Okunma: 1395 kez
Asrımızın dikkate değer kültür tarihçilerinden olan Rothacker, bir medeniyetin rakip medeniyet karşısında güçsüz duruma düştüğü ve telif çareleri aradığı dönemleri “kültürel kriz dönemleri” adıyla anar. Bu dönemlerde; eskiyi korumak isteyenler yanında, yenilikçilere ve bunların arasında telifçi hareketlere rastlanır.
Asrımızın dikkate değer kültür tarihçilerinden olan
Rothacker, bir medeniyetin rakip medeniyet karşısında güçsüz duruma düştüğü ve
telif çareleri aradığı dönemleri “kültürel kriz dönemleri” adıyla anar. Bu
dönemlerde; eskiyi korumak isteyenler yanında, yenilikçilere ve bunların
arasında telifçi hareketlere rastlanır. Bu hareketler nihai netice alınana
kadar kâh uzlaşarak kâh çatışarak bir arada yaşarlar. Yakın devir Türk kültür
tarihinin bütün macerası bu “kültürel kriz” ifadesiyle özetlenebilir. Kriz
dönemlerinin tabii neticesi olan eski-yeni çatışmalarından yakın dönem
edebiyatımız da payını almış ve bu tartışmalar klasik edebiyatımızın
tasfiyesine kadar devam etmiştir. Bu yazıda tartışmaların tarafları ve tartışma
konuları hakkında özet bilgi vermeye çalışacağız. Divan Edebiyatına yönelik ilk
toplu eleştiriyi 1866’da Tasvir-i Efkarda yayınlanan “Lisan-i Osmani’nin Edebiyatı
Hakkında Bazı Mülahazatı Şâmildir” isimli makalesiyle Namık Kemal yapar. Daha
sonraki yeni edebiyat taraftarları da bu fikirleri izleyecekler ve eski şiiri
vezni, dili ve muhtevası bakımından tenkit edeceklerdir. (Cumhuriyet dönemine
kadar eski edebiyat hakkındaki tartışmaların geniş bir özeti için bk. Dr.
Erdoğan Erbay, “Eskiler ve Yeniler” Akademik Araştırmalar, Erzurum 1997)
Şekille ilgili tartışmalardan sarf-ı nazar eski şiirin muhtevasına yönelik
tenkitler esas olarak şu 8 maddede toplanabilir: 1. Hayal dünyası gerçekle
ilgili değildir; irreeldir. 2. Konular beşeri his ve fikirleri yansıtmaz. 3.
Toplum meselelerine yabancıdır; dil ve mevzu bakımından gayr-ı millidir 4. Sıkı
kuralcı ve mazmuncudur. 5. Başlangıcından bitimine kadar hep aynı kalmıştır. 6.
Samimi değildir, câize edebiyatıdır. 7. Ahlaken düşüktür. İrandan aldığı ahlak
ifsad edicidir. -Şarap, erkek aşkı vb- 8. Dini ve dar bir edebiyattır.
(Erbay,7) Şimdi bu temel tenkit noktalarını aşağıdaki bir kaç başlık altında
toplayarak ele alabiliriz:
1. Millîlik-Gayr-ı millîlik ve Taklitçilik: Yukarıda belirtilen sekiz
madde içinde Klasik Türk edebiyatına yöneltilen en temel eleştiri onun konu
bakımından taklitçi ve gayr-i millî oluşudur. Bu konudaki fikirlere geçmeden
önce sanatta millîlik kavramı üzerinde durmamız gerekiyor: “Eliot’a göre şiir
en millî sanat dalıdır, çünkü bir milleti başka milletler gibi düşündürmek
kolay olduğu halde, o millete başka milletler gibi hissetmeyi öğretmek mümkün
değildir. Bir toplum başka bir toplum gibi hissettiği anda, artık eski
benliğini yitirmiş, yok olmuş başkalaşmış demektir.”(Eliot, 12) Levend de
eserinde millî edebiyat kavramı hakkındaki farklı anlayışlar üzerinde duruyor.
Acaba millî edebiyat, o dilde yazanların tümünü kapsayan bir tarif midir? Yoksa
etnik mensubiyet mi ön plana alınmalı? Eğer esas olarak dili alırsak dil
birliği olmayan toplumların edebiyatını nasıl tarif edeceğiz?. Mesela İsviçre
edebiyatı halkın etnik mensubiyeti dolayısıyla dört dilde-Alman, Fransız,
İtalyan ve Rheto -Roman- eser vermiştir. Diğer taraftan Alman, Fransız ve
İtalyanlar kendi dilleriyle yazmış olan İsviçreli yazarları da millî
edebiyatlarına dahil ederler. Belçikada da benzeri bir durum vardır.
Fransızlar, Fransızca yazan yabancıları birkaç sınıfa ayırırlar: 1. Yabancı olduğu
halde Fransız uyruğuna girdiği için millî edebiyata alınanlar 2. Fransızca
yazan ama Fransız uyruğuna girmemiş olanlar 3. Ara sıra Fransızca yazmış
yabancılar vs. (Levend, 37) İngilizler ise kendi dilleriyle yazdığı halde
Amerikalı yazarları edebiyatlarına almıyorlar vs. Bu teferruatı zikredişimizin
sebebi bizim klasik edebiyatımızda da benzer bir durumun sözkonusu olmasıdır.
Türk edebiyatında da Taşlıcalı Yahya ve Mehmed Akif gibi Türkçe yazmış Arnavut
asıllı şairler olduğu gibi Nizâmî ve Mevlânâ gibi Türk olduğu halde Türkçe
yazmamış olanlar da mevcuttur. Fuzûlî, Nevâyî ve Nefî gibi şairler de birkaç
dilde yazmışlardır vs. (Levend, 39-43) Bütün bu farklı durumlar tek bir tarifle
meselenin halledilemeyeceğini göstermektedir. Bu bilgilerden sonra tekrar
baştaki konumuza dönebiliriz. Klasik Türk şiirinin konu bakımından diğer İslam
milletleriyle –özellikle Fars edebiyatıyla- ortak oluşu onun taklitçi ve gayr-i
millî bir edebiyat gibi görülmesine yol açmıştır. Osmanlı Şiir Tarihi’nde Gibb,
Türkleri savaşçı ve fakat sanatta İranı taklit eden bir millet olarak
gösteriyor ve bunu Türklerin fikir değil eylem insanı olmalarına bağlıyor: “Bu
büyük ırk hiçbir zaman kendi dehâsının damgasını taşıyan bir din, felsefe ya da
edebiyat üretmedi. Bunun nedeni bu ırkın gerçek dehasının düşünce alanında
değil, eylem alanında ortaya çıkmasıdır. Türkler ve kan akrabaları her şeyden
önce askerdirler.” (Holbrook, 49) Gibb’in bu fikri daha sonrakiler nezdinde
neredeyse tartışılmaz bir dustur olmuştur. Köprülü de selefi gibi Türklerin
fikir ve sanatta yaratıcı olmadıklarını kabul eder:“Leon Cahun’un -herhalde
kısmen haklı olarak- iddia ettiği gibi, Türkler fikriyatta yaratıcılıktan
ziyade taklide meyilli olduklarından, bu büyük kavmin 1100 senelik edebiyat
tarihinde maatteessüf -Taine’in İngiliz edebiyatında bulduğu gibi- hususi ve
daimi bir tefekkür tarzı ve tahrir mevcut değildir.” (Köprülü, Usul 22)
Dolayısıyla klasik edebiyatımız bütün şubeleriyle Acem rengindedir ve
taklitçidir: “Şurası da muhakkakdır ki bir sanat eseri müessiriyle
takdirkarlarının ruhunu -belki biraz mübhem, fakat her halde kat’i bir surette-
gösterir. Türk edebiyatı bütün tezahürlerinde, vezninde, mevzularında, hikaye
tarzında ve tasvirde, nesirde Acem rengi gösterirken, o edebiyatın müvellidleri
(generatrice) ve takdirkarları da yaşayış, duyuş ve düşünüş tarzlarında, hususi
ve müşterek hayatlarında, aynı rengi gösteriyorlar, halk kitlesinden ve o
kitlenin ruhundan tamamıyle ayrı, habersiz yaşıyorlardı.” (Köprülü, Usül, 20)
Köprülü başka bir eserinde ise taklitten ziyade klasik edebiyatı ümmetin ortak
verimi olarak kabule meylediyor. Ona göre, İslam öncesinde kavmi özellikleri
bakımından birbirinden çok farklı olan Arap ve Acemler İslam’dan sonra
birbirine tesirleri sonucunda büyük ölçüde müşterek bir edebiyat vücuda
getirdiler. Bu karşılaşmadan her iki taraf da müteessir oldu. Sadece Türkler
değil, diğer İslam milletleri mesela Hindliler de bu edebiyatın kalıplarını
muhafaza etti. Zira bu bir ortak İslam edebiyatı idi. (Köprülü, TET, 99) Klasik
şiirimiz hangi alanlarda Fars Edebiyatını taklit etmiştir?. Tanpınar’a göre: Bu
şiir Fars Edebiyatından sadece dil zevki ve hayal sistemini almaz, onun
mitolojisini, tarih ve coğrafyasını da alır. Bu coğrafya Çinde başlar, Fas ve
Habeşistan’a kadar uzanır: “İstanbul ve İstanbul sayfiyelerinin dışında bize
ait şeylerden adeta sakınan bu edebiyatta, Arabistan coğrafyası imparatorluğun
bir parçası olmaktan ziyade kültür veya din ile ilgili olarak mevcuttur.”
Şiirimiz ancak şâirin husûsî hayatına girdiğinde bu “umûmî kültür dünyasından”
ayrılır. (Tanpınar, 19. Asır, 4-5) Bu konuda en keskin ifadelerse Gölpınarlıya
aittir: “Divan şairleri teker teker birbirlerinin tesiri altında olmakla
beraber toptan da İran şiirinin ve İran şairlerinin tesirine kapılmışlardır. Bu
bakımdan bu edebiyat, İran edebiyatının biraz mahallileşmiş sönük bir
kopyasıdır.” (Gölpınarlı, 83) Bu fikirlere karşılık eski şiiri savunanların
fikirlerine de birkaç örnek verelim. Sabahattin Eyüboğlu: “(Çünkü) Divan
edebiyatımız, tıpkı halk edebiyatı gibi bizim eski varlığımız, tahteşşuurumuz,
kaybolmuş cennetimizdir.” (Kahraman, 123) C. Şahabettin’e göre ise: “Her
milletin edebiyatı bizzarure millîdir. Ben ne kadar Fransız taklidi yazarsam
yazayım Türk olur.” (Kahraman 124) N. Safa Coşkun da karşılıklı tesirleri arz-taleb
meselesi olarak görüyor: “Tesir ihtiyaçtan doğar. Eğer bugün tesir altında
isek, eğer dün tesir altında kalmış isek, buna ihtiyacımız olduğundan
dolayıdır. Her ihtiyaç muhakkak ki millî ihtiyaçtır. Bu ihtiyaçtan doğan
eserler de millî eserlerdir.. Edebiyatımız eskiden yeniye tek ve millî
edebiyattır. Onun içinde gayr-i millîsi yoktur.” (Kahraman,128) Levend,
edebiyatlar arasındaki karşılıklı tesirleri tabiî buluyor. Ona göre hiçbir dil
ve edebiyat arı kalamaz. Karşılıklı ilişkilerle bu konuda etkileşmeler olur.
Sadece edebiyatlar değil her yazar da başka yazarların tesiri altında kalır.
Bunlar yerli ya da yabancı olabilirler. Şairin kendi şahsî kabiliyeti ancak
kıyaslamalarla tesbit edilebilir. Türk Edebiyatında da her şair çıraklık
döneminde gerek Türk, gerekse Acem edebiyatından büyük şairlerin tesiri
altındadır. Tanzimat döneminden sonraki edebiyatta da aynı durum -model alınan
yazarların Fransız olması şeklinde- devam eder. (Levend, 44) Klasik edebiyatta
en çok işlenen; kaza-kader, tevekkül ve kanaat, ebedi hayat, hakîkî ve mecâzî
aşk anlayışları ile mesnevîlerdeki çocuğu olmayan padişah, kulaktan aşık olma,
şaha aşık olan geda, arabozucu rakip vs. gibi motifler bütün İslâm kültürü
çevresinin ortak malzemesidir. Bu yüzden bazı Türkçe beyitler dil ayrılığı
dışında bir Arap ya da Acem için tamamen tanıdık fikirlere ve ortak kültüre
sahiptir. Ama aynı beyit bir Alman ya da Fransız için sadece bilmecedir.
Edebiyatların birbiri üzerindeki tesiri bazen geçici bazen derin tesirler
vucuda getirir. İslam sonrasında Arap edebiyatının Acem edebiyatı üzerindeki
etkisi dil ve vezin bakımından sürekli ancak öz bakımından yüzeysel ve geçici
oldu. Ama Türk edebiyatı üzerindeki Acem etkisi hem derin, hem uzun süreli
olmuştur. (Levend, 47-49) Avrupada da Latince ve Yunanca 18.yy.’a kadar ortak
bilim dili olarak kaldığı halde bu millî dilleri gölgelememiştir. Oysa bizde
böyle olmamıştır. (Levend, 50) Fahir İz ise Arapçanın başka milletlere tesirini
incelerken farklı sonuçlara varıyor. Buna göre Emevî ve Abbasî döneminde
fethedilen topraklardaki muhtelif kavimler sadece dinlerini değiştirmediler,
aynı zamanda dil ve alfabelerini de bırakıp Arap dili ve kültürünü
benimsediler. Sözgelimi Kuzey Afrikada durum böyle oldu ve Berberi dilinin
alanı gittikçe daraldı. Keza Mısırda Koptça sadece Hristiyan azınlığın dili
seviyesine indi. Suriye’de konuşulan Süryanice yine azınlık dili olarak devam
edebildi. Ancak İran ve Türkistan’ın fethinde durum farklı gelişti. Bu iki dil
geçici sarsıntılara rağmen varlıklarını sürdürebildiler. 637 Kadisiye ve 641
Nihavend savaşları ile Sâsânî devleti tarihe karışınca Farslardan Hindistan’a
göç eden bir azınlık dışında kalanlar sadece İslâm dinini değil aynı zamanda
Arap dili ve kültürünü de benimsediler. Ancak merkezî Abbâsî idaresi
zayıflayınca uzak eyaletlerdeki valiler yarı bağımsız hale gelmeye başladı ve
bu arada Yeni Farsça da üç asırlık bir aradan sonra ilk eserlerini vermeyi
başardı. Ancak bu dilde bir çok Arapça kelime yer aldıgı gibi cümle yapısı da
Arapça etkilerini taşıyordu. Daha sonra ise Farsçanın Arapça üzerindeki
etkisine benzer bir durum Farsça ile Türkçe arasında gerçekleşti. Netice olarak
yazar, içinde Arapça ve Farsça kelimelerin çokluğu bir yana Türkçenin bir dil
olarak kendini koruması, Kuzey Afrikada ve Mısır’daki dillerin akıbetine
uğramamasını başarı sayar. (İz, Odşüm, 113-14) Holbrook da Osmanlı döneminin
dil anlayışına günümüzün milliyetçi anlayışıyla bakılmasını yanlış bulur.
Milliyetçi yaklaşım Arap ve Fars dillerini şimdiki müstakil şekliyle anlıyor,
oysa o devirde bunlar da Osmanlı dilleridir. Diğer taraftan kelime ithalini
taklitle izah Batıda da çıkmazlara yol açabilir: “İnsan İngiliz dili ve
edebiyatını Yunan, Latin, Fransız bileşenlerine indirgeyebilir ve İngilizlerin
hiçbir edebî meselede kendilerini buluşcu bir halk olarak gösteremediklerini
söyleyebilir. Ama bu görüş yaygınlık kazanamaz, çünkü İngilizler buna izin
vermez.” (Holbrook, 40-41) Etkileşme konusunda Tarlan’ın meseleye bakışı da
hemen hemen Levendle aynıdır. Ona göre de din, sanatı şekillendirdiği için sanattaki
ortaklık kaçınılmazdır. O bunu bir fıkrayla izah ediyor: “Ebu Cehile, Lâilâhe
illallâh, deyiver” demişler. O da; “Bunu söyleyince ardından namazı, orucu vs.
gelecek” demiş. Türk ırkının İslamiyet dairesi içine girmesi demek bütün
vecibelerini üstlenmesi anlamı taşır; imandan en basit konulara kadar. Din
bütün müntesiplerini aynı kalıba ifrağ etmeye çalışır. (Tarlan, 42) Tarlan’a
göre sözkonusu malzeme birliği hem İslâmiyet’in kavmiyetçiliğe bakışı ile hem
de idealist bir edebiyatın zaruretleri ile ilgilidir. Din kavmiyetçiliğin
şiddetle aleyhinde olduğu için bu devir aydınından millî dil bilinci beklemek
olmaz. Diğer taraftan yüzde yetmiş İran’a bağlı olan benzetme sistemi; yüzün,
güneşe, aya, güle benzetilmesi vs. aynı zamanda bu edebiyatın idealist
karakteriyle ilgilidir: “Dünyanın bu sanat telakkisinin hükümran olduğu her
sahasında aynı teşbihi yapmak zaruridir. Çünkü güneşten daha parlak, gülden
daha taravetli, kırmızı bir mevcut yoktur. Bugün bile aynı şeyleri yapıyoruz ve
bu gayet tabiidir.” (Tarlan,43) Yine aynı sebeple: “Tavaf edilecek yer olarak
ancak Kâbe’yi, saadet mefhumunun kemali olarak ancak Cenneti bilen bir mevcut
sevgilinin diyarını bu ikisinden başka neye benzetebilir.? Yani bu hususta da
biraz insaflı davranmamız lazımdır. Divan şairleri insan güzelliğini tasvir
ederken hangi uzuvlar üzerinde durmuşlar: Saç, alın, kaş, göz vs. Bu gün de
bundan başka yaptığımız ne ki?” (Tarlan, 44) Yazar, Türklerin bu ortak
malzemeyi işleyiş bakımından ona millî bir karakter verdikleri kanaatindedir:
“Bu edebiyat bazı kimselerin sandığı gibi gayr-i millî, gayr-i ictimai, gayr-i
hayâtî, Arap Acem taklidi filan değildir. Aynı kültür ve aynı estetiğin mahsulü
olan Arap, Acem edebiyatlarından çok başkadır. Tıpkı aynı kaideler ve aynı
estetik altında meydana gelen Alman, Fransız ve İngiliz edebiyatlarının
birbirinden başka oldukları gibi.”
