GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Fotoğraf arrow Demokrasinin Çöküşü Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Ağu 21 2006
Demokrasinin Çöküşü Yazdır E-posta
(0 Oy)



Birgül Çelebi   
Pazartesi, 21 Ağustos 2006
Okunma: 1097 kez

Hilaire Belloc, sanayileşmiş bir toplumda, demokrasinin, sosyalizm’e ya da Köle Devlet adını verdiği durumda var olan bir uzlaşmaya dönüşeceğini göstermeye çalışmıştır. Sosyalizm ve Köle Devlet aynı şey olarak görülmektedir.Demokrasinin her iki biçimde de seçmenler sağlam ücret karşılığında özgürlüklerini vermişlerdir. Her iki biçimde de demokrasi özgürlükle pek uyuşabilir bir şey değildir. ( www.genbilim.com )

Çağdaş Avrupa demokrasisi, sosyalist biçiminin en çok tutulan dönemine 1918 yılında ulaşmıştı. Birinci Dünya Savaşı, modası geçmiş ilerici ülkeler ve despotluk ile demokrasi arasındaki bir çatışma olarak nitelenebilir. Demokrasinin, askerlerin uğrunda savaştıkları bir şey olduğu düşünülüyordu. Barışın kurulması gerçek demokratların eseri olacaktı. Dünyanın geleceği her zamankinden daha parlak görünüyordu.Şimdi geriye bakıldığında şaşırtıcı olarak görülen şey, bu hayalin ortadan ne kadar hızla silindiğidir. Temsili Demokrasi 1875 yıllarında moda olmuştu.böylece sosyalizmin yolu açılmıştı. 1895’te sosyalizm yayılmış ve 1910’da zafere ulaşmıştı. 1930 yılında sosyalist demokrasi aşağı yukarı sona ermişti.

Yanlızca kuramda kalan tartışmalar, bizi iki şıktan birine götürür. Ya proleterya sosyalist bir devlet kuracak ya da orta sınıf muhalefeti karşısında başarısılığa uğrayacaktır. Çatışma orta sınıfın zaferi ile son bulduğu zaman o önder diktatör olacaktır. Proleteryanın yeniden ayaklanmasını önlemek için bu kez, Kapitalist Polis Devleti’nde diktatör olarak  kalması gerekecektir. Bu tür İç Savaşlar her ne olursa olsun diktatörlükler yaratırlar. Bir insan diktatör olduktan sonra genellikle yerini bırakamaz. Bırakacak olursa, kazandığı düşmanlar onu hemen öldüreceklerdir. İşte bunun  için Gandhi, eşitlikçi bir demokrasinin güçle değil ikna yoluyla kazanılacağını söylediği zaman haklıydı. Şiddet bir kere kullanıldıktan sonra uyandırılan duygular bundan sonra şiddet hareketlerini kaçınılmaz yapacaktır. Bir gerilim ve korku durumunda da tek bir kişinin yönettiği parti (fırsatlar eşit oldukça), bir komitenin yönettiği partiyi her zaman yenecektir. Şu halde, demokrasinin çöküşünde bir dönem olarak görülen sosyalizmin uzun süreli olmayacağını düşünmke için somut nedenler vardır. Ve gene bunun diktatörlüğe yol açacağı konusunda da somut nedenler bulunmaktadır.

Genel olarak tarih, bu sonucu doğrulamakta mıdır? İlk uygarlıklar için elimizde bulunan kanıtlar pek azdır. Eski Mısır’da, yönetici sınıfa karşı bir çeşit ihtilal yapıldığını biliyoruz. Zenginler yas tutuyor, yoksullr sevinç içindeler her şehir; aramızdaki güçlüleri ezelim.. diyor. İyi elbiseler giyenler dövülüyor, kadın kölelelr ağızlarına geleni söylüyorlar, prensler açlık ve tehlike içindeler. Mısır’ın buğdayı ortak mal oldu. Ülkenin başları kaçıyor. Her yan kan içinde. Bundan sonra bilinen olay, MÖ 2160 yılında Thebes’li İnter onbirinci sülalenin birinci kralı olarak ilan edilmesidir.

Eski Yunanistan’da demokrasinin bir sosyalizm döneminden sonra diktatörlüğe dönmesi örnekleri okadar çoktur ki, Yunanlı düşünürler bunu bir doğa yasası olarak görmekte haklı sayılabilirler.

Demokrasiye karşı hoşgörüsüzlük yirminci yüzyılın ilk çeyreği geçmeden hemen hemen genelleşmişti. Bernard shaw, İngiltere Almanya ve Fransa’da durumun daha iyi olmadığına da dikkat çekmektedir. “... Ne Almanya’da ne de başka bir yerde parlementer her hangi bir şey olmadığı için, proleterya, nedenini anlamadan, giderek parlamenter düzenden soğumaya başlamıştı... Liberal- işçi başbakanlar gözden düştükçe despot diktatörlerin başa gelmesi moda oldu. Büyük Petro, Neva kıyılarında yeni bir başkent kurdu. Napolyon, ülkenin bütün pisliklerini silip süpürdü, bataklıkları kuruttu. Mussolini Roma’yı yeniden kurdu. Hitler, istedikleri her şeyi yaptırabileceklerini, parlamentodaki bütün muhalifleri, canlı yada cansız çöp tenekerisine tıkabileceklerini gördüler. Halk, diktatörlerin  olanak bulduklarında vaat ettiklerini yerine getireceklerini; oysa, parlamenter partilerin bu olanağı bulsalar bile bunu yapamayacaklarını düşünmeye başaladı. Diktatörlükler %95 çoğunluğun oyunu sağlamasına hiç şaşmamak gerekir. Gandhi, Seçmenin başlıca amacının kendisine yarar sağlamak durumunda demokrasinin işleyemeyeceğini açıkca söylemektedir.

Demokratik anlaşmazlığın felaket yaratmasının en iyi örneği Fransa’nın 1940’da çökmesidir.

Bir monarşide kral başka bir şey için, hatta yeni bir metresi için bile olsa, para istediği zaman bu süreç bozulabilecektir. Fakat bir demokraside memur kadrosunu hiç kimse azaltamaz. Millileştirilmiş bir sanayide kimse memur kadrosunda kısıntı yapamaz. Böyle bir şeye kalkışmak, büyük çapta bir oy kaybını kabul etmek demektir. Üretici olmayan memurlar ve kâtiplerle boğulmamış  çağdaş bir devlet gösterilemez. Britanya da, bunlar arasında en ağır yükün altında kalanlardan biridir. Fakat, demokratik yönetim biçiminde bunu önlemenin çaresi yoktur.

Disraeli şöyle bir uyarıda bulunur:”demokratik düzende, zamanı gelince mantıkla değil, tutku sonunda savaşlara gireceksiniz”. Demokratik zayıflığı dar anlamında dış siyasette aramamız gerekmektedir. Bunun, incelenmeye değer üç yanı vardır: kullanılan yöntemler, gözetilen amaçlar ve elde edilen belirli sonuçlar. Yöntem konusunda, Sir Harold Nicholson şöyle der; “demokratik siyasetin başlıca kusuru, tek bir kelime ile tanımlanabilir: sorumsuzluk. Monarşik yada oligarşik düzende yabancı bir devlet ile bir anlaşmaya giren “hükümdar”  bu anlaşmanın yerine getirilmesinden kendini “sorumlu” tutar. Bir hükümdarın yada yönetici  sınıfın resmi bir anlaşmayı tanımaması onursuz bir davranış olarak kabul edilir ve gerek içerde gerekse, dışarda ağır bir dille eleştirilirdi. Şimdi halk”egemen” olduğu için, bu bireysel ya da ortaklaşa sorumluluk duygusu artık ortadan kalkmıştır. Halk, dış işlerde kendi egemenliğinin bilincinde olmadığı için, kendisi gene kendi temsilcilikleri aracılığıyla başka devletlerle anlaşmalara girişmese de, bu anlaşmaların sorumluluklarını taşımamaktadır. Halk kendisinin söz vermediğine içtenlikle inanmakta,... “ Bu, biraz abartma olarak görülürse de olaylar bu görüşü doğruluyor. Disraeli, “zamanı gelince rezilcesine aranan ve rezilcesine elde edilen barışlara boyun eğeceksiniz” demişti. Olaylar onun bu kehanetini doğrulamıştır. Demokratlar, her zaman halkın iradesinin haklı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat kendi yıkımını hazırlamak, bir halkın iradesi olailir mi?

Kaynak:
C. NORTHCOTE PARKINSON (Siyasal Düşüncenin Evrimi)


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
Nbrsin: Ne yapýyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim