GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow Kötü Bir Vakıf Yazısı (!) Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Ağu 06 2009

Kötü Bir Vakıf Yazısı (!) Yazdır E-posta
(7 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

Erdost Yüksel   
Perşembe, 06 Ağustos 2009
Okunma: 1234 kez

Bu yazıya başlamadan önce dünya, maddi konulara, “tamamen duygusal” olarak manevi yakıştırmaların yapıldığı anları geçirmekteydi. Tüketim Kültürünün bu denli bünyeye oturmuş olmasının getirdiği bencillik ise, “yararlı” ve cümlenin devamından ötürü de “yaralı” bireyciliğin, beklenmesine rağmen pek de istenmeyen yan etkisiydi. Yan etkilerin toplumsal ihtiyaçlara olan katkısı “çarpma işlemindeki bir” ile denkken ve beklenen hiç değilse bir plasebo etkisiyken, değerleriyle beraber dünya dönmeye devam etmekte, döndükçe değişmekte, değiştikçe de tükenmekteydi.

Image

Tükenmeye bahis, dünya ve değerleri olunca bir geri dönüşüm projesi düşünmek kaçınılmaz olmakta, hâlihazırdaki amaç da tükenmeyi durdurmak olduğundan tüketim düşünüsü dışında kalmış yapılara bakmak gerekmekteydi. Devletler zaten kar getirmeyen kamusal alan işlerini yapmakla mükelleflerdi ancak ihtiyaçların eksiksiz karşılanabilmesi için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardı. Toplum da “örgütlerin örgütü” ise eğer kaynağını toplumdan alan yapısal birimlerden olan çeşitli Sivil Toplum Kuruluşları’na (STK) büyük bir görev düşmekteydi. Toplumsal ihtiyaçların karşılanabilme sorunsalında gelinen boyut ve bu konuda gözetilen çıkarın kapitale dayalı sistemde ezber bozan cinsten yani manevi olması sebebiyle günümüzde hastalıklarla savaşan türden birden çok yan etkiye, yani vakıflara kan grubu fark etmeksizin gereksinim duyulmaktaydı. Bana düşense, sözünü ettiğim manevi konulara tamamen “değersel” olarak, ihtiyacı olan maddi ilacın aşılanmasının gerekli olduğunu söyleyerek başlamaktı söze ve “Ben Bir Vakıf Kursam” diyerek de düşünmeye devam etmeliydim, hayallerimin peşinde!

Hayallerimin peşinde gerçek adım yürürken, tasarlamak istediğim vakfın kendime benzeyecek olmasıydı, fark edilen. Ortaya çıkan her yapı, onu çıkartan yapıyla çok büyük benzerlikler gösterdiğine göre ve ben de bir vakıf kuracaksam eğer her şeyden önce kendi vakfıma bir ilk örnek teşkil edecektim. Başka deyişle söyleyecek olursam, şu ana kadar bana bağışlananlarla ideallerimdeki vakfı kuracak ve belki de beraberimde umut taşıyarak yarınlara akacaktım. Bunu yapabilmem için elimde nelerin olduğuna, nelerin olması gerektiğine, düne, bugüne ve yarına bakmalıydım. Bunu yapmam ise, nasıl bir insan olmam gerektiğine olduğu kadar, kurmak istediğim vakfın temel özelliklerine de ışık tutacaktı. Ben de “her insan potansiyel bir vakıftır” diyerek, günümüzdeki statüsüyle vakıf kavramını da sorgulayarak yola çıktım.

Vakıflar, kaynağını toplumdan alan bağımsız birer sermayeye ve dolayısıyla güce sahiptirler ki, bu gücün dönüşmüş dünyada zorunlu olarak değişime uğramış toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesi ve yerel kaynaklarla birlikte bu potansiyele ivme kazandırılması gerekmektedir. Sözünü ettiğimiz potansiyel, ivme kazanarak kalkınmayı beraberinde getirecektir ki burada nasıl bir kalkınma istediğimize bakarak vakfımızın nelere ihtiyacı olduğunu ve nelere hizmet edeceğini saptayabiliriz.

Kalkınma, adil ve eşit olması gerektiği kadar sürdürülebilir de olmalıdır. “Adalet” ve “eşitlik” kavramlarının layığıyla dolanımda olması medeniyetin varlığına doğrudan birer kanıt olurken, insan ile doğa arasında denge kurarak gelecekten ödünç almadan yaşama anlamına gelen “sürdürülebilir kalkınma” ise bunların ve daha birçok kavramın sağlayıcısıdır. Vakıfların kalkınmaya katacağı artı değer, bu üç unsura yapacağı katkıda gizlidir ki, bencilleşen dünyada çağın gereklerine cevap veren ve dünyanın yükünü böylece paylaşan vakıfların payidarlığına, devletlerinki kadar gereksinim vardır.

Günün dünyasında nasıl ki insanların bilgi edinme ve kullanma biçimleri değişimlere uğradıysa vakıfların da sahip olduklarını edinim ve kullanım biçimlerinde eskiye oranla farklılıklar gözlenmektedir. Örneğin, kişiye bilgi yatırarak istendiği anda mevzuattan yatırdığı bilgiyi geri çekmeyi amaçlayan bankacı eğitim modeli olarak da adlandırılan model günümüzün oldukça gerisinde kalmış bir modeldir. Bunun nedeni mevcut durumun ve algılama biçimlerinin güncellenmiş olmasıdır. Bu sebeple kişilerin bilgi birikimleri derin bir süzgeçten geçerek ve kendi algılamalarına göre şekillenmektedir ki günümüzde kişi, edindiği bilgiyi yorumlamada kullanabilmeli ve boyutlandırabilmelidir.  Vakıflar için de durum pek farklı olmamakla beraber vakıfların, günün koşullarına uyabilmeleri için geleneksel hayırseverlik yöntemlerinden çok daha fazlasına ihtiyaçları vardır. Yani hayallerimin vakfı ekonomik bir kadirbilirden çok, çok boyutlu bakış açısına sahip bir “sosyal yatırımcı” olmalıdır ki her hamlesiyle birden fazla işlevi gerçekleştirebilsin.

Öte yandan sadece burs veren, sadece bina yaptıran, sadece gereç temin eden vakıfların, oldukça iyimser ve çok değerli olmalarına rağmen gelirlerini giderlerinden yukarıda tutamayarak katkı sağlama anlamında istenilen düzeyin oldukça altında kaldıkları görülmektedir. Tek kanatlı bir kuşun uçma şansı nasıl ki yok ise, “çok yönlü ve ileriye dönük” hamle yapabilme yetisine sahip olmayan vakıfların da kalkınmaya katkı sağlama ve ötesi kendilerini yaşatma şansları da yoktur. Selçuklular ve ardından Osmanlılarda büyük bir başarı kazanan, 16. yüzyıl Osmanlı’sında hazinenin yaklaşık üçte birinin vakıf gelirinden oluşmasını ve dahası kusursuza yakın bir hizmet düzeneği sağlayan “akaret” sisteminin günümüzün gerisinde kalmışlığı ve çökmüşlüğü de bundandır.

Geçmiş, hayalimdeki vakfı inşa ederken bakmam gerektiğini söylediğim yerlerden ilkiydi. Bugüne ve vakıflarımıza baktığımızda da geçmişin izlerini görmek mümkünken bundan olumlu ve olumsuz olmak üzere iki saptama çıkarabiliriz. İlk olarak, ülkemizde geçmişten günümüze devinen bir hayırseverlik mayası ve iyilik geleneği süregelmiştir ki bu bize, değerler coğrafyasında “sınırsız çıkara” yenik düşmediğimizi gösterir. İkinci olarak da dünyanın dinamiklerini yeteri ölçüde takip edememişiz ki bu da bize, dünü bugüne kopyalama isteğinden doğan bir sıkıntımız olduğunu göstermektedir. Bu sebepten ötürü diyebiliriz ki vakıflar; geçmişte olduğu üzere günü kurtarmaya yönelik iyimser projelerine perspektif ve rasyonellik katmalıdırlar ki kırık olan kanatlarını onarıp daha yükseklere kanat çırpsınlar ve rüzgârlarıyla bizlere de ferahlık sağlayabilsinler. Unutmamak gerekir ki asıl ve önemli olan vakıfların yatırımlarına ne kadar para harcadıkları değil, kaynaklarını doğru kullanarak çoğaltıp, kaç kişinin hayatında fark yarattıklarıdır. 

Dünyada da Kamu ve Özel sektörün ardından “üçüncü sektör” ya da “bağımsız sektör” olarak adlandırılan vakıf kurumuna bu yakıştırmanın yapılmasının nedeni, vakıfların sosyal birer yatırımcı oldukları kadar sosyal birer de girişimci olmaları ve “çarpan etkisi” olan projeler üretmeleri gereğinden kaynaklanmaktadır. Basit bir mantıkla açıklamak gerekirse vakfım, gelirini ne kadar iyi kullanırsa toplumsal ihtiyacın karşılanmasında yönelik yapacağı katkı da bundan sebepli olarak o kadar fazla olacak ve yapacağı her otonom yatırımla da milli gelir ve istihdam üzerinde de gözle görülür bir pozitif etki yaratacaktır. Yani, sahip olduğu kaynakları kullanırken sadece manevi çıkarı ön planda tutma hatasıyla kendini zayıflatmayacak ve gerekli teşviklerle de alanında önde gelen işletmeler arasında kendisine yer bularak ülkenin kalkınmasına da doğrudan bir katkı sağlamış olacaktır. Hal böyle olunca adı “toplumsal ihtiyaçların karşılanabilmesi” olan mücadelede öne geçmek işten bile olmayacakken sağlanan ise uç bir fayda olacaktır.

Buraya kadar olan bölümde tabiri caizse hastalığın sınırlarını çizme bağlamında bir anamnez, yani bir hasta öyküsü yazarak tedavi sürecinin ilk adımlarını ve böylece de vakfımızın temellerini atmış olduk. “Kalıcı, yapıcı, sürdürülebilir, çarpan etkisi olan projeler üretebilen ve küresel düşünüp yerele uç bir katkı sağlamayı amaçlayan” bir anlayışa sahip olacak vakfımızın inşasına devam ederken artık somut önermeler getirmeye, dolayısıyla da iyileştirme sürecine hız vermeye başlıyoruz.

Uçsuz bucaksız ve verimli bir arazi düşünün; Yemyeşil olması gerekmeyen, zaten hayallerimizle yeşerecek olan bir yer. Öyle bir yer ki; dünyanın tam ortasında, dünyanın kalbinin atacağı, umutların yeşereceği ve hayallerin gerçeğe dönüşeceği bir yer. Burası vakfımızın, ilke sözlerinden olacak “Ne ekersen ek ama torunların için ek” sözüne de uygun olarak ilk tohumlarının atılacağı yer. Evet, fark yaratmayı amaç edinen insanlardan gücünü alarak yükselecek olan Toplumsal Sağlık Köyü’nün (TOPLUMSAĞ Köyü) temellerine topraklık edecek yer de işte böyle bir yer olsun.

Böyle bir yer üzerinde kurulacak yapılar ise öyle bir tasarlansın ki sağlık anlayışı daha binasından kendisini yansıtsın. Şöyle ki: Çevre Dostu Binalar Konseyi Derneği ile birlikte TOPLUMSAĞ Köyü’ndeki her binanın tamamen sağlıklı bir yöntemle inşa edilmesini sağlayacak olan bir proje geliştirelim. Projeyi gerçekleştirebilmek için gereken ödeneği de sağlıklı bir yaşamı destekleyen bu tip çevreci önermelere sürekli olarak destek veren uluslararası kuruluşlardan temin edelim. Standart yollarla inşa edilen binalardan daha az negatif etkileri olan ve adına “Yeşil Binalar” da denen bir yöntemle binalarımızı tasarlayalım. Buna ek olarak da doğayla uyumlu ve temiz enerji kullanan binalar yapmasıyla ünlü mimar Bruce Fowle’nin ortaya attığı, kişiler arası etkileşimi artırmaya da dayanan sağlıklı binalar tezini de burada uygulayalım. Böylece inşa edeceğimiz yapıların dört duvar olmaktan çok daha öte bir değeri bünyesinde barındırdığını ve başta da belirttiğimiz üzere sağlık anlayışımızın ortaya konduğunu görmüş olacağız.

Bu noktada, projemizin dış görünüme ya da süse boşa masraf yapmak olarak algılanmasını istemediğim için bir tırnak açmalıyım. Bu tarz bir tasarımı gerçekleştirmek ilk planda standart yapı inşasından az da olsa daha maliyetli olmasına karşın yıllar geçtikçe yapılan maliyetin boşa olmadığı anlaşılacak ve harcanan her kuruşun çok değerli bir iş için harcandığı görülecektir. Ayrıca geleceğin sağlık anlayışına gönderme yapılarak da çok önemli bir yatırıma imza atılmış olunacaktır. Öte yandan köyümüzde yer alacak eserlerimizin tiplerine baktığımızda ise çok çeşitli bir yapılanmanın hayalini kurmaktayım.

Köyümüzün işleyişi aksatmayacak bölümünde bir vakıf merkezi binası, merkezinde ise çeşitli nedenlerden ötürü sağlık güvencesi dışarısında kalmış kişileri de kapsama alanına alarak hizmet verecek olan tam donanımlı bir hastane olsun. Çağdaş Tıp Anlayışı’nı benimseyen, dahası yaymaya çalışan idealist tıp insanlarından oluşan güçlü bir ekiple işleyen ve bu özelliklerinden ötürü de sağlık sektörünün altında bir nevi “Atlas” vazifesi gören devletin üzerindeki yükü de bir hayli azaltmaya çalışacak bir hastane… Bu noktada sözünü ettiğimiz Çağdaş Tıp Anlayışı’na bir paragraf ayıraraktan hastanemizin ufkuna da değinebiliriz.

“Çağdaş Tıp Anlayışı” geleneksel anlayıştan farklı olarak sağlığı; “yalnızca hastalık ya da sakatlığın bulunmaması değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve sosyal yönlerden tam bir iyilik hali” olarak görmektedir. Bu sebeple Temel Sağlık Hizmetleri Bildirisi’ni kendisine taban alır. Yani sağlık kavramını sadece beden sağlığı olarak ele almaz, ruhsal ve sosyal boyutları da hesaba katar. Tüm bu nedenlerden ötürü ilkelerini; “hastalık tedavisi” yerine “sağlığın korunup geliştirilmesi”, “hastaya ve belirli sorunlara yönelik hizmet” yerine “herkese,  sürekli ve geniş boyutlu hizmet”, “uzman kullanımına ağırlık vermek” yerine “genel pratisyenlere ağırlık vermek”, “hekim ağırlıklı sistem” yerine “ekip anlayışlı sistem” olarak belirlemiştir.

Böylesi çağcıl bir sağgörü ile hizmet verecek hastanemize tarihimiz açısından çok önemli bir kişinin; özellikle fakir çocuklara olmak üzere herkese hizmet etmesiyle ünlü ve “ilk kadın doktorumuz” olma özelliğini taşıyan Safiye Ali’nin adını verelim.
 
Öte yandan vakfımızın can verici ve en önemli projesini açıklamadan önce, aynı zamanda ortasında güzel de bir göl bulunacak olan bir botanik bahçesi özelliğinde olacak köyümüze hayat veren diğer organlarına değinecek olursak ilkin, köyümüzde yine tam donanımlı bir veteriner kliniği bulunması zorunlu olacak. Bunun nedeni köyümüzde süt, peynir, yumurta, yoğurt, bal gibi hayvansal ürünlerin çok çeşitli üretiminin yapılabileceği çiftliklerin yer alacak olmasından kaynaklanmaktadır. Çiftliklerin yanı sıra vakıf köyümüz bünyesinde, Türk Kızılayı’nın çadır ve mineralli su üretim tesislerinden elde ettiği gelir benzeri gelir getirebilecek olan organik tarım alanları, meslek atölyeleri gibi iktisadi işletmeleri de barındıracaktır. Tüm bunlar da yukarıda sözünü ettiğim çarpan etkisi olan vakıf işletmeciliği projelerine dair birer önerme teşkil edebileceklerdir.

Botanik bahçesi görünümlü vakıf köyümüzde şu ana kadar, bir vakıf binası, bir hastane, bir veteriner kliniği, çiftlikler, organik tarım alanları ve meslek atölyeleri inşa etmiş olduk. Yapısal anlamda geriye ise çalışanların barınmasına yönelik konutlar, köyün potansiyel sakinleri için yurtlar, bir kültür merkezi, çeşitli alanlarda öğretimlerde bulunulacak bir öğretim merkezi ve çeşitli spor alanları inşa etmek kaldı. Söz konusu merkezlerin işleyişinde ise sektörler ve vakıflar arası işbirliği ilkesinden yararlanılarak, alanında öncü kurum ve vakıfların desteği alınabilinecektir.

Şimdi ise sıra, beni en çok heyecanlandıran ve bir nevi “yaşam aşısı” olarak nitelediğim projemi sizlerle paylaşmaya geldi.

Tüm dünyada tarih boyunca görülen en kalabalık çocuk kuşağı gelecek on yıl içerisinde dünyaya gelecekken, son dönemde ülkemizde kentlerin sokaklarında yaşayan ve/veya çalışan çocuk sayısı gözle görülür biçimde artmıştır. Bugün, yaklaşık 100 bin çocuk sokaklarla ilişki halinde yaşamakta ve bunların yaklaşık 8 bini ise sokaklarda ikame etmektedirler. Tehlikeli oldukları düşünülen ancak aslında tehlikede olan bu çocuklarımızı hayata kazandırmak toplumun çok derin ve kanayan bir yarasını sarmak demektir. Bu amaç için atılacak her adım, erozyonla mücadelede dikilecek her fidan kadar değerliyken, geleceğimiz için ise arın bir payidarlık alametidir. Peki, toplumsal sağlığı ve refahı bu denli artıracak bir konuyla ilgili mevcut durum ve yapılabilecekler nelerdir, ona bakalım.

Sokak çocukları için yetkili tek kurum Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK). Kurum, 40 bin çocuğu barındırıyor. Yetkililer, olanaksızlıklar nedeniyle daha çok çocuğa sahip çıkamadıklarını söylüyorlar. SHÇEK yetkililerine göre, bu sorunun çözümü için çok yönlü bir işbirliği ve çalışma gerekiyor; buna karşın sadece UNICEF’ten destek geliyor. UNICEF, bu çocuklara eğitimlerini sürdürebilmeleri için sağlanan burs olanaklarının yanı sıra, koruyucu aile bularak ya da sivil toplum örgütlerine destek vererek yatacak yer olanağı da sağlamaya çalışıyor.
 
Hal Böyleyken köyümüzün potansiyel sakinleri olarak da nitelediğin bu çocukları hayatta tutmak ve tutundurmak için başta SHÇEK ve UNICEF olmak üzere, Yusuf Ahmet Kulca’nın kurmuş olduğu Umut Çocukları Vakfı gibi alanında uzman kurumlarla da çözüm için işbirliği içinde, sokak çocuklarının sokak gençlerine dönüşmesine mahal vermemek vakfımın asıl amacı olacaktır. Bunu yaparken de en büyük dayanağımızı, çocuklarımızın yaşama ve geleceğe olan inançlarını tekrar kazanmalarını görmek oluşturacaktır.

Doğayla iç içe, çok önemli ve idealist insanlarla etkileşim halinde, çeşitli uğraş ve zanaatlarla ilgili olarak yetkin insanlardan öğrenim kazanarak, doğal olarak da ilgi alanlarına ve yeteneklerine göre bir donatıya kavuşarak geleceğe yetişecek olan bu çocuklarımız, ülkemiz için sürekli olarak sözü edilen gençlik potansiyelinin de ateşleyici güçleri olacaklardır. Bu sebeple böylesi bir köy ortamının gerekliliği de bana göre kaçınılmazdır.
 
Sona doğru gelirken çoğumuzun bildiği bir denizyıldızı hikâyesini sizlerle paylaşmak istiyorum;

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca, bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
— Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
— Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek. Onları suya atmazsam ölecekler.
Yazar sorar;
— Kilometrelerce sahil, binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır ve der;
— Onun için fark etti ama...
 

Bu yazıyı neticelendirdiğimde dünya, yazının başında sözünü ettiğim yerden farklı bir yer olur mu ya da başka deyişle hayallerim, dünya için fark eder mi bilemiyorum ancak bizlerin amacı fark yaratmak ve her sokak çocuğu da bir denizyıldızı olduğu için, “Yıldızlar Kaymasın, Işığımız Sönmesin” diyerek umutlarıma sarılmaya, çabalarımla devam ediyorum.
Sonuç olarak biliyorum ki bu yazıyla, vakfımı kurmaya başlamış oluyorum. İlk aşamada gereken maddi kaynağı nasıl sağlayacağımı düşündükçe de geçmişten günümüze süregeldiğine inandığım hayırseverlik geleneğine güveniyorum. Serveti 44 milyar dolar olan bir kişinin, bunun 34 milyar dolarlık bölümü kendisine ait olmayan bir vakfa bağışladığını ve servetinden geri kalanın yine büyük bölümünü de hayır işleri için hibe ettiğini biliyor olmam da bir nevi, umudumun içtiği su oluyor. Deneysel olduğu kadar, ayaklarının yere sağlamca bastığını düşündüğüm vakfımın, hayallerine doğru gerçek adım yürüyebilmesiyle yıllarını sokak çocuklarına adamış olan Yusuf Ahmet Kulca’nın ve onun Umut Çocukları’nın da umutları tamir edilecek, artık hayatın bu çocuklara “Hipokrat Yüzü’nü” gösterebilmesi çok zor olacaktır. 
 
  


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

Erdost Yüksel

Yazar Hakkında:
Gün olur, sahur olur, su uyur, müslüman uykusuz, erdost penguen, yollar uzun... İster sesini duyur, ister kendini sustur, hataya yer yoksa, hadi buyur, derler ki destur; hayatın kuralı budur... Sonsuz olmak istersin, üst insanda kibire yer yok, alt üst olurum dersin; yurt yok... Önce yolsuz sonra da yoksuz olur, düne bakar, güne döner, ne 35'lik ne de 70'lik bir İskender; Aynayı görür, düşlere dalar, hayallerine gerçek adım yürür, kendini arar, kapsama alanına teğet geçer, bu-da gelir, yolunu kaybeder, solunu bulur, görülür ki içi doludur ama herkese yer boldur... Yoklukla çokluk, çoklukla bokluk arasındaki çizgi olmaktır yazgın; Yaşamla ölüm arasında kıldan ince bir hat, sırat ve belki de patikadan bir yolsun! Mutlu sonlar bile mutlak ve nihai değilken, sonsuz olmak nasıl sonun olsun :j
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
Sponsor Bağlantılar

Nbrsin: Ne yapıyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim
Son Etkinlikler
Yakın tarihte gerçekleşecek etkinlik bulunamadı.
GenBilim