Okunma: 1109 kez
Bir milletin kültürü, yetiştirdiği büyük adamların diliyle ve kabiliyetiyle değerlendirilir ve evrensel bir nitelik kazanır. Bu kültür içinde yeni fikir adamları, yeni büyük şahsiyetler filizlenir ve bu olay zincirleme bir şekilde devam ederek genel kültür yapısını oluşturur.
Bir milletin
kültürü, yetiştirdiği büyük adamların diliyle ve kabiliyetiyle değerlendirilir
ve evrensel bir nitelik kazanır. Bu kültür içinde yeni fikir adamları, yeni
büyük şahsiyetler filizlenir ve bu olay zincirleme bir şekilde devam ederek
genel kültür yapısını oluşturur.
İşte bu zincirin her bir halkası, yaşadıkları döneme
damgasını vuran, önceki ve sonraki halklarla da ilişkisini devam ettirenler,
abide şahsiyetlerdir.
Her kültürde, her edebiyatta binlerce düşünür, yazar ve şair ürün
verir. Ancak bunlar içinde çağlarını aşabilen, zaman sürecinden geçerken
büyüyebilenlerin sayısı fazla değildir. Bu unutulmayanların bir kısmı yeni bir
konu, bir kısmı yeni bir tür, bir kısmı yeni başka şeyler üreterek unutulmaz
abide şahsiyetler arasına girer.
Bu abide şahsiyetlerden birisi de bulunduğu coğrafyada
hem Fars edebiyatında hem de Türk edebiyatında eşsiz eserler veren Muhammed
Hüseyin Şehriyâr-ı Tebrîzî'dir.
Şehriyâr'ı abide bir şahsiyet haline getiren yönü,
yaşamından çok onun dile getirmiş olduğu ölümsüz şiirleridir.
Halk ve gönül şairi Muhammed Hüseyin Şehriyâr, adeta
halkının gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili olmuş bir gönül ve aşk eridir.
Gönülleri söylediği şiirleriyle dolduran, insanlığın yüce duygularını günlük hayata güzelim
dizeleriyle aktaran bir halk adamıdır.
Şehriyâr'ın bir şiirinin, bütünlüğü içinde her
kıtanın, her beytinin, her mısraının bir ayrı dili, bir ayrı güzelliği ve
şiiriyeti vardır. Bu özellik Şehriyâr'ın birçok şiirinde göze çarpmaktadır.
Şehriyâr, başta İran olmak üzere Türkiye, Azerbaycan
ve diğer Türk cumhuriyetlerinin tümünde tanınan bir şahsiyettir. Elbette ne
derece tanındığı tartışılabilir ama gün geçtikçe hakkettiği konumu alacağından
şüphemiz yoktur.
Şairin dil ve sanatı, özellikle de Haydar Baba'ya
Selâm isimli manzumesi üzerinde bugüne kadar birçok araştırmalar yapılmış
bundan sonra da çeşitli çalışmaların ve incelemelerin yapılacağı muhakkaktır.
Şehriyâr, vermiş olduğu eserler açısından ölümsüz bir söz ve sanat adamıdır.
Şehriyâr, şiirlerinde kendi devrinin tüm sıkıntı ve
eziyetlerine yer veren, halkın karşılaştığı zorluklara sözleriyle katkıda
bulunan bir şairdir. Yaşadığı dönemde gerek İran’ın içinde gerekse dışında
meydana gelen her olay karşısında sessiz kalmamış duygularını şiir diliyle
ifade etmiştir. Bu yönüyle de Türk ve Fars edebiyatının ileri gelen
şairlerindendir. Onun eserlerindeki konu, şekil ve motifler, zaman zaman
kendinden sonra gelen şairler tarafından sevilmiş, araştırılmış, taklit
edilerek nazireler yazılmıştır.
Şehriyâr, elbette Fars diliyle şöhret bulmuş bir
şairdir. Fakat onun Türk diliyle kaleme aldığı eserler onun ününe ün katmış,
onun isminin tüm Türk dünyasında ölümsüzleşmesine yol açmış bir şairdir. Şayet
onun Türkçe şiirleri, özellikle de Haydar Baba'ya Selâm manzumesi
olmamış olsaydı onun adı belki de Türk dünyasında hiç anılmayacak ve İran
Edebiyatında da bu kadar meşhur olmayacaktı. Oysa şair, bunu gerçekleştirmiş ve
sesini İran, Türkiye, Azerbaycan ve diğer Türki cumhuriyetler olmak üzere
dünyanın bir çok yerine duyurmuş, şiirleri özellikle de Haydar Baba'ya Selâm
isimli manzumesi birçok dünya diline tercüme edilmiştir[i].
Hatta buna birçok nazireler yapılmış, şairler isimlerini yaptıkları bu
nazirelerle duyurmuşlardır. Dolayısıyla Şehriyâr, bu tür şairlerin ünlü
olmasına da vesile olmuştur.
Türkiye'de Şehriyâr üzerine yapılan çalışmalar
Şehriyâr, Türkiye'de ilk defa 1954 yılında ismini
duyurmuştur. Haydar Baba'ya Selâm manzumesinin birinci kısmı 1954
yılında Azerbaycan isimli dergide yayımlanmıştır. Derginin Eylül-Ekim
1954 tarihli 30-31. sayılarında yayımlanmaya başlanan şiir, Temmuz-Ağustos 1955
tarihli 40-41. sayılarına kadar devam etmiştir.
Şiir, aynı dönemlerde Türk Yurdu dergisinin
Ocak-Ekim 1955 tarihli sayılarında da yayımlanmıştır.
Daha sonra Ahmed Ateş tarafından Şehriyâr ve Haydar
Baba'ya Selâm adıyla 1964 yılında Ankara'da basılmıştır.
1971 yılında Muharrem Ergin bu şiirin iki kısmını da
ona yazılan nazirelerle birlikte Azeri Türkçesi ismiyle yeniden
yayımlamıştır. Bu eserin baskısı daha sonra yeniden yapılmıştır.
1990 yılında “Haydar Baba'ya Selâm” şiiri Türk
Yurtları dergisinde de yayımlanmıştır.
Şiir, Selahattin Kılıç ve İlhan Şimşek tarafından da
1991 yılında Haydar Baba'ya Selâm ismiyle üç alfabeyle (Türkçe, Farsça
ve Kril alfabeleri) verilerek yayımlanmıştır.
Bu baskılardan da anlaşılıyor ki Türkiye'de
Şehriyâr'ın eserleri adıyla sadece “Haydar Baba'ya Selâm” şiiri
yayımlanmıştır. Yusuf Gedikli dışında, şairin diğer şiirleri üzerinde duran pek
olmamıştır. Oysa bu yönüyle Şehriyâr’ın tam olarak tanınması mümkün değildir.
Türkiye'de ilk defa Yusuf Gedikli, Şehriyâr'ın bütün
Türkçe şiirlerini yayımlamış ve onu Türkiye'de tanıtmaya çalışmıştır.
Gedikli'den önce yapılan çalışmalar “Haydar Baba'ya Selâm” ile sınırlı
kalmıştır. Fakat Gedikli, Şehriyâr’ın bugüne kadar mevcut olan tüm Türkçe
şiirlerini yayımlamakla birlikte hayatını, kişiliğini ve sanat anlayışını da
kaleme almış, şiirlerinin yaptığı etkiyi dile getirmiştir. Bu eser mükemmel
olmakla birlikte şairin Türkçe şiirleriyle sınırlıdır. Şairin Farsça
şiirlerinin, onun asıl çehresini daha güzel bir şekilde ortaya sereceği kesindir.
Yusuf Gedikli'nin Şehriyâr ve Bütün Türkçe Eserleri
isimli çalışması, bugüne kadar Şehriyâr üzerine yapılmış çalışmaların en
kapsamlısı olup birinci baskısı ilk defa 1990 yılında; ikinci baskısı 1995
yılında; en son üçüncü baskısı da yeniden gözden geçirilmiş ve önemli
açıklamalar ve sözlük eklenerek 1997 yılında yayımlanmıştır. Sözkonusu eser
şairin toplam 92 Türkçe şiirini içermektedir.
Şehriyâr'ın Türkiye coğrafyası üzerinde etkisinde kaldığı
şahsiyetler
Şehriyâr'ın
etkilendiği şahsiyetlerin başında hiç şüphesiz ki İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif
Ersoy gelir.
İstiklâl Marşı'mızın
büyük şairi, fikir, inanç, ahlâk ve mücadele adamı Mehmet Akif de tıpkı Şehriyâr
gibi zulme rıza göstermemiş ve düşman güçlere karşı gerekirse cephede savaşmaya
dahi hazır bir edayla halkının gönlüne taht kurmuş ve dillerine tercüman olarak
destanlar yazmıştır. Halkının karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri ve bu
tehlikelere karşı alınması gereken tedbirleri şiirleriyle dile getirmiştir.
Elbette Mehmet Akif ve Şehriyâr'ı kıyaslamak ayrı bir makalenin konusudur. Örnek
olması açısından her iki şairin de bir kaç benzer yönlerini vermekle yetinelim.
Mehmet Akif, “Sanat
sanat içindir düsturu ölmüştür. Cemiyete, hayata yaramayan sanat yerin dibine
batsın!”[ii] derken, Şehriyâr da aynı
ifadelerle, “Sanat, eğer içinde Allah'ın rızası varsa faydalıdır. Sanat, sanat
ile fakat toplum için yapılmalıdır[iii].”
diyerek sanatın sanat için yapılmasına karşı çıkarlar.
Akif'in İstiklâl
Marşında dile getirdiği kelimeleri Şehriyâr da sıklıkla kullanmıştır. Örneğin
Mehmet Akif'in, İstiklâl Marşının ilk beyti:
Korkma, sönmez bu
şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun
üstünde en son ocak.
Buna karşılık Şehriyâr
şu dizeleri dile getirir:
Görüm ay nazlı
hilalim sancag
Parlasın gét géde
bu sönmez ocag[iv]
Şehriyâr'ın “Türkiye'ye
Hayali Sefer” adlı şiirinde Mehmet Akif'ten esinlenerek dile getirdiği bu
ve buna benzer kelimelerle sık sık karşılaşırız. Bu şiirin Farsça olarak kaleme
alınan dizelerinde de aynı kelimeleri görmemiz mümkündür.
Şehriyâr, “Türkiye'ye
Hayali Sefer” isimli şiirinde (hem Türkçe hem de Farsça ayrı ayrı iki
şiirinde) Mehmet Akif ile birlikte Yahya Kemal ve Tevfik Fikret'i de zikrederek
onları övmektedir:
Gelmişem nazlı
hilâl ülkesine
Fikret'in ince
hayal ülkesine
Akif'in marşı
yaşardıp gözümi
Bahıram Yahya
Kemal ülkesine[v].
Bu şiirinin bir
başka beytinde de bu üç şairi şu şekilde zikretmektedir:
Déyirem Akif ile
gâh cumalım
Ufugun cilve-i maviyyetine
Gah Kemal'den gol
alıp yükselelim
Bahayım Fikret'in
ulviyyetine[vi].
Şehriyâr'ın Farsça
olarak kaleme aldığı şiirinde de aynı ifadelerle benzer övgülere
rastlamaktayız.
Şehriyâr, İran
edebiyat ve sanat şahsiyetlerini zikrettiği uzun şiirinde de Akif ve Tevfik
Fikret’i İranlı şair ve sanatçılar üzerinde tesir bırakan biri olarak zikreder.
Bu iki şairin ismini zikrettikten sonra onları şu şekilde tanımlar:
مذاق اين دو به افكار تازه أي پرداخت يكــي ترانه ملي يكـــــي نمايش ساخت
به شهر ما پس از آنگاه انقلاب ادب شروع شد كه نه چندان به اصل بود و نسب
Bu ikisinin zevki, fikirlere yenilik getirdi,
Biri Milli Marş, diğeri gösteriyi yaptı
Bizim memleketimize ondan sonra edebiyat devrimi
Fazla
temelli ve geçmişli olmasa da başladı[vii].
Şehriyâr,
“Bir hilal parlayarak oldu güneş
Bir saçaklı güneş, ehlam adlı"[viii] dizelerini dile
getirirken de büyük bir ihtimalle Tevfik Fikret'in “Çınar” isimli şiiri
ile Yahya Kemal'in “Açık Deniz” isimli şiirinde Osmanlı İmparatorluğunun
yükselme ve çöküş dönemlerini sembolize eden ifadelerinden etkilenmiştir. Zira
her üç şair de Türk milletinin tekrar kendine geleceğini Çınar ağacı, deniz ve
güneş ile benzetmeye çalışmışlardır[ix].
Şehriyâr, Mehmet Akif'in emperyalist güçlerin
Türklere neler ettiğini, ne zararlar verdiğini, İslâm'a dönüldüğü takdirde
Türklerin hem dünyalarını hem de ahiretlerini kurtaracaklarını “Türk Evlâdı
Gayret Vaktidir” isimli şiirinde şöyle dile getirmiştir:
Akif'in şi'rine bah gör, neler etmiş bize küfr
Her gedemde guyu kazmış ne de salmış derine
Biz de İslam'a gayıttıgda gelin elbir olag
Türklerin her iki dünyası gayıtsın yerine[x].
Şehriyâr, ırkçılık konusunda da Mehmet Akif ile aynı
düşünceleri paylaşmakta hiçbir ırkın bir başka ırka üstün olamayacağını dile
getirmektedir.
Şairin bu şiirlerinden anlaşılan odur ki Türk diline
karşı olduğu gibi Türkiye'ye karşı da büyük bir özlem içindedir. Türkiye'yi hiç
görmediği halde görüp dolaşan birinden çok daha güzel tasvir etmiştir. Birçok
vilâyeti özellikleri ile birlikte vasfederken ünlü kişileri de anmadan
geçmemiştir. Fatih Sultan Mehmed Han ile Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük Türk
şahsiyetlerini de anarak layık oldukları övgüde bulunmuştur. Mevlâna
Celâleddin'i de Türkiye'de biri olarak zikretmiş ve övgüde bulunmuştur.
Türkiye'de Şehriyâr'ın etkisinde kalarak şiir yazan
şairler
Şehriyâr'dan, özellikle de “Haydar Baba'ya Selâm”
manzumesinden etkilenerek şiir yazan şairlerin sayısı çok fazladır. Türk
dünyasının her tarafından bu sese kulak verip de ona özenerek şiir kaleme alan
şairlerin sayısı fazladır. Özellikle Azerbaycan, Türkiye ve Irak'ta birçok şair
“Haydar Baba'ya Selâm” şiirine nazireler yazmıştır. Burada yalnızca Türkiye'de
nazire yazanları zikretmekle yetineceğiz.
“Haydar Baba'ya Selâm” şiiri yayınlandıktan sonra bu
kadar yankı uyandırmasının Türkiye'de edebiyatçılar üzerinde etki yapmaması
elbette ki düşünülemez. Her taraftan, selâm adeta kendilerineymiş gibi bir
nidayla yankılar yükseldi ve nazireler yazılmaya başlandı. Bu nazirelerin hala
sürmekte olduğu da bir gerçektir.
Türkiye'de şairden etkilenenler ve onun “Haydar
Baba'ya Selâm” manzumesine nazireler yazan şairler arasında Cenani
Dökmeci'nin Elazığ ve Harput yöresini anlatan “Bizim Dilden Bizim Köy”
isimli 79 dörtlüklü, Hayrettin Tokdemir'in Şavşat yöresindeki Kocabey köyünü
tasvir eden “Kocabey” isimli 108 beşlikli şiiri, Zeynelabidin Makas'ın
Iğdır'da geçen çocukluğunu anlattığı “Hoş Hatıralar” isimli şiiri, Fahri
Unan'ın “Çiçekli'ye Selâm” isimli 72 beşlikli şiiri birer nazire olarak
kaleme alınmışlardır[xi].
Bu şairler dışında Şehriyâr'dan etkilenerek şiir ve
nazireler kaleme alan şairlerimiz arasında Verdi Kankılıç, Aydın Erol, Ali
Korkut Akbaş, Hüseyin Perviz Hatemi, Servet Gürcanhan, Tuncer Gülensoy, Nihat
Yücel, Mustafa Kayabek, Esat Kabaklı, Emin Güzelsoy, Fırat Kızıltuğ gibi şairleri
de zikretmek mümkündür[xii].
Türkiye'de Kaleme alınmış olan bu nazireler Osman F.
Sertkaya tarafından “Haydar Baba'ya Selam şiirinin Türkiye'deki Akisleri”
başlığı altında Türk Kültürü ve Azerbaycan Türkleri isimli dergilerde
yayımlanmıştır.
Ayrıca Şehriyâr'ın vefatı nedeniyle de Türkiye'den
şaire şiir yazanlar olmuştur. Ali Korkut Akbaş, Süleyman Büyükdağ ve Arasoğlu
bunlardandır[xiii].
Türkiye'de Şehriyâr hakkında müspet fikirler dışında
değişik sesler yükselten pek kimse olmamıştır.
Edebiyat dünyamızın ileri gelenlerinin Şehriyâr
üzerine söylemiş oldukları birkaç sözü zikretmeden geçemeyiz.
Ahmet Ateş, Şehriyâr'la ilgili yaptığı çalışmanın
başında şunları söyler:
"Bu şiir okunurken ilk önce şairin şiir soluğunun
uzunluğuna ve ilhamının bolluğuna hayret edilir... Haydar Baba'ya Selâm şiiri
mahalli olduğu kadar insani oluşu ile yalnız Türk edebiyatının en sevimli
şaheseri sayılacak bir eser değil, belki bütün dünya edebiyatında mevki almaya
layık bir eserdir[xiv].”
Muharrem Ergin de Şehriyâr ile ilgili düşüncelerini şu
şekilde açıklamaktadır:
“Büyük şair dilin dehasına ulaşmış olan şairdir.
Şehriyâr bu bakımdan ulu bir şair mertebesindedir. Bugünkü Azeri Türkçesinin,
Tebriz Türkçesinin bütün dehasını Şehriyâr'ın eserinde görüyoruz[xv].”
Ahmet Bican Ercilasun da Şehriyâr'ı “Som altından
bir mücevher” olarak tanımlarken şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Türk edebiyatı uçsuz bucaksız bir hazine. Işte bu
uçsuz bucaksız hazine içinde, 1954 yılından beri biri vardır ki, onu yüzlerce
sandık içinde saklasanız da parıltısını yok edemezsiniz. Onun ışıltısını
İstanbul’dan, Bakü'den gözlerimiz kamaşarak seyrettik[xvi].”
Şairin Türkiye’yi önemsediğini gösteren şu dizeleri
ile bu yazımızı bitirelim:
يا
رب اين رويت فيروز فر نجم و هلال تا
ابد دار ظـــفرمند و فروزان اختر
همچنان ملت تــركيه و ايــران يا رب تا ابد الفتشان الفت جان با دو جگر
"Ya
Rabb, bu kutlu ay yıldızlı görüntüyü
Ebede kadar zaferli ve parlak yıldız kıl.
Aynı şekilde Türkiye ve İran milletini ya
Rabb,
Aralarındaki ülfeti ebede dek iki ciğerdeki
can ülfeti kıl[xvii].
Summary:
This work deals with the literary influence of the Turkish poets on
Mohammad Hossein Shahriar’s poems
Araş. Gör., A.Ü.D.T.C.F. Fars Dili ve Edebiyatı
Anabilim Dalı
[i] Zekeriya Terzemi, “Şehriyâr”, Âşinâ, S. 2., Ankara Yaz
1995, s. 18
[ii] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, İstanbul 1987, s.
XXXVI.
[iii] Muhammed Huseyn Şehriyâr, Dîvân (Farsça), 16.
bs., Tahran 1374/1995, C. 2., s. 1170.
[iv] Muhammed Huseyn Şehriyar, Dîvân (Türkçe), 8.
bs., Tahran 1373/1994, s. 324.
[v] Dîvân (Türkçe), s. 317.
[vi] Dîvân (Türkçe), s. 318.
[vii] Dîvân (Farsça), C.3. s. 397.
[viii] Dîvân (Türkçe), s. 318.
[ix] Yusuf Gedikli, Şehriyâr ve Bütün Türkçe Şiirleri,
3. b.s., İstanbul 1997, s. 95.
[xiv] Ahmet Ateş, Şehriyâr ve Haydar Baba'ya Selam,
Ankara 1964, s. 11.
[xv] Muharrem Ergin, Azeri Türkçesi, 3. bs.,
İstanbul 1986, s. 297.
[xvi] Ahmet Bican Ercilasun, “Muhammed Hüseyin Şehriyâr”, Türk
Kültürü, S. 308, Ankara 1988, s. 778.
[xvii] Divan (Farsça), C. 3., s. 198.
[1] Zekeriya Terzemi, “Şehriyâr”, Âşinâ, S. 2., Ankara Yaz
1995, s. 18
[1] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, İstanbul 1987, s.
XXXVI.
[1] Muhammed Huseyn Şehriyâr, Dîvân (Farsça), 16.
bs., Tahran 1374/1995, C. 2., s. 1170.
[1] Muhammed Huseyn Şehriyar, Dîvân (Türkçe), 8.
bs., Tahran 1373/1994, s. 324.
[1] Dîvân (Türkçe), s. 317.
[1] Dîvân (Türkçe), s. 318.
[1] Dîvân (Farsça), C.3. s. 397.
[1] Dîvân (Türkçe), s. 318.
[1] Yusuf Gedikli, Şehriyâr ve Bütün Türkçe Şiirleri,
3. b.s., İstanbul 1997, s. 95.
[1] a.g.e., s. 174.
[1] a.g.e., s. 125.
[1] a.g.e., s. 125.
[1] a.g.e., s. 129.
[1] Ahmet Ateş, Şehriyâr ve Haydar Baba'ya Selam,
Ankara 1964, s. 11.
[1] Muharrem Ergin, Azeri Türkçesi, 3. bs.,
İstanbul 1986, s. 297.
[1] Ahmet Bican Ercilasun, “Muhammed Hüseyin Şehriyâr”, Türk
Kültürü, S. 308, Ankara 1988, s. 778.
[1] Divan (Farsça), C. 3., s. 198.

Etiketler:
Bilimler
Edebiyat
Şehriyâr ve Türk Edebiyatı
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |