GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Psikoloji arrow Yeni Düşünce, Yeni Dünya Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Ağu 21 2009

Yeni Düşünce, Yeni Dünya Yazdır E-posta
(2 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

Nil Gün   
Cuma, 21 Ağustos 2009
Okunma: 1452 kez

Ya eski değerlere sıkı sıkı bağlı kalarak mezara gideceğiz ya da daha güçlü bir şekilde doğacağız.

Ya eski değerlere sıkı sıkı bağlı kalarak mezara gideceğiz ya da daha güçlü bir şekilde doğacağız. 


Victor Hugo, yirminci yüzyılın sonu için şöyle kehanette bulunmuştu: 

“Savaşlar bitecek, sınırlar kalkacak, dogmalar ölecek, insanlar yaşayacak. Yaşayan insan ümit dolu, yeni değerlerle ülkelere değil, dünyaya ait olacak.”

Dünya baş döndürücü bir değişimin içinde. Yirmi birinci yüzyılı barışla, sevgiyle, hümanist değerlerle kucaklamak istiyor. 

Hep beraber el ele barışı sağlama gücümüz var. 

Parçalanmış benliklerimizle barış, birbirimizle barış, doğayla barış, dünyayla barış... 

Etrafımıza baktığımızda bütün bunlara “hayır” demek için her türlü nedenimiz var. Ama her insanın kalbinin bir köşesinde “evet” ifade edilmeyi bekliyor. Bizi mağara döneminden uzay çağına getiren de bu “evet” değil mi? 

Ya eski değerlere sıkı sıkı bağlı kalarak mezara gideceğiz ya da yeniden daha güçlü bir şekilde doğacağız. 

İlk bakışta, dünyanın içinde bulunduğu durumu değerlendirdiğimizde, tüm sorunların üstesinden gelinebileceğine inanmak ütopya gibi gelebilir. Her yıl altmış milyon insan açlıktan ölüyor, bu sayıdan çok daha fazla insan açlığın eşiğinde besleniyor. Dünya ülkelerinin tümünün her doksan saniyede silahlanmaya harcadıkları para bir milyon doları geçiyor. Barış zorlamalarla oluyor. Dünyanın yenilenemeyen kaynakları hızla tükeniyor... 

Ama!... 

Ülkeler hızlı seyahat araçları ve gelişen teknoloji ile gittikçe birbirine bağlanıyor. Dünyanın herhangi bir yerindeki ekonomik, ekolojik veya politik başarısızlık bizi yakından etkiliyor. Her ülke birçok yönden diğer ülkelere bağımlı. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri, dünya nüfusunun yüzde kırkını oluşturan otuz iki ülke açlık sorununu büyük ölçüde yendi. Çin kendine yetmeye başladı. Nüfus artışına karşı bir miktar da olsa önlemler alınıyor. Dünya okuma yazma oranı hızla artıyor... Ve insan hakları tüm dünyayı ilgilendiren vazgeçilmez bir konu haline geldi. Sorunlara farklı biçimlerde yaklaşmayı öğreniyoruz. Eski inançlar, kurumlar, sistemler çatır çatır yıkılıyorlar. Yeni sentezler, görüşler ortaya çıkıyor, yeni sorular soruluyor.

En önemlisi, insanlar güvenmeyi ve düşüncelerini değiştirmekten korkmamayı öğreniyorlar. Gerçek zekanın yeniliklere açık olmak olduğunu fark ediyorlar. Karşılıklı güvensizliğe dayanan bireysel ya da uluslararası ilişkilerin sonu geliyor. 

Yanlış tanrıların peşinde koşarak, birbirimizin politik, kültürel ve farklı bakış açılarını anlamadığımızda, onların motiflerini sorgulayarak bizden farklı düşünenlere hemen damgayı bastık bugüne dek: düşman! Onların da bizim gibi etten kemikten, düşünceleri, duyguları, sevgileri, korkuları olan insanlar olduğunu unuttuk hep. 

Ama çok açık bir gerçeği, insanların çoğunun kendince seçtikleri yol ne olursa olsun herkesin karnının doyduğu üretken, temeli sevgiye dayanan doyumlu, insanca yaşanan savaşsız bir dünyayı düşledikleri gerçeğini yeni yeni görmeye başlıyoruz. 

Bugüne dek insan doğasına bencil, çıkarcı, kötülüğe eğilimli olarak negatif açıdan baktık. Böylesine düşüncelerin, böylesine barbar bir dünyayı yaratması da doğal olacaktı. Ama düşüncelerimizle yaşamımızı şekillendirdiğimizin yeni yeni farkına varıyoruz. 

Gençlerimize, mağara devri atalarımızın yaşam mücadelelerinden gelen -kaydolmuş- korkunun yerine özümüzde ortaya çıkmayı sabırla bekleyen sevgiyi bırakmanın zamanı geldi. 

Dünya ailesinin bir ferdi olduğumuzu anlamanın, birbirimize düşmanca yaklaşmak yerine dostlukla yaklaşmanın yaratacağı güven, huzur ve sevgiyi tatmanın zamanı geldi. 

Lütfen deneyin! Hiç sevmediğiniz, olumsuz duygular beslediğiniz birine sevgiyle, içtenlikle yaklaşmayı deneyin bugün. Ama hiçbir şeyin değişmeyeceği konusunda önyargılı olarak değil, olumlu beklentilerle yaklaşın bu insana.

Unutmayın, o da sizin gibi reddedilme korkusuyla dolu, o da sizin gibi sevgiye hasret. 

Sevgi pınarından bir tas sunun. Kendi içinizdeki sevginin çoğaldığına ve bunun sizi güçlendirdiğine tanık olacaksınız. Asık suratlı olmak yerine, tebessümle süsleyin yüzünüzü. Unutmayın, suratınızı asmak için yüzünüzde on üç kası çalıştırmanız gerekiyor, tebessüm etmek için ise sadece üç...


Etiketler:  




1Mademki üzerinde devindiğimiz toprak,hal
 dede alkan 2009-10-12 16:08:46
Yazınızın başlığı özetle "eski"mi- "yeni"mi? 
Elbette ki "eski"ye karşı "yeni"nin savunucuları olmak, aydınlanmaya açık zihinlerin istediği-beklediği kaçınamadığı yaşam tarzıdır. Ancak "yeni" nedir? sorusuna verilecek cevaplarımız varsa, böylesi "devrimci" bir yaşam olasıdır.  
13 000 yılda yaratmış olduğumuz eski düşünce"nin  
mukayese-muhakeme-ölçü ve mantığının toprakları terkedilmedikçe, "yeni" bir 'evren-dünya-insan-evrim' tasvirine ulaşmak mümkün değildir. 
Bunu nisbi olarak anlaşılabilir hale getirebilecek bir tartışma tezini iletiyorum. 
 
 
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 
 
BÜTÜN ÜLKELERİN HALKLARI! 
YAŞAM İÇİN MEŞRU MÜDAFA HATTINDA BİRLEŞİN 
İKİNCİ UYGARLIK DEVRİMİNİN KÜRESEL ÖNDERLİĞİNE SAHİP ÇIKIN 
 
 
 
BİRİNCİ UYGARLIKTAN İKİNCİ UYGARLIĞA GEÇİŞİN BİR EŞİK SORUNU: 
İRAK... 
 
‘Irak’ ta neler oluyor? Sorusunun bu tarz sorulması doğru değil. 
Bu soru ekseninde analizler yapan genel çoğunluğun aksine;bilime sadakatı ‘en temel ilke’ kabul eden azınlık durumunda ki ‘bilimsel kültür’ çevreleri,ıraktaki yada bir başka coğrafyada ki olayları analiz ederken,soruyu şu şekilde soruyor: “insan türüne ve yarattığı uygarlığa neler oluyor” 
Edebi (ve ebedi !!) kültür dünyasının düşünce sistemleri fosilleşmiş çoğunluğu ile, yükselen bilimsel kültür dünyasını temsil eden çevrelerin ‘azınlığı’ arasındaki görüş ayrılığı, özü itibari ile 1959 `da C.P Snow’un Rede konferansında açıkladığı ‘iki kültür’ ayrışmasının doğrudan bir devamı gibi gözükmektedir.Rede konferansının özü, bilim ve kültürün zaman içinde biri birinden kopuşunun, ikili bir kültürel yapının oluşması ile sonuçlanmış olmasını dünya gündemine taşımıştı.Bu bölünmüşlüğün iki gerici çevre yarattığını;bilim adamlarının dünyası ve edebiyatçıların dünyası.Dünya ölçeğinde bu bölünmüşlüğü ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimdi Rede konferansı. 
1959 ve sonrasında şiddetli tartışmalarla sürüp giden Rede konferansı, evrensel boyutta bir literatür yaratmış olmasına rağmen, Avrupa’da başlayıp,dünyanın bütün coğrafyalarına az çok dalgalar halinde yayılan öğrenci hareketlerinin önderliğindeki 1968 Protestolarının gürültüsünde ve gölgesinde unutulmaya yüz tutmuştu. 
1968’in akustik kaosunda kaybolan Rede konferansının ruhu ,bu kez 2000’ler ile birlikte, Yeni dünya düzeni ve globalleşme fırtınasının kirliliğinde geri gelmiş bulunuyor. 
1968 protestosu, 13000 yılda biriktirdiği çözümsüzlükleri ile sarsılmaya başlayan birinci uygarlığı kurtarmak için son bir umuttu, Rede konferansının ‘devrimci’ ruhu bu umudun ayakları altında ezilmiş, kaybolmuştu.Rede konferansının ‘devrimci’ ruhu bu kez, insan türü nün kendi yarattığı birinci uygarlığı kurtarma umutlarının bittiği bir tarihi dönemde,ikinci uygarlığın devrimci ruhu olarak geri geldi. 
İlgili çevreler şöyle diyecektir:”sosyalistler bilimsel kültüre her zaman sadık kaldı” ve itirazlar yükselecektir. Ancak bu itirazların doğru olmadığını,tarihi olaylar tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkla ispatlamıştır. Bu yazının konusu, birinci uygarlığa ait olan ‘iki kültür’ sorununun çözülememiş olmasına rağmen,önümüze çıkan iki uygarlık konusudur.Ancak, Marksizim’in, (yada bilimsel sosyalizm)esas konumuzla doğrudan ilgisi olması; Marksizm’in yanılsamalarını özetle açıklamamızı zorunlu kılıyor. 
S.Freud 1927’de “Uygarlık ve hoşnutsuzlukları” makalesini yayınladıktan sonra, eserlerinin SSCB’ne girişi 1933’de,Mendel’in genetik kuramının SSCB’ne girişi 1937’de yasaklanmıştı.Freud Pavlov’un ulaştığı sonuçlara psikoloji alanındaki çalışmaları ile ulaşmıştı.G.Mendel ise Anatomik,fizyolojik ve algısal yapılanmanın, dolaysı ile koşulsuz reflekslerin kalıtsal olduğunu,yani genetik kökenli olduğunu keşfetmişti. 
İ.Pavlov’un keşifleri ile,G.Mendel’in ve S.Freud’un görüşleri biri birini tamamlar nitelikte ve uyum halinde olduğu halde: S.S.C.B. nedenPavlov’un teorisini sahiplenmiş,Mendel’in ve Freud’un teorilerini yasaklamıştı? 
Bunun anlaşılabilmesi için,C.Darwin,K.Marks ve Nietzsche ile birlikte ele almamız gerekiyor. 
1-İ.Pavlov’un ‘koşullu ve koşulsuz refleks’ kuramı, sürüngenlerden memelilere kadar, bütün hayvan türlerinin beyinsel fonksiyonlarını, koşullu refleksler ve koşulsuz refleksler olarak,ikili bir yapıdan meydana geldiğini kanıtlıyor.Konumuz itibarı ile, insan türünü ele almamız gerekiyor.ikili bu yapının BİRİNCİSİ, insan türünün anatomik,fizyolojik ve beyinsel yapılanışından sorumlu genetik kökenli beyinsel fonksiyonları olarak; ana ve babadan kalıtsal olarak geçen içgüdüsel beyin fonksiyonlarıdır.Doğuştan gelen beyinsel fonksiyonlar, yani koşulsuz refleksler,yada içgüdülerdir.Koşulsuz refleksler yada içgüdüler, içinde düşünce ve bilgiyi; mukayese ve muhakemeyi,ölçü ve mantığı barındırmaz: uyarılma ve eylem(yada tepki) tek ve ani bir olaydır.Ancak,içgüdülere düşünce’nin en arkaik atası denebilir.Gözlerini dünyaya açama,dışkılama,ağrıya ses ve kasılmalarla tepki verme,hatta açlığı hisstme,emilecek meme arama, limon görünce, yada yiyeceği ağza götürünce tükürük salgılama gibi tepkiler koşulsuz refleksler kapsamındadır. 
Anatomik ve fizyolojik organlar erişkinliğe doğru tamamlandıkça, koşulsuz reflekslerden sorumlu sistemler tamamlanır ve koşulsuz reflekslerin nihai sınırları belirlenmiş olur.Bu bütün hayvanlarda da var olan beyinsel fonksiyonlardır.Buna birincil süreç demek bize kolaylık sağlayacaktır. 
Beyinsel fonksiyonların ikili yapısının İKİNCİSİ,Genetik kökenli olmayan,ana ve babadan geçmeyen,yani kalıtsal olmayan;doğumdan sonra edinilen, düşünce ve bilgi kapsamındaki beyinsel fonksiyonlardır.Buna da ikincil süreç dersek işimiz daha da kolaylaşır.Bu, türe özgü farklılıklar gösterir. Farklı türlerin algı sistemlerinin yapılanışı farklıdır. Koşulsuz refleksleri nasıl farklı fizyolojik yapılanışları gerektiriyor ise; düşünce ve bilgiden sorumlu koşullu reflekslerinin fizyolojileri de biri birinden farklıdır.  
Ancak, her koşullu refleks, koşulsuz bir refleksin üzerine kuruludur.Daha doğru bir deyişle; koşullu refleksler,koşulsuz reflekslerin fonksiyonlarıdır. Son tehlilde, düşünce ve bilginin, evrimsel kökeninde ortaya çıkış kaynağı,içgüdülerdir(Koşulsuz reflekslerdir).Evrim süreçlerinde birikmiş ve karmaşıklaşmış olan koşulsuz refleksler toplamı, düşünce ve bilgi birikimi dediğimiz,insan türünün uygarlık ve kültürü haline gelmiştir. 
Özetle, insan türünün içgüdülerinin(koşulsuz reflekslerinin) değişime uğrayabilmesi,insan türünün genetek mutasyonlar neticesinde başka türe dönüşmesi ile mümkün olabilir:aksi halde değişmez.Fakat koşulsuz reflekslerin karmaşıklaşmış fonksiyonları olan düşünce ve bilgi birikimi (koşullu refleksler okyanusu) çok hızlı değişkenliğe sahiptir. 
2-G.Mendel’in kuramı,canlının anatomik,fizyolojik yani biyolojik yapılanışının; genetik kökenli dolaysı ile kalıtsal oluşu ile ilgilidir.Buna canlının anatomik,fizyolojik yapılanışının doğal uzantısı ve parçası olan beyinsel fonksiyonları da dahildir.Bu nedenle, G.mendel’in genetik kuramı, doğrudan beyinsel fonksiyonların biyolojisi ve psikolojisi ile ilgilenmez. 
3-S.Freud ise G.Mendel‘n ve İ.Pavlov’un kuramlarını bir araya getirmiş gibidir. Bu bir araya getirişi, S.Freud’u “evrensel nevroz” teorisine götürmüştür. 
Dolaysı ile,bu üç bilim insanının çalışmalarından çıkan sonuç: insan türünün genetik kökenli beyinsel fonksiyonları ile,genetik kökenli olmayan,doğumdan sonra edinilen beyinsel fonksiyonları arasında;Yada içgüdüler ile belleğe ilişkin olan arasında, sonsuz ve sınırsız bir çatışmanın sürüp gittiğini, bunun insan türünün kaderi olduğunu görürüz. Bu S.Freud’un ‘evrensel nevroz’ dediği şeydir. 
İnsan türünün bu kadersizliğidir ki,daha 100 yıl öncesinde Nietzsche’yi genetik kökenli duyguları ile genetik kökenli olmayan belleği arasındaki ruhsal çatışmalarının ateşinde yakmış ve umutsuzca ‘insan üstü’nü arama hayali ile ömrünü tüketmesine yol açmıştır.Bu yanılsama ilk Darwin ile başlar. Darwin “insan türü,içinden geldiği atalarından niteliksel kopuşu henüz gerçekleştirememiştir” beklentisini dile getirmişti.İnsan türünün 7 milyon yıl önce primat ilk atadan sapma ile başlayan insan türünün evrimsel serüveni, primat ilk atadan genetik mutasyonlar sonucu türeyen düzinelerce maymunsu türlerden birisi, bugünkü insan tarih sahnesinde yerini aldığı zaman, şüphesiz henüz düşünceye sahip değildi. Bu anlamda cennette yaşıyordu.Ancak,genetik mutasyonların açtığı yolda ayrı bir tür olarak tarih sahnesindeki yerini alırken, zaten konuşmaya ve düşünmeye yatkın fizyolojisi ile birlikte yapılanmıştı. Ayrı bir tür olarak,konuşmaya ve düşünceye yatkın oluşudurki; doğal seçilimin baskısı ve yaşadığı evrimsel süreçlerde, konuşan ve düşünen hayvan aşamasına ulaştı.Bütün hayvan türlerinin,kendi türüne özel konuşma ve düşünme fizyolojisine sahip olduğu unutulmamalıdır. O halde Darwin “insan türü içinden geldiği atalarından niteliksel olarak henüz kopmamıştır” derken, neyi kastetmiş olabilir? Kastettiği şeyin ne olduğuna ulaşmaya çalışalım. Yukarda Darwin dışında dört bilim ve düşünce adamından bahsetmemizin elbette bir nedeni var. Mendel,Pavlov, Nietzsche, Freud. Şimdi bunlara K. Marks’ı eklememiz gerekiyor. Darwin ile birlikte bu altı bilim ve düşünce adamı, aşağı yukarı aynı kuşağın temsilcileri. 
Darwin Özellikle Avustralya yerlilerinin mide bulandıracak kadar tiksindirici, iğrenç, ilkel ve hayvansı yaşam tarzı hakkında edindiği bilgileri , Avrupa’nın gelişmiş ve uygar toplumları ile mukayese ettiği zaman; evrim kuramcısı olarak, ulaşabileceği tek sonuç vardı: Evrim Avustralyalı yerlilerin yaşam tarzını zaman içinde değiştirip geliştirecek, onlarda uygarlaşacaklardı. Buna elbette itiraz edilemez. 
Çünkü Avrupa’nın medeni toplumları da ilkel,hayvansı yaşam tarzlarını geride bırakarak uygarlaşmışlardı. O halde uygarlaşma kesintisiz bir süreç olarak devam edecekti.Neticede öyle oldu ve olmaya devam edecek.  
-Darwin’in “insan türü içinden geldiği atalarından niteliksel kopuşu henüz gerçekleştirememiştir” formülasyonunun açık ifadesi bir beklenti bir öngörüdür: Darwin söylemek istediği şudur: “evrimsel ilerleyiş ve gelişme, insanları içinden geldikleri hayvansı atalarından NİTELİKSEL OLARAK KOPARACAKTIR”. 
- Nietzsche, Darwin’in bu öngörüsünün gerçekliğine öylesine inanmış görünüyorki, yarattığı felsefe“ insan üstü yeni insanı arama ve bekleme” mitine odaklanıyor.Nietzsche bu mit uğruna bir ömür tüketiyor.  
-K.Marks’ın materyalizmini yok eden Darwin’in “hayvandan kopuş” öngörüsüdür. Erıch Froom’un dediği gibi, bu konu Marksizmin idealizme battığı,ve idealizmde boğulduğu yerdir. 
Şimdi bahsi geçen altı çağcıl kişiden üçünün; Darwin’in,Marks’ın,Nietzsche’nin mukayesesini, muhakemesini yapalım ve mantığına ulaşalım: 
Gecikmelide olsa, Marks, Darwin’in ‘türlerin kökeni’ eserini okuduktan sonra, F.Engels’e diyorki “işte,bizim dünya görüşümüze temel olacak teori bu”:Yani evrim teorisi.  
Marks’ın coşkuyla karşıladığı Darwin’in sadece evrim teorisi değil; aynı zamanda bu teorinin “hayvansı atadan niteliksel kopuşu” içeriyor olması;Darwin’in, insan türünün geleceği konusundaki öngörüsü. İşte tam da bu öngörüye coşkuyla teslim oluşu, Marksizmi insan türünün materyalist yorumundan koparıyor.Bu kopuş,Marksizmi insan türünün evriminin materyalist işleyişinden de koparmış oluyor.İnsan’ın materyalist olmayan yorumu,insan türünün evriminin materyalist olmayan yorumu ile birleşiyor:Materyalist olmayan bu iki yorum,insan türünün önüne, gerçekleşme şansı olmayan komünist bir gelecek ütopyası konulmasına yol açıyor.Bu yanılsamalara, “bir sınıfın tarafı olma” idealizmi de dahil.Neticede,materyalizme giden tek bir yol olmalıdır: Bilimin yolu. 
- G.Mendel’in kuramı, hayvan biyolojisinin ve içgüdüselliğinin ana ve babadan geçtiğini, yani kalıtsal olduğunu anlatıyor: yani genetik olduğunu.  
- İ.Pavlov İnsan ve hayvan beyninin fonksiyonlarını ikiye ayırıyor: Birincisi koşulsuz refleksler(içgüdüler). Doğuştan gelen, genetik kökenli yani kalıtsal olan beyinsel fonksiyonlar: Bütün hayvanlarda var olan:İnorganik maddenin,jeolojik zaman ölçeğinde biyolojik sistemler olarak örgülenişine yön veren;canlı organizmanın tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan ve canlı organizmanın evrimleştiği oranda evrimleşen,canlının en arkaik mantığıdır. Fizyolojisi itibarı ile, koşulsuz refleksler (içgüdüler), uyarılma ve eylemin anlık birlikteliği anlamına gelen tepkilerdir (fonksiyonlardır). 
İkincisi koşullu refleksler(düşünce ve bilginin asıl kaynağı).Doğuştan gelmeyen, sonradan edinilen, genetik kökenli olmayan;bu nedenle de kalıtsal olmayan beyinsel fonksiyonlardır.Bu fonksiyonlar düşünce ve bilginin esas kaynağıdır. Edinilebilir,unutulabilir,değişebilir. Doğal seçilimin değişken ve kaotik baskısına karşı,hayatta kalma mücadelesinde 
doğan,değişen şartlara uyum için yeniden değişen,unutulan,bazen terk edilen;ama bazen bütün zamanlar için geçerli ve gerekli olan beyinsel fonksiyonlardır. 
-S.Freud doğuştan gelen, genetik olan içgüdüler ile, Genetik kökenli olmayan doğuştan sonra edinilen düşünce ve bilgi arasındaki ilişkiyi incelemektedir. İkili bu ilişkide, genetik kökenli olmayan düşünce ve bilgi, genetik kökenli içgüdülerin ihtiyaçlarına göre yapılanmakta ve yönlenmektedir. Yani düşünce ve bilgi, içgüdülerin ihtiyaçlarına cevap verdiği oranda,ikisi arasında nisbi bir uyum gerçekleşir. Ancak, ‘uygarlık’ bu uyumun sürekli ve kalıcı olmasının önündeki tek engeldir. Freud şöyle diyor: “uygarlık içgüdülerin bastırılması temelinde gelişir” 
Başka bir deyişle,”Tarih,içgüdülerin (dile gelsin yada gelmesin) bastırılmasının tarihidir” Freud bu nedenle uygarlığa “evrensel nevroz” demektedir.  
Sonuç olarak:Birincisi, jeolojik zaman ölçeğinde evrimleşmiş olan insan türünün,genetik-anatomik-fizyolojik sistemini değiştireme şansımız yok, bu yapılanışın evrimsel parçası olan,genetik kökenli içgüdülerini (genetik kökenli beyinsel fonksiyonlarını) değiştirme şansımız yok. 
İkincisi,en kısa zaman ölçekleri ile jeolojik zaman ölçekleri arasında,içgüdülerin biyolojik ihtiyaçları doğrultusunda evrimleşmeye zorlanan düşünce ve bilginin kaotik doğası, doğuş,eskiyip yok oluş,unutuluş ve terk ediliş gibi özellikler gösterir.Bu nedenle,insan türünün genetik kökenli olmayan kaotik beyin fonksiyonları,ikircikli yapıya sahiptir:Orada,beyinde,doğru ve yanlış,iyi ve kötü,olumlu ve olumsuz,bencillik ve özveri,özgürlük ve bağımlılık,bireycilik ve toplumculuk,ağır ve hafif,sert ve yumuşak,net ve bulanık; ve bu ikilemlerin sonsuzmuş gibi görünen,bilinen bütün dereceleri,tonları,renkleri bir arada,birlikte,biri birinin içindedir.Özetle:doğruyu alıkoyup yanlışı yok edemezsiniz,özveriyi tutup bencilliği atamazsınız,olumluyu kabüllenip olumsuzu red edemezsiniz,v.s.Bu nedenlerle, “insan türü içinden geldiği atalarından niteliksel olarak hiçbir zaman kopamayacaktır”, “insan türünün içinden bir insan üstü,yada üstün insan çıkmayacaktır”, “insan türünün içgüdüleri ile belleği arasındaki çatışma barışa dönüşmeyecek,evrensel nevroz insan türünün kaderi olarak kalacaktır. Ve nihayet,”tasarlanmış ideal bir toplum inşa etme arzusu,beklentisi,gerçekleşme şansı olmayan bir ütopya olarak kalmaya devam edecektir. 
Mendel’in, pavlov’un, Freud’un bize söylediği budur:Bu söylenenler, Darwin’in, Netzsche’nin, marks’ın beklentilerinin  
bilimsel olarak imkansızlığını dile getirmektedir. 
İki uygarlık konusuna geri dönelim. 
23. ve son buzul çağının nihayete erdiği İÖ.11.000 yılından bu yana;yani neolitik çağa girişinden İS. 2000 yılına kadar süregelen zaman içinde,insan türünün yarattığı 13000 yıllık uygarlık (1.uygarlığın)kendi normalinden evrimsel sapma merhalesine ulaşmış bulunuyor. 
İnsan türünün tarihindeki ilk büyük düşünce ve bilim devrimi olan Antik çağ devriminden sonra,17.YY’da başlayan ve bugüne kadar kesintisiz devam eden düşünce ve bilim devriminin nihayete ermeye başladığını,yani tamamlanmakta olduğunu görmemize yol açan Paradigma, yeni düşünce ve bilim devrimin başlamış olmasıdır. 
Yeni bilim devrimin adının ‘kuantum devrimi’ olduğu açıktır.Bu devrimin kökleri özel anlamda 100 yıl öncesinde yatar. Genel anlamda ise Platon’da,Aristoteles’te,daha da öncelerde Homo sapiens’in kendi atalarından sapma evrelerine kadar uzanır.İnsan türünün sonsuz küçükler ve sonsuz büyükler konusundaki gözlem,merak,korku ve endişelerinin ilk ortaya çıktığı en uzak geçmişe kadar dayanır. 
Evrenin atom’cu yorumu Epikuros, Lukretis, Gessendi, Bacon, Maxwell, Rutherford yolunu izler. 
1940 ların Los Alamos laboratuarlarında’ki çekirdek bölünmeleri çalışmalarında yoğunlaşır;doğa bilimlerinin ilerleyişini de yönlendirerek, bugüne,ulaşır. 
Bu yol boyunca “doğa atomlarla ve atomların hareketi ile gerçekleşmiştir” İlerleyişi, 20.yy.ın başlarında,klasik uygarlığın yani birinci uygarlığın bağrından fışkıran ve klasik uygarlığın hükümranlığına son veren ve klasik bilimlerin,klasik kuramların ,klasik kültürün tamamının kabuğunda gedikler açan ve kendi normalinden sapma eğilimi olarak ilerleyen bilimsel sıçrama,2.uygarlığın habercisi olarak tarih sahnesinde yerini alır. 
Klasik bilimlerin 2700 yılda yarattığı kendi normalinden birinci sapma,bilimde iki yeni anakol yarattı: birincisi görelilik kuramı,ikinci kuantum mekaniği. 
Görelilik kuramı ve kuantum kuramı 1905-1932 arasındaki kısa zaman aralığında klasik bilimlerin hükümranlığına son verdi. 
Görelilik kuramı,o güne kadarki Newton yasalarının ve klasik fizik yasalarının hükümranlığına son verip,kozmik büyüklüğü yeniden yorumlarken; kuantum kuramı atom altının sonsuz küçük evreninde neler olup bittiğini anlamamızı sağlayan yeni kuramlar geliştirirken, bütün klasik bilimlerin aşması gereken kuantum duvarında gedikler açmaya başlamıştı bile. 
Kozmik büyüklüklere ve atom altı parçacıklara doğru ilerleyişin başlaması,1945’de çekirdek bölünmesine(fizyon),daha sonra çekirdek kaynaşmasına,(füzyon),1950’lerde biyokimyaya iri moleküllere,DNA’ya ve ikili sarmalın keşfine,insan türünün genetik kodlarının çözümüne ve gen haritasının çıkarılmasına,genetikte sıçramalara yol açtı. 
Genel anlamda bir tarihlendirme yapılırsa,2000’li yıllar,bir uygarlıktan,başka bir uygarlığa geçişin,insan türünün hayatını belirlemeye başladığını;bitmekte olan bir uygarlıktan, yeni bir uygarlığa geçmekte olduğumuzun ara aşamasında,eşiğinde bulunduğumuzu;yaşamakta olduğumuz ikili uygarlık gerçeğinin, geçiş sürecinin bütün özelliklerini ve bunalımlarını taşıdığını söyleyebiliriz. 
O halde,kendi bitişine doğru ilerleyen 13000 yıllık uygarlığın ve gelişip güç kazanmakta olan yeni uygarlığın ayırt edici özelliklerini hiçbir tartışmaya izin vermeyecek kesinlikte anlamamız lazım. 
A-Birinci uygarlığın en temel özelliği: 
Duyu organımızın algılama sınırları ile sınırlandırılmış bir uygarlık, bu sınırlandırılmış uygarlığın sınırlı mantığı ve evrim anlayışı.Başka bir tanımla: Evrenin,yani maddi hayatın ve canlı yaşamın,algılanabilirliği ölçeğinin doğrudan sonuçları olarak, Thales’in,Öklid’in Arşimed’in Pisagor’un yarattığı Lineer matematiğin toplum hayatına karışması ile doğan mukayese-muhakeme ve ölçü mantığının ürünleri olan bir uygarlık.Birinci uygarlığın bu mantığı,gerçekte evrende var olmayan nokta,doğru,düzlem(iki boyut)üç boyut üzerine inşa edilirken;diğer taraftan zaman ve mekânın biri birinden ayrı ve mutlak değişmez şeyler olduğu yanılsamasına dayandırılmıştır:öbür taraftan bu mantık,doğuşundan itibaren, küçük ve çok küçük hataların ihmal edilmesi,yok sayılması,veya gözlenememesi çaresizliğinin ürünü olarak doğmuştur.Diğer taraftan, bu uygarlığı yaratan mukayese-muhakeme ve ölçü mantığının;evrenin çok büyük ve çok küçük ölçekli sistem ve yapılarının Lineer olmayan, kaotik ve nonlineer doğası karşısında, sezgilerin yetersizliği karşısında çaresiz kalan bir mantık olmuştur. İnsan türü’nün 13000 yılda yarattığı uygarlığın bu mantığının yetersizliği, enerjisinin çok büyük bir miktarını evrenle inatlaşarak, bir anlamda termodinamiğin 2. yasasına karşı mücadelede harcamıştır. Birinci uygarlığın lineer mantığı,her zaman düzen arayışında olmuş,düzenler kurmaya çalışmış ve kurmuştur.Ancak, bu mantığın inşa ettiği bütün düzenler, evrenin kaotik doğasının esas eğilimi olan düzensizliğe boyun eğerek, entropiyi arttırmıştır(yani düzensizliği). Bu yasaya karşı koymanın yarattığı kayıpların bedelini, tarih boyunca insan türüne ödetenler, daha çok siyasiler ve toplum bilimciler olmuştur.Kendi toplumları için yeryüzünde bir cennet vaat eden, ideolojik, siyasi ve toplumsal akımlar ‘yeni bir düzen’ için mücadelelerin, savaşların,her tür uğraşıların girdabına sürükledikleri yığınların enerjilerini,çabalarını,umutlarını ve hayatlarını boş yere heba etmişlerdir.Bunlardan sakınılabilinir,ve daha iyi ve farklı bir uygarlık yaratılabilinirmiydi? Sorusunun cevabı:Evet olmalıdır.Bunu ancak bugün fark edebiliyoruz.Madde ve enerjinin bir ve aynı şey olduğunu E=MC2; biri birine dönüştüğünü; bunun “enerji ve kütlenin korunumu” anlamına geldiğini şimdi biliyoruz. Uzayın eğrildiğini ve çok boyutluluğunu uzay-zaman’ın ayrılmazlığını fark ettiğimizde anlamaya başladık.Kuantum kuramı sayesinde, Kuantum belirsizliğinin matematik mantığının, olasılıklar matematiği olduğunu ve Tanrının zar atması konusunda Einstein’in yanıldığını öğrendik. S.Hawking’in “tarih geçmiş bütün olasılıkların toplamıdır” derken haklı gibi görünüyor.Bu bağlamda denebilirki, birinci uygarlık farklı bir yol izleyebilirdi. Kaos fiziği,görelilik kuramı ile kuantum kuramının biribirine yaklaştığı tek alandır.Çünkü:evrenin kaotik doğasının anlaşılabilir olması, parçacıklar evreninin kaotik doğasının anlaşılabilir olmasına bağlıdır. 
B-İkinci uygarlığın ayırt edici özellikleri; 
İlk olarak, insan türünün ve diğer tüm canlı türlerinin evrimi,en geniş anlamı ile organik maddenin evriminin parçaları olduğunun anlaşılması;yani canlının, inorganik maddenin kendi evrimsel normalinden bir sapma olduğunun anlaşılmış olması. 
İkinci olarak,canlının ve özel olarak da insan türünün evriminin, genlerinin evrimsel yazgılarının sonucu olarak ortaya çıktığının anlaşılmış olması. Genetik mutasyonların(genetik evrim)önce birinci doğal çevrelerinde,yani hücre içi çevrelerinde kendi doğal ortamları tarafından seçilime tabi tutulması,devamında hücre ve hücre kolonileri anlamına gelen bedenlerin evriminin, kendi dış çevreleri tarafından seçlime tabi tutulduğunun anlaşılmış olması;bu iki ve eş zamanlı seçilim sınavından başarı ile çıkan genetik ve bedensel birimin,(Hayvan yada insan) yaşamını sürdürebilme hakkını kazanabildiğinin anlaşılması. 
Üçüncü olarak;büyükten küçüğe doğru sıralanırsa: sistemlerden oluşmuş insan bedeninin kaotik yapısının(hayvanlar dahil) doğrudan sonucu olan evrimi; kendisini meydana getiren alt birim sistemlerinin her birinin kaotik yapısının evriminin toplam sonuçları olarak tezahür eder.Anatomik yapı,fizyolojik sistemler, tek tek hücrelerin her biri, Hücre içi mikro organlar,dna ve nükleotitler,gibi sistemlerin evrimlerinin soncu olduğunun: Daha da ötesinde ve köklerinde 
Atom altı parçacıkların evrimleri olduğunun anlaşılmaya başlaması. 
Dördüncü olarak;3.6 milyar yıldır sürüp gelen canlının evriminin ancak jeolojik zaman ölçeğinde gerçekleşebildiğinin,yani canlının evrimsel değişiminin,birkaç on yıllık insan ömrü ile gözlenemeyeceğinin anlaşılması.Doğal seçilimin doğrudan genleri seçmediğinin, genlerin organizma üzerindeki etkilerini seçtiğinin anlaşılması.Yani doğal seçilimin sistemleri seçtiğinin; Mutasyonun ise şimdilik gelişigüzel işlediğinin anlaşılması. 
Beşinci olarak;Kuantum belirsizlik ilkesinin Lineer mantığa izin vermemesi sonucu,atom altı parçacıkların konum ve hızının aynı anda bilinmesi ve ölçülmesi ihtimalini yok ettiğini,bu nedenle ‘yeni’ uygarlığın nonlineerliğe ve olasılıklar matematiğine doğru yöneldiğini öğrenmiş olmamız.  
Altıncı olarak; kozmik yapının evriminde, düzen ve düzensizlik arasındaki kaotik mücadelede,düzensizliğin artma eğiliminin,organik olsun inorganik olsun mikro ve makro sistemleri yıkarak, sistemleri ölümlü hale getirdiğinin; kozmik yapının ölümlü-sonlu düzenlerle,ölümsüz düzensizliğin çatışmasında hayat bulduğunun, kozmik evrimin bu hayat buluşta ısısal ölüme doğru sürüp gittiğinin anlaşılması.  
Yedinci olarak;altıncı özellikte belirtilen evrimin,kökeninde ve en temelinde kuantum evreninde cereyan eden parçacıklar arası enerji alışverişlerinde,parçacıkların hareketlerinde parçacıkların kütlelerinde başladığının bilinmesi. 
Sekizinci olarak; kozmik yapıyı makro ve mikro,organik ve inorganik bütün ölümlü ve geçici sistemleri yaratan-yaşatan-yok eden ve onların doğasını belirleyen dört büyük kuvvetten üçünün kuantumlarda barındığının orada bulunduğunun,orada biri biri ile etkileştiğinin; bu üç büyük kuvvetle etkileşim halindeki dördüncü büyük kuvvet olan kütle çekim kuvvetinin doğasına ilişkin bilgi eksikliğine rağmen,kuantumlar arası bir kuvvet olduğundan asla şüphe duyulmadığının bilinmesi. 
Dokuzuncu olarak;17.yy. bilim devrimi ile başlayan klasik bilimlerdeki dallanmalar ve uzmanlaşmaların,kendi alanlarındaki olguları açıklayabilmek için,uzmanı oldukları klasik kuramların, kuantumlardaki köklerine inmek gibi bir görevle karşı-karşıya olduklarının açıkça görülmeye başlaması ve giderek dallanıp budaklanmış bilimlerin ve bu bilimlere ait kuramların kuantum mekaniğinin kuantum duvarında açtığı gedikten girip,kuantum evreninde biraraya gelmeye başlayacaklarının ve bu bilim adamlarının nonlineer mantığa uymak zorunda kalacaklarının bilinmesi.  
Onuncu olarak;insanın ruhsal yapısındaki genetik kökenli içgüdülerin aynı zamanda genetik kökenli olmayan belleğin;atom altı parçacıkların biri biriyle etkileşimleri,enerji,kütle,dönüşümleri,enerji salma, soğurma gibi etkinliklerle açıklanabileceğinin öngörüldüğü. 
On birinci olarak;uygulamalı psikolojiden başka bir şey olmayan sosyal ilişkilerin (sosyolojinin)de,tek tek bireylerdeki ruhsal oluşumların uzantıları olduğunun anlaşılması. 
On ikinci olarak;gerek insan psikolojisi denilen insanın ruhsal evreninde oluşan genetik kökenli duygular ve genetik kökenli olmayan belleğe ait oluşumlar,gerekse insandan insana iletilişi anlamına gelen sosyal iletişim ve sosyal sistemlerin de, aynı kuantum yasalarına uymak dışında varolamayacaklarının ve aynı kuantum yasalarına uymak zorunda olduklarının anlaşılmış olması. 
On üçüncü olarak:ışık ve ışık hızının ikinci uygarlığın en temel üretici gücü olduğunun tartışmasız kabül görmesi. 
Kısaca birinci ve ikinci uygarlığın ayırt edici özellikleri bunlardır. 
Sonuçta 13000 yaşındaki birinci uygarlık (ya da Lineer uygarlık) maddenin duyu organlarımızla aracısız algılayabildiği kadarını yorumlama mantığının hükümranlığı temelinde inşa edilmiş bir uygarlıktır. 
2000’lerle başlayan ve nonlinerliğe yönelmek zorunda olan ikinci uygarlık(yada kuantum uygarlığı veyahut nonlineer uygarlık) madde ile duyu organlarımız arasına bir taraftan elektron mikroskobunu,diğer taraftan radyo teleskopunu,gamma,x-ışını,morötesi vb. teleskobunu koymuştur.Yani duyu organlarımızın aracısız algılayabilirliği temelinde bilimi ve kültürü inşa etme,üretme döneminin yönü sönüme doğrudur.Klasik bilimler ve bu bilimlerin yarattığı kültürün akıbeti,büyük ölçekli sanayinin doğuşu sırasında el zanaatlarının ve bu zanaatlara ait kültürün akıbetinden farksız olacaktır. 
O halde İrak savaşına klasik bilimler ve klasik kültür ve siyaset açısından bakılamayacağı açıktır.Her şeyin eskisi gibi tahlil edilemeyeceği de... 
‘Globalleşme’ eğer dünya ölçeğinde insan türünün adil-eşit-özgür birlikte yaşamı anlamına geliyorsa; insan türünün evrimsel tarihinde ilk kez bunun gerçekleşme yolunun açılmış olmasını:100 yıllık bilimsel evrimin ulaşmış olduğu kuantum kuramının yarattığı atom altı evrendeki parçacıkların mekaniğine,dinamiğine borçluyuz.Yani elektronların çekirdekteki nötron,proton ve diğer (temel sayılsın-sayılmasın enerji yüklü olsun olmasın) parçacıkların keşfine borçluyuz.Başka bir deyişle,atomların parçacıklarını bir tek sistem olarak ayakta tutan ve elektromanyetik çekim ve itim kuvvetlerine,zayıf nükleer kuvvetin,(farklı enerji düzeylerinde farklı konum ve hızlarda olan parçacıkların kütle ve enerji alış verişleri anlamına gelen) çekirdek parçalanması ya da kaynaşması anlamına gelen fizyon ve füzyon enerjilerinin keşfine borçluyuz. 
Dolayısı ile,atom altı parçacıklar evrenindeki bu enerji ve kütle hareketlerinin sonuçları olan,dalga boyları 10.000 metreden başlayıp,1 metrenin milyon kere milyon kere milyonda birine kadar küçülen, radyo dalga,mikro dalga,kızılötesi,görünür,morötesi,x-ışınları,gama ışınları frekanslarında yayılan; enerjileri 10-28 ile 10-8 joule arasında değişen görünür ve görünmez ışınımın keşfedilmesi temelinde ortaya çıkan parçacık ve dalga kuramlarının teknolojiye dönüşmüş olması ve bu dönüşümün kesintisiz sürüp gitmesi bilim ve kültürün ‘ışık hızı’ ile öğrenilmesine ve dağıtılmasına yol açmıştır.İşte ‘globalleşme’nin gerçekleşebilirliğini olanaklı kılan,bilimsel ve kültürel araç ve gerçek budur.Bilimsel her ‘yeni’ kuramın doğasında yapma ve yıkma amacına yönelik kullanılma kadersizliğini taşıma ikilemi vardır.Yani her bilimsel kuram teknolojiye dönüşüp cisimleşmiş araçlar haline geldiğinde,canlı yada cansız sistemleri yapmak ya da yıkmak amacı ile kullanılmaktan kurtulamaz. 
Neticede, görünür yada görünmez ışık: (enerji taşıyan parçacıkların dalga ve kütle karekterinin keşfi temelinde yaratılan yeni kuramlar:kuantum kuramı merkezli) insan türünün hayatındaki akışa,değişime yön veren teknolojiyi ve kültürü yaratan tek mabet olmuştur. 
Ekonomik,siyasi,askeri,sanatsal,eğitim ve kültür ışık hızıyla yeniden şekillenmekte ve yeni bir uygarlık doğmaktadır:Kuantum kuramını ve ışık hızıyla iletişimi esas alan:ışık hızını kullanan üretim ve dağılımın hükümranlığında gerçekleşmekte olan bir uygarlık doğmaktadır.Bu uygarlığı yaratan kuantum kuramı,milyonlarca ışık yılı uzakta neler olup bittiğini;hangi yıldız yada hangi yıldız kümelerinde neler olup bittiğini;galaksileri nötron yıldızlarını,süpernovaları,karadelikleri,karanlıkmaddeyi,kar anlık enerjiyi keşfetmeye;bunların doğum ve ölümlerini incelemeye,bu yıldızların,yıldız kümelerinin,galaksilerin hangi elementleri ihtiva ettiklerini bulmaya(çünkü her element kendi parmak izi sayılan,kendine özgü dalga boyunda bir ışınım yaymaktadır) haritalarını çıkarma uğraşısına devam etmektedir.Evrenin doğum ve ölümü konusunu kuantum kuramlarına,yani dalgalara bakarak incelemekte ve doğru kuramsal sonuçlara ulaşma yönünde çaba sarf etmektedir. 
O halde 19.yy. klasik zemininde durma ısrarından vazgeçilmeden ne ırak savaşını ne de dünyada olup biteni anlama şansımız yoktur. 
Irak savaşının,daha doğrusu Irak’ın işgalinin anlaşılması,1970’lerden bu güne kadar internet ağlarının doğuşundan itibaren dünyada neler olup bittiğinin anlaşılmasına bağlıdır.  
1970’lerde,bazı üniversiteler de ve devasa araştırma-geliştirme laboratuarlarında iç iletişimi ve koordinasyonu sağlamaktaki zamandan ve insan enerjisinden tasarruf etmek amacı ile geliştirilen,denenen ve başarılı olan bu ağ sistemi biri birine bağlanarak dünyayı saran bir ağa dönüşmüş,1990’lardan itibaren herkesin kullanımına açık iletişim ağı haline gelmiştir. Ekonominin – savunma ve savaş sistemlerinin-ticaretin –kültürün bütün alanlarının- bilim çevrelerinin-eğitim çevrelerinin, sağlık ve tıp alanlarının ve nihayet bankaların ve finans sahiplerinin ışık hızı ile bilgi-enformasyon-para transferinin biricik aracı olmuştur.2000’lere ulaşıldığında ışık hızı ile iletişimim sağlanamadığı hiçbir coğrafi bölge kalmamıştır. 
Dünyayı saran bu ağ, bir taraftan telefon hatalarını kullanarak ,bakır kabloların kullanımı ile,diğer taraftan yüksek hızlarda veri taşıyabilen fiber optik kabloların kullanımı ile,başka bir taraftan radyo dalgaları ve mikro dalgalar aracılığı ile biri birine bağlanarak yada kıtalar arası ağlarda uyduları kullanarak çığ gibi büyümeye devam etmektedir. 
Kontrolsüzmüş gibi görünen bu ağ, küçük ölçekli coğrafi yaşam bölgelerinde sansür ve denetimi tarih sahnesinden kaldırırken;diğer taraftan evrensel boyutta yeni bir denetim kontrol ve sansürü yaratmaktadır. 
Ağ –ağda dolaşan bilgi- iletişim hakkı denen yeni bir mülkiyet biçimi,tarih sahnesinde ilk kez yerini almaktadır:‘sanal mülkiyet’. 
Doğuşu, Nagazaki –Hiroşima semalarından bırakılarak patlatılan iki atom bombası ve yüz binlerce insanın trajik ölümü ile dramatik şekilde duyurulan ikinci uygarlığın, klasik birinci uygarlığın bedeninde filizlenişi,klasik uygarlığın kendi normalinden bir sapma başladığının da ilk işareti idi.  
1970’li yıllar,bu sapmanın,içinden geldiği kendi normalinin bütün hücrelerine dal budak salacağını gösterdi.1990’larda açığa çıkmaya başlayan yeni bu sapma, gelişkin bütün ülkelerde toplum hayatına karışmaya,klasik uygarlığa ait ne varsa,onun yerini almaya başlamıştı. 
2000’ler ise bu sapmanın,dünyanın bütün coğrafyasına yayıldığı;1.uygarlığa ait ne varsa kuşattığı-alanını daralttığı –bütün toplum hayatında 1.uygarlığa ait hemen her şeyi ya tarih sahnesinden kaldırmaya, yada değiştirmeye başladığı yıllar oldu.Bu süreç devam ediyor.Yani 1.uygarlığın zayıflamaya;2.uygarlığın güçlenmeye devam ettiği bu geçiş ara aşamasında ortaya çıkan yeni dünya düzeni ve globalleşme programı,bu geçiş aşamasının özelliklerinden doğan bir programdır. 
1990’ların ilk yılları 1970’lerde hindi-çini yenilgisinin ardından,klasik uygarlığın süper önderi ABD nin uluslar arası boyutta uyguladığı SSCB ve bağımlı doğu Avrupa devletlerini yıkma programını başarı ile uyguladığı ve tamamladığı yıllar oldu.Bu yıkma programının uygulanışı süreci ve başarısı,yeni dünya düzeni ve globalleşme amacının ve programının şekillendiği ve bir anlamda sınandığı yıllardır aynı zamanda. 
1970’lerdeki Vietnam-Kamboçya-Laos yenilgilerinin, ABD ve diğer gelişmiş sanayi ülkelerinde klasik uygarlığa ait başta sanayi ve ticaretin,bununla birlikte teknoloji ve kültürün, yükselmiş bulunduğu doruktan yani yükselebileceği maksimumdan,inişe geçmeye başladığı yıllara rastlaması tesadüfi değildir. 
Genel anlamda özetlenirse:Sanayi devrimi yılları,13000 yıllık klasik uygarlığın son 300 yıllık halkası yada son evresidir.Veyahut birinci uygarlığın ulaşabileceği doruğa tırmanış yıllarıdır,kapitalizmin hükümranlığında geçen yıllardır.Sanayi devriminin hazırlık yılları bu 300 yıllık tırmanış yıllarının dışında tutulmuştur; Çünkü önceki yıllar kapitalizmin hazırlık ve güçlenme yıllarıdır,toprak düzeninin(feodalizmin) ve aristokrasinin hakimiyetinde yaşanmış yıllardır. 
O halde yukarıda anlatılan 1. ve 2. uygarlık yada klasik uygarlık ve kuantum uygarlığı denilen ikili sarmal neden ortaya çıkmıştır? 
İlkin,klasik uygarlığın maddeyi çıplak gözle(duyu organlarımızla aracı kullanmaksızın)algılayışı temelinde inşa ettiğimiz klasik bilimler ,klasik bilimlerin yarattığı klasik kültür ve teknoloji,bu eksen etrafında yaratılmış toplumsal yaşam biçimi zayıflayarak devam ediyor;yani klasik bilimler temelinde yükselmiş mukayese-muhakeme ve ölçülendirme mantığı varlığını sürdürüyor; Ancak klasik uygarlığın tek başına yaratabileceği yeni bilimsel kuramlar,yeni bilimsel kültür,yeni teknoloji,yok ;dolayısı ile genel anlamda dünya pazarları,klasik teknoloji ve ürünleri için giderek daralıyor:Bu daralış klasik sanayi ve ticaretin kar oranını düşürüyor,dolayısı ile azami kar ivmesi giderek azalıyor. 
1970’lerden sonra başlayan klasik sanayinin bu genel bunalımı en gelişmiş klasik sanayinin temsilcisi olan ABD yi,güç oranlarına göre ‘dünyayı yeniden paylaşma’ çözümüne zorladı.1980’lerde bu program hazırdı ve yürürlüğe konuldu.Bu programın amacı,zannedildiği gibi süper bir gücü ve onun rekabetini yok etmek değildi.Çünkü SSCB ve doğu Avrupa ülkeleri ,1960 öncesinin eskimiş sanayi ve teknoloji ve üretimine sahipti,genel anlamda dış pazarlarını kaybetmişti bile ve geniş iç pazarlarını elde tutmakta zorlanıyor,bu nedenle şiddetli bünyevi krizler yaşıyordu. 
ABD nin ‘dünyayı güçler oranına göre yeniden paylaşma’ programı bu nedenle hızla ve kendiliğinden,iç dinamikleri ile çözülen SSCB ve doğu Avrupa ülkelerinde yürürlüğe sokuldu.Yani dünyayı yeniden paylaşma süreci buralarda başladı.Bu coğrafyalar klasik uygarlığın ürünleri için çok geniş bir pazardı:çünkü 1980’lere gelinceye kadar klasik uygarlığın gelişmiş batılı klasik sanayi ürünlerine kapalı tutulmuştu. 
1990’larda, dünyanın yeniden paylaşımı kapsamında SSCB ve doğu Avrupa ülkelerindeki kapalı ekonomilerin ABD ve diğer gelişkin Avrupa ülkeleri için Pazar haline getirilişi, klasik uygarlığa, klasik sanayi ürünlerine geçici bir çözüm getirmişti; ama genel kriz ve çözümsüzlük devam ediyordu: yani klasik uygarlığın son 300 yıllık halkası olan klasik sanayinin bünyevi krizi hala devam diyordu; çünkü bu kriz zannedildiği gibi,insan türünün evrimsel tarihindeki uygarlığın bünyevi bir kriz değildiKlasik uygarlık doruğuna ulaşmıştı;doruğuna ulaşan her sistem gibi inişe geçmişti. 
 
İkincisi: birinci uygarlığın içinden gelen kuantum mekaniği, maddenin duyu organları ile algılanamayan parçacıklar evreninin keşfi yolunu açtı.Bu yolda, algılamanın aracılar kullanılarak yapılabildiği yeni bilimlerin ve bu bilimlere hizmet eden mukayese,muhakeme ve ölçü mantığının ürettiği mikro ve nano ölçeklerdeki teknolojinin ve kültürün, klasik olandan ayrılmaya başladığı,kendi içinden geldiği klasik normalinden saparak daha hızlı güçlendiği 
tartışma götürmez bir gerçekti. 
Yeni bu gerçeğin yakın geçmişine baktığımızda;1940’lardan sonra,önce iri moleküllere,sonra kristal yapılara,atom altı parçacıklara ulaşmaya başladığıgörüldü.;biyokimyanın,genetiğin,kuantum mekaniğinin,kuantum kozmolojisinin,parçacık astrofiziğinin, kaos kuramının, kuantum termodinamiğinin, spin elektroniğinin(spintronik) vb.sıçramalı gelişmesi bilim,teknoloji ve kültürün atom üstü klasik fiziğin fazından,atomaltı parçacıklar fazına geçtiğinin ve geçişin hızlanarak devam ettiğinin; yani maddenin atomaltı parçacıklar evreninin elektron mikroskobu,radyo teleskobu,gama ışın teleskobu,x-ışın teleskopu,morötesi dalgaboyu teleskopu (ve benzerleri), parçacık hızlandırıcıları gibi aracılar kullanılarak yeniden keşfi temelinde yükselen bilimsel kuramlar ve bu kuramların teknolojiye dönüşmesi,yeni bir kültür yaratması;yani yeni bir yaşam biçimine ulaşılması 40 yıl gibi kısa bir zamana sığmıştı.Bu 40 yıllık süreç klasik uygarlığın sonunu getirecek olan yeni bir mukayese,muhakeme,ölçü ve mantık yaratmıştı.Bu mantık Lineerlikten kopan ve nonlineerliğe yönelen bir mantıktı.Bu mantık çıplak gözle gören,aracısız dokunarak algılayan bir mantık değildi;  
bu mantık doğrudan duyduğu sesin,gördüğü ışığın, ne olduğunu sorgulayıp fononları,fotonları keşfeden mantıktı.Bu mantık çıplak kulakla duyulmayan,sonsuz dalga boyunda,sonsuz sayıdaki sesi duymaya,anlamaya başlayan mantıktı. 
Bu mantık,gözle görülmeyen sonsuz sayıdaki ve dalga boyundaki ışığı keşfeden mantıktı.Nihayet bu mantık, burunda duyumsansın-duyumsanmasın sonsuz sayıdaki kokunun moleküler yapısını,kristal yapısını,atomlarının parçacık kökenlerindeki yaşam biçimlerini sorgulayan bir mantıktı. 
Klasik uygarlık-klasik bilimler-klasik kültür bunları anlayamamıştı;ama bunların anlaşılması temelinde yükselen ikinci uygarlık kendi bilimlerini-kendi kuramlarını-kendi teknolojilerini,kendi kültürlerini,kendi programlarını ve neticede kendi sahiplerini ve kendi toplum yapısını biçimlendirerek ve artan bir ivme ile inşasına devam ederek sıçramalı ilerleyişine devam ederken;diğer taraftan klasik uygarlığın hükümranlığını temsil etmiş klasik sanayinin,ticaretin yok edici rakibi oluyor ve temsilcileri ile iktidar mücadelesine başlıyordu.Bu mücadele 13000 yıllık eskiye karşı 100 yıllık geçmişi olan yeninin mücadelesiydi:Bu sönmeye doğru giden bir uygarlığa karşı,yükelen uygarlığın savaşıydı. 
Yer kürede neler olup bittiğinin anlaşılabilmesi, bu somut gerçeğin anlaşılması dışında mümkün değil. Maddenin mikro alanlarına girmeye başlayan,molekül ve iri molekülleri;bu alanlarda maddenin kristal yapı taşlarına ve oradan maddenin kuantum evrenine girerek keşiflerine devem eden bilimlerin yarattığı kuramlar,bu kuramların teknolojiye dönüşmesi;bilimsel kültür haline gelerek insan türünün günlük yaşamının her alanına yayılması,2000’ler ve sonrasında 
hükümranlığın kime ait olacağını göstermiş bulunuyor. 
Klasik uygarlığın gövdesinde ve içinde filizlenip gelişen yeni uygarlık,içinden saptığı bu ana gövdeyi,bilimi ile teknolojisi ile yarattığı kültür ve mantığı ile tamamen sarmış,kuşatmış nefes alamaz hale getirmiş bulunuyor.Yeni bu uygarlığın karşısında geleneksel olan ,klasik olan her şey çaresizdir,yok oluşa doğru gitmektedir. ‘Yeni’nin ‘eskinin’ üzerine dolanarak onu boğmaya başladığı bu ikili sarmal durum,dünya ölçeğinde hükümranlığın para sermayenin,başka bir ifade ile ‘finans sanayi’inin sahiplerince ele geçirilmiş olduğunun en açık kanıtı.Çünkü kuantum teknolojisini kullanabilme imkanına sahip olanlar,elinde nakit parayı tutan bankacılar,finans ve sigorta şirketleri ve aracı kurumlar oldu.IMF ,dünya bankası,dünya ticaret örgütü gibi uluslararası finans kuruluşları bunların elinde silah olarak kullanılıyor.1995 şubatında IMF başkanı Mihael Camdessus Washinton DC de yaptığı söyleşide şöyle diyor: “kazanan hep wall-street ve onun borsacıları,dünya bu adamların avuçlarının içinde”. Dünyanın bu yeni iktidar sahipleri ışık hızı ile kıtalara ülkelere ulaşıyor; yine ışık hızı ile devletlerin, ülkelerdeki halkların ve tek-tek fertlerin ceplerini yine ışık hızı ile boşaltıyorlar.  
Dünyanın yeni gerçeğine bakın: 
1970’lerde başlayan süreç ,kuantum uygarlığının (ikinci uygarlık) sıçrama yaptığı,1990’lardan 2000’lere gelindiğinde kendini evrensel hükümranlığın temsilcisi olduğunu ilan ettiği, on yıllık bir süreçtir. 
Yani on yıl gibi kısa bir zaman aralığında içinden saptığı klasik uygarlığı(1.uygarlık)saran, onun bütün dokularına ulaşan;bazı dokuları yok edip yerini alan;ama bazı dokularla birleşen kuantum uygarlığı, 'yeni’ nin temsilcisi olarak,dünya ölçeğinde yaratmaya başladığı iki uygarlık sarmalının yol açtığı iki uygarlık arasındaki çatışma,insan türünün yeni tarihini yaratan en temeldeki çatışma olamaya başlamıştır. 
Atom altı parçacıklar evrenine giren bilim ,o evrenin parçacıklarının doğasını inceleyip keşfettikçe ,kuantum kuramı kapsamında yarattığı yen kuramlar, yeni teknolojiyi ve dolayısı ile yeni kültürü yaratmaya devam ettikçe;ABD ve diğer gelişmiş ülkelerin “klasik patronları ve iktidar sahipleri” kuantum kuramının teknolojilerinin ve kültürünün sunduğu yeni olanakları,kullanma fırsatını değerlendirmeye ve “klasik uygarlığın son büyük operasyonu” olan:  
“sadece adı sosyalist” olarak kalmış SSCB. ve Doğu Avrupa’nın kapalı ekonomilerini yıkma planlarını başarı ile tamamlarken; sonraki gelecekleri için “yeni bir dünya düzeni” tasarlamaya başlamışlardı bile. 
1990-2000 arasında kuantum uygarlığının sıçramalı gelişmesini ve rolünü nasıl çözümlediler diye sorulabilir. 
ABD’nin finans sermayesi,ta başından beri bilgisayar ve internet ağını kullanarak onlayn iletişim,erişim ve para transferleri yapmaya başlamıştı.Bunu Avrupa ülkeleri takb etti ve giderek dünya ölçeğinde yaygınlaşmaya başladı. 
Bilgisayar,internet ve onlayn işlemlerin asli üretici gücü “ışık ve ışık hızı” olduğunu biliyorlardı.Bu deneyimleri doğru değerlendirdiler.Yaşanmakta olan onlayn sisteminin ve alt yapısının, o güne kadar aşınası oldukları uygarlığın 
yaşam tarzını değiştirmeye başladığını anlamış oldular.Bunun kısmi,önemsiz bir gerçek olmadığını;geleceğe yön verecek geleceği yeniden biçimlendirecek olan bir devrim olduğunu biliyorlardı.  
1995 eylül sonunda Birleşik devletlerin finans devleri ve yandaşları, Mihail Gorbaçov’a minnet duygularını ifade etmek için bir ödül töreni düzenlediler. 
Yönetimde bulunan 500 politikacıyı,ekonomi dünyasının yöneticilerini ve bilim adamlarını tüm kıtalardan bu tören için başkanlık binasına getirmişlerdi .Yıkılan SSCB ‘nin son Nobel ödüllü devlet başkanı bu törende şöyle diyordu “Global Brain trust, 21.yy’a açılan yolu göstermelidir,yeni bir uygarlığın yolunu”.(Bunun açık anlamı:Evrensel güvenilir beyinler 21.yy’a açılan yolu göstermelidir,yeni bir uygarlığın yolunu) işte gezegenimizin sahipleri,finans dünyasının tanınmış yüzleri burada bir aradaydı .George Bush, George Schultz, Margaret Thatcher,dünyayı yönlendiren yaşlı liderler CNN‘in sahibi Ted Turner ,güneydoğu Asya’nın büyük sanayicileri v.b. bir araya gelmişlerdi.Üç gün süren bir çalışma yaptılar. 
‘Yeni dünya düzeni’ tasarımının programlayıcıları,geleceği yani yakın gelecekteki yeni dünya düzenini küstahça, edepsizce, pervazsızca ve zalimce iki rakama indirgediler: ’20 ye 80’ ilkesi... 
Bunun açık anlamı şuydu:Yeni yüzyılda,yer kürede çalışabilir nüfusun yüzde 20’si ‘yeni dünya düzenini’ ayakta tutmaya yetecektir... 
Bunun anlamı,dünya ölçeğinde çalışabilir nüfusun yüzde 80’i ölüme gönderilecektir.Unutmamak gerekirki,bu yüzde 80 bütün nüfusun yüzde 80’İ demektir. 
Bundan da anlaşılacağı gibi birinci uygarlığın ürünleri olan burjuva sanayici sınıf,işçi sınıfı,yoksul köylü sınıfı gibi toplumsal ayrışmaların kök saldığı topraklar büyük ivme ile çoraklaşıyor. 
Çoraklaşıyor çünkü; klasik sanayi toplumu 300 yıllık hükümranlığını,finans sanayi’nin (dünya finans oligarşisinin) ulaşmak istediği yeni dünya düzeninin ‘20 ye 80’ toplum örgülenişine bırakıyor.Küresel bu örgülenişin yaratıcıları ve sahipleri egemen sosyal bir sınıf değil,tam anlamı ile “dünya finans oligarşisi” olmaktadır. 
Klasik sanayiinin 300 yıl süren hükümranlığı ,beklenildiği gibi;işçi sınıfı,klasik burjuvazi ayrışmasını artan bir ivme ile tamamlayamamıştır. Yani beklendiği gibi,bütün ülkelerde hükümran olan klasik burjuva sınıfı dışında kalan her sınıf ve tabakadan inanlar,dünya ölçeğinde,sayısal olarak işçi sınıfı kapsamında yer alamamış; aynı zamanda, işçi sınıfı kapsamında yer alan işçiler, gelişkin, nitelikli bir sınıf oluşturmamıştır... 
Daha 1989’da kuzey Amerikalı filozof Francis Fukuyama şunları söylüyor: “kapitalizmin zaferinden sonra asla ‘tarihin sonuna’ gelinmedi,aksine cesaretle ‘modern’ diye adlandırılan projenin sonuna gelindi.İnsanlığın büyük bir bölümünün gündemini açık bir şekilde yükselme ve refah değil,onların yerine çöküş,çevresel felaketler ve kültürel bozulma belirlediği için,global boyutun dönüm noktasındayız” 
Farkında olsun yada olmasın , Fukuyama’nın bahsini ettiği sonu gelen zafer, hem birinci uygarlığın , hem de son halkası olan ve 300 yıl hükümranlığını ve zaferlerini sürdüren klasik kapitalizmin ve zaferlerinin sonudur.Sonu gelen klasik uygarlığın kendisi ve yarattığı modernizm ve ona ait projelerdir:özetle klasik yaşam biçimi. 
Farkında olsun yada olmasın, Fukuyama‘nın bahsettiği dönüm noktası birinci uygarlıktan ikinci uygarlığa ,yani klasik uygarlıktan kuantum uygarlığına geçiş dönüm noktasıdır. 
Farkında olsun yada olmasın ,Fukuyama’nın dile getirdiği “yükselme ve refah” karşıtı çöküş ,çevresel felaketler ve kültürel bozulma,yükselen yeni uygarlığın asli öğeleridir. 
Yönü bitişe doğru olan klasik uygarlığın bütün ülkelerdeki eski iktidar sahipleri,yada halen iktidarda olan sahipleri,yükselen yeni uygarlığın iktidar sahipleri,yada iktidarı ele geçirmesi kaçınılmaz olan müstakbel iktidar sahipleri karşısında, çaresiz muhafazakarlar durumuna düşmüşlerdir. 
Özetle; gerileyen ,zayıflayan birinci uygarlığın eski sahipleri ve savunucuları,bir zamanlar sanayi devriminin güçleri karşısında çaresiz toprak sahiplerinin ve zanaatkarlarının dramatik durumuna düşmüş bulunuyorlar. 
Birinci uygarlığın klasik sanayici ve tüccarının önünde iki seçenek bulunmaktadır: Ya kuantum uygarlığının tasarımcıları sahipleri ve savunucuları arasına katılabilmenin mücadelesini vermek;yada,gerçek anlamı ile klasik varoluş tarzlarını ‘muhafaza etme sürecini’ devam ettirmek ve ekonomik anlamda ölümlerine rıza göstererek ,ikinci uygarlığın zenaatkarları rolünü kabullenmektir. 
Çünkü ikinci uygarlığın sahipleri ve lokomotif gücü olan finans sanayicileri, kuantum kuramı temelinde doğan bilimsel kuramların teknolojiye dönüştürülmesini ve bu teknolojilerin dünya pazarlarına dağıtılmasını kendisi yaparken;bu teknolojilerden kazanacağı kar oranını da ikinci uygarlığın “yeni tekelleri” olarak,kendisi belirliyor:Kar oranının bu ölçüsü nereden çıkıyor? Para’nın ışık hızı ile kıtaları,ülkeleri dolaşarak elde ettiği riski olmayan 
Faiz,tahvil,borsa,kredi kar oranını, kendi ürettiği teknolojilerinin“alt limit ölçüsü” olarak belirliyor. 
Demek ki dünyanın yeni sahipleri ve patronları olan “finans sanayicileri” paralarını dakikada,saniyeler içinde, ışık hızı ile kıtalar arası ve ülkeler arası dolaştırarak, hiçbir risk almadan (çünkü para transferleri gittiği ülkelerin garantisi altındadır)akıl almaz karlar elde etmektedirler. İşte bu kar oranları ürettikleri kuantum teknolojilerine uyguladıkları fiyatların ‘alt sınırı’dır aynı zamanda. 
Klasik sanayici,kuantum teknolojisi üretimine geçemiyorsa bile, kullanmak zorundadır:GSM,gsm donanım ve destekli teknolojiler.Bilgisayar,donanım,yazılım,program ve destek sistemleri.İnternet ağları,gprs gibi uydu sistemleri kullanmaktan kaçınamaz,Aksi halde ikinci uygarlığın nesli tükenmekte olan zenaatcısı durumuna düşmekten kurtulamaz. 
Kurtulamaz çünkü:Başta nükleer enerji olmak üzere, çocukların oyuncaklarından ev aletlerine,ticaretten klasik sanayi üretiminin her alanına ve birimine;kimya‘dan tıbba, savunma sanayinden uzay savunma ve araştırma sanayine;araştırma geliştirme laboratuarından,denetim-komuta-kontrol ve güvenlik sistemlerine,deniz-kara-hava ulaşım araçlarına,silah ve harp sanayine; paranın transferinden mevduat hesaplarına;basılı medyadan görsel medyaya;gazete,dergi,kitap,televizyon ve türevleri,reklam-tanıtım,sinema,eğlence dünyasına kadar her alana yayılmış,her tarafımızı sarmış olan kuantum teknolojisi, girmediği etkilemediği,hakimiyet kurmadığı hiçbir alan bırakmamıştır.Bu Yeni bir yaşam biçimi ve üretim tarzıdır. 
Klasik sanayici ürettiği otomobilin iletişim – kontrol –komuta –denetiminde, görünür yada görünmez ışık dalgalarının kullanılması esasına dayanan kuantum teknolojilerini kullanmasına; üretim-hammadde-Pazar ve zaman riskinin bütün zorluğunu taşımasına rağmen;finans sanayinin risk taşımadan ve ışık hızı ile elde ettiği azami kar oranına ulaşma şansı yoktur. Bu nedenlerle klasik sanayici ve tüccar,bir taraftan iş yerlerini,ticarethanelerini, imalathane ve fabrikalarını elden çıkarıp paraya çevirmenin ve finans sanayine katılmanın yollarını ararken;diğer taraftan kendi içindeki rekabet ve iflas, biri birilerinin malını ele geçirip kar oranını arttırma alt-üst oluşunu yaşamaktadır.Dolayısı ile klasik sanayinin yönü çöküşe ve ölüme doğrudur. 
ABD’nın (ve FRANSA’nın çünkü daha önce,sanırım 1954’e kadar Vietnam-laos-kamboçya Fransız işgalinde idi,yerini ABD işgaline terk etmişti)1970 uzak doğu yenilgisi ile başlayan, birinci uygarlığın derinleşerek büyüyen krizini hafifletmeye yönelik,SSCB ve doğu Avrupa ülkelerini dünya pazarlarına açma programı, 1980’lerde yürürlüğe konulduğunda,yeni bir uygarlığın eşiğine yaklaşmakta olduğumuz fark edilmemişti.1990 başında tamamlanan bu yıkım hareketleri, beklenen “ABD ve Avrupayı kurtarma” misyonunu yerine getiremedi.Klasik uygarlığa yapabileceği kısmi katkıdan öteye gidemedi.1970’lerde başlayan krizin atlatılması şansı yoktu;Yoktu çünkü; bu kriz ömrünü doldurmuş uygarlığın,doğmakta olan yeni bir uygarlığın duvarlarına çarpmış olmasının yarattığı ölüm kriziydi. 
Yıkım programının başarı ile tamamlandığı 1990’ların başında internet ağı herkesin kullanımına açıldığında ,cep telefonları ile ahenk içinde,kısa zamanda dünyayı saran ağ haline geldi.Zaten bunun gerçekleşeceği 1970’lerden beri biliniyordu; zira bu ağın yaratılması için milyarlarca doları araştırma geliştirme programlarına yatıran çevrelerin, elbette dünyayı yönetebilmelerinin araçları olan kuantum teknolojisinin sunacağı fırsat ve imkanları biliyorlardı.Nihayet yer küreyi denetim altına alabilme ve yönetme fırsatı ve imkanı,insan türünün tarihinde,ilk kez ve kuantum teknolojisinin ve kültürünün yaratılması ile doğarken ’yeni dünya düzeni’ amacına ulaştıracak projeleri de beraberinde getirmişti. 
“Yeni dünya düzeni” amacına ulaşmanın “siyasi ve askeri programı” hazırlanmıştı: “Globalleşme” yada “küreselleşme” Bu siyasi ve askeri program,tarih boyunca yalan vaatlerle doldurulan tüm siyasi parti programlarından farksızdı:dolayısı ile insan türünün geleceği için yalan umutlarla doluydu. 
Clinton yönetimi tarafından 1996’da görevinden uzaklaştırılan o zamanki Birleşmiş Milletler genel sekreteri Butros Ghali şöyle sesleniyordu: “Biz dünya çapında bir devrimin ortasındayız.Gezegenimiz korkunç ve biribirine zıt iki gücün baskısı altında:Globalleşme ve bölünme” sonra şunu ekliyor: “Devrimci anlamda bir değişimin tam ortasında olanların,bu devrimin anlamını iyice kavradıklarını,tarih pek ender de olsa (tarihte ilk defa) gösteriyor”  
Lyndon La Rouche,2004 ABD başbakanlık seçimleri için DP den aday adayı idi,24 temmuz 2001 günü,yani 11 eylülden 48 gün önce,BM de ve washington da 250 kişi önünde verdiği video konferansta çok önemli açıklamalar yaptı.O ibret verici açıklama herkes tarafından okunmalıdır. 
La Rouche 11 eylül ikiz kuleler sabotajını Afganistan’a müdahaleyi ve Irak’ın işgalini ve dünyanın gitmekte olduğu yönü açıklamıştı: 
O konferanstan kısa bir alıntı:”…fakat biz ve Avrupa iflasın eşiğine geldiğimiz gibi,güney Amerika’yı da mahvettik. Meksika eskisi gibi değil;panama,ekvator artık yok;Kolombiya mahvoldu.Venezüella yıkımın eşiğinde.Peru aynı şekilde;Arjantin,brezilya bölünüyor.Şili’de mali çöküş kapıda;Bolivya,Paraguay,Uruguay hepsinde büyük problemler var…” Devamında Afrika’nın talanını yıkılışını ve dünyanın genel gidişatını anlatıyor. 
La Rouche 11 eylül hadisesinden bir hafta sonra ise kendisi ile yapılan röportajda şu değerlendirmeyi yapıyor: 
”11 eylül hadisesi,bir makyaj operasyonudur ve tamda uluslararası mali ve parasal çöküşün yaşandığı dönemde yapılmıştır.Bunu yapan,katiyen ABD dışındaki güçler değildir.Başka ülke insanları kullanılmış olabilir.Fakat bunu yapanlar,ABD içindeki güçlerdir.Hedef, ABD’de yönetim darbesi yapmak,olur veya olmasa’da, ABD’yi bir savaşa sürüklemektir. Bunu yapanlar,hedeflerine ulaşmak için ileri hareketlerine devamla,başka operasyonlarda yapacaklardır. 
Halk kışkırtılacak,hükümet savaşa sürüklenecektir.Bunu durdurmalıyız.CNN’ın, FOX TV ve benzerlerinin yayınlarına katiyen kapılmayın.Bunlara kapılmak ve ülkeyi savaşa sürüklemek,operasyonu yapanların maksatlarına aletolmaktır.Afka-nistan’a müdahale gibi şeyleri asla düşünmemeliyiz.Ayrıca, ABD ve daha pek çok ülke için tehdit oluşturan İsrail’i durdurmalı ve orta Doğu’da barışı sağlamalıyız.Çünkü BURADAKİ KRİZ de, ASYA’da verilmesi planlanan SAVAŞIN bir parçasıdır.” Bunlar Afganistan işgalinden hemen önce söylenen sözler. Arkasından İrak işgali geldi.Şimdi sorun; sıra AFGANİSTAN sonra TÜRKİYE’mi? Yoksa, önce TÜRKİYE sonra İRAN’mı? Bu ikilemin yarattığı ikili girdabı aşmanın olası yolları, tartışmalardan çok,yaşanmakta olan eylemlerin yol göstericiliğine bağlı.ABD ve AB açısından bu girdabı aşmanın sürpriz çözümlere gebe olduğu da unutulmamalıdır. 
Butros Ghalli’nin 1996’daki ve Lyndon La Rouche’un 2001 deki açıklamalar birlikte yorumlandığında,ele aldığım uygarlık devrimi konusu daha iyi anlaşılacaktır. 
Yaşamakta olduğumuz süreç, Butros Ghalli’nin dediği gibi,bir devrim sürecidir.birinci uygarlığın klasik sanayi toplumundan,kuantum uygarlığının ilk evresi olan yeni dünya düzenine geçiş devrimidir.Bu devrimin siyasi ve askeri programı,yani iktidarı (dünya ölçeğinde ve tek- tek ülkelerde )ele geçirme programı “globalleşme” dir. 
“Globalleşme” programı parayı ve kuantum teknolojisini elinde tutan başta ABD finans sanayicileri, AB finans sanayicileri, diğer tüm ülkelerden yol ve iktidar ortakları olan finans sanayicileridir. AB finans sanayicilerinin ve diğer ülkelerdeki finans sanayi temsilcilerinin hepsinin yönetim ve yönlendirilmesi, emir komuta hiyerarşisi,aralarındaki olanca rekabete rağmen,şimdilik ABD finans sanayi oligarşisinin elindedir.  
Çünkü 2.uygarlık devriminin nihai hedefi olarak konan “yeni dünya düzeni” projesinin tasarımcıları ve sahipleri onlardır.bu projeyi hayata geçirmek için uygulanmakta olan ‘globalleşme’ siyasi ve askeri programının sahipleri,yani 2.uygarlık devriminın önder gücü, ABD finans sanayinin patronlarıdır,yada: ABD’nin finans oligarşisidir. 
Dünya ve insan türü, kendi tarihinde,gerçek anlamda enternasyonal boyutta sürüp giden bir devrimle ilk kez karşı karşıya kalmıştır.Bu nedenle,bu boyutta bir devrimin saldırganlığı,yıkıcılığı ve kıyıcılığı,kestirilmesi dahi zor ölçeklerde sürüp gidecektir. 80 e 20 ilkesi,küresel finans oligarşisinin aslında iyimser bile sayılabilecek ölçüsü ve ilkesidir. 2. uygarlık devrimine önderlik etme iddiasındaki dünya finans oligarşisinin bu devrime getirdiği “yeni dünya düzeni” hedefi ve bu hedefe götüreceğini iddia ettiği “globalleşme” siyasi,askeri,kültürel programı,iki uygarlık arasındaki geçiş dönemini tamamlamak üzere öngörülen,”dünyayı düzene sokma” evrensel stratejisidir. 
Birinci uygarlığın büyüklü küçüklü devrimlerinin tarihi,devrimlerin belli bir plana uygun olarak ilerleme şansına sahip olmadığını bize öğretmiştir.Kaldı ki, küresel boyutta ve eşzamanlı,tek merkezden yönetilen ve yabancısı olduğumuz “bir uygarlık devrimi” ile, ilk kez karşı karşıya bulunuyoruz.Ancak avantajlarımızda var:Butros Ghali’nin 1996 da dediği gibi,tarihte ilk kez,bir devrimin içine girmişken,bunu fark etmiş olma şansına sahibiz.Bu geleceğimizi yeniden inşa etmek için ,çok önemli bir avantajımız.Sonu gelen şeyleri,ölüme ve sönüme doğru ilerleyen olguları;keza, doğan yükselen,geleceğe damgasını vuracak şeyleri ayırt etme şansını yakaladık.Bu kısa,orta,uzun ölçekli geleceğimizi görebilmemiz için temel parametreler yaratıyor. 
Ancak,dünya finans sanayi oligarşisinin öngördüğü “yeni dünya düzeni” stratejisi ve planları,daha önce bahsedilen  
Kaos fiziği kapsamında ele alındığında,başarıya ulaşma şansına sahip değil.Evrenin evrimsel doğasının kaotik olduğunu anlamış bulunuyoruz: “düzen” ve “düzensizliğin” (yada sistem ve sistemsizliğin) ikili bir sarmal halinde,evrenin evriminin “kaotik” itici kuvveti olduğunu, bu kuvvetin kaynağının dört büyük doğa kuvveti olduğunu biliyoruz. 
O halde, öngörülen hiçbir stratejinin ve bunun planlarının,beklenildiği gibi gerçekleşme şansına sahip olmadığını söyleye biliyoruz.Buna kelebek etkisi denebilir.(ortadoğuda bir kelebeğin kanat çırpışı,dünyanın birçok coğrafyasında 
fırtınalar yaratabilir) 
Diğer taraftan,2. uygarlık devrimine dünya finans oligarşisinin önderlik etmekte oluşu,bu önderliğin değişmeyeceği, yada bölünüp çok merkezli önderlik haline gelmeyeceği anlamına gelmiyor ve bunun hiçbir garantisi yok:çünkü devrimin yolu engebeli,sarp; bu engebelere çarpıp kalkamamak yada,güçsüzleşmekte var. 
Dünya iktidarını ele geçirme ve dünyaya hükmetme siyasi ve askeri programı olan global program,sahiplerini,yöneticilerini, yürütücülerini ve diğer savunucularını; ilk uygulama alanı olan İRAK’ta çok büyük problemlerle yüz yüze getirmiştir.Bunun anlamı,yeni çözüm arayışlarının gündemde olduğudur. 
Evet yaşamakta olduğumuz şey bir devrimin başlangıcıdır, 1.uygarlıktan 2.uygarlığa geçiş devriminin.Bunun bir geçiş aşaması olduğu unutulmamalıdır. 
ABD finans sanayi oligarşisi,devrim için geliştirdiği “yeni dünya düzeni” stratejisinin globalleşme siyasi ve askeri programının siyasi yönünü,1990 ile 2000 yılları arasında Latin Amerikada,genel olarak 10 yıl süren uygulanabilirlik testine tabi tuttu.ABD’nin küresel finans oligarşisi, orada iki yönlü bir test uyguladı:Birincisi,siyasi programının uygulanabilirliğini. İkincisi,bu siyasi programın hizmetindeki araçların başarı oranını test etmekti.Bu paranın ve yeni uygarlığın güçlerini birleştirme testi oldu aynı zamanda. 
Globalleşme siyasi programını orada genel olarak askeri araçlarla sürdürmekten kaçındı.Çünkü amaç sadece sınamaydı. 
Yeni uygarlığın en temel üretici gücünü;ışık hızını kullandı.Parayı,Işık hızında erişim,dolaşım,enformasyon,kontrol  
ve denetimle birleştirdi.10 yıl gibi kısa bir zamanda,askeri araçları kullanmadan;orta ve güney Amerika ülkelerinin 
devletleri ve halkları,ışık hızı ile talan edildi. 
Dikkat edilirse,SSCB ve doğu Avrupa ülkelerinin yıkılışı 1.uygarlığın son;orta ve güney Amerika ülkelerinin ışık hızı ile talan edilişi 2.uygarlığın ilk, iki büyük yıkımıdır: Birinci yıkım 1980-1990, ikinci yıkım 1990-2000 arasında cereyan etmiş;birinci yıkımdan ikinci yıkıma kesintisiz geçilmiştir.Işık hızı ile talan saldırısına uğrayışın,yıkılışın ve ölüme sürüklenişin ne anlama geldiğini,dünya kamu oyu,Arjantin örneğinin canlı yayınında izledi.Olayın başlangıcı çok basitti:Bir akşam üstü Arjantin bakanlarından,ABD finans oligarşisi mensuplarınca ışık hızı ile 20-30 milyar dolar çekilmişti, hepsi bu...Işık hızı ile birkaç saniye süren,kağıt üzerindeki bir transfer sadece… Arjantin halkı ve devleti sabaha gözünü açtığında,şaşkınlık,panik ve altüst oluşla karşılaşıyor. 
Amerika kıtasını 10 yılda talan eden ‘globalleşme’ programının uygulanışı ve ilk örneği başarı ile devam etmiş ve uygulanabilirliği sınanmıştı. 
ABD’nin hükümranlığında global bir dünya iktidarı için mücadele artık durdurulamazdı.  
Globalleşme yayının fırlattığı saldırı yıkım ve ölüm okunun hızı ve gücü,karşısına çıkacak devletlerin, halkların, direnci ile orantılı olacaktır;bu direncin,ikinci uygarlığının ilk evresinde sürüp giden devrimi yönlendireceği kesindir.Devrimin İlk evresinde başlayan bu önderlik,kesintisizlik sürecini yaşayarak;ikinci,üçüncü ve daha sonraki evreleri yönlendirecek ve 2.uygarlığın tarihi yaratılacaktır.”Yeni dünya düzeni” amacına götüreceği öngörülen globalleşme siyasi,askeri ve kültürel programı,”saldırganlığın,yıkımın ve ölümün” globalleşmesinden başka bir şey olmayacaktır. 
Şimdilik bu devrimin önünde sadece iki yol var gibi görünüyor: 
1-globalleşme,ya yoluna çıkan bütün direnci ve direnç noktalarını ezer geçer yok eder: (Ülkeler,Devletler, halklar,milletler toplumsal dağınık güçler) 
2-Ya da global saldırganlık,yıkım ve kıyım, yolluna çıkan direnç noktaları tarafından zayıflatılır,ehlileştirilir,hızı kesilir ve yumuşatılır. 
üçüncü bir seçenek şimdilik yok gibi görünse bile,bir elin beş parmağında beş pire tutulamayacağı da açık:bu nedenle üçüncü beklide daha fazla seçenekler çıkacaktır. 
İrak meselesi bu analizlerin ışığında yapılmalıdır.İrak’ın ilk işgal girişimi,1.uygarlığın bir meselesiydi.son işgal hareketi, 2. Uygarlığın bir meselesidir. Başka bir değişle, İrak’a yapılan ilk müdahale,klasik uygarlığın son aşamasının bunalımlarını atlatmaya yönelik SSCB ve doğu Avrupa ülkelerinin yıkılışı programının aynı kapsamdaki bir parçasıydı. Halbuki 2003 martında yapılan 2.müdahale ve işgal,Orta Amerika ve güney Amerika’da ilk kez yürürlüğe konan 10 yıl gibi kıs bir zamanda bu ülkeleri çökerten ve ışık hızı ile talan eden ‘globalleşme’ si

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
Sponsor Bağlantılar

Nbrsin: Ne yapıyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim
Son Etkinlikler
Yakın tarihte gerçekleşecek etkinlik bulunamadı.
GenBilim