(Kahraman, 72-3) Tarlan’ın
bizdekine benzer bir durum olarak takdim ettiği Alman, Fransız ve İngiliz
edebiyatları arasındaki kültürel ortaklığı Eliot da doğrulamaktadır:” Avrupa
tarihinde tek başına gelişmiş bir medeniyet yoktur. Kültür de yoktur... Avrupa
kültür ve edebiyatları arasında sürekli bir alışveriş olduğu ve zaman zaman,
yerine göre her kültür ve edebiyatın dışardan gelen bir tahrikle tekrar hayat
bulduğu söylenebilir. Bir kültürün kendi kendine yetmesi mümkün değildir.
Herhangi bir millî kültürü ebedileştirmek, o kültürün diğer kültürlerle sürekli
bir şekilde etkileşim kurmasıyla mümkündür.” (Eliot, 199) Tarlan’ın, bir şiirin
millî sayılması için ortaya koyduğu ölçülerden biri onun bir ihtiyaca cevap
vermesidir. Ona göre Divan şiiri ile toplumun talepleri birbirine uygundur:
“Düşünmeli ki o devir içinde bu şiirler elden ele devrediliyor, koca divanlar
bugün onları tedarik için verdiğimiz paraların birkaç misli ödenerek elde
ediliyordu. Yazılma külfeti de ayrı. Demek ki arz ve taleb kaidesi muvazeneli
bir şekilde devam ediyordu. Yani muhit bunu istiyordu. Zaten karşılıklı böyle
bir vaziyet olmasaydı bu edebiyat hiç yaşayamazdı” (Tarlan, 49)
2.Yüksek Zümre Edebiyatı Oluşu: Klasik edebiyatla ilgili temel
tenkitlerden biri de onun; bütün bir milletin his ve zevklerine değil sadece
münevver bir zümrenin estetik beklentilerine tercüman olduğu şeklinde
özetlenebilecek eleştiridir.. Biz bu eleştirinin ne kadar gerçek olduğu
hususuna geçmeden önce her modern cemiyette bir takım sosyal sınıflar
bulunmasının sebepleri üzerinde durmak istiyoruz. Köprülü bir cemiyette muhtelif
zevk ve kültür tabakaları bulunmasını tabiî bulur: “Cemiyetin bir muayyen
zamanında muhtelif zümreler bulunduğu ve her zümrenin kendisine has eserlerle
bediî ihtiyaçlarını tatmin ettikleri tabiîdir. Emile Faguet’nin haklı iddiası
veçhile, “Edebiyat mütecânis bir kitle değildir. Her devrede yekdiğerinden
farklı üç-dört edebiyat vardır.” İçtimâî tekâmül insan cemiyetlerinde nasıl
işbölümünü meydana getiriyorsa, aynı suretle edebî zevkin de değişme ve
ihtisaslaşmasına ve netice olarak muhtelif sınıflar için muhtelif edebiyatlar
vucuda gelmesine yol açıyor.” (Köprülü, Usul, 26) Yazar, Yıldırım Bayezit
zamanına kadar çok sade olan sosyal yapının artık yavaş yavaş değiştiği ve o
zamana kadar tanınmayan kaside türünün ortaya çıktığı, sosyal tabakalaşma neticesinde
halk zevkinden uzaklaşıldığı fikrindedir. Mevlit, Ahmedîye ve Muhammedîye bu
iki zevkin arasındaki eserlerdir. Özellikle Emir Süleyman bu hayatın
kökleşmesine katkıda bulunmuş ve Âşık Çelebî’nin takdirini kazanmıştır. Fatih
döneminde artık silsile-i merâtip teşekkül etmiş ve iki sınıfın ayrılığı
kat’ileşmiş, saray Bizans debdebesini tevarüs etmiştir vs. (Köprülü, Usul, 21)
Rothacker’e göre, sebep her ne olursa olsun ortaya çıkan bu tabakaların kültüre
katkıları farklı farklıdır: “ Devletçe ve kültürce birleşmiş bir millet bir çok
tabakalardan meydana gelir. Bütün tabakalar, zümreler, sınıflar bir kültür için
ve kültür çağları için represantativ sayılan kültürel uslûp formlarının
yaratılma ve kurulmasına aynı ölçüde katılmazlar. Alman imparatorları koskoca
katedraller veya Fransız kralları büyük büyük barok şatolar kurarken bu
yapıların masraflarını elbette bütün bir millet yüklenmişti. Ama uslûbun
bulunmasında sadece hükmeden tabakanın payı olmuştur. Roman uslûbu mu yoksa
gotik uslûbu mu? Bu ve buna benziyen sorulardan yoksul köylüye ne?” (Rothacker,
78) Wellek de -bizdekine benzer tarzda- her cemiyette halk ve aydınlar
edebiyatı bulunduğunu ve bunlardaki sosyal olaylara katılma nisbetinin değişik
olduğunu belirtir. Bu nisbet Halk edebiyatında fazla iken yüksek sınıfta iyice
düşer. (Wellek, 128) Müller esasında san’atın her devirde bir seçkinler işi
olduğunu belirterek, günümüzde aksi yöndeki bazı talebleri samimi bulmaz: “Bu
günün demagogları (halk dalkavukları) ünlü “sokak adamı”nı kültür sorunlarının
en yüksek hakemi olarak kabul etmekten hoşlanıyorlar ve onun her zaman böyle
olduğuna -en yüksek hakem olduğuna- inanıyorlar veya inanır görünüyorlar. Fakat
Raphael’in L’Ecole d’Athenes (Atina Okulu) adlı tablosu XVI. Yüzyılın sokak
adamına neyi ifade etmiştir.”(Müller, 108) Bu tespitler klasik kültürümüzün
daha ziyade yüksek zümrenin eseri olduğu şeklindeki tenkitlere de dolaylı bir
cevap mahiyetindedir. Zira yukarıdaki tariften de anlaşılacağı üzere her kültür
bir ölçüde kendi münevver zümrelerinin eseridir. Tarlan da bu edebiyatın daha
çok şehirli zümrelere; öncelikle ulemaya, sonra orta münevver tabaka; devlet
memurları ve Enderun zümresine hitap ettiği fikrindedir. Ona göre, asker ve
tüccar seviyesine göre kâh halk ve tekke, kâh divan şiirine meyl ediyordu.
Köylü ve asker için ihtiyaç daha samimi ve mahallî iken ulema sınıfı için
edebiyat biraz fantezi bir çeşnidedir. Fakat bu hal bu şiirin gayr-i millî
olmasını gerektirmez: “Bir cemiyetin herhangi bir tesir altında kalan bir
sınıfı o cemiyetten sayılmaz mı? Bu edebiyat o zamanın bütün münevverlerine
hitap ediyordu ve yanında ikinci derecede bir münevver sınıf edebiyatı mevcut
değildi. Bu edebiyata gayr-i millî demek için altı asrı mütecaviz bir zaman bu
milletin münevver zümresini teşkil edenleri Türklük câmiasından çıkarmak icab
eder.” (Tarlan, 30-31) Bununla birlikte Divan şiiri bir çoklarının iddia ettiği
gibi gerçekten büyük şehirlere sıkışmış bir şiir geleneği midir? Mustafa
İsen’in 27 Tezkireyi taramak suretiyle ortaya çıkardığı sonuçlara göre şairlerimizin
şehirlere göre dağılımı oldukça dengelidir. Bu tabloya göre belli kültür
merkezlerinde -özellikle İstanbul- kümelenmeler dikkat çekmekte ise de
günümüzde taşra sayılan bir çok yerleşim birimi de önemli sayıda şairle temsil
edilmektedir.
3. Dilde Yabancılık: Tanzimat neslinin tartışmaya açtığı
hususlardan biri de Divan şiirinin dil bakımından eklektik bir yapı arzettiği
ve gayr-i millî olduğu hususu idi. Divan şiirinin dili üzerinde en fazla duran
yazarlardan biri olan Tanpınar konuyu çeşitli yönlerden ele alır. O bir
taraftan bu dili sunî ve az samimi bulur ve sebeplerini şöyle izah eder: Bu
şiiri yapanların umumiyetle nesir ve nazım, üç dilde yazdıklarını
unutmamalıdır. Heideger’in “düşüncenin evi” dediği dilin bu tarzda çoğalması
tabiatıyla insanın dağılması neticesini doğuracaktı.” Tanpınar, 19. Asır, 3-4)
Bu eleştiriler yanında yazarın Divan şiirine sırf aldığı kelimeler cihetiyle
hücum edilmesini tasvip etmediği, hatta bazan dili kullanmayla ilgili olarak
yukarıda söyledikleriyle çeliştiği görülür. Ona göre önemli olan kelimeler
değil terkiptir: “Eski şiiri behemehâl itham etmek isteyenler bu güzellikleri
değil, sadece bu terkibin içine giren kelimeleri ve onların yabancılığını
görüyorlar.” “Hakikat şu ki eski şairler dile tasarruf etmesini bizden iyi
biliyorlardı. Bir gün... asıl şiire döndügümüz zaman.. ondan alabilecegimiz
dersin büyüklügünü anlayacağız.” (Tanpınar, Makaleler, 178) Yazarın eski şiirde
takdir ettiği başlıca özellikler söze tasarruf kudreti ve sestir: “Eski
şairlerin en büyük meziyetleri şiirin dilden çıktığını onun mucizeli bir imkan
olduğunu bilmeleri, heyecanlarını sözün mânasına değil, mısraın sesine ve bir
mısraa sıkıştırdıkları o harikulade harekete emanet etmeleriydi.” (Tanpınar,
Makaleler, 177) S. Eyüboğlu klasik şiir dilini dönemi bakımından tabiî ve millî
bulur: “Bu lisân Süleymaniye câmii kadar ve Süleymaniye câmii gibi Türk’tür.”
(Kahraman ,183) “Fuzûlî Türk’tür ve Türkçe yazmıştır. Gerçi Türklüğü bizim gibi
anlamamış ve Türkçe’yi bizim gibi kullanmamamıştır. Fakat bu eğer bir kabahatsa
onun değil tarihin kabahatidir .” (Kahraman, 216)
4. Samimiyet Noksanı:Şiirde samimiyet meselesi bir çok
tartışmalara sebep olmuştur. Edman’a göre sanat eşyaya yeniden şekil vermedir:
“Sanat, hayatı anlayan zekânın onu en ilgi çekici, en güzel şekillere sokması
demektir. Hayat bir şekle girdiği nisbette san’attır. Medeniyetin yerleşmiş
düzensizliği, insicam kazandığı nisbette bir san’at eseridir.” (Edman, 12-13)
Bu ise san’atı zarûrî olarak hakikatten uzaklaştırır: “Günlük hayatta pek
düzensiz olan hisler edebî eserde belli düzene ve kalıplara konur,
berraklaştırılır. O halde gerçekci olduğu iddiasındaki bütün sanatlar bile
idealleştirmedir.” (Edman, 31-2 ) S. Kemal Yetkin de aynı hususu şöyle dile
getiriyor: “Duygularımızla temaşa olunan tabiatı, hâfızamız san’atla
çerçevelemedikçe tabiatta güzellik ve güzellik heyecanı yoktur. Tabiatın
temaşasından doğan güzellik heyecanı, san’at kültürü ile artar. Eşyanın
çehresi, o kültür nisbetinde güzelleşir.” (Kahraman, 363) Bu fikirlere rağmen san’at
ekollerinin samimiyet anlayışları arasında büyük farklar olduğu ortadadır.
Klasik anlayışa karşı gelişen Romantizm’de samimiyet edebi eserin değer
ölçütlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Tanpınar’a göre eski şiirdeki
şekilcilik temayülü samimiyeti zedelemekte, onu şekle feda etmektedir. Noktasız
harflerle yahut her harfte gazel yazma şekilciliği vs. bu kabildendir.
(Tanpınar, 19. Asır, 19) Levend‘e göre de bazı umûmî telâkkilerin tekrarlandığı
Divan şiirinde yazarın samimiyeti şüphelidir. Bu şiirde sözgelimi; kadın “kaşık
düşmanı”, çocuklar “fitne” olarak takdim edilirler ve şairler -mesela Atâyî-
çok zaman evlilikten sakındırıcı tavsiyelerde bulunurlar. Yazar, Müslüman bir
cemiyette bu fikirlerin samimiyetinden kuşku duyuyor. (Levend, 66) Burada şairin
şiirdeki personasıyla hayattaki gerçek fikirleri arasında bir paradoks
doğmaktadır. Ancak eski şiirin en fazla tenkide maruz kalan türü kasideler ve
hususen methiyelerdir. Gölpınarlı şairlerimizi övgüsünde de yergisinde de
gayr-i samimi bulur. Ona göre, Fuzûlî’nin Şikayetname’si, Taşlıcalı Yahya’nın
Şehzade Mustafa Mersiyesi yahut Ruhî’nin Terkib-i bend’indeki tenkitler bu uzun
edebiyattaki nadir zayıf örneklerdir. (Gölpınarlı, 63-64) Hiciv ise tahkir ve
terzilden ibarettir; çok zaman şahsi ve çok bayağıdır. (Gölpınarlı, 67) Ancak
methiyeye yazardan farklı bakış açılarından bakanlar da vardır. S. Eyüboğlu’na
göre: “Divan edebiyatında methiye bir şiir kalıbı, bir ibda vesilesidir.
Kasidelerde methedilen paşalar, muhteşem bir türbede yatan ölüler gibidir.
Karşısında ürperdiği bir âbidenin kim için dikildiğini düşünmek, bediî bir
endişe değildir. Kasideyi mevzua esir olmayan saf bir san’at hamlesi olarak
görmek lâzımdır.” (Kahraman, 318) Vasfi Mahir’e göre bu husus aksine eski
şiirin büyük taraflarındandır: Nef’î’nin san’atını şöyle özetler: “Onun
eserleri, falan veya filan padişaha kaside değil, Türk ruhu denen sonsuz
denizin dalgalanışı ve sanat adlı güneşin ışığıyla renklerini
canlandırışıdır... Büyük sanatkarlık gururunu ve onun iç âlemlerini dünyada Nef’î
kadar hiç kimse anlatamamıştır.” (Kahraman, 319)
Divan Şiirinin Değeri: Yukarıda Divan şiiri etrafındaki çeşitli
tartışmalar üzerinde durduk. Şimdi de bahsimizi bu şiirin değeri üzerine
yapılmış bir kaç toplu değerlendirme ile kapatalım: Yahya Kemal klasik şiirimiz
estetik seviye bakımından diğer bütün güzel sanatlarımızdan daha yüksek
buluyor: “Daima bu itikadda bulundum ki Avrupalıların anlayamadıkları eski
şiirimiz, anlayıp sevdikleri ve hatta bize sevdirdikleri diğer sanatlarımızdan,
mesela mimarimizden daha yüksek bir kıymettedir.” (Beyatlı, 30-31) Vasfi Mahir
Kocatürk de aynı kanaattedir: “Mimarlıkta Sinan’ı yetiştiren bir ulusun,
edebiyatta da onun derecesinde şahsiyetler yetiştirmesi kadar tabiî ne
olabilir? Fakat çok gariptir ki Sinan’la en büyük Garb mimarlarını mukayese
ettiğimiz zaman kimse şaşmaz da Fuzûlî Şekspir’den, Nefi Korney’den büyüktür
desek bir çok muhataplarımız afallarlar.” (Kahraman, 152) Son sözü bu şiirin
anlaşılmasında en büyük payı olan Tarlan’a bırakalım: “Divan Edebiyatımız
medeniyet âlemine büyük bir iftiharla sunabileceğimiz bir san’at mahsûlüdür.
Onun içinde insan zekası kendi yolunda varabileceği son merhaleye varmıştır.”
(Tarlan, 82)
Kaynaklar
1.
Beyatlı,Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İst.1971 (Beyatlı)
2.
Edman, Irwin, Sanat ve Insan, (çev. Turhan Oğuzkan), M.E.B.
Yayınları, İstanbul 1998 (Edman)
3.
Eliot, T.S, Edebiyat Üzerine Düşünceler, (Çeviren Doç. Dr.
Sevim Kantarcıoğlu), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. 1983 (Eliot)
4.
Erbay, Dr. Erdoğan, Eskiler ve Yeniler, Akademik Araştırmalar,
Erzurum 1997
5.
Gölpınarlı A., Divan Edebiyatı Beyanındadır, İstanbul 1945
(Gölpınarlı)
6.
Holbrook, Victoria
R. Aşkın Okunmaz Kıyıları, Iletişim Yay. Çevirenler. Erol Köroglu, Engin Kılıç,
Istanbul 1998 (Holbrook)
7.
Holbrook, Victoria,
Allegorinin Ölümü Hüsn ü Aşkın Özgünlüğü, ODŞÜM, s.403-12
8.
İz, Fahir, “Divan Şiiri”, Büyük Türk Klasikleri, cilt-1,
İstanbul 1985, s. 219-38
9.
Kahraman, Yard. Doç. Dr. Mehmet, Divan Edebiyatı Üzerine
Tartışmalar İstanbul 1996, (Kahraman)
10.
Köprülü, M. F., Türk Edebiyatı Tarihi, 2. Basım, Ötüken
Yay. İstanbul 1980 (Köprülü, TET)
11.
Köprülü, M. F., “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul”, Edebiyat
Araştırmaları, TTK.Basımevi, Ankara 1986 s. 3-47 (Köprülü, Usul)
12.
Levend, A. Sırrı, Türk Edebiyatı Tarihi, I. Cild, T.T.K.
Ankara 1973 (Levend, TET)
13.
Muller, Joseph-Emile, Modern Sanat, Çeviren: Mehmet Toprak,
Remzi Kitabevi, Istanbul 1972 (Muller)
14.
Rothacker, Erich, Tarihte Gelişme ve Krizler, İstanbul 1955
Çevirenler: Hüseyin Batuhan ve Nermi Uygur (Rothacker)
15.
Tanpınar, A. Hamdi, 19. Asır Türk Edebiyati Tarihi, 7.
Baskı, İst. 1988 (Tanpınar, 19. Asır)
16.
Tanpınar, A. Hamdi, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yayınları,
İstanbul 1977 (Tanpınar, Makaleler)
17.
Tarlan, Prof. Dr. A. N., Edebiyat Meseleleri, Ötüken Yay.,
İst. 1981 (Tarlan)
18.
Wellek, R. - Warren, A. Edebiyat Biliminin Temelleri,
Çeviren Prof. Dr. Ahmet Edip Uysal, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara
1983 (Wellek)

Etiketler:
Bilimler
Edebiyat
Divan Edebiyatı'nın Muhtevası Üzerine
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |