Okunma: 1215 kez
Çevre-ahlak ilişkisi ve bu bağlamda ifade edilen çevre ahlakı yeni bir konu olup, ahlak felsefesinin bir alt dalı olarak ele alınmaktadır. Dünya çapındaki çevre sorunlarının ortaya çıkması ve insanın bunların üstüesinden gelme çabaları çerçevesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Bu bakımdan, kendisinden önce ortaya çıkan tıb ahlakı, iş ahlakı vb. pratik ahlak kuramlarına benzemekle beraber, konuyla ilgili tartışmaların tarihi oldukça yenidir.
GİRİŞ
Çevre-ahlak
ilişkisi ve bu bağlamda ifade edilen çevre ahlakı yeni bir konu olup,
ahlak felsefesinin bir alt dalı olarak ele alınmaktadır. Dünya
çapındaki çevre sorunlarının ortaya çıkması ve insanın bunların
üstüesinden gelme çabaları çerçevesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Bu
bakımdan, kendisinden önce ortaya çıkan tıb ahlakı, iş ahlakı vb.
pratik ahlak kuramlarına benzemekle beraber, konuyla ilgili
tartışmaların tarihi oldukça yenidir. Felsefecilerin konuyla
ilgilenmesi ve çevre-ahlak ilişkisiyle ilgili tartışmalara katılmaları;
konuyu felsefi ve eleştirel olarak ele almaları ise daha da yenidir.
Ömer Naci Soykan'ın tesbitiyle "felsefe ve felsefeciler çevre
sorunlarıyla ilgilenmekte gecikmiştir."
Her zaman bilimin önünde
giden felsefe, her nedense bu sefer onun arkasında kalmıştır. Bunda
biraz da baskın bilim anlayışı ve teknolojiye olan sarsılmaz inancın da
rolü olduğunu düşünüyorum. Zira çevre sorunlarının ilk ortaya çıkışı
II. Dünya savaşından sonraya rastlar. Ancak ilk çevreci hareketler
6O'lı yıllarda başlamakla beraber, esas yoğunluk ve büyük gösteriler
70'li yıllarda ortaya çıktı. Ancak bütün bu çevreci hareketlerin ve
protestoların niteliğine bakıldığında olayın ahlaki boyutundan çok;
teknoloji ve aşırı sanayileşme sorunu olarak ele alındığı görülür. Bu
nedenle alınacak bazı yasal ve teknolojik önlemlerin veya daha az
teknolojilerin uygulanmasıyla sorunun çözüleceği sanılıyordu.
Çevreci
hareketlerin aynı dönemde siyasallaşmasının ve güçlenmelerinin de yine
bununla ilgisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak 80'li yıllarda çevre
sorunları olarak adlandırılan ve sadece doğal dengeyi değil, gerekli
önlemler alınmadığı takdirde başta insanın bizzat kendi hayatı olmak
üzere, tüm yaşamı tehdit ettiği ileri sürülen ekosistemdeki bazı
sorunların daha derin boyutları üzerinde durulmaya başlandı. Yeni bir
ahlak felsefesi geliştirmeye çalışan filozoflara göre "çevre
sorunlarının kaynağını çevreye yönelik davranışlarımızı yönlendiren,
evrene, insana, insanın evrendeki yerine, yaşamın anlamına ilişkin
temel felsefi inançlarımız" oluşturuyordu.
Böylece ilk defa
insan-doğa ilişkileri, insanın doğaya karşı tutum ve davranışlarının
ahlaki boyutu vurgulanmaya başlandı. İnsan-doğa ilişkilerinin boyutları
anlaşılmadan, bu boyutun mevcut sorunların ortaya çıkmasındaki etkileri
tartışılmadan ortaya atılacak çözümlerin pek tutarlı ve yararlı
olamıyacağı açıktır. Hatta daha çok bilim ve daha çok teknolojilerin
ekonomik olarak da ek yükler getirdiği ileri sürülerek, zaten sınırlı
kaynakları olan dünyamızın geleceği açısından konuyla ilgili ahlaki
boyutun vurgulanmasının daha pratik ve makul olduğu görülmektedir.
Schumacher'in konuyla ilgili şu tesbidleri aynı zamanda ahlaki boyuta
da işaret ettiği için önemlidir.
