Okunma: 1143 kez
“Yaşamak ölmek demektir...”
Hollywood, Ortaçağ’ın kurt adamlar, vampirler, ruhlar, cinler ve büyücülerle dolu dünyasını sinema ekranlarına taşırken, bu alanın büyülü dünyasından bolca ekmek yedi. Filmlere konu olan Tanrı’nın bu lanetli yaratıları, Ortaçağ kurumlarının bilime ve akılcı düşünceye karşı verdiği savaşımın askerleri durumundaydı.
Her muhalif düşünce bu simgesel yaratık ve kişiliklerden birine benzetilerek cezalandırılabilirdi. Son dönem filmlerine baktığımızda ise geçtiğimiz 150 yılın önemli teorilerinden “evrim kuramının” bu filmlere konu edinildiğini görebiliriz.
Her muhalif düşünce bu simgesel yaratık ve kişiliklerden birine benzetilerek
cezalandırılabilirdi. Son dönem filmlerine baktığımızda ise geçtiğimiz 150
yılın önemli teorilerinden “evrim kuramının” bu filmlere konu edinildiğini
görebiliriz. Bu Hollywood açısından ‘yaratık’ filmlerine olan ilgiyi yeniden
arttırmak için iyi bir fırsat. Çünkü klasik “kurt adam” ya da “yaşayan ölüler”
film serilerini monotonluktan kurtarmak, ona bir değişim geçirtmek için elde
olan tek teori bu. Ruhlar aleminin imdadına evrim teorisinin yetişeceğine kim
inanırdı.
Ruhlar, periler ve cinler alemi ile uğraşan sadece Hollywood değil. Falcılık
ve büyücülük gibi akıl dışılığın bu en ilkel biçimlerinin de karaborsada epeyce
alıcısı var. Bu ev sohbetlerinde bir aktivite olmaktan öte piyasanın gözde
‘mesleklerinden’ biri durumunda. Örneğin Türkiye’nin entellektüel
merkezlerinden biri olan Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde 5 liraya hem kahve içip
hem de falınıza baktırmak için epeyce mekan var. Edebiyat dünyası açısından da
benzer bir durum söz konusu. Özellikle gençlik içinde hatta daha küçük yaşlarda
başlayan; fantastik, macera ve kurgu olana ilginin doğaüstü güçlere doğru
kaydığını söyleyebiliriz.
Ruhlar aleminin ‘gizemli’ dünyası etki alanını bilim
dünyasında da gösterir. Konumuz açısından ilginç bir örnek evrim teorisini
Charles Darwin ile eş zamanlı olarak bulan Alfred Russel Wallace’nin başından
geçmiş. Bu örneği Friedrich Engels Doğanın Diyalektiği*
adlı çalışmasında ayrıntılarıyla birlikte verir. Ünlü bir hayvan ve
bitki bilimci olan Wallece’yi ruhlar alemine kaydıran neydi? Bilimsel bir
merakın kurbanı mıydı? Engels böyle olmadığını, Wallace’nin başına gelenlerin
dönemin birçok bilim insanın da başına geldiğini söylüyor. Mekanik fiziğin
kurucusu Isac Newton, Talyum elementini ve radyometreyi bulan William Crookes
ve birçok tanınmış bilim insanı ruhlar alemi ile bir türden ilişkiye geçmiştir.
Ortaçağın en gözde ‘meslekleri’ medyumluk, büyücülük ve falcılığın yükselişte
olduğu bu dönemde diyalektik materyalizme doğru giden yolda İngiltere
emekçileri ve aydınları ilk adımları atmakatadır. İngiltere ekonomisinin
gelişkin düzeyi, İngiliz burjuvasisi ve işçi sınıfı arasındaki sınıf
savaşımları bilim dünyasını ve entellektüel yaşamı da şekillendirmektedir. Bu
dönemin burjuva ekonomisi ve eğilimlerinin Charles Darwin’in evrim teorisini
nasıl etkilediğini daha sonra ele alacağız. Ama öncelikle bilim ve büyücülük
arasındaki çelişkili durumu aydınlatmamız gerekecek. 19. Yüzyılda bu çelişkinin
temel kaynağını Engels, deneyi kutsayan teoriyi küçümseyen bilim anlayışının
(görgücülük) bir sonucu olarak yorumlar. Sonraki dönemler açısından da,
görgücülük, geleneksel bilim anlayışının derinlerine kadar nüfus etmiştir. Ve
günümüzün bilim anlayışı şekillendirmektedir. İş bölümünün sınırlayıcı
etkisinin, disiplinler arasında yarattığı teorik boşluk, görgücülüğün
diğer bir pratik yansımasıdır. Ama nihayetinde görgücülüğün kendisi de bir
‘teoridir’. Ve burjuva dünyasının ön yargılarının, korkularının, kendi
geçmişinden kaçışının dışa vurumudur. Bu durumu daha iyi anlayabilmek ve
birazda evrim teorisine doğru yol almak için tarihi daha geriden başlatmamız
gerekecek.
Bilimde ilk dönem
Köleci toplum olmasaydı, Yunan felsefesinin o büyük düşünsel zenginliği
olamazdı. Aynı şekilde bin yıllık karanlık Ortaçağ olmasaydı batıda burjuva
devrimleri çağı olmazdı. Engels, Burjuva devrimler çağını hazırlayan
Ortaçağ’daki bu gelişmeleri şöyle sıralıyor: “Avrupa'da uygarlık alanının
genişlemesi, orada uzun ömürlü, yaşama şansı olan ulusların yanyana oluşması,
son olarak 14. ve 15. yüzyılın büyük teknik ilerlemeleri” *** Ortaçağ’da büyük burjuva devrimlerine açılan kapı bu koşullar
içinde şekillendi. 15. yüzyılda tüm Avrupa’yı
sarsan ve Luther’in kişiliğinde somutlanan büyük köylü ayaklanmaları,
İngiltere’de daha az kansız ve uzlaşma içinde geçen burjuva devrimi ve son
olarak Fransa’da devrimi sonuna kadar götürme isteği ve cesaretiyle ortaya
çıkan burjuvazinin en yiğit evlatları. Gerçek anlamda bilim de burjuvazinin
feodalizme verdiği bu savaşım içinde doğdu, büyüdü ve serpildi. O da bu savaşın
içindeydi ve savaşarak doğdu. Yunan felsefesinin zengin düşünsel mirası ile
‘yeniden’ tanışıldı. Arap bilim ve tekniğinin dağınık yapısı batı için
başlanacak ilk noktalardan biri durumundaydı. Ama doğa üzerine bilgi henüz çok
yetersizdi ve bilgi hızlı bir şekilde toplanmalıydı. Coğrafi geziler, canlılar
üzerinde yapılan anatomik çalışmalar, yeni minerallerin keşfi kimyanın
gelişimi, mekanik hareketin incelenmesi ve buna paralel olarak matematikteki
gelişmeler bu çağın bilimsel karakterini özetler. Elde biriken malzeme boldu
ama henüz işlenmemişti. Coğrafi gezilerde yeni kıtalar keşfedilmiş, daha önce
kimsenin gitmediği yerlere ayak basılmıştı. Ama kıta tektoniği hakkında henüz
bir şey bilinmiyordu. Ve kıtaların ilk nasıl oluşmuşsa hala o biçimde var
olduğu sanılıyordu. Karşılaştırmalı anatomi ve fizyoloji ile birçok canlının
yapısı hakkında bilgi toplanmış ancak canlıların hep aynı şekilde varolduğu
düşüncesi yaygındı. Newton, herhangi bir yaratıcıya gerek duymadan fiziğin
genel hareket kanunlarını ortaya koymuştu. Tanrıya düşen saati kurmasıydı,
gerisi kendi halinde hareketine devam edebilirdi. Ama bu haraket tarihsel bir
gelişimi içinde barındırmaktan çok belli bir sınırlılıkta hareketi
belirtiyordu. İşte bilimdeki bu genel durum düşünce dünyasını da sınırlarını
çiziyordu. Varolan her şey bugünkü biçimiyle algılanıyordu, durağan ve
değişmezdi.
Bu dönem kendine özgü bir aydın ve entelektüel kuşağı da oluşturdu. En az
4-5 yabancı dil bilen, bilimin birçok alanı ile ilgili, bütün dünyayı gezme
arzusunu içinde barındıran burjuvazinin bilim ve coğrafi atılımlarına denk
düşen bir aydın kuşağı. Siyasi görüşleri, dine bakışları, eleştiri yöntemleri
farklı olsa da bu aydın kuşağının genel özelliği bu şekilde anlatılabilir.
Engels “Doğanın Diyalektiği” adıl çalışmasında bu dönemi daha ayrıntılı bir
şekilde anlatır ve iş bölümünün sınırlayıcı etkisinin bu dönemde olmadığını
söyler. Ve aynı çalışmada bu döneme noktayı vuran önemli bilimsel gelişmelerden
bahseder.
- Yer bilimi ve jeolojik
kazılar katman bilgisini geliştirmişti. Yapılan çalışmalarda farklı
jeolojik zamanlara ilişkin bilgiler toplanmış ve bu kazılarda bugün hiç
rastlanmayan canlı türlerine rastlanmıştı. Bu çalışmalar, üzerinde
yaşadığımız dünyanın kendine özgü bir tarihinin olduğunu ortaya koydu.
- Hücrenin keşfi, tüm
canlıların en küçük ortak yapısının bulunması, karşılaştırmalı anatomi ve
fizyolojinin sınırlarını genişletti.
- Enerjinin dönüşümü ve
korunumu ilkesi tüm fiziğe yeni bir yön verdi. Mekanik fizik yerini
sürekli bir değişim ve dönüşüme bıraktı.
- Kimyadaki gelişmeler
varolanın anlaşılmasından öte yeni mineral ve bileşiklerin kimyasal
yöntemlerle oluşturulabilceği bir aşamaya geldi. Bunun içinde basit
organik bileşiklerde bulunuyordu.
- Evrim kuramı tüm canlı
yaşamını kendi tarihselliği içinde herhangi bir yaratıcıya, doğaüstü güce
gerek bırakmadan açıkladı. Bugünkü canlıların nasıl oluştuğuna ve bunun
mekanizmasına ışık tuttu.
İşte bilimdeki bu gelişmeler, o güne kadarki değişmezlik fikri ile
tanımladığımız doğa anlayışı yıktı. Deneye ve gözleme dayalı bilimin verileri,
bir tarih ve değişim fikri ile teorize edildi. Artık Ortaçağ’ın ruhlarına, perilerine
gerek kalmadan her şey kendi doğası ve tarihselliği içinde anlaşılabilir
olmuştu. Ve sonraki yüzyılların da şekillenişi bu bilimsel birikim üzerinden
gelişmiştir. Bu bilimsel gelişmeler tüm doğayı, canlılarda dahil bütünlüklü bir
şekilde bir varoluş ve yok oluş içinde ele alan diyalektik materyalizmin bilim
alanındaki kanıtlanması oldu. Aynı şekilde tersten söyleyecek olursak,
diyalektik materyalizm bu gelişmelerin teorik bir ifadesidir.
Görgücülük ve diyalektik materyalizm
19. yüzyılda, bilimdeki gelişmelere büyük toplumsal hareketler eşlik
ediyordu. Bilim teorik düzeyde doğa anlayışında bir bütünlük oluşturmuştu. Ama
burjuva devletler işçi hareketleri karşısında yıkıma doğru gidiyordu. Bilimsel
ilerlemenin tek yöntemi olan materyalizm, toplumsal hareketler için tehlikeli
bir hastalıktı. Onun bu yaşamdan kopartılması gerekiyordu ve bunun teorik
ifadesi görgücülük(pozitivizm) oldu. Bilimsel gelişmelere paralel olarak,
materyalizmin kendi gelişimi içinde Marx ve Engels’in kişiliklerinde diyalektik
materyalizm olarak işçi sınıfının biricik teorisi haline geldi. Çünkü
diyalektik, hem toplusal olayların hem de doğa olaylarının gelişim yasalarını
bütünlüklü bir biçimde ortaya koyuyordu. Ve burjuvaziye kendi sonunu işaret
ediyordu. Kısacası görgücülük, bu çağda bilimsel değil sınıfsal bir tutumun
ifadesidir. Bilim ve teknik gelişmeliydi ama toplumsal hayattan kopartılarak.
Çünkü olgular arasındaki bağlar kurmak insanları tehlikeli fikirlere
sürükleyebilirdi. Burjuvazi bu çağda dine yine sarıldı, büyücülük ve falcılık
toplumun alt tabakaları için uygun bir dünya görüşü olarak yaygınlaştırıldı,
insanlara inanacakları bir şeyler lazımdı ve bu kesinlikle materyalizm
olamazdı. Sadece yoksul emekçi tabakalır değil bilim insanları da görgücü
düşünce tarzının kurbanı oldu. Böylece Ortaçağ’ın en karanlık güçleri hem
toplumsal alanda hem de bilim dünyasında kendisine önemli bir yer
edinebilmişti. Öyleyse bilim kapitalistin çıkarları etrafında etkin ama
toplumsal yaşam ve bu yaşamdaki rolü üzerinden baktığımızda edilgen bir
rol üstlenir. İşte evrim teorisini Darwin ile eş zamanlı olarak bulan
Wallace’nin ruhlar alemine girişi ve başına gelenler bu toplumsal gelişmelerin
ilginç bir örneğidir. Aslına bakılırsa Wallace insan beynini özel bir tasarımın
ürünü olarak doğal açıklamasının dışında bırakmıştır. Burada da burjuva
dünyasının başka bir karakterini görürüz. Steven Jay Gould bu durumu Darwin ve
Sonrası**** adlı çalışmasında Engels’in
“İnsandan Maymuna Geçişte Emeğin Rolu” makalesi üzerinden irdeler. Ve bu
makalenin düşünsel önemini, burjuva darkafalığını açığa çıkardığını söyleyerek
dile getirir. Bilim alanında pratik bilgiyi yücelten teoriyi küçümseyen burjuva
bilim anlayışı toplumsal alanda ise pratik emeği küçümseme eğilimindedir.
İnsanı ya da insan beynini tüm bir doğal sürecin dışında bırakan, ona doğaüstü
bir anlam veren bu düşünce tarzı sınıfsal bir yaklaşımdır. Pratik emek
sürecinin hiçbir aşamasında yer almayan, kenidini bu üretim sürecinin egemeni,
onun üstünde bir yere koyan burjuvaca bir kibirdir. Wallace örgücülüğün olduğu
kadar bu kibirin de kurbanı olmuştur. Darwin ise insanı kendi doğal
açıklamasının bir parçası olarak görür. İnsan beynine doğaüstü bir açıklama
getirmez. Ama bunu “Türlerin Kökeni” kitabında açık açık söylemekten çekinir.
“İnsanın kökenine ışık tutacaktır” gibi bir ifadeyle bu sorunu geleceğe
bırakır.
Türlerin kökeni ve diyalektik
Darwin Beagle gemisi ile 5 yıl sürecek olan yolculuğa çıktığında
dünyadaki vaziyet kabaca böyleydi. Ve Darwin, bu toplumsal gelişmelerden
soyutlanarak düşünülemez. Gezi süresince topladığı örnekler, yaptığı gözlemler
ve gezi sonrası yaptığı çalışmalar sonucu ulaştığı evrim kuramı kendi dünya
görüşünü de içinde barındırır. O’nun teorisinin eksik ve yanlış sonuçlarını
değerlendirirken bu durumu da göz önüne almalıyız. Engels Doğanın
Diyalektiği’nde Darwin’in evrim kuramını diyalektiğin yasalarının süzgecinden
geçirir. Evrim kuramı üzerine yürüyen bugünkü tartışmaları, teorinin eksik ve
geliştirilmeye gereksinim olduğu yönlerini büyük bir başarı ile tahlil eder. Bu
diyalektik yöntemin bilimsel gelişmelere sıkı bir şekilde uygulanışıdır.
Darwin’in evrim teorisini kabaca olsa tarif etmek diyalektiğin bu kuramın
geliştirilmesinde oynayacağı rolü daha iyi anlamamızı sağlayabilir.
Darwin, bugünkü canlıların ortak bir atadan, milyonlarca yıl süren bir
evrim sonucu geliştiğini söylüyordu. Jeolojik kazılar sonucu Kambriyen çağ (550
milyon yıl öncesi) olarak adlandırılan bir dönemde çok hücreli canlıların
‘aniden’ ortaya çıkışı ve büyük canlı çeşitliliğinin bulunması Darwin’in o gükü
bilgilerle açıklayamayacağı bir gelişmeydi. Bilimsel gelişmeler Darwin’i
sınırlıyordu ama onu sınırlayan daha önemli bir etken vardı: İdeoloji. O’nun
dünya görüşünde, İngiltere burjuvasinin eğilimlerine denk düşen ideolojik bir
yön bulunuyordu. Bu görüşte ani sıçramalara, yıkım ve yeni oluşumlara yer
yoktu. Süreç başlangıçtan yukarıya doğru düz bir çizgi olarak ele alınıyordu.
Kambriyen çağ bu düşünce açısından bir muammadır ve yaratılışçılara alan
açmaktadır. Bugünde yaratılışçıların saldırılarının merkezlerinden biri
durumundadır. Tarihsel süreci bir yıkım, oluşum içinde ele alan diyalektik
yöntem ise teorik olarak böylesi bir boşluğa yer bırakmaz. Sorunu bilimin
gelişme sınırları içinde bırakır.
Darwin kuramına bir mekanizmada bulması gerekiyordu. Tek hücreli
canlılardan bugünkü çok hücreli karmaşık yapıdaki canlılar hangi mekanizmalarla
değişim geçiriyordu ve buradaki itici güç neydi. Darwin’in açıklaması o günkü
bilgilerle uyumlu, anlaşılır ve tamamen doğaldı. Bu mekanizmaya ilişkin
genel olarak şunlar söylenebilir: Canlılar hayatta kalabilecekten daha fazla
yavru yaparlar. Değişen çevre koşullarına en uygun olanlar hayatta kalır ve bu
özelliklerini yavru bireylere aktarırlar. Darwin’in fikirlerini Lamarkçılıktan
ayırmak için buna şunu eklemek gerekir. Organizmalar üzerindeki değişiklikler
rastgele olmalıdır. Yani evrim rastlantı ve gerekliliğin bir bileşimidir.
Değişiklik düzeyinde şans, seçilimin işleyişinde gereklilik. Burada diyalektik
bir yasanın canlı dünyasındaki uygulanışını görürüz. İşte Türlerin Kökeni
kitabı bu önemli gözlemlerin üzerinde yükselir.
Bir sohbet ve bir yanılgı
Değerli bir öğretim üyemizle evrim üzerine yapılan sohbette, öğretim üyemiz
ilginç bir benzetme yaptı. Nâzım Hikmet’in şiirinden yaptığı bir alıntıyı ve
evrim kuramını bir araya getirdi. Nâzım’ın çok kullanılan dizelerinden “Bir
ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” sözünü örnek verdi. Eğer
Nâzım Darwin’in evrim kuramını bilseydi bu şiiri başka türlü yazardı dedi. Ve
ormanda kardeşlik değil bir savaşımı görürdü diyerek sözlerini tamamladı. Nâzım
Hikmet’in evrim kuramına ilişkin bilgisi konumuzun dışında ama hocanın
söyledikleri irdelenmeye değer. Evet ormanda bir savaşım var. Çok bilinen
söylemle bir varolma savaşımı. En güçlünün hayatta kalabildiği güçsüzlerin ve
uygun olmayanların ise bu savaşmıda yok olduğu bir orman akla daha yatkın.
Darwin’de evrim kuramında böylesi bir savaşımdan bahseder ve evrimin itici
gücünü bu savaşta bulur. Ama O’ndaki bu görüş çağının vahşi kapitalist
sömürüsünün teorisine yansıması biçimindedir. Engels’in Darwin’in evrim
kuramına eleştirisi de bu noktada odaklanır. Doğanın Diyalektiği adlı
çalışmasında ayrıntılı olarak verir.
“Varolma savaşımı ile ilgili tüm Darwin teorisi... burjuva ekonomisinin
rekabet teorisini, ayrıca Malthus’un nüfus teorisini toplumdan canlı doğaya
aktarmaktan başka bir şey değildir. Bu marifetin tamamlanmasından sonra (bunun
kayıtsız şartsız haklı olduğu, özellikle Malthus’un teorileri bakımından henüz
çok kuşkuludur), bu teorileri doğa tarihinden alıp tekrar toplum tarihine
aktarmak çok kolaydır ve böylece bu iddiaların toplumun ölümsüz doğal yasalı
alduğnun tanıtlandığını ileri sürmek çok daha fazla bir bönlüktür.”
Engels Darwin’in hatasını canlıların değişim geçirme
mekanizmasını varolma savaşımı gibi tek yanlı bir teoriyle genelleştirmesi
olduğu üzerinedir. Darwin burada canıl evrimine ilişkin yüzlerce farkı seçeneği
dışlar. Ama Engels bu durumu Anti Dühring adlı çalışmasında, her büyük buluş
yapan bilim insanın başına gelebilecek bir durum olduğunu söyler. Engels’in
Darwin’in evrim kuramına ilişkin bu değerlendirmesi günümüz evrim
tartışmalarına ışık tutmaktadır. Bu diyalektik düşünce tarzının parlak bir
örneğidir. Evet doada bir savaşım var. Ve bunun canlı evrimi üzerindeki etkisi
inkar edilemez. Ancak bu etkenlerden sadece bir tanesidir. Günümz evrim
tartışmları da bu konu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Evrensel Basım Yayın
tarafından basılan “Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi”*****
kitabından bir örnekle durumu daha iyi anlayabiliriz. Biyolojiye
diyalektik yöntemle bakan bilim insanlarının evrim kuramına ilişkin eleştireli
Engels’in bu düşüncelerini yeni bilimsel gelişmelerin ışığında bir devamı
niteliğindedir.
“Şimdiye kadar seçilim biriminin doğasını, seçilimin kendi doğasını ele
almaksızın ortaya koydum. Darwinci denklemin basit Maltusçu versiyonunda işaret
ettiğim gibi, az olan kaynaklar için olan rekabetle seçilim, Darwin’in
kendisinin de çok iyi gördüğü gibi, evrimsel değişimin yalnızca kısmi bir
mekanizması olabilir; buna seksüel seçilim ve akraba seçilimi, kurucu etkisiyle
seçilim, popülasyonların yeni çevrelere doğru genişlemesi ya da Darwin’in
ispinozları gibi potansiyel ekolojik nişler, Kettlewell’in güvelerindeki gibi
seçici avlanma ile popülasyon ve türlerin birlikte evrimi -seçilim hangi seviyede
olursa olsun- eklenmelidir. Dahası, tek genler ve ekosistemler arasındaki
hiyerarşinin verilen herhangi bir seviyesindeki seçilim, otomatik olarak diğer
seviyelerdeki seçilim ve evrimsel değişimi göstermez. Canlı sistemlerinde böyle
sıkı eşleşmeleri gereksiz hale getiren esneklik ve bolluk bulunmaktadır.”* *****
Engels’in “Doğanın Diyalektiği” kitabında gördüğümüz evrim kuramına
ilişkin eleştirisi 150 yıl sonra bugün, “Dünü ve Bugünüyle Evrim Terosisi”
kitabında yeni bilimsel gelişmelerin ışığında çok daha zengin bir biçimde
ortaya konulmaktadır. Ve diyalektiğin doğa yasalarına uygulanışının güzel bir
örneğidir.Ve bugünkü biyoloji alanında en yetkin bilim insanlarının evrim
kuramına ilişkin tartışmaları Engels’in uyarılarının bir devamı niteliğindedir.
Yararlanılan
Kaynaklar:
*Sol
Yayınları, Ekim 2006
**Ayrıntılı
bilgi için Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın, Aralık 2006
***Ludwig
Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ekim 2006, sf: 28
****TÜBİTAK
yayınları
*****Bilim
ve Düşünce Kitap Dizisi 5
******Ultra-Darwinizm’in
Ötesinde, Prof. Steven Rose - University College London’da sinir bilim
profesörü

Etiketler:
Bilimler
Biyoloji
Doğanın Diyalektiği ve Evrim Teorisi
|
| 1 | okan yolcu 2009-10-19 03:48:04 çok iyi bir yazı olmuş
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |