GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow Din ve Tarım Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eki 28 2009

Din ve Tarım Yazdır E-posta
(2 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

muhittin demirbaş   
Çarşamba, 28 Ekim 2009
Okunma: 1155 kez

İlk insan; bedeni, biyolojik yapısı, öteki canlılarla ilişkisi bakımlarından henüz doğaya aitti, kendisini onun bir parçası olarak görüyordu. Doğal olaylara korku ile karışık bir saygı ile bakıyor, anlamadığı ve kontrol edemediği bu doğal kuvvetler karşısındaki çaresizliği onu doğaya ve doğal güçlere kutsallık atfetmeye götürüyordu. Doğa dinlerinin orjini, insanın doğaya bağımlı olduğu bu dönemde yatar. İşte bu dönemden itibaren din, insan hayatı için önemli bir kavram haline gelmiştir.(

DİN VE TARIM Din ve tarımın birbiri ile ilişkisine girmeden önce bu kavramların tanımını yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Din, insanın �kutsal�la, ya da daha somut bir deyişle, �Tanrı�yla ilişkili inançlarının ve bu inançların kapsadığı dogmaların ve ibadet biçimlerinin tümüdür. Dinin kökenini açıklama çabası ilkçağ düşünürleriyle başlar.Sofist filozof Keoslu Kritias�a göre din, insanları ahlak ve adalete yöneltebilmek amacıyla onları korkutmak için uydurulmuştur. Rönesanla beraber, dinleri incelemede yeni bir dönem başlar. Ama en önemli yorumlar ancak 18. yy�da görülür. Birçok düşünür dini insanın davranışlarına ya da o çağdaki toplumların kültürlerine bağlar. Server Tanilli bütün bunlar arasında Marksizmin yorumunun özel bir önem taşıdığını söyler. Marksizme göre din; �sosyal bilincin belli bir biçimi; insanlara egemen doğal ve sosyal güçlerin, onların kafalarında doğaüstü hayali bir kılığa bürünmesidir. Öyle çokça söylendiği gibi ne ezeli ne de ebedidir din: Toplumun gelişmesinin belli bir anında ortaya çıkmıştır: bu gelişmeyle beraber, çeşitli nedenlerle biçimden biçime girmiştir; tarih planında geçicidir, kendisini yaratan sosyal koşulların ortadan kalkmasıyla da, kalkacaktır bir gün.� Din, ilkel toplumlarda ortaya çıkmıştır ve insanın, o yüzyıllarda üretici güçlerin düzeyinin düşük olması sonucu, doğa güçleri karşısında güçsüzlüğünün sonucudur. Bu güçsüzlük, ilkel insanın çevresindeki dünyada, insanlara yardım eden ya da onlara felaketler getiren doğaüstü varlıklar olduğu düşüncesine götürmüştür. Tarım ise, insan tarafından kendisine yararlı, özellikle beslenmesi için gerekli hayvansal ve bitkisel ürünler elde etmek amacıyla, belirli bir biyolojik ve sosyo-ekonomik ortamda girişilen etkinliklerin tümüdür. Geçen yüzyıl ortalarında, İngiliz antropolog Lewis Henry Morgan, Friedrich Engels�in ardından , tarımı, toplumsal aşama olarak, vahşilikten barbarlığa geçişin kesin ölçütü saydı. Tarımın kökenleri ve hayvan yetiştirme hakkında ilk kuram Eduard Hahn�a aittir. İki dünya savaşı arasındaki yıllarda, tarıma dayalı bir �neolitik devrim� görüşü öne sürüldü. Gordon Childe, Pleyistosen �den sonra ortaya çıkan iklim değişikliklerinin, canlı organizmaları vahalara sığınmaya zorladığı görüşünü savunan bir kuram geliştirdi. Ona göre, bitkilerin, hayvanların ve insanların böylece bir araya toplanması, insanın diğer ikisini evcilleştirmesine neden olmuştur (�neolitik devrim�). İlkçağlarda insan doğa karşısında güçsüz ve çaresizdi. Temel ihtiyaçları (barınma,su, iklim, savunma, vd.) bakımından doğal koşullara bağımlıydı ve doğayı kendi arzularına göre değiştirmeyi henüz bilmiyordu. Oldukça uzun süren bu dönem boyunca insanoğlu yaşamını doğada hazır bulduklarıyla, yani toplayıcılık, avcılık ve balıkçılıkla sürdürdü. Bu yaşam tarzının bir gereği olarak yaşayabileceği iklim, doğal barınak, su ve yiyecek peşinde durmadan yer değiştirdi. Bu süreçte kıtalara dağıldı. İlk insan; bedeni, biyolojik yapısı, öteki canlılarla ilişkisi bakımlarından henüz doğaya aitti, kendisini onun bir parçası olarak görüyordu. Doğal olaylara korku ile karışık bir saygı ile bakıyor, anlamadığı ve kontrol edemediği bu doğal kuvvetler karşısındaki çaresizliği onu doğaya ve doğal güçlere kutsallık atfetmeye götürüyordu. Doğa dinlerinin orjini, insanın doğaya bağımlı olduğu bu dönemde yatar. İşte bu dönemden itibaren din, insan hayatı için önemli bir kavram haline gelmiştir.(Mesela ilkçağ medeniyetlerinden Sümerlere bakacak olursak yapılan araştırmalar şu sonuçları göstermiştir: Sümerli din adamları ya da başka bir deyişle Sümer Rahipleri astroloji konusunda da birer uzmandılar. Bu alandaki uzmanlıkları tarım için önemli bir buluş olan takvimi bulmalarında etkin rol oynamıştır. Sümerler, takvimi günümüzdeki gibi sadece günleri öğrenmek için değil daha çok tarımsal alanda kullanmışlardır. Böylece Dicle ve Fırat nehirlerindeki taşmaları, hasat ve ekim zamanlarını daha iyi bir şekilde takip etmişlerdir. Sümer zigguratları, birer din merkezi olmalarının dışında aynı zamanda kendi dönemlerinin bütün bilimlerine ev sahipliği yapmışlardır. Başta astronomi olmak üzere matematik, geometri, tıp, eczacılık, edebiyat ve daha bir çok alanda faaliyet göstermişlerdir. Buradan Sümer rahiplerinin din dışındaki daha birçok bilim dalında uzmanlaştıkları sonucunu çıkarmamış olmamız olanaksızdır. Sümer rahipleri, daha çok bitkilerden yararlanarak çeşitli ilaçlar yapıyorlardı. Buradan hareketle eczacılığın temelinin Mezopotamya�da Sümerler tarafından atıldığını söyleyebiliriz. Tabii bu gelişmelerin din sayesinde olduğu anlamına da gelmemektedir.) Tarım Devrimi ile ana üretim aracı haline gelen toprak değer kazanınca, toprağı zaptetmek ve korumak, insanlığın esas amacı oldu. Tek tanrılı dinler, bu amaca yönelik savaşların ideolojik şemsiyesini oluşturdu. Tarım Devrimi de, hem kendinden önceki toplayıcılık ve avcılık dönemlerinin ideolojik (totemizm, Şamanizm ve benzeri inançlar) kalıntılarını hem de bir sonraki dönemin yani endüstrileşmenin ve milliyetçiliğin filizlerini içinde taşıyordu. Tarım Devrimi, din-tarım imparatorlukları aracılığı ile dünyayı, devletlerin içinde, köle köylüler ile toprak sahipleri ve din adamları arasındaki sömürüye ve devletler arasında da inançlara dayalı toprak savaşlarına göre küreselleştirerek biçimlendirdi. Dünya tarihinde oldukça önemli bir yer tutan, dinin bir ideoloji, tarımında ekonomi ve iktidar olduğu dönem olan Ortaçağ dönemine de değinmek istiyorum.Ortaçağın genel özellikleri: -Merkezi otoritenin güçlü olmadığı, devletlerin birliğinin olmadığı bir süreci ifade eder. -Kralların yetkilerinin Papalara oranla daha az ve sınırlı olduğu bir dönemdir. (Papalar kralları görevden alabildiği gibi, atayabilirdi) -En güçlü kurumun kilise (veya onun simgesel gücü Papalık) olduğu bir çağdır. (Kilise en büyük ekonomik, siyasi ve dinsel güçtür.) -Bilimsel düşüncenin baskı altına alındığı ve bu yüzden bilim hayatının sönük geçtiği bir dönemdir. -Çağın en önemli ekonomik, siyasi ve askeri olayı Haçlı Seferleri olmuştur. -Bilimsel, teknik alandaki gelişmelerin yaygınlaşması ve hızlanması ile sona ermiştir. -Feodalizmin siyasal, sosyal, ekonomik düzen olduğu bir çağdır. Peki Feodalizm nedir? Feodalizm, sözcük anlamıyla toprağa dayalı düzen anlamına gelir. Tarihsel anlamıyla feodalizm; Ortaçağ Avrupası'na karşılık gelen siyasal, ekonomik ve sosyal düzenin adıdır. En geniş tanımıyla Feodalite toprağın ve toprak üzerindeki egemenliğin parçalandığı üretim ve yönetim sistemidir. Feodalizmin siyasal yönü derebeylik rejimidir. Bu rejimde güçlü merkezi devletler görülmez. Devletlerin birliği yoktur. Çünkü ülke değişik siyasal birimlere (bölgelere) ayrılmıştır. Böylesi bir rejimde siyasal birimler arasında birliğin sağlanması oldukça zordur Dolayısıyla merkezi otorite zayıftır. Feodalizmin ekonomik yönü tarım etkinliğine ve en önemli mülkiyet olan toprağa dayanır. Tarım en önemli faaliyettir. Toprak en önemli mülkiyettir. Ekonomik yapı Otarşiktir (kapalı ekonomik yapıda üretim doğrudan pazara yönelik değil, ihtiyacın karşılanmasına yöneliktir.) Feodalizmin sosyal yönünü, toprağı işleyen serf ile toprak sahibi senyör arasındaki ilişki tayin eder Senyör koruyandır. Serf korunandır. Toprağın işleyeni ile sahibi arasındaki bu ilişki yönetilen, yöneten ilişkisidir. Bu eşitsizlik demektir. Sınıflı bir toplum yapısında sömürülen - sömüren ilişkisinin olduğunu anlatır. Feodal toplum yapısı ekonomik etkinlik ile bu etkinliğin gerçekleşmesiyle ortaya çıkan sosyal durumla belirlenir. Değişme yavaştır. Din toplum hayatında belirleyicidir. Nitekim Ortaçağda Kilise Skolâstik zihniyeti kitlelere bu düzen sayesinde aşılayabilmiştir. Feodalizmin Doğuş, Gelişme ve Yıkılış Aşamaları: Avrupa'da Kavimler Göçü'nden sonra Roma İmparatorluğu�nun merkezi yapısı yıkılınca ekonomik bunalım başladı. Roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra Avrupa'da büyük karışıklıklar yaşandı. Savaşlar ve yağmalar halkın güvenliğini tehlikeye soktu. Tarıma elverişli topraklar soylular, din adamları ve savaşçı şeflerin eline geçti. Kendilerini güven içinde göremeyen yoksullar, asillerin koruması altına girdiler ve onlar için çalışmaya başladılar. Asiller zamanla krallara karşı üstünlük sağladılar. Feodal düzende soylulara ve büyük toprak sahiplerine senyör, toprağa bağlı kölelere de serf denilmiştir. Feodalizmin oluşmasına yol açan olay Kavimler Göçü'dür. V. Yüzyıldan VIII. yüzyıla kadar Avrupa'da olgunlaşan Feodalizm bir sistem (düzen) olarak VIII - XIII. yüzyıl arasında tüm kıtada yerleşmiş ve en güçlü konuma yükselmiştir. Feodal sistem Haçlı Seferleri sonrasında zayıflamaya başlayacaktır, Coğrafi Keşiflerle feodalizmin siyasal yapısı; derebeylik rejimleri zayıflamış, merkezi krallıklar kurulmaya başlamıştır. Diğer bir deyişle monarşik eğilimlerin güç kazanmasıyla feodalizmin siyasi yapısı çökmüştür. Yine Coğrafi Keşiflerle ticaretin yoğunlaşması ve yeniden önem kazanmasıyla tarımsal toplum yapısının içinde ticaret toplumu olgunlaşmaya başladığından feodalizmin ekonomik yapısındaki köklü değişmeler başlamıştır. Barutun ateşli silahlarda kullanılmasıyla derebeylik çökmüştür. Sanayi Devrimi ile sanayi toplumuna geçilmiştir, Böylece feodal üretim ilişkileri sona ermiş, yeni bir üretim ilişkisi başlamıştır. Fransız İhtilali ile Feodalizm tarihsel olarak sona ermiştir. Mesela Avrupa'nın Feodal düzeninde kilise Özel bir yer tutar. Topraklarının çok büyük olması, iyi örgütlenmiş hiyerarşisi ve dinsel etkisiyle düzenin en büyük politik, ekonomik gücü oldu. Kilise feodal düzeni, Tanrının istediği bir düzenmiş gibi gösterip onu haklı çıkarmaya, korumaya çalıştı. Yakın tarihe göz atacak olursak ülkemizde de dini inanışların tarım üzerinde rol oynadığını görmek mümkündür. Örneğin bitki zaralılarına karşı savaş için dua etmek, kurban kesmek, sihir(büyü) yapmak gibi çarelere başvurulmuş olduğu bilinmektedir. Hatta çekirge istilasına karşı �okunmuş su� satıldığı pek uzak devirlerde değildir. İşte bu tür batıl inançları çoğaltmak mümkün olduğu gibi bunların günümüzde de devam ettiğini söylemek de mümkündür.

KAYNAKÇA Ana Britanica Din Maddesi Gürler, A. Zafer (2008) Tarım Ekonomisi Kongar, Emre Aydınlanma Makalesi Tanilli, Server (2006) İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? Ortaçağ Tarihi


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
muhittin demirbaþ
muhittin demirbaþ

Yazar Hakkında:

Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
Yazarın Son Makaleleri Din ve Tarım
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
Sponsor Bağlantılar

Nbrsin: Ne yapıyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim
Son Etkinlikler
Yakın tarihte gerçekleşecek etkinlik bulunamadı.
GenBilim