Çevre kirlenmesine karşı
savaşmak, doğanın yarattıklarını korumak, yeni enerji kaynakları bulmak
ve banş içinde yaşamayı sağlayacak daha iyi işleyen anlaşmalara varmak
amacıyla, daha çok kaynak seferber etmekle çağdaş dünyanın yıkıcı
güçlerini "denetim altına alabileceğimizi" sanıyorsak, hakikatlerden
kaçıyoruz demektir. Gerçi servet, eğitim, bilimsel araştırma ve daha
birçok kaynak uygarlığa gereklidir; ama bugün en çok gerekli olan bu
araçların hizmet edeceği amaçların yeniden bir gözden geçirilmesi ve
değiştirilmesidir.
Başka bir ifade ile, insanın sahip olduğu
dünya görüşü ve değer yargılarının çevresi ile olan ilişkilerinde temel
belirleyici olduğunu vurgularsak bu görüşler araştırılmadan,
tartışılmadan ve eleştirilmeden insanların görüş ve tavırlarını
değiştirmenin mümkün olmadığı söylenebilir.
Çevre sorunlarının
sadece teknolojik önlemler ve yasal düzenlemelerle çözülemeyeceğinin
anlaşılması üzerine, sorunun ahlaki boyutunun önemi her kesimce kabul
edilmeye başlanmıştır. Konuyla ilgili yayınlanan bir raporda "ortada
ahlaki seçim yapma sorunu vardır"; ne kadar hesap yapılırsa yapılsın,
tek başına yanıtları bulmaya yetmez... Dünyanın dört bir yanındaki genç
insanların alışılagelmiş değerlerin geçerliliğini sormakta olmaları
sanayi uygarlığından duyulan yaygın rahatsızlığın bir belirtisidir"
demektedir. Bunun diğer bir örneği ise, BM'in önerisiyle hazırlanan
Ortak Geleceğimiz adlı kitabın başında komisyon başkanı Gro Harlem
Brundland'ın bütüncül yeni bîr ahlak için insanlığa çağrıda
bulunmasıdır.
Bu ve benzeri çağrılarla çevre sorunlarının ahlaki
boyutu tartışılmaya başlanmıştır. Aslında daha önceleri Leopold ve
Schweitzer doğaya karşı daha saygılı yeni ahlak anlayışları ileri
sürmelerine rağmen, gereken ilgiyi görememişlerdi. Ancak çevre
sorunlarıyla beraber doğayla ilgili tutum ve davranışlarımız, bunları
motive eden dünya görüşümüz ve temel değer yargılarımızla olan ilişkisi
kabul edilmeye başlandı. Bunun sonucu olarak hem bilimsel modern dünya
görüşü, hem de geleneksel görüşler tartışılmaya ve eleştirilmeye
başlandı. Çevre ahlakı tartışmalarının hem positivist bilim anlayışının
eleştirildiği ve eski itibarını yitirdiği, hem de post-modern durum
denen, diğer kültür ve geleneklere daha hoşgörülü baktığını iddia eden
bir zamana rastlaması rastlantı veya tesadüf değildir. Çevre-ahlak
ilişkisiyle ilgili literatürün büyük çoğunluğunun son onlu yıllarda
olmasının nedeninin de bu bağlamda düşünülmesi gerekir.
Kısaca,
çevre sorunlarının dünya çapında bir bunalım haline gelmesi ve
insanlığın geleceği için bir tehdit oluşturması üzerine, sorunun tüm
boyutları vurgulanmaya başlanmıştır. Bu bağlamda insan-doğa
ilişkilerinin meşruiyyet zemini ve tarihi boyutu; insan-doğa
ilişkilerinin arkasındaki dünya görüşü/görüşleri tartışılmaya
başlanmıştır. Geleneksel ahlak kuramlarında çevre gereken ilgiyi
görmezken veya ahlaki bakımdan nötr bir durumda iken, yeni ahlak
tartışmalarında "çevre ahlakı" ahlak felsefesinin bir alt dalı olarak
yerini almaya başlamıştır. Ancak öncelikle çevre- ahlak kavramlarıyla
ilgili bir iki noktaya İşaret etmek, daha sonrada çevre ahlakıyla neyin
anlaşıldığını vurgulamak yerinde olacaktır.
Çevre-Ahlak Kavramları Üzerine
Gerek
çevre ve gerekse çevre ahlakı tartışmalarının henüz yeni olduğu ifade
edilmişti. Her yeni alan için olduğu gibi bu alanda da bir kavram
kargaşasının olması normaldir. Konuyla ilgili tartışma ve araştırmalar
arttıkça, haliyle bu kavramlarda yerine oturacaktır. Bununla beraber
çevre ve çevre ahlakıyla neyin anlaşıldığına işaret etmek yararlı
olacaktır.
Çevre derken, daha çok, ekoloji biliminin de
etkisiyle sadece doğal ve fiziki çevre anlaşılmaktadır. Bu tanım doğru
olmakla beraber, bir felsefe öğrencisi için en azından eksiktir. Zira
insanlık tarihine bakıldığında, insanın etkilediği ve etkilendiği,
değiştirdiği ve kendisinin de durumunda değişme meydana geldiği
çevre(ler) sadece doğal çevreyle sınırlandırılamayacak kadar çeşitlilik
göstermektedir.
Bundan dolayı çevre kelimesi bugün çok geniş bir yelpazede
kullanılmaktadır. Bunda çevre sorunlarının sergilediği karmaşık yapı ve
bu sorunların oluşmasında birden fazla ve yine karmaşık nedenlerin
olmasının etkisi olabilir.
Bundan hareketle Ahmet İnam, çevre
kavramının daha iyi anlaşılmasının, insan-toplum ve insan doğa
ilişkilerinin daha bütüncül bir kavrayışı için şart olduğunu
vurgulayarak 4095 çeşit çevreden bahsetmektedir. Ayrıca insanlığın
karşı karşıya bulunduğu bozulma ve bunalımın sadece doğal çevreyle
sınırlandırılmasının doğru olmadığını da vurgulamaktadır. Buna göre
insanın diğer çevreleriyle de sorunları hem de çok ciddi sorunları
bulunmaktadır. Bununla beraber, burada Sayın İnam'ın dış ve iç çevre
diye kavramlaştırdığı ayrım üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Buna göre
Dış çevre:
-Toplumsal çevre,
-Politik çevre,
-Ekonomik çevre
-Doğal çevreden oluşmaktadır.
İç Çevre ise:
-Düşünme-düşünce çevresi,
-Bilgi çevresi,
-Duygu çevresi,
-Anlam çevresi
-Sanat çevresinden oluşmaktadır.
Ayrıca bu iki çevre arasında köprü görevi gören;
-Teknik-teknolojik çevre,
-Ahlak,
-ve tarih çevreleri bulunmaktadır.
înam,
"çevre sorunları yalnızca doğal çevre sorunu değil", derken, aslında
çevre bunalımının derinlerdeki köklerine işaret ederek soruyor:
"Doğal
çevrenin kirlenmesi, toplumsal ve politik çevremizin yanlış
işlemesinden, anlam çevresinin yozlaşmasından değil mi? (...) Büyük
çevreyi oluşturan küçük çevreler teker teker yozlaşmış, bunlar
arasındaki ilişkide uyum yok. Çevre sorunu bu işte."
İşte,
ahlakın çevreyle ilgili tartışmalara girmesi ve çevre ahlakının yeni
bir dal olarak ortaya çıkması insan-doğa arasındaki uyumu yeniden
kurmaktan başka bir şey değildir. Ülkemizde çevre konusuna felsefi bir
açıdan eğilen ve aslında felsefecilerin konuyu ihmal ettiklerini ifade
eden diğer bir filozofumuz ise Ömer Naci Soykan'dır. Soykan da çevrenin
sadece ekolojinin bize tanımladığı şekliyle algılanmasını eksik bulur.
Bu bağlamda kullanılan "ekosophie" (çevre bilgeliği) kavramı yerine
"kosmosophie" (evren ya da dünya bilgeliği) kavramını teklif eder.
Soykan'a
göre ekoloji terimini ilk defa kullanan Haeckel bunu "evbilimi"
anlamında ve daha çok hayvan ve bitkilerin birbiriyle ve içinde
yaşadıkları çevreyle olan ilişkilerini anlatmak için kullanmıştır.
Soykan'ın bu kavrama itirazı, onun hayvan ve insanla ilgili yaptığı
temel bir kavramlaştırmadan kaynaklanmaktadır. Ona göre, hayvan
çevresine uyum sağlayan bir varlık iken, insan "çevresini değiştirerek,
onu kendisine uydurur." Ancak insanın çevreyi kendisine -kendi dünya
görüşüne- (vurgu benim) uydurması bugünkü çevre sorunlarına neden
olmuştur. İnsan hayvan arasındaki farkı vurguladıktan ve böylece bu
farkın pek vurgulanmadığını da ima ettikten sonra Soykan şöyle der:
"İnsan
dışında hiçbir canlı doğal dengeleri bozamaz. Eğer doğa insanı
yaratmasaydı ya da Nietzsche'nin deyimiyle Tanrı birinci hatasını
yapmasaydı, dünyada hiçbir çevre sorunu olmazdı."
Görüldüğü gibi
çevre sorunlan söz konusu olduğunda bunu sadece doğal ve fiziki
çevreyle sınırlandırmak, sorunların gerek tam olarak anlaşılması ve
kavranması ve gerekse sorunun insani boyutunun vurgulanması açısında
eksik olacaktır. Böyle olmakla beraber, çevre sorunları söz konusu
olduğunda, ilk elden doğal ve fiziki çevre anlaşılmaktadır. Ayrıca
çevre ahlakının temel sorunlarının başında insanın kendi dışındaki
varlıklara karşı olan sorumlulukları geldiğinden, bu çalışmada biz de
çevre derken, öncelikle insanın içinde yaşadığı, etkilediği ve
etkilendiği doğal çevreyi vurguluyoruz. Bununla beraber konunun
karmaşık yapısının da unutulmaması gerektiğini ifade etmek istiyoruz.
Çevre
ahlakı kavramıyla ilgili olarak üzerinde ittifak edilmiş bir tanım
yoktur. Ancak çevre sorunları çerçevesinde insan-doğa ilişkilerini
ahlaki bir bağlamda açıklama girişimiyle beraber ortaya atılmış bir çok
tanım vardır. Hepsinin ortak niteliği ise, çevre insan ilişkilerinin
şimdiye kadar pek öne çıkmayan veya doğa aleyhine ortaya çıkan ahlaki
yönünün vurgulanması; insanın doğal çevreye ve diğer varlıklara karşı
ahlaki sorumluluk duygusuyla yaklaşmasıdır. Aslında sorunla ilgili
güçlüklerin temelinde, geleneksel ahlak kuramlarında insan dışındaki
varlıkların ahlaki bir nesne olarak ele alınmaması yatmaktadır.
Ahlak'ın gelişimine baktığımızda bunu açıkça görmek mümkündür. Zira geleneksel ahlak kuramlarında temel sorun:
a. insan-insan.
b. insan-toplum ilişkileri'dir.
Bu
ilişkilerin insanın mutluluğunu (egoist) veya toplumun mutluluğunu
(faydacı) sağlayacak şekilde temellendirildiği görülmektedir. Bunun
istisnası ise deontolojik ahlak kuramlarıdır. Bu kuramlarda insanın
doğa ve doğadaki varlıklara karşı sorumluluğundan bahsedilmemekte veya
herhangi bir sorumluluğu olmadığı, doğayı ve doğadaki varlıkları
istediği gibi kullanabileceği ve mutluluğunu arttırmak için bunlardan
yararlanabileceği vurgulanmaktadır. Bu açıdan ahlakın bir bilim olarak
ilk defa ortaya çıktığı kabul edilen antik Yunan'a bakıldığında durum
şöyledir:
"Aristo'ya göre hayvanların değeri, sadece insanın menfaatlerine hizmet etmektir."
Aristo'nun
bu tanımı çok önemlidir. Zira onun insan ve hayvanların moral
statüsüyle ilgili bu görüşleri kendisinden öncekilerle aynı doğrultuda
olduğu gibi, kendinden sonraki dönemler için de belirleyici ve çok
etkili olmuştur. Aristocu bilim iki bin yıl kadar bilim dünyasında
etkili olmuştur. Onun siyasi etkileri de hakeza. Örneğin, Aristo'nun
daha aşağıdaki insanların, üsttekilere hizmet etmeyle (kölelik) ilgili
fikirlerini bugün kabul etmezken, insanlar dışındaki varlıklara karşı
fikirlerini hâlâ paylaşmaya devam ediyoruz.
Stoacılar bile, diğer fikirlerinde Plato ve Aristo'ya muhalefet ederken
hayvanların ahlaki alanın dışında bırakılmasında onlardan daha kararlı
görünmektedirler. Klasik Yunan'da hayvanlara karşı daha merhametli
davranan ve onları ahlaki alanın içine alan iki düşünür Epikür ve
Plutach'tır. Bunlara göre hayvanlar bizim gibi akıl sahibi olmasalar
da, kendilerine ait bir dünyaları vardır. Bu nedenle sadece bizim
çıkarımız ve kullanmamız için yaratılmamışlardır. Özellikle Plutach hiç
et yemez ve hayvanlara karşı da çok iyi davranırdı.
Ancak batı
dünyasında hala hakim olan anlayış bilindiği gibi Platon ve Aristo
çizgisinin görüşleridir. Epikürcü ekolun görüşleri ancak 19- yüzyılda
tekrar taraftar bulurken, insanı en üstün varlık olarak gören ve ahlaki
olanı ona münhasır kılan, insan dışında kalan herşeyin sadece insanın
çıkarı için olduğu, başka bir değeri olmadığını ileri süren görüş
klasik çağdan sonrada batı düşünce geleneğinde hakim tek görüş
olmuştur. Hristiyanlık, insanın Tanrı'nın bizzat kendi imgesinden
yaratıldığını vurgulayarak, ahlakın temel hedefinin insan olduğunu,
başka bir şey olmadığı görüşünü iyice pekiştirmiştir. Kısaca gerek
klasik Yunan ve gerekse Hristiyan anlayışının temel varsayımı insanın
doğaya hakim olması ve onu kendine boyun eğdirmesitdir.
Geleneksel
ahlakın bu niteliği bugün bütün çevre filozofları tarafından
vurgulanmakta ve eleştirilmektedir. Ancak buna ilk defa dikkat çeken,
ahlakın gelişmeci niteliğini vurgulayarak artık yeni bir adım atarak
insan-doğa arasındaki ilişkileri de ahlaki bir boyuta oturtmanın
gerektiğini ilk söyleyenlerden biri Aldo Leopold'dur. Leopold'a göre
ahlakın gelişimi şu sırayı takip etmiştir:
1. Ahlak öncelikle insanlar arasındaki ilişkileri konu edinmiştir.
2. Daha sonra ise, insan ve toplum arasındaki ilişkileri temellendirmiş.
3.
Son adım ise, Leopold'ın land ethic dediği, "toprağı, havayı, suyu,
bitkileri ve hayvanları" ahlakın sınırları içine almasıdır. Yani
insan-doğa ilişkilerini yeni bir ahlaki temele oturtmaktır."
Böylece
ahlakın insan-doğa ilişkilerinde, doğanın fethedilmesi ve ele
geçirilmesiyle ilgili sağladığı meşrulaştırma, yerini doğa ve doğadaki
herşeyle beraber yaşama ve onların yaşamına saygı gibi yeni bir ahlaki
görüşe bırakmaktadır. Aslında geleneksel ahlak kuramlarının temel
niteliklerine baktığımızda Leopold'un eleştirilerinde haksız olmadığı
görülür. Geleneksel ahlakın özellikleri şöyle özetlenebilir:
-İnsan
dışındaki varlıklarla ilgili eylemleriniz, ahlaki bakımdan bir öneme
sahip değildir (bu eylemlerimizden dolayı sorumlu tutulamayız.)
-Ahlaki
bakımdan önemli olan doğrudan insanın-insanla veya bizzat insanın
kendisiyle ilgili eylemleriyle ilgilidir. Bundan dolayı tüm geleneksel
ahlak teorileri insan merkezlidir (antropocentric).
-Doğayla
ilişkilerinde sadece "insan" ve onun temel durumu esas olarak alınmakta
ve techne'yi yeniden şekillendiren özne olarak ele alınmamaktadır.
-
İyi ve kötüyle ilgili eylemler sadece eyleme yakın alanla ilgili olup,
gelecek durumlarla ilgili değildir. Eylemin amaçları zaman ve mekanla
sınırlandırılmaktadır. Eylemin etki alanı dar ve küçük, zamanı ise
görülebilen zaman dilimi ve ulaşılan amaç olmakta, sorumluluk alanı da
dardır.
Bütün bunların bir sonucu olarak ahlak "şimdi ve burada"
olan durumlar için ve insan-merkezli olarak anlaşılmıştır. Görüldüğü
gibi, insan dışındaki varlıklar ve gelecek nesillere karşı sorumlu olup
olmadığı (eylemlerimizin şu anda olmasa bile ekosistemi tahrip edici
etkileri) gibi konular geleneksel ahlak kuramları için bir sorun
oluşturmamaktadır. Geleneksel ahlak kuramlarının birbiriyle bağımlı şu
ortak noktalan içerdikleri unutulmamalıdır.
a-
İnsanın kendi doğası ve şeylerin doğası tarafından belirlenen durumu
bir seferde ve her zaman için aynı kalacak biçimde verilmiştir.
b- Bu temel üzerinde insan için iyi olan belirlenebilir.
c- İnsan eylemlerinin sınırının ve bunun sonucunda meydana gelen sorumluluğunun dar bir çerçeve ile sınırlandırılması.
Ancak
bu varsayımlar, eylemlerimiz söz konusu olduğunda, daha öncede işaret
edildiği gibi, eylemlerimizin doğasını ve içerdiği sonuçları
yansıtmamaktadır. Jonas'ın ifadesiyle:
"Belli güçlerimizin
gelişmesiyle, İnsan eyleminin doğası da değişmiştir. Ahlak insan
eylemiyle ilgilendiğinden, insan eylemlerinin doğasındaki bu gelişme,
ahlakta da bir değişmeyi gerekli kılar."
Çevre Ahlakı
Bütün
yukarıda işaret edilen hususlardan dolayı, insan eylemlerinin değişen
doğasını da gözönüne alan yeni bir ahlak anlayışına ihtiyaç olduğu tam
bir tanımı da yapılamamaktadır. Ancak bu konuda iki görüş üzerinde
duracağız: Birincisi, özellikle Frankena tarafından savunulan görüştür.
Buna göre, yeni bir çevre ahlakı icad etmeye gerek yoktur. Geleneksel
ahlak anlayışlarımızı gözden geçirir ve onların gerektirdiği şekilde
yaşamımızı düzenlersek, çevre koruma için yeni bir ahlak icad etmeye
gerek kalmayacaktır. Ahlaki görüşlerimizi yeniden düşünür ve toplum
için en büyük faydayı (gelecek nesilleri de düşünerek) hedeflersek,
insanın dışındaki varlıklara karşı daha korumacı bir tavır
geliştirebiliriz.
Bununla beraber, birçok yazar insan-merkezci
olmayan yeni bir çevre ahlakından bahsetmekte ve bunun temel
niteliklerini de şöyle sıralamaktadır:
a.
Çevre ahlakı insanın dışında da varlıklar olduğunu ve bunların insan
için sağladığı çıkar ve menfaatler sözkonusu olmadan, sadece
ekosistemde birer varlık oldukları için ahlaki bakımdan önemli
olduklarını kabul etmelidir.
b. Bu kabul etme bilinçli varlıkların yanında bazı bilinci olmayan varlıkların da ahlaki bakımdan önemli olduklarını içermelidir.
Ancak B. Callicott'un çevre ahlakıyla ilgili ileri sürdükleri ise şöyle:
1. İnsan-merkezci olmaynan bir değer kuramı geliştirmelidir.
2. Yabancıl ve evcil organizma ve türler için, insanlar sözkonusu olmadan özsel değer (intrinsic value) sağlamalıdır.
3. Kavramsal olarak modern evrimci ve ekolojik biyoloji ile uyum içinde olmalıdır.
4. Yine şu andaki ekosistem, onu meydana getiren parçalar, onu tamamlayan türler için özsel değer sağlamalıdır.
Çevre
ahlakçılarının vurguladıklarından anlaşıldığı gibi, çevre ahlakını
temellendirmede esas rolü çevrebilim oynamaktadır. Tabii bu da
beraberinde birçok sorunu getirmektedir. Burada bunun üzerinde
durmaktan ziyade, başka bir noktaya dikkat çekmek daha yararlı
olacaktır. Bu da, çevre ahlakını çevre bilimi üzerine bina etmekten
çok, insan eylemlerinin değişen niteliklerine bakmak ve ahlaki
sorumluluğu bu açıdan yeniden tanımlamaktır. Ancak bu eylemlerin gerçek
boyutu ve etkilerini anlamada çevrebilim yine de bize yardımcı
olabilir. Eylemlerimize baktığımızda bu hem geleneksel ahlak anlayışını
anlamamıza ve hem de onu tamamlayan veya geliştiren alternatif
kuramları geliştirmemizde bize ardıma olabilir.
Jonas, daha
öncede işaret edildiği gibi, geleneksel ahlak öğretilerinin insanın,
belli bir zaman ve mekan içinde maydana gelen ve sınırları
belirlenebilen eylemlerini esas olarak aldıklarını, iyi ve kötüyü buna
göre tanımladıklarını ifade eder. Zira insan eylemleri, doğaları
gereği, ne diğer canlı türlerini yok etmek, ne de doğal dengenin
düzenini toptan tehdit gibi sonuçları içermiyordu. Niteliği ve gücü
gereği böyle bir potansiyeli de yoktu. Ancak zamanla, değişen bilim
anlayışı (Bacon), gelişen mekanik yeni dünya görüşü (Descartes ve
Newton), ilerlemeci uygarlık anlayışı (aydınlanma) ve insanın elinde
bir güç olarak biriken kümülatif bilgi ve teknolojiyle birleşince,
insanın eylemleri klasik sınırlarını yıkarak, çok büyük boyutlar
kazanmıştır. Çevre sorunları olarak karşımıza çıkan sorunların çoğunun
bu gücün şöyle veya böyle kullanılması ve doğadaki sınırların
aşılmasından başka birşey değildir.
İnsan (sanayileşmiş ve
gelişmiş ülkelerin insanı dense daha doğru olur) sahip olduğu bilgi ve
teknolojik güçle tüm ekosistemdeki dengeleri değiştirebilecek bir güce
erişmiştir. İşte bu bağlamda' insanın eylemlerinin sınırını ve
sorumluluklarını yeniden belirlemek, iyiyi ve kötüyü yeniden tanımlamak
gerekmektedir. Modern insan eylemleriyle ve seçtiği yaşam biçimiyle şu
zaman diliminde bulunan insanlara bir zarar vermese de, gelecek
nesiller için aynısı söz konusu olmamaktadır. Şu andaki yaşam
tarzımızın bir sonucu olarak doğal dengenin gittikçe bozulması ve canlı
türlerin yok olması bunu açıkça göstermektedir.
Öyle ise,
insanın eylemlerinin ahlaki boyutları üzerinde yeniden düşünmek, iyi ve
kötüyü ona göre yeniden belirlemek gerekmektedir. Böylece insan,
eylemlerinin sonuçlarının sorumluluğunu duyacak, doğal dengeye,
doğadaki diğer canlılara ve gelecek nesillere karşı daha sorumlu bir
tavır takınacaktır.
Ahlak felsefesinin yapacağı katkı ise,
eylemlerimizin ahlaki boyutlarını yeniden tartışarak ve eleştirerek
kendimiz için daha iyi kararlar vermeyi sağlaması olarak görülebilir.
Schumacher'in dediği gibi, dünyamızı, ekosistemi ve gelecek nesilleri
tehdit eden çevre sorunları karşısında duyarlı ve "gerçekten ne
yapabilirim?" diye soran birisine "kendi içimize bir çeki düzen vermeye
çalışarak" cevabıyla çevre ahlakı yardımcı olabilir. Böylece, kendi
dışımızdaki varlıklara ve tüm aleme karşı daha sağlıklı ve dengeli bir
yaşam tarzı geliştirebiliriz. Dünyanın geleceği de böyle bir ahlak
geliştirip gelişticemiyeceğimize bağlı görünmektedir.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Çevre Ahlak İlişkisi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |