Okunma: 1085 kez
Gİ Rİ Ş
Hukuk kurallarıyla ahlak kuralları arasındaki temel farklılık, hukuk kurallarının ahlak
kurallarına göre yaptırım gücünün yüksekliği, hukuk kurallarına aykırı davranıldığında
devletin zor kullanma yoluyla bu aykırılığı gidermesi veya hakkı yerine getirmesidir.
Bunun dışında, hukuk da ahlak da toplumsal düzen kurallarıdır; her ikisi de toplumun
birlikte yaşamasını sağlamaya, toplum düzenini ayakta tutmaya yarar.
Her ne kadar hukuk ve ahlak arasında farklılıklar bulunsa da, bu iki kural türü birbirini
yok sayamaz.
Hukuk kurallarıyla ahlak kuralları arasındaki temel farklılık, hukuk
kurallarının ahlak kurallarına göre yaptırım gücünün yüksekliği, hukuk
kurallarına aykırı davranıldığında devletin zor kullanma yoluyla bu aykırılığı
gidermesi veya hakkı yerine getirmesidir. Bunun dışında, hukuk da ahlak da
toplumsal düzen kurallarıdır; her ikisi de toplumun birlikte yaşamasını
sağlamaya, toplum düzenini ayakta tutmaya yarar.
Her ne kadar hukuk ve ahlak arasında farklılıklar bulunsa da, bu iki kural türü
birbirini yok sayamaz. Her şeyden önce ahlak, meşru oldukları sürece hukuk
kurallarına uygun davranmayı emretmekte, bir çok hukuk kuralının temelinde de
tüm insanlığa veya o topluma malolmuş ahlaki anlayışlar yatmaktadır.
Hukuk ve ahlakın kesiştiği diğer bir nokta ise vicdandır. Zira, ahlak kişinin
vicdanı ile hesaplaşmasını; hatta toplumsal vicdan toplumun kendisi ile
hesaplaşmasını gerekli kılar. Hukuk ise, bir mahkeme kararına ihtiyaç
duyulduğunda, kurallar ve objektif ölçüler içerisinde de olsa hâkimin vicdanının
hakem kılınmasıdır.
Bu yazıda, özellikle günümüzde, hukuk kurallarını koyarken, hukuku öğretirken,
hukuku uygularken hukuk, vicdan ve ahlak ilişkisinin neresinde olduğumuz
hakkındaki düşüncelerimizi ortaya koymaya çalışacağız. Yazının başlığı olan
hukuk uygulamasında vicdan ve ahlak sorunundan kasıt, yalın anlamda sadece
günlük uygulamalar olmayıp kuralın konulmasından uygulamasına kadar geçen tüm
süreçlerdir. Bu çalışmada, hukuk eğitiminden başlayarak, kural koyma ve uygulama
aşamasına kadar, ülkemizde hukukun etik sorunları üzerine bir bakışı ve
düşüncelerimizi ortaya koymaya çalışacağız.
I. GENEL OLARAK VİCDAN VE AHLAKIN HUKUK İÇERİSİNDE DOĞAL VE POZİTİF TEMELİ
Hukukun ilk ortaya çıktığı günden bugüne kadar, belki de en önemli sorunu, bir
uyuşmazlığın içinde yer alan, tarafı olan ve uyuşmazlığı çözenlerin, bu
uyuşmazlık süreci içerisinde ortaya koydukları davranışların ahlakiliği
sorunudur. Bir hukuk kuralını koyarken ve bu kuralı uygularken bunun toplum
vicdanında da kabul görebilir olması, sorunun çözümünde, kuralların içerisinde
kalınıyor görünse dahi ahlaka aykırı davranılmaması gerekir. Bu sebepledir ki,
hukuk felsefesi ve genel kamu hukuku anlayışı ve anayasa hukuku ile insan
hakları bakımından, kanunî olma, hukukî olma ve meşru olma arasında ayrımı
yapılmıştır. Bu, doğal hukuk anlayışının da bir yansımadır. Ayrıca, meşru
olmayan, insan haklarına aykırı kurallara karşı, kişilerin sivil itaatsizlik
veya direnme haklarını kullanarak karşı koymaları da kabul edilmektedir.
Yukarıdaki kısa açıklamadan vicdan, ahlak ve hukuk ilişkisinin doğal hukuk
anlayışı içerisinde kalan salt bir ideal olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bu
konuda, gerek iç hukuk gerekse özellikle insan hakları çerçevesinde uluslararası
düzenlemelerde bir çok pozitif temel bulmak mümkündür. Ancak, burada ayrıntısına
girmeden basit ve ilkesel bazı noktalarda, vicdan ve ahlakın hukuk içerisindeki
pozitif yerine değinmeye çalışacağız.
Anayasanın 138. maddesinin 1. fıkrasında "Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar;
Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm
verirler." denilmektedir. Dikkat edilirse burada vurgu yapılan, kanun ve hukuk
değil, vicdani kanaattir. Çünkü, hâkimin hüküm verirken kendi vicdanı ile
başbaşa kalacağı ve ona göre bir değerlendirme yapacağı açıktır. Kanun ve hukuk
ise, vicdani kanaat oluşturulurken dikkate alınacak ölçü ve bir noktada da
sınırdır. Yani, vicdani kanaate göre karar vermek, keyfi karar vermek değildir.
Bu sebepledir ki, hukukun kabul ettiği vicdani kanaat, objektifleştirilmiş,
keyfiliğe izin vermeyen bir sübjektivitedir; soyut ve genel olan hukuk
kuralları, sübjektif bir husus olan vicdani kanaatin mümkün olduğunca en
objektif şekilde ortaya çıkmasını sağlamaya çalışır. Yine bu sebepledir ki,
mahkeme kararları gerekçeli olmalı, hem de hukuki ve mantıki örgü korunup neden
sonuç ilişkisi açıklanarak bir gerekçe oluşturulmalıdır. Görülüğü üzere,
sınırları ve ölçüsü belirtilse de, hukukun son noktası, temel hukuk metni olan
Anayasa'ya göre dahi vicdandır.
Benzer şekilde, hukukun vazgeçilmez temel ilkelerinden birisi dürüstlük
kuralıdır. Dürüstlük kuralı Türk Medeni Kanunu#8217;nun 2. maddesinde, hukukun
tüm alanlarında geçerli olacak şekilde bir düzenlemeye kavuşturulmuştur.
Maddenin 1. fıkrasında, "Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine
getirirken dürüstlük kuralına uymak zorundadır." denilerek bu konuda bir
zorunluluk getirilmekte, ardında da 2. fıkrada "Bir hakkın açıkça kötüye
kullanılmasını hukuk düzeni korumaz." denilerek yaptırımı da ortaya
konulmaktadır. Dürüstlük, aslında bir ahlaki ölçüdür ve bu ölçünün hukuka
doğrudan yansımasıdır.
Çok basit bir şekilde Anayasa ve Türk Medeni Kanunu hükümleri dikkate
alındığında vicdan ve ahlakın bizatihi hukuk kurallarının gereği, hatta emri
olduğu ortaya çıkmaktadır. Vicdan ve ahlakın hukuk içerisindeki önemi
sebebiyledir ki, hukukun temel meslek alanlarının kendine özgü meslek ilkeleri
vardır. Avukatlar, hâkimler, noterler kendileri için bağlayıcı olan bu meslek
ilkelerine uygun davranmak zorundadırlar; bu ilkelere aykırı davranışın
ağırlığına göre, basit bir takım disiplin cezalarından başlayıp meslekten
çıkarmaya kadar varan yaptırımlar söz konusu olacaktır. Bu meslek ilkelerinin
özünde meslek ahlakını korumak, daha güncel ifadesi ile hukuk etiğini
yerleştirmek yatmaktadır. Hukukun karar merciinde olan hâkimlerin sahip olmaları
gereken vasıfları eski hukukumuzda Mecelle'de (m. 1792) "Hâkim, hakim, fehim,
müstakim ve emin, mekin, metin olmalıdır." denilerek bugün de geçerli olan
ölçülerde özel olarak sayılma ihtiyacı duyulmuştur. Yine hukukun temel meslek
alanlarında yer alacak kişiler, hukuka bağlılıkları için yemin ederler; yemin
ise, bir ahlaki bağlılık ve yükümlülük doğurur.
Şimdi soru ve bu soruya bağlı çözülmesi gereken sorun şudur: Biz bugün, hukuk
kurallarını koyarken, hukuku öğrenip öğretirken ve uygularken bu kadar önemli
olan vicdan ve ahlak ölçüsünün neresindeyiz? Aşağıda önce bu soruyu ve sorunu
kısa ancak mümkün olduğunca net bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız, daha
sonra çözümü aramaya çalışacağız.
II. ÜLKEMİZDE BUGÜN HUKUKUN HER YÖNÜ İLE VİCDAN VE AHLAK SORUNU VARDIR
Belki yukarıdaki başlık çok ağır ve incitici gelebilir. Ancak sorunla acı bir
şekilde yüzleşmeden ve gerçeği kavramadan, sorun çözülemez. Sorunu
görmemezlikten gelmek ve ertelemek mümkündür; ancak sorun, bir gün altından
kalkılamayacak bir çığa dönüşerek, onu harekete geçirecek ilk küçük titreşimle,
hem o sorunu yaratanları hem de onlarla birlikte masumları da içine alarak
yutacaktır. Bu konuda bir sorun yok denilecekse, hukukun, kural konulması
aşamasından başlanarak, eğitimi ve uygulaması içerisinde karşılaştığımız aşağıda
verilecek birkaç örneği nasıl nitelendirmemiz gerektiğine cevap bulunması
gerekir. Ayrıca sorun yoksa, neden ülkemizde yargı organları en yüksek
güvenilirliğe sahip olması gerekirken daha aşağılarda yer almaktadırlar?
Şüphesiz hukuk kuralları belirli ihtiyaçlarla konulur, gerekirse yeniden
düzenlenir. Ancak bugün ülkemizde, hukuk kuralları konulurken, toplumun gerçek
ihtiyaçları dikkate alınmakta mıdır? Her zaman çok da makul ve meşru olmayan
etkilerden uzak kurallar koyabilmekte miyiz? Toplumun tümünü etkileyen kurallar,
gereği gibi tartışılabilmekte, menfaat dengesi tam olarak kurulabilmekte midir?
Bir bütünü ve sistemi içinde barındırması gereken kuralların, bazen bütünlüğü ve
sistematiği neden bozulmaktadır? İstisnalar, kimler ve ne için getirilmekte veya
neden bazen istisnalar kurallara dönüştürülmektedir? Kurallar konulurken menfaat
ve hak dengesi yeterince gözetilip korunabilmekte midir? Bazı kurallar ihtiyaç
olmadığı halde neden çok sık değişmektedir; bazı kuralların değişmesi gerekirken
neden değişmemektedir? Neden kanunların sistematiği, kavramları ve bütünlüğü,
hukuk doktrinine aykırı popüler sebeplerle bozulmaktadır? Tüm bu sorulara
vereceğimiz cevaplar, kurallar konulurken vicdan ve ahlakın neresinde olduğumuzu
da belirleyecektir.
Hukuk eğitimini, hukuk fakültelerinden başlayıp mesleğin staj ve meslek içi
eğitimi olarak bir bütün olarak düşündüğümüzde, hukuk eğitimimiz içinde vicdan
ve ahlak boyutunun tam sağlandığı söylenebilir mi? Eğer tamsa şu sorular
anlamsız sorular mıdır? Hukuk fakültelerini açarken, öğretim üyesi yetiştirirken
hangi amaca hizmet ettiğimizin gerçekten farkında mıyız? Eğer farkındaysak neden
öğretim üyesi olmayan, kütüphanesi bulunmayan ve öğretim üyesi yetiştirmek
yerine hazır öğretim üyelerini kullanan fakülteler açmaktayız? Neden özel
üniversitelerin bir çoğu tıp, mühendislik gibi yatırım gerektiren fakültelerden
önce, bir hoca bir bina anlayışı ile hukuk fakültesi açmaktalar? Hukuk
fakültesine başlayan öğrenci hangi hayallerle gelmekte, hangi hayallerle mezun
olmakta, hangi hayallerle avukat, savcı, hâkim olmaktadır? Bu genç insanların,
hukuk fakültesine başlarken taşıdıkları idealleri biz canlı tutabiliyor muyuz,
geliştirip olgunlaştırabiliyor muyuz veya gerçek bir hukuk ideali sunabiliyor
muyuz? Eğer cevabımız evetse, bu genç insanların önüne model olarak koyabilecek
öğretim üyesi, avukat, hâkim ve savcılarımızın oranı nedir? Kaç öğretim üyesi,
kuru hukuk kurallarını aktarmanın ötesinde, öğrencilerine hukuk bilincini
aşılamanın telaşı ve çabasını göstermekte, kaç öğretim üyesi duruşu, söylemi ve
davranışıyla bu konuda inandırıcı bir örnek olabilmektedir? Öğrenciler kaç
öğretim üyesinin, öğrettiklerinden ve öğrencilerini değerlendirmesinden gereği
gibi emin olmakta? Kaç öğrenci makul ve meşru sınırlar içinde hakkını aradığında
dahi, en azından çatılmış kaşlarla karşılaşmamakta? Kaç öğretim üyesi, kendini
ve işini sorgulayabilmekte, bu sorgulamayı meslektaşları ve öğrencileri ile
birlikte paylaşabilmekte? Kaç öğretim üyesi, yarın başkalarının hayatları
üzerinde rol oynayacak ve karar verecek insanlar yetiştirdiğinin farkında? Kaç
öğretim üyesi, sabah derse girdiğinde, akşama daha iyi bir insan kazanmanın
telaşını taşımakta? Kaç öğretim üyesi bunlar için sorumluluk alabilmekte? Kaç
avukat ve hâkim, stajyerini, tahakküm edeceği veya gönüllü köle olarak
kullanacağı insan olarak değil, yarınki meslektaşları olarak görmekte? Kaç
avukat, hâkim ve savcı, kendi cahilliğini, "uygulama başka teori başka yalanının
arkasında gizleyerek, genç hukukçuları baştan yanlış bir kabulle mesleğe
hazırlamakta? Kaç avukat stajyeri, ilk mesleğe başladığında biri isterse ben
nasıl rüşvet veririm endişesini taşımakta? Kaç stajyer, "bu işler senin bildiğin
ve fakültede öğretildiği gibi yürümez" sözünü duymakta? Kaç baro, erdemli
olmanın gerçek kavgasını vermekte? Kaç meslek kuruluşu ideolojik ve politik
saplantılar ve bir yerleri tutma telaşı dışında, gerçek hukukçular, avukatlar
yetiştirmeyi, önce meslek ilkelerini ayakta tutmanın çabasını göstermekte?
Adalet Bakanlığı, daha bilgili, daha insan, daha ahlaklı hâkim, savcı, icra
memuru, yazı işleri personeli yetiştirmek için hangi plan ve projeleri
hazırlamakta, hazırlıyorsa bunları nasıl uygulamakta? Bu soruları zihnimizde
rahatlıkla çoğaltabiliriz.
Şüphesiz bu soruları ülkemizdeki hukuk uygulamasına taşıdığımızda adeta sonsuz
soru ve sorun yumağı ortaya çıkacaktır. Biz sadece, başlığa dönerek önce tespiti
yapıyoruz: Ülkemizde hukukun vicdan ve ahlak sorunu vardır. Bu tespit bir
yalansa, o zaman, neden yargının en üstündeki insanlar dahi, vicdanları ile
cüzdanları arasında sıkıştıklarını söylerken bunun etkisini düşünmemekte? Bu
tespit yalansa, neden bir mahkeme kaleminden, bir icra dairesinden başlayarak
yukarılara kadar her yeni günle, hukukun meşru sınırlarını zorlayarak bir şeyler
yapma çabası sürdürülmekte? Neden, hâkimler, aslında aynı sıralardan geçerek
meslek sahibi olduğu avukatları, kapısının önünde saatlerce bekletmekte ve daha
yüksek duran kürsünün arkasından, gereğinde onları azarlarken ne yaptığını
düşünmemekte? Neden hâkimler, makul gerekçelerle kendine açıklama yapıldığında,
yanlış bir karar verdiğini zihninde tartışmak yerine, "kararı beğenmiyorsan
temyiz et!" kolaycılığına kaçmakta? Neden, bir avukat, yine aynı sıralardan
geçerek geldiği hâkimin çabasını küçümsemekte? Neden, bir avukat kendisinin iş
seçme şansı varken, hâkimin önüne gelen her sorunu çözmek mecburiyetinde olması
gibi, insanı aşan bir mesleği icra ettiğini düşünerek ona yardımcı olmamakta?
Neden, hâkim, avukatın yargılama içinde yer almakla birlikte, müvekkiline karşı
da meram anlatmak zorunda olduğunu; neden avukatlar hâkimlerin kendileri için
değil, doğru bir karar vermek için çalıştığını unutmakta? Neden hâkimler,
savcılar, avukatların; avukatlar, hâkimler ve savcıların, hatta birbirlerinin
işini kolaylaştırmamakta? Neden en iyi avukat, sadece en iyi parayı kazanan
avukat sayılmakta? Neden hâkimler tayinlerinde dahi bazı kapıları aşındırmak
zorunda kalmakta? Neden avukatlar müvekkillerinden ücretlerini almak için farklı
yollar arama çabası içine girmekte? Neden müvekkiller sürekli avukatların emek
ve çabalarını yok saymayı bir pazarlık aracı olarak görmekte? Neden, hâkimler,
sadece eksik teknik bilgileri tamamlamak için değil, bilirkişi denilen insan
üstü varlıklara dosyaların kaderini terketmekte? Ve neden bilirkişiler hâkimler
kadar önemli olmakta? Neden "koridor bilirkişisi" kavramı dahi, hukuk dilimize
girmekte? Neden avukatlar için, bazen icra memuruna meram anlatmak, deveye
hendek atlatmaktan zor olmakta? Neden, haksız yere davayı kaybeden bir avukat,
durumu müvekkiline izah edemeyince "davayı kaybettik ama temyiz hakkını
kazandık" demekte? Neden, mahkeme kaleminde köyünden getirdiği sebzeyi meyveyi,
fındığı fıstığı satan personeline, hâkim engel olmamakta? Neden mahkeme ve icra
kalemlerinin ihtiyacını gidermek için avukatlardan yardım istenmekte? Neden
bazen hâkimler, avukat dilekçelerinde gözyaşı dolu hikayeler yerine,
yararlanabilecekleri sorunu çözecek gerçek hukuki bilgi bulamamakta? Ve neden,
vatandaş, kararın gerekçesinden davayı hangi sebeple kazanıp ve kaybettiğini
anlamamakta? Neden, dünyanın hiçbir yerinde yokken "dosya münderecatına ve
toplanan delillere göre" sihirli kalıbı, yerel mahkemelerden başlayıp en üst
yargı organlarına kadar bir kararın gerekçesi ve formülü sayılmakta? Neden bazen
hâkime dilekçeyi okutabilmek için bin bir beceri gerekmekte, neden işin niteliği
ne olursa olsun uzun dilekçeler okunmaz inancı yaygınlaşmakta? Neden, avukatlar
sürekli mazereti olan insanlar olarak mazeret sebebiyle yargılamayı
erteletmekte? Neden "tapuya yazılan yazının gelmediği anlaşıldığından..." sözünü
duymak için duruşma kapısının önünde avukatlar saatlerce beklemekte ve
beklemediğinde de her ne kadar tapudan yazı gelmemiş olsa dahi "dosya müracaata
bırakılmakta"? Ve neden avukat, hâkim, savcı, kalem personeli, icra memuru,
infaz memuru, kendileri için günlük mutad sayılan işlerin, aslında yargı
organları önüne gelen insanlar için, hayatlarının en önemli işi olduğunu ve
belki de doğrudan hayatları olduğunu düşünmemekte?
Ve neden kimse bu soruların arkasına gereği gibi düşmemekte? Neden Adalet
Bakanlığı, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu, Barolar, hukuk fakültesi öğretim
üyeleri bu soruları hukuk hayatımızın en önemli sorunu sayıp bu sorular
tükeninceye kadar gecesini gündüzüne kadar çalışmamakta? Neden kötüden daha kötü
olanın kötüyü kanıksamak olduğu unutulmakta? Neden bu soruları soran insanlar,
gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerin peşindeymiş gibi, biraz da hafife
alınarak dinlenmekte, hatta dinlenmemekte ve belki de cezalandırılmakta?
III. HUKUKUN VİCDAN VE AHLAK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ
1. Gerçekten Bu Sorunu Çözmek İstiyor muyuz?
Yukarıda ortaya konulan sorunlar, çözümsüz sorunlar mıdır? Çok açık ve kısa
cevap verilecekse hayır; her sorun gibi, eğer çözülmek istenirse yukarıdaki
sorunların da çözümü vardır, hem de çok kısa sürede çözümlenebilir. Burada
mesele şudur: Biz bu sorunu gerçekten çözmek istiyor muyuz istemiyor muyuz? Eğer
gerçekten bu sorunu çözmek istiyorsak sorunu çözmek kolaydır; sorunu çözmek
istemiyor, sadece göstermelik bazı çabalar sergileyerek sorunu çözüyormuş gibi
yapıyorsak, bu daha da tehlikelidir. Çünkü, o zaman sorun çözülmeyecek ve daha
sonra gerçekten sorun çözmek isteyenler için de, bu sorunun çözümü imkansızdır,
mesajı vererek ümitsizlik kaynağı olacaktır.
Ülkemizdeki hukuk, daha doğrusu hukukun etik sorunu neden çözülmemektedir veya
çözülememektedir? Kanaatimizce bunun çok basit bir cevabı vardır: Mevcut sistem
neredeyse herkesin işine gelmektedir. Bir ülkede eğer yargıya bütçeden ayrılan
pay, yüzdelerle değil bindelerle ifade ediliyorsa, o ülkenin siyasetçileri ve
ülkeye yön veren yöneticileri adalet sorunu çözmek istemiyor demektir. Çünkü,
sağlam bir adalet, keyfi davranan bürokratın, hesap vermek istemeyen
siyasetçinin işine gelmemektedir. Sağlam bir yerde durmayan adalet, ne
vatandaşına karşı hoyrat, amirine karşı kurnaz, kendi menfaatini ve konumunu her
şeyin önünde tutan bürokratı ne de siyaseti hizmet değil itibar, kazanç ve
menfaat kapısı gören siyasetçiyi sorgulayıp yargılayabilir. Maalesef, bugün
artık siyaset, bürokrat, yargı üçlüsü içinde dönen bozuk çark her gün ülke
gündemini işgal eder hale gelmiştir. Bu o kadar ağır tahribat yaratmaktadır ki,
bir yandın halkın devlete ve yargıya güveni azalmakta, diğer yandan
hukuksuzluklar nasıl olsa başkaları da yapıyor şeklinde meşruluk kazanmakta,
ayrıca kural ihlal etmek ve kural dışı davranmak hayatın her alanında alışkanlık
haline gelmekte, bu hukuk kargaşası, ülkemize yapılacak yatırımları dahi
etkilemektedir.
Acaba sorunun çözülmemesinin tek suçlusu, siyasetçi ve bürokratlar mıdır?
Şüphesiz hayır. Maalesef bizzat yargının sav, savunma ve karar üçgeninde ciddi
sorunlar bulunmaktadır. Şunu kabul etmek gerekir ki, ülkemizdeki hukukçuların
önemli bir kısmının bilgisizlik ve ilgisizlik sorunu vardır. Özellikle son on on
beş yılda gerek teknolojik yeniliklerin gerek dünyadaki gelişmelerin hızlanması
gerekse ülkemizde arka arkaya yapılan -bazen gereğinden fazla hızlı- kanun
değişiklikleri karşısında buna intibak edecek kalitede hukukçu yetiştirilememiş,
bilgi eksikliği giderilemediği gibi, bunlara neredeyse ilgisiz kalan önemli bir
hukukçu kitlesi de oluşmuştur. Bunun sonucudur ki, sorunu çözmek kendilerini
gelişmelere uydurmak istemeyen hukukçular, "uygulama başka teori başka"
şeklinde, deyim yerindeyse bir hukuki safsata ihdas etmiş ve bunun arkasına
sığınmışlar; ayrıca bununla da yetinmeyerek genç ve idealist hukukçuların da
zihinlerini bulandırmışlardır. Eğer bir alanda kanun tekse, teori başka uygulama
başka olamaz. Şayet bir farklılık varsa ya teori yanlıştır ya uygulama
yanlıştır. Bunun ötesinde, bir yorum farklılığı söz konusu ise, o da ancak
yorumun mümkün olduğu alanlarda ve durumlarda, bir görüş farklılığı olarak
algılanmalıdır. Bu, teori başka uygulama başka safsatı yüzünden neredeyse
ülkemizde Usul Kanunları metruk hale gelmiş, her hâkimin her avukatın kendine
göre bir usul uygulaması oluşmuştur. Yani, önce bilgisiz ve ilgisiz hukukçu
kitlesi, sistemi bozup uygulamamış sonra da "teori başka uygulama başka"
hurafesini uydurmuştur. Bunun hurafe yönünden, cahil insanların türbelere çaput
bağlayıp dilek tutmasından hiçbir farkı yoktur. Ancak tehlikeli olan, genç
hukukçuların bu ilkel hurafeye inanması ve gereğini yapmaması durumunda,
mesleklerini icra edemeyecekleri inancını, bu hurafeyi çıkaranlar ve inananların
sürekli beyinlerine işlemeye çalışmasıdır. Ayrıca bu hurafeye neredeyse iman
etmiş kişiler, ancak bu hurafe kabul edilip gereği yapılırsa, çarkın içinde yer
edinilebileceği söylentisini de yayarak genç hukukçuları da olumsuz yönde
etkilemektedirler.
Şüphesiz bugün gelinen noktada, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar,
ülkemizde ciddi bir doktrin ve içtihat zenginliği oluşmuştur. Özellikle son
yıllarda bir kısmı bilineni tekrar etse, bilimsel yeterliliği bulunmasa, hatta
yanlışlarla dolu olsa da, gerek doktinde gerekse uygulamada bir çok kitap,
makale yayınlanmaktadır. Bunun anlamı, her hukukçunun bir şey söylerken,
yazarken ve bir sorunu çözerken ciddi bir araştırma yapması zorunluluğunun
bulunduğudur. Bu ise şüphesiz zahmetli bir iştir. İşte bu zahmetli işle uğraşmak
istemeyen kişiler alıştıkları sistemi sürdürme çabası içindedirler. Çünkü, bir
kitap karıştırmadan, kanuna bakmadan hikayeler anlatılan dilekçeler, gerçek bir
hukuki dayanağı olmayıp "karakuşi yargı" ürünü kararlar yazmak kolaydır ve
caziptir; hukuki çabanın ve bilginin ise değeri kalmamıştır. Böylece, günlük
rutini bozmak istemeyen hâkim, alıştığı yöntemleri sürdürmekte, yeni bir şey var
mı diye araştırmamakta; icra memuru veya mahkeme kalemiyle olan ilişkileriyle
bazı günlük işleri rahatlıkla yürüten avukat, yeni bir şey araştırma ihtiyacı
duymamakta; eski köye yeni adet getirmek istemeyen kalem ve icra görevlileri
"biz yıllardır bunu uyguluyoruz, yeni mi çıktı" kolaycılığına kaçarak, değişen
bir kanun hükmünü veya yeni çıkan içtihadı bile görmemezlikten gelebilmektedir.
Sonunda, bilirkişilerin elinde kalan dosyalar, tapudan gelecek yazıyı aylarca
bekleyen mahkemeler, kalem ve icra görevlisinin iki dudağına bakan avukatlar, en
doğru olduğuna inandığı kararı için dahi Yargıtay'a direnemeyen hakimlerden
oluşan bir hukukçu profili ile karşı karşıyayız.
Değişim zordur ve sancılıdır. Ancak değişip gelişmiyorsanız, çürüyüp ölmekle
karşı karşıyasınız demektir. Yukarıda açıklanan kolaycılık, bilgisizlik ve
ilgisizlikten kurtulmadıkça sorunları da çözmek mümkün değildir. Tekrar başa
dönecek olursak, sorunu çözmek istiyorsak çözeriz; çözmek istemiyorsak çözmeyiz.
Burada iş çokluğu, imkân kıtlığı vs. şeyler bahane değildir. Gerçekten insanlar
yüreğinde hissediyor, gerekli çabayı gösteriyorsa iki şey ağaç gölgesinde dahi
yapılabilir: Adalet ve bilim. Tarih bunun nice örneği ile doludur. Ayrıca bugün
söylendiği kadar kötü durumda olduğumuzda gerçek değildir. Örneğin, duruşmalar
ve dosyalar çok denilmektedir. Bir durumu gözden geçirelim. Bu dosya bolluğunun
önemli bir kısmı da devletle vatandaşlar arasındaki uyuşmazlıklardır. Örneğin,
bir memur hakkında verilen standart yanlış karar yargıda bozulduktan sonra
ilgili idari birimin veya bakanlığın artık o konudaki uygulamasını değiştirmesi
gerekirken, aynı durumda olan yüzlerce memur için idare, hukuka aykırı
uygulamasını sürdürdüğünden o durumda olan her kamu görevlisi dava açmak zorunda
kalmaktadır. Bunun sonucu ise, yargıya iş yükü, idareye yargılama masrafı, kamu
görevlisine çalıştığı kuruma karşı güvensizlik, ülkemiz bakımından iş, zaman,
para ve itibar kaybı olarak dönmektedir. Bu tür örnekler çoğaltıldığında
görülecektir ki, aslında çok olan işlerin önemli bir kısmı, iş olmaması
gerektiği halde iş çıkartılan gereksiz işlerdir. Gerçekten dosya çokluğu,
duruşma fazlalığı olan yerler büyük şehirlerdir. Bunun dışında yargı
çevrelerinin büyük bir kısmında, iş çokluğu değil, bilakis iş azlığı vardır.
Hatta hâkimler çıkardıkları dosya sayısını artırıp terfi edebilmek için özel
çaba göstermektedirler. Büyük şehirlerde ise, özellikle duruşmaların büyük
çoğunluğu hâkimlerin ve avukatların özellikle kanun ve usûl hükümlerini
uygulamamalarından, davaları uzatıcı işlemlerinden kaynaklanmaktadır.
Adliyelerdeki duruşmalar iyi izlenirse, günde 60-70 duruşması olan bir
mahkemenin, dosyalarının neredeyse 2/3#8217;ü bir yerden evrak gelmemesi, belge
ve bilgi gelmemesi sebebiyle yapılan şekli göstermelik duruşmalardır ve
çoğunlukla "davacı vekili geldi davalı vekili geldi, açık duruşmaya başlandı,
nüfusa yazılan yazının gelmediği görüldüğünden duruşmanın .... tarihine
ertelenmesine" şeklinde geçmektedir. Acaba, tapudan, nüfustan, karakoldan bir
yazının gelmesi için duruşma açmaya gerek var mıdır? Duruşmalar delillerin
toplandığı değil, delillerin tartışıldığı ve tarafların meramlarını anlattıkları
yargılama kesitleridir. Bunun dışında, zaten duruşmalar işlevini yitirmiş, ismi
ile mütenasip durulan yerler haline gelmiş, getirilmiştir. Avukatlar ne söylerse
söylesin, hâkimler "dilekçemi tekrar ediyorum dedi" şeklinde zabıt tutmakta,
çoğunlukla da avukatlar da işi çözecek etkili bir söz ve konuşma yerine
dilekçelerini tekrar etmektedirler. Bunun sebebi, hâkimin de avukatın da
duruşmalara yeterli hazırlıkla çıkmaması, etkili ve doğru konuşma ile etkin
dinleme alışkanlığının oluşmamasıdır. Oysa adil yargılanma hakkının temel
unsurlarının başında hukuki dinlenilme hakkı gelmektedir. Eğer duruşmada
dilekçeler tekrar edilecekse neden duruşma yapılmaktadır? Bu söylenenler
dikkatle incelenir, gereği yapılırsa sorun çözülecek 60-70 duruşma sayısı
10-20'ye düşecektir. Ancak bunun için usul kanunlarını bilen, anlayan, uygulayan
avukat ve hakimler, bunun arkasında duracak bir Yargıtay, denetimlerde buna
dikkat eden adliye müfettişleri gereklidir. Yani, çözüm bilgili ve ilgili
hukukçuda yatmaktadır. Yine aynı soruya dönüyoruz, gerçekten sorunu çözmek
istiyor muyuz?
2. Sorunu Çözmek İçin Öneriler
Ülkemizdeki hukukla ilgili sorunların çözümü için, önce hukuk bilincini taşımak,
sonra da hukukun ve hukukçu olmanın önemini ve değerini kavramak gerekir.
Bunlardan önce insan olmanın bilinci içerisinde olunmalıdır. Zira, mahkemelere
gelip gidenler dosyalar, tutanaklar ve kağıtlar değildir; yargılamanın tarafı
insanlar, onları savunan ve onlar hakkında karar verenler de yine insanlardır.
Bu sürekli hatırlanırsa sorunlar daha kolay çözümlenecektir.
Hukuk fakültesinden başlayarak hukuk bilinci içerisinde olan hukukçular
yetiştirilmeli; stajda bu işin üzerinde ciddiyetle durulmalı; meslek içinde bu
denetlenmeli, aykırı davrananlar hemen gerekli yaptırımla karşılaşmalıdır.
Ülkemizde hukuk fakültelerinin kuruluşundan başlayarak, bir etik sorunu vardır.
Bugün hukuk fakültelerinin sayısı neredeyse kırka yaklaşmasına rağmen, istenen
standartta öğrenci alıp mezun eden fakülte sayısı dördü beşi geçmemektedir.
Özellikle bir siyasi yatırım olarak olur olmaz yerde kurulan devlet
üniversitelerinin açtıkları hukuk fakülteleri ve özel üniversitelerin en az
maliyetle ancak en çok itibar gören fakülte olarak hukuk fakülteleri açmaları
sonucu, bilgi yönünden eksik, ilgi yönünden zayıf, etik değerler yönünden hiç
irdelenmeyen hukukçular yetişmeye başlamıştır. Bunun etkisi özellikle önümüzdeki
birkaç yılda daha da fazla görülecektir. Bu sebeple, avukatlık, hâkimlik gibi
alanlarda mesleğe başlarken yapılacak ciddi, ancak objektif sınavlar ve doğru
bir staj eğitimi daha da önemli hale gelmiştir. Her isteyen belki hukuk
fakültesi bitirebilir; ancak her isteyenin layık değilse avukat ve hâkim
olmasına engel olunması gerekir. Avukat ve hâkim olmak, basit hukuki bilgilerin
ve eğitimin ötesinde daha ciddi bir alt yapıyı gerektirir; bazı insanlara iş
bulmak, toplumun geleceği ve kaderinden daha önemli hale getirilmemelidir. Bir
hukuk fakültesi kurulurken kaç öğretim üyesinin olacağı, kütüphanesinde yeterli
kitabının bulunup bulunmadığı, araştırma görevlisi yetiştirme potansiyeli gibi
hususlar neredeyse dikkate alınmamaktadır. Bazı fakültelerde, öğrenciler öğretim
üyelerini dahi tanımadan, bir kez olsun yazılı bir metin üretip, kendini sözlü
olarak ifade etmeden fakülteden mezun olabilmektedir. Sonuçta kanun kullanma
alışkanlığı olmayan, kütüphaneye sınırlı sayıda giren, bir sorunu çözmek için
araştırma yapmasını bilmeyen, eksik içtihat kitaplarına mahkum olmuş, klişe
kalıplarla, form dilekçeler, matbu kararlar yazabilen, yaratıcılığı ve
araştırmacılığı olmayan, yazılı ve sözel olarak kendisini eksik ifade eden
hukukçular yetiştiriyoruz. Eğer bu yanlışsa, kendimize kaç dava ve cevap
dilekçesini, kaç mahkeme kararını bir edebi metni okur gibi akıcı bir şekilde
okuyabildiğimizi, kaç dilekçe ve karardan tatminkâr hukuki bilgiye
rastlayabildiğimizi soralım. Öğretim üyesi ile kanunla, hukukla, diğer
hukukçularla iletişim içinde olmayan bir öğrencinin vicdan, ahlak, etik
değerleri tam olarak kazandığı söylenebilir mi?
Bugün bir çok alanda olduğu gibi hukuk alanında da yüksek lisans ve doktora
programlarının bir kısmı hatır için unvan dağıtılan yerler haline gelmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda yarı gerçek yarı rivayet, hafife alarak ifade
ettiğimiz "beşik ulemasından" sonra, yetersiz şekilde, alt yapısı olmadan
kurulan yüksek lisans ve doktora programları ve bazen de özenli öğrenci
seçilmeyen ya da bilimsel yetersizliklere göz yumularak yürütülen bu
programlardan "hatır uleması" yetiştirilmekte, hatta bu kişiler bazen yardımcı
doçent daha sonra doçent ve profesör olarak öğrencilerin ve diğer hukukçuların
kaderine yön vermektedir. Öncelikle burada durup düşünmek gerekir. Kendisi hak
etmeyerek bir yerlere gelen bu tür öğretim elemanlarının yetiştireceği
hukukçuların kalitesi ne olacaktır? Hak etmediği halde bir takım ünvanları
alanlar, sadece bunları paraya tahvil etme çabasından öte ne yapacaklardır? Bu
kişiler öğrencilerinin ve diğer hukukçuların karşısında nasıl bir duruş
sergileyecektir? Belirtilen bu yanlışlıkların mutlaka düzeltilmesi gerekir.
Hukuk fakültelerinde birinci sınıftan başlayarak, öğrencinin vicdani kanaat
oluşumunu olumlu etkileyecek dersler konulmalı ve uygulamalar yapılmalıdır.
Örneğin, kaç hukuk fakültesinde tarihin ve ülkemizin büyük ve önemli davaları
öğretilmekte ve tartışılmaktadır; kaç hukuk fakültesinde öğretim üyeleri
bunlardan gereği gibi söz etmektedir, kaç hukuk fakültesinde öğrenciler bir
uyuşmazlığı kendi sorumluluklarında araştırıp inceleyerek çözmekte ve bunun
sonucuna katlanabilmeyi öğrenmektedir? Hukuk, bilgi ve vicdanla olgunlaşır, söz
ve yazıyla kendini ifade eder. Ülkemizde, genel olarak bu dört unsurdan, sadece
hukuki bilgi yüklemesi yapılmaktadır. Onun da ne kadar doğru bir yöntemle olduğu
gerçekten tartışmalıdır. Bunun dışında öğrencilerin vicdani kanaat oluşturma ve
etik değerlere bağlı hukukçular olarak yetiştirilmesi için ne bir ders ne de
ciddi bir çaba söz konusudur. Eğer ortada bir çaba varsa o da birkaç öğretim
üyesinin idealist davranışları ve çabasıdır. Ayrıca, öğrencilerin bilgilerini
doğru bir şekilde ifade edecekleri yazı ve söze yönelik sistematik çalışmalar
yaptıkları söylenemez. Öğrenciler sınav kalabalığı, geçme-kalma ikilemi arasında
sıkışıp kalmış durumdadırlar. Mutlaka hukuk etiği gibi derslerin, adli yazışma,
kurgusal duruşma gibi ders ve uygulamaların yapılması ve öğrencilere bu konuda
sorumluluklar verilerek sonuçlarına da katlanmaları sağlanmalıdır. Ayrıca,
öğrencilerin özellikle ilk dört yarıyıldan sonra, adliyede zaman zaman staj
yapmaları sağlanarak öğrenciyken bu ortamı ve sorunlarını yerinde anlamalarına
çaba gösterilmelidir.
Hukuk fakültesi öğretim üyelerinin kısmen sistemden kısmen kendilerinden
kaynaklanan bir eksiliğini de burada vurgulamak gerekir. Maalesef bazı öğretim
üyeleri neredeyse dışarıdaki gerçeklerden habersiz, olmayan sorunlar için çözüm
üreten insanlar konumundadır. Bu çerçevede özellikle hukuk fakültesi öğretim
üyelerinin fil dişi kulelerde oturup sürekli uygulamayı eleştiren insanlar
olmaktan çıkarılıp uygulamanın içerisine girerek hem uygulamada yoğunlaşan
sorunlara çözüm üretmelerinin sağlanması hem de onların bilgileriyle uygulamaya
doğru yön verilmesine yardımcı olunmasının yolu açılmalıdır. Bunun yanında,
uygulamada başarı göstermiş hukukçulardan, üniversiteler hukuk eğitiminin
sürekli olmasa da belirli aşamalarında yararlanmalıdırlar. En azından mesleğinde
zirve noktaya ulaşmış avukat ve hâkimlerin öğrencilere bilgi ve tecrübelerini
aktarmaları, hem öğrencilerin önlerine model koymak hem de bu yönde etik
değerlerin olgunlaşmasına katkıda bulunacak örnekler sunmak bakımından yararlı
olacaktır.
Şüphesiz bu çaba sadece hukuk fakültelerinde değil, mesleğin staj eğitiminde çok
ciddi şekilde de sürdürülmeli; hâkimlikte ve avukatlıkta, meslek içi eğitimde bu
çaba süreklilik kazanmalıdır. Hukuk fakültelerinde staj eğitimi, stajda hukuk
fakültelerindeki eğitim verilemez, verilmemelidir; ancak bu iki eğitimin bir
birinin devamı ve tamamlayıcı olması mutlaka sağlanmalıdır. Bunun için de adliye
ve hukuk fakültesi işbirliği olmalıdır. Bir hukukçu hukuk fakültesine kayıt
olduğu andan, staj yapıp meslek edininceye kadar hukukçu olmanın sorumluluğunu
hissetmeli, hukuk bilincine sahip olmanın önemini kavramalı, mesleğini yaparken
de bunu koruyacak bir duyguya sahip olmalıdır. Deyim yerindeyse hukukçunun bu
konuda olumlu anlamda beyni yıkanmalı, kişiliği bir kalıba sokulmalıdır.
Eğer bugün hukukumuzda bir etik sorun varsa, sorunlu insanlar da var demektir.
Ancak, kaç hukuk fakültesi öğretim üyesinin, kaç avukatın kaç hâkimin işini
gereği gibi yapmadığından veya bu etik değerlere önem vermediğinden bir
yaptırımla karşılaştığını soracak olursak neredeyse hiç denemek gerekecektir.
Yani, burada sorun büyük, ancak onu yaratan sorunlu insanlar yokmuş gibi
davranılmaktadır. Üniversitelerin, Baroların, Adalet Bakanlığının, Hâkimler
Savcılar Yüksek Kurulunun bu konuda daha hassas davranması, hatta önceliği bu
konuya vermesi gerekir. Meslek taassubu ve koruyuculuğu içerisinde davranıldığı
sürece, hiçbir sorun çözülemez. Bu sebepledir ki, 30-40 yıl önce öğretim
üyelerinin, avukatların, hâkimlerin savcıların sahip oldukları saygınlık bugün
artık yoktur. Sirke artık başkalarına değil, küpüne de zarar vermeye
başlamıştır.
Hukukun ilk çıkış noktası savunmadır. Çünkü, hukuk uygulaması, önce bir insanın
başkasına haksızlık yapmasıyla ve haksızlığa uğrayanın da kendini savunmasıyla
başlar, kendini savunmayan kendisi yerine daha iyi savunacak birini aradığında
da avukatlık mesleği ortaya çıkmıştır. Bu sebeple avukatlık gerçekten çok önemli
bir meslektir; haksızlığın karşısında duruşu sergiler. Acaba bunu gerçekten
idrak etmiş avukatlar yetiştiriyor muyuz? Maalesef barolar gittikçe daha
politize olan, belirli grupların seçim kavgası yaptıkları yerlere dönüşmüş,
özellikle mesleğin gelişmesi için istenen bir duruş sergileyememiştir. Şayet
ülkemizde bir adliye kirlenmesinden söz ediyorsak, baro ve avukatları bunun
dışında tutamayız. Eğer barolar, ciddi ve kararlı bir tutumla, her şeyi bir
kenara bırakarak el birliği ile bu kirlenmişlik çarkından ne pahasına olursa
olsun çıkma kararı alsa ve bunu ciddi bir şekilde uygulasa, buna aykırı davranan
meslektaşlarına gerekli cezaları verebilse, bu konuda işbirliği yapmayan adliye
personelinin gerekli yaptırımlarla karşılaşması için tüm çabasını gösterse bu
sorun çözülmez mi? Şüphesiz önemli ölçüde çözülür. Bu çaba diğer çabaları da
zaten arkasından getirecektir.
Avukatlık stajı daha ciddi yapılmalı, hem hukuki bilgiyi uygulama hem de meslek
etiğini kazanma aşaması olarak düşünülmelidir. Mümkünse avukatlık ve hâkimlik
stajının önemli bir kısmı birleştirilmelidir. Ayrıca, stajını bitiren bir
avukatın, bağımsız bir şekilde dava alması belirli bir zamana yayılmalı; aynı
şekilde ruhsatını aldığının ertesi günü Yargıtay'da duruşmaya çıkmak gibi,
aslında zaman ve olgunluk isteyen işlerde belirli zaman dilimleri konulması
gereklidir.
Kanaatimizce hâkimlik ve savcılık mesleği de birbirinden ayrılmalıdır. Çünkü,
hâkimlik hukukun vicdani kanaat bakımından zirve noktasıdır. Yukarıda açıklanan
hukuk uygulaması içinde, uyuşmazlığa düşen iki taraf, uyuşmazlığı çözmek için
sonunda bir üçüncü kişinin vicdanını hakem kılma ihtiyacını duyar, o kişi de
adeta insanüstü bir iş yapan hâkimdir. Bu sebepledir ki, bir düşünürün ifadesi
ile "hâkimler hukukun hem kölesi hem de efendisidir". Hâkimler hukukun
kölesidir; çünkü, onların ağır bir manevi yük altında bulundukları açıktır.
Hâkimler hukukun efendisidir; çünkü, onlar sözünü söyledikten sonra,bu söz ne
kadar yanlış olursa olsun, artık söylenecek başka bir söz yoktur. Bu ağırlık,
onların sadece yeterli hukuk bilgisini değil, gerekli insani donanımı
taşımalarını da zorunlu kılmaktadır. Hâkimlere ilk öğretilmesi gereken şeylerden
biri de, devletin değil milletin hâkimi olduklarıdır. Çünkü, hâkim devlet adına
değil, millet adına karar verir. Ayrıca, devletle vatandaş karşı karşıya
geldiğinde de hâkimin tarafsız ve bağımsız olması, bu bilinci taşımasına
bağlıdır. Hâkim devletin değil, devlet hâkimin hizmetindedir.
Bugün ülkemizde, 22 yaşında hukuk fakültesi bitiren, iki yıl staj yaptıktan
sonra 24 yaşında hâkim olan genç insanlardan, diğer insanların kaderleri
hakkında karar vermesini bekliyoruz. Belki insanoğlu 24 yaşında, ülkeler
fethedebilir, etmiştir de; ancak bu yaşta insanların kaderi hakkında karar
verecek olgunlukta mıdır? Zira, ülkeleri fethedenler hakkında da, karar verecek
olanlar yine hâkimlerdir. Bu sebepledir ki, hâkim olacak kişilerin mutlaka
belirli bir olgunluğa da erişmiş olmaları gerekir. 30 yaşından önce bu olgunluğa
ulaşmanın ne kadar güç olduğu da açıktır. Bu sebeple özellikle hâkimlerin,
belirli bir süre, kanaatimizce en az beş yıl avukatlık yaptıktan ve bir süre de
hâkim yardımcısı olarak çalıştıktan sonra, bağımsız bir şekilde karar verecek
olgunluğa ulaşacaklarını düşünüyoruz. Bunun bir çok faydası olacaktır:
Öncelikle, avukatlık yaparak hukukun ilk aşaması olan savunma alanında çalışan
hâkim, bir insanı savunmanın zorluğunu yaşarak öğrenecektir. Bunun dışında,
yargılamada avukatlarla hâkimlerin birbirini anlaması daha kolay olacaktır.
Ayrıca, avukatlık yaparken yaşadığı olaylar, hâkimde ciddi bir hukuk ve hayat
olgunluğu ve tecrübesi doğuracaktır.
Hâkimlerin daha bağımsız ve yaratıcı karar verebilmeleri bakımında öenmli bir
engel de kanaatimizce hâkimlerin yükselme ve ilerlemelerinde uygulanan
sistemdir. Bu sistemin mutlaka gözden geçirilmesi gereklidir. Hâkim, tayin terfi
için Bakanlıktan ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulundan himmet bekleyen insan
olmaktan çıkarılmalıdır. Hâkimlerin içtihat yaratmasının önünde neredeyse bir
engel olarak duran, kararları hakkında verilen not sisteminin de gözden
geçirilmesi bir zorunluluktur. Bu sebepledir ki, bazen üst mahkemelerin yanlış
kararlarına karşı dahi, hâkimler direnme cesaretini göstermemektedirler.
Hâkimlikle savcılık da birbirinden ayrılmalıdır. Çünkü, hâkimin taşıması gereken
vasıflar farklıdır. Hâkim bağımsız ve tarafsız bir noktada dururken, savcı
aslında taraftır; kamu adına hareket eder, gereğinde devleti temsil eder. Bu
sebeple uzun süre savcılık yapan bir hukukçunun, daha sonra hâkimlik yapmaya
başlaması, kişilik de rol kayması veya sapmasına yol açabilecektir. Kaldı ki,
uzun süre savcılık yapan birinin de hâkimliğin düşünce tarzını kabullenmesi
kolay olmayacaktır. Oysa, bir savcının daha çok bir avukat gibi yetişmesi ve
sorunlara o gözle bakması gereklidir. Bu açıdan hâkimlerle savcıların
eğitimlerinden başlayarak mesleği icralarına kadar farklılaşması gereklidir.
Bu kısa sayılabilecek değerlendirmeden varılması gereken en önemli sonuç,
hukukçular yetiştirilirken ve mesleklerini uygularken, öncelikle hukukçu
bilincini taşımalarının öğretilmesi zorunluluğudur. Bu bilinci kazanmaları için
azami çaba gösterilmeli, bu bilinci korumaları için sürekli bu konuya dikkat
çekilmeli, uyarılmalı ve bu bilinci kaybettikleri an hukukla bağlantıları da
kesilmelidir. Eğer adalet mülkün temeliyse, temelin su almamasına, sarsıntıya
karşı sağlam durmasına dikkat edilmelidir. Bazı şeyler vardır ki, üzerinde en
küçük tereddütü dahi taşıyamaz; adalet o şeylerdendir.
Hukuk bilincini sağlamak için eğitim önemlidir, ancak bu yan faktörlerle de
mutlaka desteklenmeli, korunmalıdır. Örneğin, bir masa ve sandalyeden oluşan bir
hukuk fakültesinde eğitim alan öğrenci mi, yoksa binasından girerken hukuku
algılayabileceği bir mimariye sahip hukuk fakültesinde okuyan bir öğrenci mi bu
duyguya daha çok sahip olur? Keza, boş ve soğuk duvarları olan hukuk
fakültelerinde okuyan öğrenciler mi, yoksa her bir duvarında bir temel hukuk
metnini görerek geçeceği ve dört yıl içinde bunlara aşinalık kazanacak
öğrenciler mi daha çok hukuka sahip çıkar? Hâkim, depodan bozma bir yerde
duruşma yapınca mı, yoksa adalet sarayı ismine yakışan, o şehrin en görkemli
binasında yargılama yapınca mı daha sağlıklı karar verir? Şüphesiz bir hâkime
milyarlarca lira verseniz de, trilyonlarca liralık davalara bakacaktır; ancak en
azından gelecek endişesi taşımayan bir hâkim mi, yoksa yarın ne giyeceği
konusunda tereddütü olan bir hâkim mi daha doğru karar verir? Davasının akibeti
konusunda tereddütü olmayan bir avukat mı, yoksa acaba dilekçem okunur mu,
duruşmada söylediklerim ciddiye alınır mı diyen bir avukat mı mesleğini daha iyi
yapar?
SONUÇ
Yukarıda yazılanlardan çıkarılabilecek sonucu özetlersek: Hukukun, vicdan ve
ahlak, daha güncel ifade ile etik temeli bir kenara bırakıldığında aslında
işlevini yerine getirmesi mümkün değildir. Maalesef bugün ülkemizde, hukukun çok
ciddi bir şekilde etik sorunu vardır. Bu sorunun çözülmemesinin en önemli
sebebi, herkesin, özellikle de hukukçuların bu sorunu gerçekten çözmek
istememeleridir. Şayet bu sorun çözülmek isteniyorsa, önce hukukun her
aşamasında bulunanların, öğrencisinden öğretim üyesine, avukatından hâkimine
kadar kendisini gözden geçirmesi gerekir. Kendimize ve birbirimize bu konuda
yalancı değil, samimi sorular sormalı ve acı cevaplarından da korkmamalıyız.
Önce hukukçu gibi hukukçu yetiştirmeli, sonra bu bilinci korumak için çaba
göstermeli, bu çabayı göstermeyenlerin hukukçu kimliğini taşımasına izin
verilmemelidir. Almanların "güven iyidir, ancak kontrol daha da iyidir" sözünü
burada hatırlamak yararlı olacaktır.
Doç. Dr. Muhammet ÖZEKES; Dokuz Eylül Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usûl ve İcra
İflâs Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
www.barobirlik.org.tr

Etiketler:
Bilimler
Hukuk
Ülkemizde Hukukun Vicdan Ve Ahlak Sorunu
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |