Okunma: 1850 kez
NöroKuantoloji: Yeni Bilim, Nasıl Başladı ve Oluştu? Kuantum fiziği 1900 yılında doğmasına rağmen, matematiksel teori ve formüller zemininden çıkıp günlük yaşamımızda uygulamaya girmesi son 20-30 yıl içinde olmuştur. Özelikle son 10 yıldır, kuantum fiziği ve sinirbilimleri üzerinde çalışanlar, birbirlerinin alanına ilgi göstermeye başladılar. Önce fizikçiler, sinir sistemi alanına ilgi gösterdiler. Daha sonra sinirbilimciler geride kalmayarak, kuantum fiziği alanına ilgi gösterdiler.
Kuantum
fiziği 1900 yılında doğmasına rağmen, matematiksel teori ve formüller
zemininden çıkıp günlük yaşamımızda uygulamaya girmesi son 20-30 yıl
içinde olmuştur. Özelikle son 10 yıldır, kuantum fiziği ve
sinirbilimleri üzerinde çalışanlar, birbirlerinin alanına ilgi
göstermeye başladılar. Önce fizikçiler, sinir sistemi alanına ilgi
gösterdiler. Daha sonra sinirbilimciler geride kalmayarak, kuantum
fiziği alanına ilgi gösterdiler. Uygun platformlarda olmamakla beraber,
garip şekilde kuantum fiziği konferanslarında “bilinç, bilinçli ölçme,
gözlemci” kavramları üzerinde konuşulmaya ve tartışılmaya başlandı. Sinirbilimleri
konferanslarında, sinir hücreleri arası iletide kuantum fiziğinin
yerinin olup olmayacağı, sadece klasik fizik tanımlamalarının
beynimizin bazı işlevlerini açıklamada yetersizlik gösterdiği
konuşulmaya başlandı. Ve 2000 yılından bu yana, sinirbilimcilerinin ve
kuantum fizikçilerinin bir araya geldikleri, “Kuantum Zihin” başlıklı
akademik toplantıları yapılmaya başlandı. Bu toplantılardaki
konuşmacılar, artık “Yeni Çağ” yazarları ya da elle tutulur temeli
olmadan her şeye kuantum fiziğini sokan amatörlerden oluşmuyordu.
Tersine, bunların çoğunluğu önde gelen fizikçi, sinirbilimcilerdi.
Yaptıkları ya da yazdıkları da bilimin nesnel tanımının dışında değildi.
Beyin
On Yılı Temmuz 1990’da başladığından beri sinirbilimi üzerine yapılan
çalışmalardan elde edilen veriler büyük bir hızla artmaktadır. 1905
yılında sinir hücresi öğretisi ile Nobel ödülü alan Santiago Ramon
Cajal’dan, yakın zamanda bellek üzerindeki çalışmaları ile Nobel alan
Eric Kandel’e kadar 100 yıllık sürede çok şeyler öğrendik. Ne kadar çok
şey daha öğrenmemiz gerektiğini de öğrendik! Önümüzdeki yüz yılda bu
ilerleme artan hızla devam edecektir. Nörogenetikle, genin işlevi ile
beynin işlevi ve hastalıkların temelini anlamaya başladık. 1950’lerde
beyin görüntülemesi için sadece anjiografi ya da pneumoansefalografi
kullanılırken, bugün işlevsel beyin görüntüleme yöntemlerine ilaveten
birçok elektrofizyolojik yönteme de kavuştuk. Bu yüzyılda sinir
bilimlerindeki gelişmelerle birçok alanda zaferler kazandık: birçok
sinir sistemi enfeksiyonlarını antibiyotikler ve antivirallerle tedavi
edebilir olduk, sinir ve kas hastalıklarına yönelik gelişmiş tanı
yöntemleri kazandık, felçlerde pıhtı çözücü tedaviye başladık.
Parkinson, Alzheimer ve epilepsi, amyotrofik lateral skleroz gibi
hastalıklarda ideal olmasa da uygun tedavi yaklaşımlarını başlattık...
Tedavi edemediğimiz hastalıkların oluş nedenlerini anladık... Bir
zamanlar etkin tedavisi olmayan nörolojik hastalıklar artık nihilizmden
kurtuldu. Beyin On Yılı, beyin görüntülemesi ile genetiğin muazzam
potansiyelini önümüze koydu. Bütün bunlara ilave olarak bilişsel
bilimlerde son yıllarda elde edilen veriler, yüzyıllardır devam eden
felsefi konularla birleştirilerek nörofelsefe ortaya çıktı.
Klasik Fiziğin Problemi
Klasik
fiziğin başlangıcı Isaac Newton (1643-1727) ve daha sonra ardından
gelen James Maxwell (1831-1879) ile Albert Einstein'ın (1879-1955)
çalışmalarına dayanır. Newton teorisini Johannes Kepler'in (1571-1630)
çalışmaları üzerine inşa etmiştir. Kepler'in gezegenler kanununu
bulması, insan gözlemlerinden bağımsız hareketin doğada olduğunun en
büyük destekçisi oldu. Buna göre, cisimlerin konumları, hızları ve
kütleleri biliniyorsa, bundan sonraki konum ve hızları da
belirlenebilirdir. Bu belirleniş felsefe üzerine de ciddi etki etmiş ve
özgür iradeyi ortadan kaldırmıştı. Ardından gelen Newton da geleneği
sürdürdü ve gözlemciden bağımsız kütleçekimi gibi basit ama çok
çıkarımlar sağlayan matematiksel kuralları ortaya koydu. Arada hiçbir
şey olmadan uzaktan iki cismin birbirini çekmesini matematiksel
denklemlere Newton çevirdi ama bu onda bir de korku oluşturdu. Çünkü
oluşturduğu fizik kuvvet aktarma gibi doğrudan etkilere dayanıyordu.
Kütleçekimin aracısının ne olduğunu bilemiyordu (bugün ise hala bunu
tespit edememişsek de kabul edilen graviton adlı sanal parçacıkla kütle
çekiminin iletildiğidir). Ardından gelen Einstein ise kullanılışlı bir
aracı keşfetti: uzay-zamanın eğrilmesi. Aslında uzaktan etki yoktu. Tüm
etkiler yakındaki komşuluklarla taşınıyordu ve ışıktan hızlı bir etki
de yoktu.
Klasik
fizik tam olarak belirlenimcidir ve bir önceki durumdan bir sonraki
durum tespit edilebilir. Buna göre bizler mekanik otomatlarız ve fizik
evren matematik ile kesin olarak ifade edilebilir. Tüm hareketlerimiz,
minik ve zihinsiz maddeler arasındaki etkileşimlerden çıkar. Geriye
doğru yani zihin ve bilincin madde parçacıkları üzerinde bir etkisi
olmaz. Kişinin zihinsel dünyası onun fiziksel beyin düzenlenişi ile
belirlenir.
Daha
sonra Faraday 19. yy’da elektrik akımının manyetik alan ve manyetik
alanın elektrik akımına dönüşebildiğini tespit etti. Böylece
elektromanyetik teori doğmuş oldu. 1860’larda da Clerk Maxwell
elektromanyetizmanın ve dalgaların denklemlerini ortaya koydu. Önce
ışığın, ardından da ısının farklı frekanslarda titreşen elektromanyetik
dalga olduğu anlaşıldı. 1887’de Hertz, radyo dalgalarını keşfetti.
Artık parçacıklardan oluşan Newton’un evreni tam bir frekans
yelpazesine döndü. Daha sonraki dönemlerde de Max Planck, bu
titreşimlerin frekanslarının, Planck sabiti gereği kesikli olduğunu
ortaya koydu. Newton’un saat gibi çalışan evreni, kuantum
büyüklüğündeki deliklerden oluşan kalbura döndü. Ardından ışığın sadece
dalga değil, hem parçacık hem de dalga özelliği olduğu görüldü. 1920’de
Werner Heisenberg elektronun davranışını ölçmek isteyen “gözlemci”
hangi özelliğini ölçmek istediğini, ölçme öncesinde karar vermelidir
gibi bir teori ortaya attı. Çünkü, bir elektronun pozisyonunu (konum)
ölçmek, hızını belirsiz kılıyordu; oysa sadece hızını ölçmek
istediğinizde pozisyonu belirsiz hale geliyordu. Yani, gözlemcinin
ölçmek istediğinin ne olduğuna önceden karar vermek gerekiyordu
(Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi). Bu ilke Newton’un objektif/nesnel
ölçümünü yıktı. Bilgi bilimsel olarak nesnellik ideal olmasına karşın,
varlıkbilimsel olarak tam nesnellik yanlıştır.
Böylece,
kuantum mekaniği “gözlemci” denilen deneyciyi, içselliği ve karar
süreci ile birlikte ölçme sürecinin içine soktu. Böylece, Newton fiziği
ile evrenin bir parçası olmayan ve sadece onu dışarıdan gözleyen
“insan/deneyci/gözlemci/bilinçli varlık” kavramı değişti. Ben ve
dışarıda olan bir araya geldi. Daha sonraları da Einstein tarafından,
Newton mekaniğinde ikisi bağımsız ve sabit olan zaman-mekan kavramı bir
araya getirildi. Böylece “şimdi”nin anlamı, kimin anlattığına bağlı
hale geldi.
Klasik
fizik, bugünkü bilim içerisinde bilincin teorisini oluşturmada
yetersizdir. Klasik fizik tüm beyin aktivitesini yukarıdan-aşağıya
atomik olarak tanımlanmaya gerek duyar. Ancak kişinin bilinç akışı ile
hem bedensel davranışları hem de beyninde ne olduğu arasında bir ayrıma
gitmez. Oysa, kuantum teorisi kullanıldığında durum bunun tam tersidir.
Kuantum teorisi kurucuları, fiziksel bir teoriye "gözlemci" ekler ve bu
yenilik klasik fizikten çok ciddi bir ayrım yaratır. Gözlemciye
yüklenen bu işlev, tamamen kuramın kendisinden kaynaklanır. Bilinç,
kuantum mekaniğine dahil edilir.
Bilinç bir birinci kişi (first person) bakış açısıdır. Birinci kişi
bakış açısı tamamen kişinin kendi deneyimleri ile ilgilidir. Bu bakış
açısı var oluşun nesnel biçiminden veya üçüncü kişi (third person)
bakışından farklıdır. Birinci kişi bakış açısında, “ben ne
deneyimliyorum ya da başımın içinden ne geçiyor?” sorusunun yanıtını
verirken, üçüncü kişi bakışı, başkasının başının içinde (beyninde) ne
oluyor sorusunun yanıtını verir. Günlük ve bildik bilimimizin tümü
üçüncü kişi bakış açısının ürünüdür. Geleneksel bakış, zihin ya da
bilinci incelerken, “içe bakış” ile “davranış” arasında bir seçim
yapmaya zorlar bizi. Zihin, bilgi bilimsel olarak, zihinsel durumlarla
karakterizedir ve birincil kişi bakışı ile ulaşılabilirdir. Yani, bir
kişi kendi zihinsel durumuna, sadece kendisi olarak ulaşabilir. Buna
karşın, beyin, sinir hücresel durumlarla karakterizedir ve üçüncü kişi
bakışı ile ulaşılabilirdir. Üçüncü kişi bakışı, başkalarının beyninde
dışarıdan bakmaktır. Oysa, birinci kişi bakışı ile kişi, hem kendi
beynine hem de ilişkili sinir hücresel durumlara ulaşamaz, yalnızca
zihinsel durumlarına ulaşır. Diğer yandan, davranışlarımız, zihinsel
olanın bir göstergesi olmasına karşın, aynı davranış, aynı zihinsel
görüngü değildir. Buna karşın, kuantum mekaniği, öznel olarak birinci
kişi bakış açısıyla uyumludur. Klasik fizik ise nesneldir ve üçüncü
kişi bakış açısı ile uyumludur. Gezegenlerin hareketi ya da Newton’un
kütle çekimi, herhangi bir kişinin deneyimi olmadan da kendiliğinden
oluşur.
Bugünün
kabul edilen bilinç-beyin etkileşimi teorileri, henüz deneyimlerimizi
tam anlamıyla izah edecek yeterlilikte değildir. Zihinsel etkinlik ve
bilinç, şu ya da bu şekilde belli bir tür fiziksel yapı ve
nörofizyolojinin özelliğidir. Nörofizyolojik süreçlerin, zihinsel
görüngüleri nasıl ortaya çıkardığı günümüz biliminin en büyük cevabı
verilmemiş sorusudur. Yani benim ya da sizin ağrı taşıyan C-lifleriniz
uyarılır ve bu elektriksel bir uyarana dönüşür. Ama bu uyaran ortaya
çıktığında neden ağrı yaşamamız gerektiğinin yanıtı henüz yoktur.
Fiziksel yapı derken madde, kütleli nesneler, parçacıklar, uzay-zaman,
alan, enerji gibi konulardır. Bunların oluşturduğu bileşik sistem bizim
kırmızı bir elmayı algılamamızı sağlar. Aynı şey bize, acı, endişe,
istek, sevgi, gıdıklanma, nefret, tat-koku gibi deneyimleri yaşatır.
Zeitgeist: ‘Zamanın Ruhu’
Son
yıllarda özellikle, işlevsel beyin görüntüleme yöntemlerinin gelişmesi
ile artık matematiksel işlem yaparken ya da Mozart’ı dinlerken
beynimizin hangi kısmının çalıştığını ayrıntılı olarak bilebiliyoruz.
Her ne kadar bu teknikler insan bilincini/zihnini anlamada bize
doğrudan bir yol açmıyorsa da, dolaylı yoldan birçok bilgiyi önümüze
seriyor.
Sinir
hücreleri ileticileri düzeyinde birçok hastalığın temelini öğrenmiş
bulunuyoruz: depresyon, şizofreni, bipolar bozukluk, kişilik
bozuklukları. Yine bu hastalıklarda, beynin işlevsel olarak hangi
bölgelerinin daha çok devreye girdiğini de öğrendik. Sadece davranışsal
değil beyni yıkıma götüren (Huntington, Alzheimer) birçok hastalığı
artık daha ince değerlendirebiliyoruz.
Genetiğin
gelişimi ile tamamen yeni bir alan haline gelen nörogenetik adeta son
hızla ilerlemektedir. Nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların genetik
temeli ortaya tam olmasa da adım adım konulabilmekte... Bununla
ilişkili olarak da artık, klasik anlamda psikiyatrinin ölmeye
başladığını ve yerine biyolojik psikiyatrinin geçtiğini görüyoruz.
Beyindeki
sinir hücrelerinin ürettiği elektrik akımlarından yararlanılarak, robot
kolların, istenildiği yöne hareket etmesi ya da düşünce ile ekranda
belli harfleri seçebilme çalışmaları son on yıl içinde ele alınmaya
başlandı.
Bugünkü
sinirbilim Zeitgeist’i Descartes döneminden çok farklıdır. Solunan
havada artık fizik ve sinir sistemi var. Her ne kadar sözcükler ve
düşünceler geçmişin düşüncelerinin kıyısından fazla uzaklaşamasa da
artık farklı bir bilgi üretim çağındayız. Descartes dönemindeki
sinirbilim düzeyi, bugünkü astronomi ve astroloji arasındaki fark kadar
gerideydi. Bugün, bilimsel sonuçlar, dinsel ön kabuller veya etkiler
altında değil serbest olarak ortaya konulmaktadır. Öne sürülen bazı
fikirlerin, açık ve serbest tartışma ortamında ömrü kısa olsa da,
ardından yeni bir düşüncenin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır.
Bir bilimsel kabulün sahneden silinmesi ardından mutlaka yerine daha
iyisi geçmektedir. Ancak, Zeitgesit, yeni bir fikre hazır olmadığı
sürece, bu fikrin sahibi sesini duyuramayabilir. Revaçta olan teorik
düşünceler bir alandaki yeni bakış açılarının ele alınmasını
zorlaştırır veya engelleyebilir. Yeni düşünce, bunlara rağmen,
duyurulursa bile ona gülünebilir ya da öne süren kişi bir darağacında
sallandırılabilir. Dolayısı ile her bilimsel gelişme zamanını beklemek
zorundadır.
NeuroQuantology: Bir paranın iki yüzü
Kuantum
mekaniği 1900’lerde doğmasına rağmen, matematiksel teori ve formüller
zemininden çıkıp günlük yaşamımızda uygulamaya girmesi son 20–30 yıl
içinde olmuştur. Özelikle son 20 yıldır, kuantum mekaniği ve
sinirbilimleri üzerinde çalışanlar, birbirlerinin alanına ilgi
göstermeye başladılar. Önce fizikçiler, sinir sistemi alanına ilgi
gösterdiler. Daha sonra sinirbilimciler geride kalmayarak, kuantum
fiziği alanına ilgi gösterdiler. Uygun platformlarda olmamakla beraber,
garip şekilde kuantum fiziği konferanslarında “bilinç, bilinçli ölçme,
gözlemci” kavramları üzerinde konuşulmaya ve tartışılmaya başlandı.
Sinirbilimleri konferanslarında, sinir hücreleri arası iletide kuantum
fiziğinin yerinin olup olmayacağı, sadece klasik fizik tanımlamalarının
beynimizin bazı işlevlerini açıklamada yetersizlik gösterdiği
konuşulmaya başlandı. Ve 2000 yılından sonra, sinirbilimcilerinin ve
kuantum fizikçilerinin bir araya geldikleri, “Kuantum Zihin” başlıklı
akademik toplantıları yapılmaya başlandı. Bu toplantılardaki
konuşmacılar, artık “Yeni Çağ” yazarları ya da elle tutulur temeli
olmadan her şeye kuantum fiziğini sokan amatörlerden oluşmuyordu.
Tersine, bunların çoğunluğu önde gelen fizikçi, sinirbilimcilerdi.
Yaptıkları ya da yazdıkları da bilimin nesnel tanımının dışında değildi.
NeuroQuantology (2001), her şeyden önce yeni bir bilim dalının adıdır.
Tıpkı nöroanatomi (1895), nörobiyoloji (1910), nöroendokrinoloji,
nörokimya (1920-25), nörofarmakoloji (1950), neurophilosophy (1989),
neurotheology (1994) alanları gibi. Sinirbilimi ve kuantum fiziğini
aynı kapta yoğurmak üzere, 2003 yılında yola çıkan NeuroQuantology,
bunu yapmak için iki ana konuyla ilgilenmektedir. Bunlardan birincisi,
kuantum mekaniğindeki ölçme sorunudur. Ölçme sorunun, henüz yanıtı
verilmemiş bir çok soruyuda beraberinde getirmiştir. Klasik fizikte
sadece “gözlemci” olan kişi, kuantum mekaniğinde, gözlemci mi yoksa
ölçüme “katılımcımı” ve hatta ölçüm sonucunu belirleyici mi olduğu
konusunda bitmeyen tartışmalar vardır. Bir çok makalede, artık ölçede
bilincin devreye girip gitmediği, giriyor ise hangi aşamada devreye
girdiği konusunda artan tartışmalar vardır. Kuantum mekaniğinin
başlangıcından beri başlayan Kopenhag yorumu, çoklu dünyalar ya da
gizli değişkenler kuramı ve diğer çözümleme önerilerinde,
“gözlemleyicinin” ne işe yaradığının henüz açık bir yanıtı
bulunamamıştır. Eugene Wigner, Ewan Walker, Jack Sarfatti ve diğer bir
çok kişi, kuantum mekaniğinde bilincin rölünü göstermek için
matematiksel denklemler üretmişlerdir. Ama genel kabul gören bir
yaklaşım bu güne kadar ortaya konulamamıştır. Eğer bilinçli gözlemcinin
etkisi kuantum ölçüm olayında bir şekilde devreye giriyor ise
elimizdeki denklemlerin çoğunu, geri dönüşüzsüz şekilde değiştirmemiz
gerekecektir.
NeuroQuantology’nin
ele aldığı ikinci ana başlık ise bir anlamda “kuantum nörobiyoloji”dir.
Yani, beynin kendi işleyişi bir “klasik, makroskopik” seviyeyi
içermesine karşın, diğer yandan “kuantum, mikrokopik” seviyesi vardır.
Bu seviye nerede başlar ve bilinç, zihin, bellek, karar verme
süreçlerimize etkisi olup olmadığının ele alınmasıdır. Bitolojide
kuantum mekaniğinin işleyebileceğini ilk öne sürenler, kuantum
mekaniğinin babaları olmasına karşın (Niels Bohr, Erwin Schödinger,
Walter Heitler, Max Delbürück), aradan geçen 110 yıldan sonra halen,
kuantum mekaniği, katı ve cansız maddenin fiziği ve kimyasının içine
sıkıştırılmıştır. Oysa, daha ilkokuldan öğretilen, biyolojik yapıların
fiziksel ve kimyasal yapılardan oluştuğudur. Anlaşılmaz şekilde, bir
asırdır devam eden “kuantum biyoloji”ye karşı bir direnç vardır.
NeuroQuantology, bu direnci yıkmak ve kuantum nörobiyolojisine yeni bir
kapı aralamak için motivasyon sağlamaktadır.
2002
yılında Türkiye’den tüm dünyaya yayımlanmaya başlanan, “NöroKuantoloji”
sinirbilimleri ve kuantum fiziği fikirlerini tek bir dergide toplamak
amaçlı yayıma başladı. Bu çaba ile yola çıkan; kurucusu, isim babası ve yayıncısı Dr. Sultan Tarlacı, 2008 yılı Ocak ayında, daha 6. yılında olan, NeuroQuantology dergisini uluslararası indekslere (SCI) kabul ettirmeyi başardı.
Thomas
Kuhn’a göre, eğer olağandışı bilim dönemindeki araştırma bilimsel
topluluk tarafından kabul edilen yeni bir kurama yol açarsa, bu durum
bilimde yeni bir evreye yol açacağından ötürü, bilimsel bir devrim
gerçekleşmiş olur. Yine “Her yarım nesilde bilimde bir şeyler
yenilenir.” ifadesi uyarınca artık sinir sisteminde kuantum
mekaniği/fiziği işleyişinin kendini göstermesi gerekiyordu. Sinir
sisteminde kuantum mekaniği işleyişini arama böyle bir devrimin ayak
sesleridir.

Etiketler:
Bilimler
Fizik
NöroKuantoloji
|
| 1 | müthiş 
sinan diken 2010-01-30 09:15:52 doğrusu burda bilimlerin birleşip arabilimler oluşacağını açıkca bize gösterilmiş bulunuyor
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |