Okunma: 1122 kez
Bilim, günümüzde belki de en yüce makama yerleştirilmiş insan etkinliği olarak karşımıza çıkıyor. Diğer insan etkinliklerinden farklı olarak bilimin bu ‘yüce’ durumu, geçtiğimiz birkaç yüzyıldaki parlak başarıların ve günümüz dünyasının şekillendirilmesindeki doğrudan rolü ile yakından ilişkilidir.
Bu gün bilim adamlarının araştırmaları büyük bir hızla devam ediyor.
Gelişmiş ülkeler bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmalarına büyük
miktarda kaynak ayırıyorlar. Bilgi üretimi çoktandır, anlamak için
bilgiden, hakim olmak için bilgiye doğru kaymış durumda. Bu yarışın
gerisinde kalanlar da mecburen mazlum olmaya ve elindekilerle yetinmeye
mecbur kalıyorlar.
Dolayısıyla bilimsel bilgi, günümüzün en önemli güç kaynaklarından
birisi. Bunun yanında, bilimsel olarak temeli çok sağlam olmasa da, her
şeyin bilimle açıklanabileceği, bu gün olmasa bile, ileride bir gün
bilimsel yaklaşımın temel sorunlarımızın hepsine çözüm bulabileceği
inancı hakim. Bilimsel bilginin, teknolojik ilerlemeyi sağlama ve
etrafımızda olan biteni anlama bağlamında önemli veriler sağladığı
malum. Fakat tüm bu ‘ham veri’lerin etrafına açıklayıcı bir anlam
çerçevesi çizme konusunda bilimin tek başına yeterli olduğunu henüz
söyleyemiyoruz.
Karıştırılan en önemli hususlardan birisi, bilimsel bilgilerin
aslını oluşturan sonuçlar (veriler) ile bilimcilerin yorumlarının aynı
sınıflandırma içinde “bilim” olarak değerlendirilmesidir. Bir bilimci,
falanca denizanasının falanca organı hakkında dünyada en fazla bilgiye
sahip kişi olabilir. Hatta nadiren de olsa, bunun dışında derinleştiği
birkaç farklı bilimsel alan bile bulunabilir. Fakat bu bilimci, hayatın
kökenleri, evrenin ortaya çıkışı veya yaşamın amacı gibi konularda
konuşmaya başladığında, ağzından “mutlak doğruları” duymayı beklemek,
mantıken beyhude bir çabadır. Bırakınız mutlak doğruyu, herhangi bir
‘uzman’ın, kendi uzmanlık alanı dışındaki alanı ilgilendiren ifadeleri,
aslında bilimsel bile değildir çoğu zaman. Zira bilimcilerin
yorumlarını bilimin kendisinden ayıran en önemli özellik, yorumların,
kişisel inanç ve zihinsel yapılar tarafından şekillendirilmesidir.
Bilimsel veriler ise bunlardan bağımsız, nesnel (objektif) veriler
olmak zorundadır. Örneğin, helyumun sıvılaştığı sıcaklık derecesi
ölçülerek bulunabilir ve her bilimci laboratuvar koşullarında ve
verilen şartlarda bu veriyle hemfikir olmak durumundadır. Çünkü bu veri
kişilerden bağımsız bir ölçüm sonucudur ve aynı şartlarda hep aynı
şekilde arz-ı endam eder. Fakat, sözgelimi, yaşamın kökenine dair
konuşan binlerce bilimci, bir türlü aynı zeminde konuşmayı beceremez,
zira bilimsel öncülleri kullansalar da, ifadelerinde kullandıkları
savlar, bir çok bilimsel olmayan öncül içermek durumundadır (zira elde
konuyla ilgili yeterli bilimsel veri yoktur).
Bu tip “insani” olumsuzluklara eklenmesi gereken bir başka önemli
yan ise, özellikle eğitimli kesimde gözlenen malumatfuruşluk ve kibirli
zihin yapısıdır. Bilimsel verileri kafada arşivleyerek, belli konular
hakkında fikir sahibi olabilirsiniz; fakat bunları bir anlam çerçevesi
içinde bir bütünün parçaları olarak açıklayabilmeniz için, belli bir
takım bilim dışı öeröevelere gereksiniminiz olacaktır. Pozitivizmin
sorgusuz sualsiz hükümferma olduğu modern bilim dünyasında, bilimsel
verilerin nesnelliği (objektifliği) ile, kendi inançlarının öznelliğini
(subjektifliğini) gizlemeyi bilinçsiz bir adet haline getirmiş sayısız
bilimci mevcuttur. Yetersiz ve hatta tam olarak doğrulanamamış veriler
üzerinde, verilerin boyunu kat kat aşan yorumlarla karşılaşmak, başta
popüler bilim dergileri olmak üzere, bilimsel dünyada çok yaygın bir
davranış bozukluğu haline gelmiş durumdadır. Uzmanlaşmanın fetişizm
düzeyine yükseldiği günümüzde, gerçekliğin daracık bir penceresinin
sağladığı verilerle yaşamını dolduran insanlar, gerçekliğin tümüne dair
fikirler ileri sürerken, tüyler ürpertici bir pervasızlık
segileyebiliyorlar.
Temel bir algılama yanlışlığından olsa gerek, bilgisi arttıkça
mütevazılığı derinleşmesi gereken insanoğlu, tam tersine, malumatla
doldukça, malumatfuruş ve dikkatsiz bir hal alıyor artık. Konuyla
dışarıdan ilgilenen ve yaşam görüşlerinde bilime önemli değerler
atfeden milyonlarca insan da, bu kafa karışıklığının dalgaları içinde
yanlış kıyılara savrulmaktan korunamıyorlar bir türlü. Zira onların
elinde bilim ile bilimcinin yorumlarını birbirinden ayırabilecek net
kıstaslar çoğu kez mevcut değil.
Kısacası, E.F. Schumacher’in de veciz bir biçimde belirttiği gibi, “..
üzüldüğümüz ve taraftar olmadığımız husus, bilim adamlarının
uzmanlaşıyor olması değil, daha ziyade, uzmanların genellemeler yapıyor
olmalarıdır…”(*).
Ya bilimin bize sağladığı ‘ham çerçeve’ ile iktifa edeceğiz, yahut
diğer farklı insanî yönlerimizi de utanıp sıkılmadan fikirler
arenasında sergilemeyi göze alacağız. Aksi takdirde, bu ‘bilinçsiz
yalan’ ile çok fazla mesafe almamız mümkün gözükmüyor.
(*) E.F. Schumacher, Aklı karışıklar İçin Kılavuz, İz yayıncılık, 1999; ISBN: 975-355-039-1Sayfa: 25

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Bilimci Düşüncenin Temel Sorunu
|
| 1 | Merhaba 
fırat çaralan 2009-10-20 13:23:45 Gerçekten de bilimin temel sorunlarından birine değinmişsiniz. Teori ve pratik arasındaki uçurumu aşmadan bilim gerçek toplumsal işlevini yerine getirmekten uzak kalacaktır. Yazınızda pozitivizmin(görgücülük) nasıl ortaya çıktığına ve tarihsel nedenlerine değinmeniz bence iyi olurdu. Böylece bilim insanlarının toplumsal sorumluluk ve konumlarını daha iyi açıklayabilirdiniz.
| | 2 | istemihan çoban 2009-10-31 10:34:34 gerçekten yazınızın son kısmında da belirtildiği gibi artık bir şeyin uzmanı,herşeyin yorumcusu olmaktan kendini alamıyor,sorgulamayan beyinler de buna ortaklık ediyor
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |