GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Biyoloji arrow Doğanın Diyalektiği ve Evrim Teorisi Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eki 18 2009

Doğanın Diyalektiği ve Evrim Teorisi Yazdır E-posta
(1 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

Fırat Çaralan   
Pazar, 18 Ekim 2009
Okunma: 1143 kez

“Yaşamak ölmek demektir...” Hollywood, Ortaçağ’ın kurt adamlar, vampirler, ruhlar, cinler ve büyücülerle dolu dünyasını sinema ekranlarına taşırken, bu alanın büyülü dünyasından bolca ekmek yedi. Filmlere konu olan Tanrı’nın bu lanetli yaratıları, Ortaçağ kurumlarının bilime ve akılcı düşünceye karşı verdiği savaşımın askerleri durumundaydı. Her muhalif düşünce bu simgesel yaratık ve kişiliklerden birine benzetilerek cezalandırılabilirdi. Son dönem filmlerine baktığımızda ise geçtiğimiz 150 yılın önemli teorilerinden “evrim kuramının” bu filmlere konu edinildiğini görebiliriz.

Her muhalif düşünce bu simgesel yaratık ve kişiliklerden birine benzetilerek cezalandırılabilirdi. Son dönem filmlerine baktığımızda ise geçtiğimiz 150 yılın önemli teorilerinden “evrim kuramının” bu filmlere konu edinildiğini görebiliriz. Bu Hollywood açısından ‘yaratık’ filmlerine olan ilgiyi yeniden arttırmak için iyi bir fırsat. Çünkü klasik “kurt adam” ya da “yaşayan ölüler” film serilerini monotonluktan kurtarmak, ona bir değişim geçirtmek için elde olan tek teori bu. Ruhlar aleminin imdadına evrim teorisinin yetişeceğine kim inanırdı.

Ruhlar, periler ve cinler alemi ile uğraşan sadece Hollywood değil. Falcılık ve büyücülük gibi akıl dışılığın bu en ilkel biçimlerinin de karaborsada epeyce alıcısı var. Bu ev sohbetlerinde bir aktivite olmaktan öte piyasanın gözde ‘mesleklerinden’ biri durumunda. Örneğin Türkiye’nin entellektüel merkezlerinden biri olan Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde 5 liraya hem kahve içip hem de falınıza baktırmak için epeyce mekan var. Edebiyat dünyası açısından da benzer bir durum söz konusu. Özellikle gençlik içinde hatta daha küçük yaşlarda başlayan; fantastik, macera ve kurgu olana ilginin doğaüstü güçlere doğru kaydığını söyleyebiliriz.

Ruhlar aleminin ‘gizemli’  dünyası etki alanını bilim dünyasında da gösterir. Konumuz açısından ilginç bir örnek evrim teorisini Charles Darwin ile eş zamanlı olarak bulan Alfred Russel Wallace’nin başından geçmiş. Bu örneği Friedrich Engels Doğanın Diyalektiği* adlı çalışmasında ayrıntılarıyla birlikte verir. Ünlü bir hayvan ve bitki bilimci olan Wallece’yi ruhlar alemine kaydıran neydi? Bilimsel bir merakın kurbanı mıydı? Engels böyle olmadığını, Wallace’nin başına gelenlerin dönemin birçok bilim insanın da başına geldiğini söylüyor. Mekanik fiziğin kurucusu Isac Newton, Talyum elementini ve radyometreyi bulan William Crookes ve birçok tanınmış bilim insanı ruhlar alemi ile bir türden ilişkiye geçmiştir.  Ortaçağın en gözde ‘meslekleri’ medyumluk, büyücülük ve falcılığın yükselişte olduğu bu dönemde diyalektik materyalizme doğru giden yolda İngiltere emekçileri ve aydınları ilk adımları atmakatadır. İngiltere ekonomisinin gelişkin düzeyi, İngiliz burjuvasisi ve işçi sınıfı arasındaki sınıf savaşımları bilim dünyasını ve entellektüel yaşamı da şekillendirmektedir. Bu dönemin burjuva ekonomisi ve eğilimlerinin Charles Darwin’in evrim teorisini nasıl etkilediğini daha sonra ele alacağız. Ama öncelikle bilim ve büyücülük arasındaki çelişkili durumu aydınlatmamız gerekecek. 19. Yüzyılda bu çelişkinin temel kaynağını Engels, deneyi kutsayan teoriyi küçümseyen bilim anlayışının (görgücülük)  bir sonucu olarak yorumlar. Sonraki dönemler açısından da, görgücülük, geleneksel bilim anlayışının derinlerine kadar nüfus etmiştir. Ve günümüzün bilim anlayışı şekillendirmektedir. İş bölümünün sınırlayıcı etkisinin, disiplinler arasında yarattığı teorik boşluk,  görgücülüğün diğer bir pratik yansımasıdır. Ama nihayetinde görgücülüğün kendisi de bir ‘teoridir’. Ve burjuva dünyasının ön yargılarının, korkularının, kendi geçmişinden  kaçışının dışa vurumudur. Bu durumu daha iyi anlayabilmek ve birazda evrim teorisine doğru yol almak için tarihi daha geriden başlatmamız gerekecek. 

Bilimde ilk dönem

Köleci toplum olmasaydı, Yunan felsefesinin o büyük düşünsel zenginliği olamazdı. Aynı şekilde bin yıllık karanlık Ortaçağ olmasaydı batıda burjuva devrimleri çağı olmazdı. Engels, Burjuva devrimler çağını hazırlayan Ortaçağ’daki bu gelişmeleri şöyle sıralıyor: “Avrupa'da uygarlık alanının genişlemesi, orada uzun ömürlü, yaşama şansı olan ulusların yanyana oluşması, son olarak 14. ve 15. yüzyılın büyük teknik ilerlemeleri” *** Ortaçağ’da büyük burjuva devrimlerine açılan kapı bu koşullar içinde şekillendi. 15. yüzyılda tüm Avrupa’yı sarsan ve Luther’in kişiliğinde somutlanan büyük köylü ayaklanmaları, İngiltere’de daha az kansız ve uzlaşma içinde geçen burjuva devrimi ve son olarak Fransa’da devrimi sonuna kadar götürme isteği ve cesaretiyle ortaya çıkan burjuvazinin en yiğit evlatları. Gerçek anlamda bilim de burjuvazinin feodalizme verdiği bu savaşım içinde doğdu, büyüdü ve serpildi. O da bu savaşın içindeydi ve savaşarak doğdu. Yunan felsefesinin zengin düşünsel mirası ile ‘yeniden’ tanışıldı. Arap bilim ve tekniğinin dağınık yapısı batı için başlanacak ilk noktalardan biri durumundaydı. Ama doğa üzerine bilgi henüz çok yetersizdi ve bilgi hızlı bir şekilde toplanmalıydı. Coğrafi geziler, canlılar üzerinde yapılan anatomik çalışmalar, yeni minerallerin keşfi kimyanın gelişimi, mekanik hareketin incelenmesi ve buna paralel olarak matematikteki gelişmeler bu çağın bilimsel karakterini özetler. Elde biriken malzeme boldu ama henüz işlenmemişti. Coğrafi gezilerde yeni kıtalar keşfedilmiş, daha önce kimsenin gitmediği yerlere ayak basılmıştı. Ama kıta tektoniği hakkında henüz bir şey bilinmiyordu. Ve kıtaların ilk nasıl oluşmuşsa hala o biçimde var olduğu sanılıyordu. Karşılaştırmalı anatomi ve fizyoloji ile birçok canlının yapısı hakkında bilgi toplanmış ancak canlıların hep aynı şekilde varolduğu düşüncesi yaygındı. Newton, herhangi bir yaratıcıya gerek duymadan fiziğin genel hareket kanunlarını ortaya koymuştu. Tanrıya düşen saati kurmasıydı, gerisi kendi halinde hareketine devam edebilirdi. Ama bu haraket tarihsel bir gelişimi içinde barındırmaktan çok belli bir sınırlılıkta hareketi belirtiyordu. İşte bilimdeki bu genel durum düşünce dünyasını da sınırlarını çiziyordu. Varolan her şey bugünkü biçimiyle algılanıyordu, durağan ve değişmezdi.

Bu dönem kendine özgü bir aydın ve entelektüel kuşağı da oluşturdu. En az 4-5 yabancı dil bilen, bilimin birçok alanı ile ilgili, bütün dünyayı gezme arzusunu içinde barındıran burjuvazinin bilim ve coğrafi atılımlarına denk düşen bir aydın kuşağı. Siyasi görüşleri, dine bakışları, eleştiri yöntemleri farklı olsa da bu aydın kuşağının genel özelliği bu şekilde anlatılabilir. Engels “Doğanın Diyalektiği” adıl çalışmasında bu dönemi daha ayrıntılı bir şekilde anlatır ve iş bölümünün sınırlayıcı etkisinin bu dönemde olmadığını söyler. Ve aynı çalışmada bu döneme noktayı vuran önemli bilimsel gelişmelerden bahseder.

  • Yer bilimi ve jeolojik kazılar katman bilgisini geliştirmişti. Yapılan çalışmalarda farklı jeolojik zamanlara ilişkin bilgiler toplanmış ve bu kazılarda bugün hiç rastlanmayan canlı türlerine rastlanmıştı. Bu çalışmalar, üzerinde yaşadığımız dünyanın kendine özgü bir tarihinin olduğunu ortaya koydu.
  • Hücrenin keşfi, tüm canlıların en küçük ortak yapısının bulunması, karşılaştırmalı anatomi ve fizyolojinin sınırlarını genişletti.
  • Enerjinin dönüşümü ve korunumu ilkesi tüm fiziğe yeni bir yön verdi. Mekanik fizik yerini sürekli bir değişim ve dönüşüme bıraktı.
  • Kimyadaki gelişmeler varolanın anlaşılmasından öte yeni mineral ve bileşiklerin kimyasal yöntemlerle oluşturulabilceği bir aşamaya geldi. Bunun içinde basit organik bileşiklerde bulunuyordu.
  • Evrim kuramı tüm canlı yaşamını kendi tarihselliği içinde herhangi bir yaratıcıya, doğaüstü güce gerek bırakmadan açıkladı. Bugünkü canlıların nasıl oluştuğuna ve bunun mekanizmasına ışık tuttu.

İşte bilimdeki bu gelişmeler, o güne kadarki değişmezlik fikri ile tanımladığımız doğa anlayışı yıktı. Deneye ve gözleme dayalı bilimin verileri, bir tarih ve değişim fikri ile teorize edildi. Artık Ortaçağ’ın ruhlarına, perilerine gerek kalmadan her şey kendi doğası ve tarihselliği içinde anlaşılabilir olmuştu. Ve sonraki yüzyılların da şekillenişi bu bilimsel birikim üzerinden gelişmiştir. Bu bilimsel gelişmeler tüm doğayı, canlılarda dahil bütünlüklü bir şekilde bir varoluş ve yok oluş içinde ele alan diyalektik materyalizmin bilim alanındaki kanıtlanması oldu. Aynı şekilde tersten söyleyecek olursak, diyalektik materyalizm bu gelişmelerin teorik bir ifadesidir. 

Görgücülük ve diyalektik materyalizm

19. yüzyılda, bilimdeki gelişmelere büyük toplumsal hareketler eşlik ediyordu. Bilim teorik düzeyde doğa anlayışında bir bütünlük oluşturmuştu. Ama burjuva devletler işçi hareketleri karşısında yıkıma doğru gidiyordu. Bilimsel ilerlemenin tek yöntemi olan materyalizm, toplumsal hareketler için tehlikeli bir hastalıktı. Onun bu yaşamdan kopartılması gerekiyordu ve bunun teorik ifadesi görgücülük(pozitivizm) oldu. Bilimsel gelişmelere paralel olarak, materyalizmin kendi gelişimi içinde Marx ve Engels’in kişiliklerinde diyalektik materyalizm olarak işçi sınıfının biricik teorisi haline geldi.  Çünkü diyalektik, hem toplusal olayların hem de doğa olaylarının gelişim yasalarını bütünlüklü bir biçimde ortaya koyuyordu. Ve burjuvaziye kendi sonunu işaret ediyordu. Kısacası görgücülük, bu çağda bilimsel değil sınıfsal bir tutumun ifadesidir. Bilim ve teknik gelişmeliydi ama toplumsal hayattan kopartılarak. Çünkü olgular arasındaki bağlar kurmak insanları tehlikeli fikirlere sürükleyebilirdi. Burjuvazi bu çağda dine yine sarıldı, büyücülük ve falcılık toplumun alt tabakaları için uygun bir dünya görüşü olarak yaygınlaştırıldı, insanlara inanacakları bir şeyler lazımdı ve bu kesinlikle materyalizm olamazdı. Sadece yoksul emekçi tabakalır değil bilim insanları da görgücü düşünce tarzının kurbanı oldu. Böylece Ortaçağ’ın en karanlık güçleri hem toplumsal alanda hem de bilim dünyasında kendisine önemli bir yer edinebilmişti. Öyleyse bilim kapitalistin çıkarları etrafında etkin ama toplumsal  yaşam ve bu yaşamdaki rolü üzerinden baktığımızda edilgen bir rol üstlenir. İşte evrim teorisini Darwin ile eş zamanlı olarak bulan Wallace’nin ruhlar alemine girişi ve başına gelenler bu toplumsal gelişmelerin ilginç bir örneğidir. Aslına bakılırsa Wallace insan beynini özel bir tasarımın ürünü olarak doğal açıklamasının dışında bırakmıştır. Burada da burjuva dünyasının başka bir karakterini görürüz. Steven Jay Gould bu durumu Darwin ve Sonrası**** adlı çalışmasında Engels’in “İnsandan Maymuna Geçişte Emeğin Rolu” makalesi üzerinden irdeler. Ve bu makalenin düşünsel önemini, burjuva darkafalığını açığa çıkardığını söyleyerek dile getirir. Bilim alanında pratik bilgiyi yücelten teoriyi küçümseyen burjuva bilim anlayışı toplumsal alanda ise pratik emeği küçümseme eğilimindedir. İnsanı ya da insan beynini tüm bir doğal sürecin dışında bırakan, ona doğaüstü bir anlam veren bu düşünce tarzı sınıfsal bir yaklaşımdır. Pratik emek sürecinin hiçbir aşamasında yer almayan, kenidini bu üretim sürecinin egemeni, onun üstünde bir yere koyan burjuvaca bir kibirdir. Wallace örgücülüğün olduğu kadar bu kibirin de kurbanı olmuştur. Darwin ise insanı kendi doğal açıklamasının bir parçası olarak görür. İnsan beynine doğaüstü bir açıklama getirmez. Ama bunu “Türlerin Kökeni” kitabında açık açık söylemekten çekinir. “İnsanın kökenine ışık tutacaktır” gibi bir ifadeyle bu sorunu geleceğe bırakır.  

Türlerin kökeni ve diyalektik

Darwin Beagle gemisi ile 5 yıl sürecek olan yolculuğa çıktığında dünyadaki vaziyet kabaca böyleydi. Ve Darwin, bu toplumsal gelişmelerden soyutlanarak düşünülemez. Gezi süresince topladığı örnekler, yaptığı gözlemler ve gezi sonrası yaptığı çalışmalar sonucu ulaştığı evrim kuramı kendi dünya görüşünü de içinde barındırır. O’nun teorisinin eksik ve yanlış sonuçlarını değerlendirirken bu durumu da göz önüne almalıyız. Engels Doğanın Diyalektiği’nde Darwin’in evrim kuramını diyalektiğin yasalarının süzgecinden geçirir. Evrim kuramı üzerine yürüyen bugünkü tartışmaları, teorinin eksik ve geliştirilmeye gereksinim olduğu yönlerini büyük bir başarı ile tahlil eder. Bu diyalektik yöntemin bilimsel gelişmelere sıkı bir şekilde uygulanışıdır. Darwin’in evrim teorisini kabaca olsa tarif etmek diyalektiğin bu kuramın geliştirilmesinde oynayacağı rolü daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

Darwin, bugünkü canlıların ortak bir atadan, milyonlarca yıl süren bir evrim sonucu geliştiğini söylüyordu. Jeolojik kazılar sonucu Kambriyen çağ (550 milyon yıl öncesi) olarak adlandırılan bir dönemde çok hücreli canlıların ‘aniden’ ortaya çıkışı ve büyük canlı çeşitliliğinin bulunması Darwin’in o gükü bilgilerle açıklayamayacağı bir gelişmeydi. Bilimsel gelişmeler Darwin’i sınırlıyordu ama onu sınırlayan daha önemli bir etken vardı: İdeoloji. O’nun dünya görüşünde, İngiltere burjuvasinin eğilimlerine denk düşen ideolojik bir yön bulunuyordu. Bu görüşte ani sıçramalara, yıkım ve yeni oluşumlara yer yoktu. Süreç başlangıçtan yukarıya doğru düz bir çizgi olarak ele alınıyordu. Kambriyen çağ bu düşünce açısından bir muammadır ve yaratılışçılara alan açmaktadır. Bugünde yaratılışçıların saldırılarının merkezlerinden biri durumundadır. Tarihsel süreci bir yıkım, oluşum içinde ele alan diyalektik yöntem ise teorik olarak böylesi bir boşluğa yer bırakmaz. Sorunu bilimin gelişme sınırları içinde bırakır.

Darwin kuramına bir mekanizmada bulması gerekiyordu. Tek hücreli canlılardan bugünkü çok hücreli karmaşık yapıdaki canlılar hangi mekanizmalarla değişim geçiriyordu ve buradaki itici güç neydi. Darwin’in açıklaması o günkü bilgilerle uyumlu, anlaşılır ve tamamen doğaldı.  Bu mekanizmaya ilişkin genel olarak şunlar söylenebilir: Canlılar hayatta kalabilecekten daha fazla yavru yaparlar. Değişen çevre koşullarına en uygun olanlar hayatta kalır ve bu özelliklerini yavru bireylere aktarırlar. Darwin’in fikirlerini Lamarkçılıktan ayırmak için buna şunu eklemek gerekir. Organizmalar üzerindeki değişiklikler rastgele olmalıdır. Yani evrim rastlantı ve gerekliliğin bir bileşimidir. Değişiklik düzeyinde şans, seçilimin işleyişinde gereklilik. Burada diyalektik bir yasanın canlı dünyasındaki uygulanışını görürüz. İşte Türlerin Kökeni kitabı bu önemli gözlemlerin üzerinde yükselir. 

Bir sohbet ve bir yanılgı

Değerli bir öğretim üyemizle evrim üzerine yapılan sohbette, öğretim üyemiz ilginç bir benzetme yaptı. Nâzım Hikmet’in şiirinden yaptığı bir alıntıyı ve evrim kuramını bir araya getirdi. Nâzım’ın çok kullanılan dizelerinden “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” sözünü örnek verdi. Eğer Nâzım Darwin’in evrim kuramını bilseydi bu şiiri başka türlü yazardı dedi. Ve ormanda kardeşlik değil bir savaşımı görürdü diyerek sözlerini tamamladı. Nâzım Hikmet’in evrim kuramına ilişkin bilgisi konumuzun dışında ama hocanın söyledikleri irdelenmeye değer. Evet ormanda bir savaşım var. Çok bilinen söylemle bir varolma savaşımı. En güçlünün hayatta kalabildiği güçsüzlerin ve uygun olmayanların ise bu savaşmıda yok olduğu bir orman akla daha yatkın. Darwin’de evrim kuramında böylesi bir savaşımdan bahseder ve evrimin itici gücünü bu savaşta bulur. Ama O’ndaki bu görüş çağının vahşi kapitalist sömürüsünün teorisine yansıması biçimindedir. Engels’in Darwin’in evrim kuramına eleştirisi de bu noktada odaklanır. Doğanın Diyalektiği adlı çalışmasında ayrıntılı olarak verir.

“Varolma savaşımı ile ilgili tüm Darwin teorisi... burjuva ekonomisinin rekabet teorisini, ayrıca Malthus’un nüfus teorisini toplumdan canlı doğaya aktarmaktan başka bir şey değildir. Bu marifetin tamamlanmasından sonra (bunun kayıtsız şartsız haklı olduğu, özellikle Malthus’un teorileri bakımından henüz çok kuşkuludur), bu teorileri doğa tarihinden alıp tekrar toplum tarihine aktarmak çok kolaydır ve böylece bu iddiaların toplumun ölümsüz doğal yasalı alduğnun tanıtlandığını ileri sürmek çok daha fazla bir bönlüktür.”

Engels Darwin’in hatasını  canlıların değişim geçirme mekanizmasını varolma savaşımı gibi tek yanlı bir teoriyle genelleştirmesi olduğu üzerinedir. Darwin burada canıl evrimine ilişkin yüzlerce farkı seçeneği dışlar. Ama Engels bu durumu Anti Dühring adlı çalışmasında, her büyük buluş yapan bilim insanın başına gelebilecek bir durum olduğunu söyler. Engels’in Darwin’in evrim kuramına ilişkin bu değerlendirmesi günümüz evrim tartışmalarına ışık tutmaktadır. Bu diyalektik düşünce tarzının parlak bir örneğidir. Evet doada bir savaşım var. Ve bunun canlı evrimi üzerindeki etkisi inkar edilemez. Ancak bu etkenlerden sadece bir tanesidir. Günümz evrim tartışmları da bu konu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Evrensel Basım Yayın tarafından basılan “Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi”***** kitabından bir örnekle durumu daha iyi anlayabiliriz. Biyolojiye diyalektik yöntemle bakan bilim insanlarının evrim kuramına ilişkin eleştireli Engels’in bu düşüncelerini yeni bilimsel gelişmelerin ışığında bir devamı niteliğindedir.

“Şimdiye kadar seçilim biriminin doğasını, seçilimin kendi doğasını ele almaksızın ortaya koydum. Darwinci denklemin basit Maltusçu versiyonunda işaret ettiğim gibi, az olan kaynaklar için olan rekabetle seçilim, Darwin’in kendisinin de çok iyi gördüğü gibi, evrimsel değişimin yalnızca kısmi bir mekanizması olabilir; buna seksüel seçilim ve akraba seçilimi, kurucu etkisiyle seçilim, popülasyonların yeni çevrelere doğru genişlemesi ya da Darwin’in ispinozları gibi potansiyel ekolojik nişler, Kettlewell’in güvelerindeki gibi seçici avlanma ile popülasyon ve türlerin birlikte evrimi -seçilim hangi seviyede olursa olsun- eklenmelidir. Dahası, tek genler ve ekosistemler arasındaki hiyerarşinin verilen herhangi bir seviyesindeki seçilim, otomatik olarak diğer seviyelerdeki seçilim ve evrimsel değişimi göstermez. Canlı sistemlerinde böyle sıkı eşleşmeleri gereksiz hale getiren esneklik ve bolluk bulunmaktadır.”* *****

Engels’in “Doğanın Diyalektiği”  kitabında gördüğümüz evrim kuramına ilişkin eleştirisi 150 yıl sonra bugün, “Dünü ve Bugünüyle Evrim Terosisi” kitabında yeni bilimsel gelişmelerin ışığında çok daha zengin bir biçimde ortaya konulmaktadır. Ve diyalektiğin doğa yasalarına uygulanışının güzel bir örneğidir.Ve bugünkü biyoloji alanında en yetkin bilim insanlarının evrim kuramına ilişkin tartışmaları Engels’in uyarılarının bir devamı niteliğindedir.

Yararlanılan Kaynaklar:

*Sol Yayınları, Ekim 2006

**Ayrıntılı bilgi için Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın, Aralık 2006

***Ludwig Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ekim 2006, sf: 28

****TÜBİTAK yayınları

*****Bilim ve Düşünce Kitap Dizisi 5

******Ultra-Darwinizm’in Ötesinde, Prof. Steven Rose - University College London’da sinir bilim profesörü


Etiketler:  



1okan yolcu 2009-10-19 03:48:04
çok iyi bir yazı olmuş

2 fırat çaralan 2009-10-20 13:10:26
teşekkür ederim...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
fırat çaralan
fırat çaralan

Yazar Hakkında:
İstanbul Üniversitesi Biyoloji Mezunu.
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
Sponsor Bağlantılar

Nbrsin: Ne yapıyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim
Son Etkinlikler
Yakın tarihte gerçekleşecek etkinlik bulunamadı.
GenBilim