbir
şeyin ya da olayın şansa bağlı ya da rast gele olmadığıdır. Her ruhsal olay
ondan öncekiler tarafından belirlenmiştir. Zihinsel yaşamımızdaki olayların
öncekilerle ilintisiz ve rast geleymiş gibi olmaları sadece görünüştedir. Her
unutma ya da yitirmeye, olayla ilgili kişinin bir niyet veya isteğinin neden
olduğu gösterilebilir. İster normal ister patolojik olsun, günlük hayatımızda
her yaptığımız işin ve söylediğimiz sözcüğün bir anlamı, bir geçmişi ve bir de
geleceği vardır.
2-Bilinçdışının (Unconscious)
Varlığı
Psikanaliz,
zihnimizden geçen süreçlerin çoğunun bilinçdışı olduğunu ilk kez iddia eden
disiplin olmuştur. Bir düşünce, bir his, bir rüya, hatırlanan veya
hatırlanmayan bir anı, o anlarda artık bilincimizde olmayan bir takım
süreçlerle kendilerinden evvel gelen düşünce ve hislerden devamlılıklarını
koparmışlardır.
Yıllar
boyu sorulmuş olan klasik soru şudur; bilinçdışının varlığını nasıl kanıtlarız?
Cevap: rüyalar, hipnoz, hipnoz sonrası telkin, günlük hayatımızın dil
sürçmeleri, unutkanlıklar, otomatik yazma. Tüm bunlarda bilinçsel kontrol
ortadan kalkmıştır.
Mental Enerji: Doğada tek bir enerji vardır ve değişik görünüm
almalarından ibarettir. Enerji ortadan kaybolmaz, fakat birikebilir,
saklanabilir, kanalize edilebilir, bloke edilebilir veya kullanılabilir. Bir
alandan başka bir alana kaydırılabilir.
Devamlılık Prensibi ve Tekrar
Dürtüsü: Konstantlık
Enerji
dağılımı Freud’un kuramında en başta gelen prensiplerden biridir. Organizma bir
uyaran karşısında kalınca bir gerilim ve denge bozukluğu ortaya çıkar. İşte
organizma bu denge bozukluğunu düzeltmek ve gerilimi ortadan kaldırmak için
tepkilerde bulunur ve tekrar dengesini elde etmeye çalışır.
Ekonomi Prensibi: Enerji yok olmaz. Bir şeye, olaya enerji
yüklendiğinde o şey mental enerji ile dolar. Buna katheksis denir. Enerji
yüklenen nesneler, olaylar veya organizmanın kendisi kathekde olur. Bu enerji
yok olmayacağına göre şekil değiştirebilir veya başka alana kaydırılır.
Zevk ve Haz Prensibi: Organizma dengede olduğu zaman mutludur. Doyum
bulduğu zaman haz duyar ve bunu yaşam boyunca hep arar. Gerilim doyumsuzluğun
ve bazı şeylerin eksik olduğunun işaretidir. İşte organizma bunu kapatmaya
çalışır. Gerilim sonucu biriken enerjiyi boşaltma ve huzura kavuşma
savaşındadır. İnsan davranışlarında görülen bozukluklar mental enerjinin
yeterince kullanılamaması, bloke olması, saplanması, dolayısıyla kişinin
gerginliğinin huzursuzluğunun sonucudur.
Freud’un Temel
Kuramları
1-Topografik
Kuram
2-Yapısal
Kuram
3-Libido
Kuramı
4-Ruhsal-Cinsel
(psikoseksüel) Gelişme Kuramı
5-Ruhsal
Çatışma, Savunmalar ve Belirti Oluşumu Kuramı
6-Sağaltım
ve Araştırma Yöntemi Olarak Psikanaliz
1-Topografik Kuram
Freud’un
bölmesel varsayımında zihinsel işlemlerin bu üç bölgesi, hiçbir zaman beyinde
anatomik bir yapıya ve bölgelere karşılık olarak düşünülmemiştir. Zihinsel
işlemlerin tümü birden kavramsal olarak bölmelere ayrılmış ve bunlara bilinç,
bilinçöncesi, bilinçdışı adları verilmiştir.
Bilinç: gerçekle
uyumu önde tutan, mantıksal düşüncenin egemen olduğu bölmedir. Bilinçlilikte düşünce,
duygu ve anılardaki neden-sonuç, zaman, yer bağlantıları gerçeğe uygun olarak
kurulur ve bunlara dayanan eylem uyumludur. Gerçeği değerlendirme yetisi ile
dış gerçekte olanla zihinde olan birbirinden ayırt edilir. Çocukluğun ilk
yıllarında düşünce biçimi böyle mantıksal ve dış gerçeğe uyumsal nitelikte
değildir. Çocukluğun ilk dönemlerindeki ilkel ve gerçeği tanımayan düşünce
biçiminden, zamanla olgunlaşma ve öğrenme ile ayrışarak gelişen bilinçli
mantıksal düşünceye ikincil süreç (secondary process) adı verilir. İşte
bilinçte egemen olan düşünce biçimi ikincil süreç niteliğini taşır.
Bilinçöncesi: Kişinin
belirli bir anda bilincinde ayırt edemediği birçok düşünceleri ve anıları
vardır. Bazıları bilinçli bir çaba ile çağrılabilir. İşte bu çeşit düşüncelere
bilinçöncesi düşünceler adı verilir. Bunlar bilincimizde o an bulunmadığı halde
özel bir çaba ile bilince çağrılabilir. Örneğin; bir süre önce karşılaştığımız
bir olayı artık bilincimizden tümüyle silmiş olabiliriz. Bu olay ile ilgili bir
çağrışım, bir uyaran tüm olayın yeniden bilince dönmesini sağlayabilir.
Bilinçaltı: Kişinin
özel bir çabası ile bilince çağrılamayan, farkına varılamayan saklı olduğu
ruhsal bölmedir. Bu yaşantılar ancak özel yöntemlerle; hipnoz, serbest
çağrışım, düşlerin, anormal ruhsal belirtilerin incelenmesi ile açığa
çıkarılabilir.
2-Yapısal Kuram
Freud’un
düşüncelerindeki sürekli değişme ve gelişmeler giderek topografik kuramı terk
etmesine ve yapısal bir kişilik modeli geliştirmesine yol açmıştır. Kişilik üç
ana sistemden oluşmaktadır. Bunlar; id, ego, süperego’dur. Davranışlar bu üç
sistemin etkileşiminin bir ürünüdür ve bu sistemlerden biri diğerinden bağımsız
olarak çalışamamaktadır.
İd (altbenlik): Kalıtımla
geçen, doğuştan varolan, yapıda yerleşmiş bulunan her şeyi içerir. Bedenden
kaynağını alan içgüdüsel dürtüler ruhsal anlatımlarını ilk olarak altbenlikte
bulurlar. Tümden bilinçdışıdır ve bilinçdışı süreçlerdeki kurallar, daha
doğrusu kuralsızlıklar geçerlidir. Dış dünya ile bağlantısı yoktur. Zaman ve
yer kavramı tanımaz. Birbirine karşıt dürtü ve eğilimler yan yana
bulunabilirler. Cinsel ve saldırganlık dürtülerin boşalımı sağlanabilir.
Ego (benlik):
Düzenleyici dizge adını da verebileceğimiz benliğin özellikleri ve işlevleri;
*İçerden
dürtüsel gereksinimlerin algılanması,
*Dış
dünyadan koşulların ve durumların algılanması,
*Bütünleştirme
ve birleştirme yetisi ile dürtülerin birbirleriyle, üstbenliğin istekleri ile
düzenlenmesi ve çevresel koşullara uyabilecek bir niteliğe sokulması,
*Yürütme
yetisi ile istemli davranışın eyleme geçirilmesi benliğin temel işlevi uyumdur.
Bu uyumu yaparken benlik, bir yandan organizma içindeki ilkel dürtüsel
güçlerle; bir yandan çevresel koşullar ve gereklerle; bir yandan da üstbenliğin
istekleriyle bağdaşmak, bunlar arasındaki bir uzlaşma sağlamak zorundadır.
Benliğin
görevi organizmayı acıdan korumak ve doyum sağlamaya çalışmaktır. Altbenlikte
egemen olan doyum ve haz ilkesine (pleasure principle) karşılık, benlikte
egemen olan gerçeklik ilkesidir. Gerçeği değerlendirme yetisi bireyin ruhsal
dünyasının içinde ve dışında olup bitenlerin ayırt edilebilmesidir. Neyin
düşünce, neyin eylem ve olay, neyin imge, neyin gerçek olduğunun bilinmesidir.
Bu bir benlik işlevidir.
Benliğin
içerden gelen uyaranlarla, dışarda bulunan koşullar arasında bir denge kurmaya
çalışması, bir yandan organizmanın doğal gelişme yetileri (bellek, algılama,
zeka) bir yandan da engellenme ve çatışmalara karşı geliştirdiği savunma
yolları ile gerçekleştirilir.
Süperego (üstbenlik): Bireyin
uzun çocukluk yıllarında benliğin bir parçası giderek ana-baba ve toplumsal
değer yargılarını içeren bir yapı olarak ayrışır. Bu özel yapıya üstbenlik
denir. Çocukluğun ilk yıllarında çocuk yanlış ile doğruyu, iyi ile kötüyü
yalnız kendi dürtüsel doyumuna göre değerlendirir. İkinci yaştan başlayarak
çocuk çevreden gelen iyi-kötü, yanlış-doğru değer yargılarını anlamaya başlar. Anne-baba
ya da başka önemli kişilerin neyi onayladıklarını, neyi beğendiklerini ayırt
edebilir. Onaylanmayan bir davranış yapınca dışardan bir acı geleceğini (sevginin
azalması, azarlanma, belki dayak) sezebilmektedir. Giderek çocuk başkalarının
gözü önünde neyin yasaklandığını öğrenir ve bu yasağı başkalarının önünde
yapınca korku ve utanç duygusu duyar. Bu duygular üstbenlik gelişiminin
öncüleridir.
Psikanalitik
kuramda üstbenliğin gelişmesi genellikle oedipus karmaşasını çözmek için
yapılan özdeşime bağlanmakla birlikte, çocuğun daha sonraki dönemlerinde de
toplumsal ilişkilerle sağlanan özdeşimlerin de üstbenlik gelişiminde yer
aldığını unutmamak gerekir.
Yargılayıcı
dizge adını da verebileceğimiz üstbenliğin insan yaşantısındaki belirtisi
suçluluk duygusudur. Kimi bireylerde üstbenlik çok katı ve özür tanımaz,
bağışlamaz bir güçte gelişmiş olabilir. Benlik katı bir üstbenliğin baskısı
altında ezilebilir. Böyle ağır cezalandırıcı, suçlayıcı üstbenlik gelişimi birçok
ruhsal bozukluğun doğuşuna neden olabileceği gibi, çok gevşek bir üst benlik
gelişimi de bireylerin toplum içinde önemli uyuşmazlıklarla karşılaşmasına yol
açabilir.
Güdüleme(Motivation)
Güdü (motive) deyince, organizmayı belli ve düzenli bir davranışa
yönelten herhangi bir durumdur. Bu organizmanın fizyolojik bir gereksiniminden
doğabileceği gibi (açlık güdüsü), psikososyal gelişme sürecinde öğrenme ile de
doğabilir (başarı güdüsü). Açlık güdüsü deyince açlığı karşılayan ve onu
ortadan kaldırmak için gerekli davranışları başlatan bir durum, başarı güdüsü
deyince başarı gereksinimini karşılayacak davranışı başlatan bir durum.
Dürtü (drive): Bir eksiklik ya da hoş olmayan bir uyaranın etkisi
altında dengesi değişmiş olan organizmanın eski durumunu alabilmesi için bir
itme, bir canlandırmadır. Bu tanımlamalardan güdü ile dürtü arasında önemli bir
ayrım olmadığı görülmektedir. Her iki terim birbirinin yerine kullanabilirse
de, genel olarak dürtü terimi biyolojik gereksinimleri belirleyen itici güç
için (açlık, susuzluk, cinsel dürtüler) kullanılmakta; güdü de dürtü anlamını
da içine alan, fakat daha çok yaşam deneyimleri belirleyen daha genel ve
kapsayıcı bir terim olarak kullanılmaktadır (güven, korunma, onuru koruma
güdüsü).
İçgüdü (instinct): Değişmeyen türe özgü kalıplaşmış davranış
örüntülerini doğuran ve sürdüren güçlerdir. Dürtüler, güdüler özlerini,
amaçlarını, nesnelerini değiştirebilmelerine, gelişebilmelerine, öğrenme ile
ortaya çıkabilmelerine karşılık; içgüdüler, türe özgü davranış örneklerini
başlatan değişmeyen ve doğal olarak bulunan güçlerdir. Kuşların göç etmeleri,
balıkların özel yerlerde yumurtlamaları gibi.
3-Psikanalitik Dürtü Kuramı (Libido Kuramı)
Canlı
organizmalardaki yapım ve yıkım süreçlerini başlatan iki temel dürtü, ölüm
dürtüsü ve libidodur. Ölüm dürtüsü yıkıcı davranışları başlatan güçtür. Böyle
bir dürtünün doğal varlığı tartışma konusudur. Saldırgan yıkıcı dürtülerin
doğuştan var olan bir temel dürtü olmadığını, engellenme ve çatışmalarla ortaya
çıkan, gelişen bir güdü olduğu görüşü benimsenmiştir. Libido kuramı çok
eleştirilmiş olmakla birlikte genellikle daha çok kabul görmüştür.
Freud’a
göre libido cinsel haz veren herhangi bir nesne ya da uyarana yönelme anlamında
kullanılmaktadır. Bu anlamda, sevilen, hoşlanılan her nesnenin cinsel niteliği
vardır. Libido aslında cinsel dürtünün dinamik belirtisidir. Genellikle libido
ile cinsel dürtü eş anlamda kullanılmaktadır.
Libidonun
temel özellikleri;
*Libido
karmaşık başka öğe, dürtülerden oluşur ve bunlar parçalanabilir (oral, anal,
genital dürtüler)
*Her öğe
dürtü kendi kaynağının özelliğini taşır ve kaynaklar libididinal bölgeler
olarak bilinir (oral, anal bölgeler)
*Her
dürtünün bir amacı ve nesnesi vardır. Amacı boşalma ve doyumdur.
*Bir öğe
dürtü öbüründen bağımsız ya da birlikte bulunabilir. Örneğin; cinsel doyum için
ağız ve eşeysel organ hem birlikte, hem de ayrı kullanılabilir.
*Dürtüler
birbirleriyle yer değiştirebilirler. Birine bağlı enerji yüklemi öbürüne
aktarılabilir. Örneğin; yüceleştirme ile cinsel dürtü amaç ve nesnesini tümden
değiştirerek cinsellikten sıyrılmış bir güdü durumuna gelebilir.
Libido
başlangıçta bedene yatırılmıştır ve bu duruma birincil narsizm denir. Benlik
yapısı gelişirken ve çevredeki nesnelerle ilişkiler, bağlar kurulurken bu
nesnelerin ruhsal aygıt içindeki tasarımları üzerine libididinal yüklenim ve
buna nesne libidosu denir. Ancak kişideki libidonun bir bölümü sürekli olarak
benlikte yatırılmıştır (birincil narsizm). Bireyin kendi benliğini sevmesi, ona
bağlı olması anlamına gelen birincil narsizm, yaşayabilmek için gereklidir.
Yetişkin çağlarda olumsuz koşullarda, ağır güvensizlik durumlarında bireyin
nesnelere yüklenen libidosunu geri kendi bedenine ve benliğine çekmesi ikincil
narsizmdir. Bu durumda birey dış nesnelere olan sevgi ve ilgi bağlarını kendi
bedenine ve benliğine yöneltir. Çevredeki uyaran ve nesnelerle ilgileri,
bağları azalır; içine kapanır ve giderek iç dünyası ve kendi bedeninin
uyaranları ile ilgilenir, onlardan doyum arar. Bu ikincil narsizm durumu
hipokondriazis ve içe kapanım (şizofreni gibi) durumlarda belirgindir.
4-Ruhsal-Cinsel Gelişme Kuramı (Psikoseksüel Kuram)
Gelişim dönemleri:
Oral Dönem (0-1 Yaş): Bu dönemde
egemen olan haz ilkesidir; doğal dürtülerin hemen doyurulması, gerginliğin
hemen giderilmesi çocuğun en başta gelen beklentisidir. Bu döneme oral dönem
deyişinin nedeni; bu çağda ağız ve dudakların özel haz bölgesi olarak
kullanılması ve tüm yaşamın bu bölge aracılığıyla sürdürülebilmesi gerçeğidir.
Ağız
ve dudaklar eşyaların tanınmasına yaramaktadır. Her eline geçen şeyi ağzına
götürerek eşyayı, dünyayı tanıma yolunda gelişmeler sağlamaktadır. Tam bir
narsizm içinde bulunan çocuk zihninde yavaş yavaş annenin ve başka haz veren
nesnelerin imgeleri oluşur. Narsistik libido, giderek artan derecelerde,
dışardaki doyum veren nesnelerin zihnindeki imgelerine yatırılır (nesne
libidosu). Böylelikle oto-erotizm yavaş yavaş azalır; doyum, nesne
ilişkilerinden sağlanmaya başlanır.
Bu
dönemde çocuk için haz ve doyum veren nesne iyi, bekleten gereksinimini hemen
karşılamayan nesne kötüdür. Çocuk iyi nesneleri kendince iyi yanlarını kendi
içine atar (introjection). Böylelikle iç alım ve içe atım düzenekleri daha
sonraki yıllarda başvurulacak olan özdeşim düzeneğinin öncüleri olurlar.
Bu
dönemin sorunları; ayrılma anksiyetesi, çocuğun aşırı doyurulması ya da
doyurulmaması nedeniyle oral döneme saplanma ve bağımlı kişilik oluşur.
Anal Dönem (1-3 Yaş): Çocuğun
yürümeye, konuşmaya, kendi benliğini çevresinden ayrı algılamaya başladığı;
yavaş yavaş bağımsızca isteme ve davranma gibi ruhsal yetilerin yapı taşlarını
geliştirdiği çağdır. Psikanalitik kurama göre anal, üretral bölgeler cinsel haz
bölgeleri olmuştur.
Çocuğun
dışkısını, idrarını tutabilmesi, annenin istediği zaman, istediği yerde yapması
çevreden büyük ilgi görür. Böylelikle çocuk artık toplumun iyi-kötü,
doğru-yanlış ve ayıp gibi yargıları ile karşılaşır.
Bu
dönemde çocuk ters, inatçı, dağınıktır. Dışkısını inatla tutabilir ya da
olmadık yerde bırakabilir. Bu nedenle bu döneme anal sadistik dönem adı da
verilir.
Bu
dönemde çocukta ambivalans duygular yoğundur. Çocuk bu dönemde her eylemin
olumlu, olumsuz yanı arasında bocalar. Çocuk anal-sadizm, kirlilik, ambivalans
tutumlara karşı savunma düzenekleri oluşturur. Bunlar karşıt tepki kurma,
yalıtma ve yer değiştirmedir. Bu savunmaların yerleşmesi ile anal kişilik
gelişir.
Bu dönemin
sorunları; ailenin yanlış yaklaşımlarından dolayı anal saplanma va anal kişilik
özellikleri oluşabilir. Anal kişilikte, aşırı titizlik, cimrilik, inatçılık,
aşırı düzenlilik, kararsızlık gibi özellikler vardır.
Fallik Dönem (3-6 Yaş): 3 yaşından
başlayarak artık eşeysel organın kendisi cinsel haz bölgesi olmuştur. Bu
dönemin en önemli iki sorunu; iğdişlik (kastrasyon) korkusu ve oedipus karmaşasıdır.
Çevreden ve başka insanlardan ayrı bir kişi olduğunu bilen çocuk, artık nasıl
bir kişi olacağını araştırmaktadır. Kendi bedenine, cinsel ayrılıklara,
çevredeki her şeye karşı derin, bitmek bilmez sorma ve öğrenme eğilimi
gösterir. Bu döneme bu nedenle bilme tutkusu dönemi de denir. Çocuk cinsel
ayrımını yapar, cinsel yasakları ve değerleri hızla öğrenir.
*İğdişlik (kastrasyon) korkusu: Erkek çocuk bu dönemde penisin
bütün insanlarda var olduğunu sanarken, kız cinsel organını görmesi ile düşüncesinde
cinsel organların başına gelebilecekler bakımından korkular gelişir. Çocuk için
penis üstünlüğünün kabul edildiği dönemde, penisi olamayan kişileri görmekle
çocuk, penisinin yok edilebileceği, kesilebileceği korkusuna kapılır. Çocukta
gelişen bu korkuya iğdişlik korkusu denir.
Bu
dönemde çocuğun masturbasyon yapmasına, gece işemelerine karşı aileden ya da
herhangi bir kimseden gelen ve penisinin kesilip koparılacağı biçimindeki
korkutmalar iğdişlik korkusunu uyaran dış etkenlerdir.
Kızda,
erkek çocukta olduğu gibi bir penis olmadığından, kız çocuğun cinsel yaşamdaki
ilk duygusu penisi olmadığını keşfetmesi ile ilgilidir. Derin bir eksiklik
duygusu altında kız çocukta penise imrenme, yani kendisinde de penis olma
isteği belirir. Erkekteki iğdişlik korkusunun kızdaki karşılığı penise imrenme
duygusudur.
*Oedipus kompleksi: Freud bu dönemde erkek çocuğun annesine özel bir
sevgi ile yönelerek babasıyla yarışmaya girmesi ve ondan nefret etmesi, kız
çocuğunda babaya sevgi duyması ve annesinden nefret etmesidir. Kız çocuğundaki
bu duruma elektra karmaşası denilmiş fakat tutulmamıştır. Cinsel gelişim
yönünden bir çocuğun oedipal aşamasına gelip çatışmaya girmesi için, ilk kez,
kendisinde cinsel kimlik yerleşmesi gerekir.
Oedipus kompleksi ve özdeşim: Özdeşim bir başkasının
özelliklerini, duygu, davranış, değer ve inançlarını benimseyerek kişinin kendi
benliğine alması, kişiliğin bir parçası durumuna getirmesidir. Bu genellikle
bilinçdışı bir süreçtir. Klasik psikanaliz kuramında erkek çocuk babası, kız
çocuk annesi ile özdeşim yaparak iğdişlik korkusundan ve oedipus karmaşasının
çelişkili duygularından kurtulur.
Latent Dönem(6,7-12,15)
Bu
dönemde çocukta daha önce geçirilmiş olan ruhsal-cinsel çalkantılar ve
çatışmalar yatışma, uyuklama durumuna geçer. Yeni uğraşlar geçmiştir. Ana-baba
özdeşimin yanı sıra başka kişilerle de özdeşimler önem kazanmıştır. Toplumsal
kurallar ve kurumlarla yüzyüze geldikçe süperegosu daha da gelişir.
Aslında
bu dönemde bütün cinsel dürtülerin ve ilgilerin uykuya yattığı söylenemez. Bu
yaştaki çocuklarda da cinsel meraklar, cinsel oyunlar görülür.
Ergenlik ve Delikanlılık
Dönemi(12,15-20): ergenlik çağı bedensel, cinsel ve ruhsal olarak
önemli değişikliklerin olduğu bir dönemdir. Erkekte ve kızda delikanlılık
ergenliğin ardından genç erişkinlik çağına dek uzanan dönemdir.
5-Ruhsal Çatışma, Savunmalar ve
Belirti Oluşumu Kuramı
Engellenme
Dürtünün
amacı boşalım ve gerginliğin ortadan kalkması, doyum ve hazdır. Bu amacın
gerçekleşmesi için organizmanın yöneldiği doğrultuda bir engelin bulunması; bu
nedenle boşalım ve doyumum olmaması durumuna engellenme denir. Organizmanın
doyurulma gereksinimi süregeleceğinden, bu gereksinimin ortaya çıkardığı
gerginlikte sürecektir. Bu durum hoş olmayan, istenmeyen bir durumdur.
Organizma doğal olarak kendisine acı veren bir durumdan kaçacak ya da böyle
durumları, etkenleri ortadan kaldırmaya yönelecektir.
Engellenmeyi Doğuran Etkenler
*İçten
gelen etkenler: Bedensel güçsüzlükler, hastalıklar, suçluluk duyguları,
korkular, kişinin benliğine sinmiş yasaklar.
*Dıştan
gelen etkenler: Doğal afetler, ekonomik çöküntüler, savaşlar, aşırı toplumsal
yasaklar. Engellenme bilinçli bir süreç değildir, bilinçdışı birçok etkenlerle
engellenme durumları ortaya çıkabilir.
Çatışma
Organizma
birbiri ile bağdaşmayan birçok dürtü ya da dürtü nesnesi ile karşı karşıya
kalınca çatışma durumu ortaya çıkar. Türleri; yanaşma-yanaşma çatışması,
uzaklaşma-uzaklaşma çatışması, yanaşma-uzaklaşma çatışması. Çatışmada bir
engellenme durumudur ve gerginliğin artmasına yol açar.
Anksiyete
Dışarıdan
gelen bir tehlikeye karşı olan duygusal tepkiye korku denir. Korku benliğe,
varlığa yönelik bir tehlike durumunda kaçma davranışlarını başlatan bir
duygudur. Korku bulunmasa organizma tehlikeli durumlardan kendisini hemen
kurtarma, kaçma durumuna giremezdi.
Kişi
için tehlikeler yalnızca dışarda var olan nesnel tehlikeler değildir. Çoğu kez,
insan kendi içindeki dürtülerden, eğilimlerden, geçmiş yaşantıların anılarından
da korkabilir. Kişiyi hoş olmayan bir duruma sokan herhangi bir şey tehlike
olarak algılanır. Bilinçli tehlikeye karşı tepki korku ise; bilinçdışı olan ve
nesnesi kişice tanınmayan içten tehlikelere karşı tepki de bunaltıdır.
Freud’a
göre normal insanın duyduğu anksiyete ile nevrotik anksiyete birbirinden mantık
ve anlaşılır olması bakımından ayrılmaktadır. Günlük yaşamda herkesin yaşadığı
anksiyete gerçekçi anksiyetedir. Bunun yanısıra özellikle süperegonun vicdan
diye bilinen bölümünün tehlikeli saydığı durumlarda ortaya çıkan anksiyete ise
ahlaksal anksiyetedir.
Egonun,
içgüdülerin birden boşalma istemlerini engelleyememesi korkusu sonucu oluşan
anksiyete ise nevrotik anksiyetedir.
Anksiyetenin
kaynakları
Anksiyetenin birincil kaynakları:
-Çaresizlik
hisleri,
-Ayrılma
veya ayrılma tehdidi,
-Yoksunluk
ve kayıp,
-Düş
kırıklığı,
-Anksiyetenin
özellikle ebeveynlerden önsezi ve özdeşleşme ile geçmesi veya iletişimi:
bebekten doğuştan annenin veya anne figürünün kendinin yaşantıları olabilecek
sıkıntı, ilgisizlik, nefret duygularını sezebilme yeteneğine sahiptir.
-Onaylanmamak
veya önemli bir ergin tarafından onaylanmamak korkusu
-Fiziksel
tehditler: dış çevre, iç çevre (açlık, susuzluk, hastalık, fizyolojik
durumlar), gerçek-aktüel fiziksel ve ruhsal taciz.
-Şartlandırılmış
cevaplar: bir bebek eğer seri halinde fiziksel ve ruhsal yoksunluğa ve acıya
maruz bırakılırsa, ilerde ergenlikte kişi buna uyumlu olarak aşırı bir
anksiyete reaksiyonu gösterebilir.
Anksiyetenin ikincil kaynakları
Ergenlikte
görülen anksiyete türleridir.
-Bilinç-süperego
çatışması,
-Önemli
kişilerin onaylarını alamama,
-Sosyal
çatışma,
-Kendini
korumada tehditler,
-Şartlanmış
cevaplar: Kişi anksiyete yaratacak olaylara tanık olmuşsa bunun sonucunda fobik
veya kompulsif nörotik tabloların oluşumuna neden olabilir.
-Düş
kırıklığı ve düşmanlık,
-Çocukluktan
kalan artıklar: ayrılma, özdeşleşme, yetersizlik, bağımlılık,
-Üzüntülü
beklentiler.
Psikanalitik kuramda nöroz
Freud
represe edilmiş cinsel dürtülerin, ergenlik dönemindeki düş kırıklığın ardından
bastırmanın etkisinden kurtularak nörotik semptomların geliştiğine inanmıştır.
Nöroz represe edilmiş materyalin geri dönüşüdür.
Yeni
görüşlerinde Freud ‘dan farkı yoktur:
-İçten
gelen dürtüler, kişide bir tehlike ve suçluluk hissi yaratırlar. Dürtüler ya
agresif ya da cinsel kökenlidirler.
-Çatışma
tümüyle veya gerçekçi olarak çözülmemiştir. Tekrarlanan psişik travmalarla,
yetersiz kalan represyon mekanizmasının yardımına koşan diğer savunma
mekanizmaları ile olan işbirliği sonucu semptomlar oluşur (symptom formation).
-Semptom
oluşurken seçilen temalar, yani neye özel bir çeşit fobi veya obsesyon
kliniğinin oluşumu ise semptom seçeneği olarak adlandırılır.
Depresyon kuramı
-Kaybolmuş
bir sevgi nesnesi,
-Kaybedilmiş
nesneye esasında bir ikilem,
-Kaybedilmiş
nesne içselleştirilmiştir,
-İçselleştirilmiş
sevgi nesnesi özdeşleşilmiştir,
-Temelde
kayıp nesneye karşı hissedilmiş ikilem ve onun içerdiği şiddet, şimdi kişinin
kendine yönelmiştir.
Psikoz kuramı
Freud’a
göre psikozlarda benlik bütünlüğü çatışma ile ego içinde kaybolur. Şizofreniyi
ego mekanizmalarının bozulup hastanın regresyona girmesine bağlarlar. Klinik
tabloya hakim regresyona karşın hasta, kopmuş olduğu gerçek dünya ile
semptomları yoluyla bir ilişki kurmaya çabalar.
Paranoyayı
da bilinçötesinden gelen eşcinsellik hislerinin bilinç yüzeyine çıkması, bir
yandan iğdişlik anksiyetesini tehdit etmesi olarak nitelendirmiştir.
Sapkınlıklar
Çocukluk
çağının cinsel gelişmesi sırasında libididinal kompleksler karşısında üç çözüm
yolu söz konusudur:
*Birey
kendini sapkınlığa kaptırır
*Birey onu
zorlayan cinsel eğilimi, noksan bir şekilde bilinçaltına iter ve bastırarak
nevrotik olur
*Birey
gerçek olaylarla olumlu bir savunma mekanizması geliştirir ve normal cinsel
yaşam oluşur.
Psikanalitik
kuramda sapkınlık kişinin cinsel kimliğine karşı tehdit ve tehlikelere karşı
oluşur. Pregenital ve fallik dönemdeki anksiyeteler iki cinslilik
identifikasyonları sapkınlıklara neden olmaktadır.
Benliğin
Savunma Düzenekleri
Benliğin
savunma düzenekleri, çatışma ve bunaltıya karşı kullanılan benlik işlemleridir.
Genellikle bilinçdışı süreçlerdir ve birey, ne tehlikenin ne de kullandığı
savunma düzeneğinin bilincinde değildir. Bunlar ;
Bastırma,
yadsıma, yansıtma, içe atım, yer değiştirme, kendine yöneltme, mantığa bürüme, karşıt tepki kurma, döndürme,
yapma-bozma, saplanma, gerileme, düş kurma, yüceleştirmedir.
Rüya Kuramı
Freud
rüya imgelerinin bilinçdışındaki istek ve düşüncelerin simgeleştirme sürecinden
geçmiş biçimleri olarak açıklamıştır. Böylece bilinçdışındaki isteklerin,
bilinç düzeyine çıkmasına engel olunur. Uyku süresinde sansür gevşer ve
bilinçdışındaki bazı duygu ve düşüncelerin önce biçim değiştirdikten sonra bu
sınırı aşmasına olanak verilir. Rüya gören kişinin algıladığı imgeler, sınırı
aşmış olan bilinçdışı duygu ve düşüncelerin, maskelenmiş biçimleridir. Rüyanın
uyandıktan sonra hatırlanabilen kısmına, rüyanın belirgin içeriği adını
vermiştir. Bilinçdışı ve kabul edilemeyecek olan içeriğine ise rüyanın gizli
içeriği demiştir.
Gülay YİĞİTOĞLU (Taşdemir)
KAYNAKLAR
1-Len Sperry,M.D. (1994).
Psikiyatrik Olgu Formulasyonları. Çev: Levent Küey. İzmir.
2-Karahan, F. Sardoğan,M.E. (1994).
Psikolojik Danışma Kuralları. Eren Ofset/İstanbul.
3-Öztürk,M.O. (1998). Psikanaliz ve
psikoterapi. Bilimsel Tıp Yayınevi/Ankara.
4-Freud,S. (1993). Davranış
Bozuklukları ve Tedavisi. İstanbul.
5-Freud,S. (1993). Psikanalize
Giriş. Gümüş Basımevi/Ankara.
6-Brenner.C. (1998). Psikanaliz,
Temel Kavramlar. Ankara.
7-Yanbastı,G. (1996). Kişilik
kuramları. Ege Üniversitesi Basımev./İzmir.
8-Ersevim,İ. (1997). Freud ve
Psikanalizin Temel İlkeleri. Nobel Tıp Kitabevleri/İstanbul.