Okunma: 1722 kez
The Times isimli İngiliz gazetesinin dış haberler şefi Browen Maddox hanım, makalesine “Demokrasinin zaferi Atatürk’ün vizyonundan kopuşa işaret ediyor” şeklindeki başlığı uygun görmüş. Şöyle devam ediyor: “Abdullah Gül’ün Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı olmakta gösterdiği başarı, demokrasi için bir zafer; ancak, muhafazakârların, /yani/ laik kentlere rağmen Anadolu’nun bağrından gelen şatafatsız (“low-key”) Müslüman seçmenlerin, yeni gücünü yansıttığı için laikliğe bir darbedir.”(1)
The Times isimli İngiliz gazetesinin dış haberler şefi Browen Maddox
hanım, makalesine “Demokrasinin zaferi Atatürk’ün vizyonundan kopuşa
işaret ediyor” şeklindeki başlığı uygun görmüş. Şöyle devam ediyor:
“Abdullah Gül’ün Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı olmakta gösterdiği
başarı, demokrasi için bir zafer; ancak, muhafazakârların, /yani/ laik
kentlere rağmen Anadolu’nun bağrından gelen şatafatsız (“low-key”)
Müslüman seçmenlerin, yeni gücünü yansıttığı için laikliğe bir
darbedir.”(1)
Lütfen, cümleyi bir kez daha okuyun; siz
İngiliz olsanız, bundan ne anlarsınız? Türkiye’de kentler laik (ne
demekse) amma... Anadolu’nun bağrından gelen şatafatsız Müslümanlar (ne
demekse - bu bağlamda, “şatafatlı” Müslümanlar kimlerse) diye birileri
var; bu birileri, muhafazakâr (yani?) olup “laik” kentlilerin başına
derttirler. (“at the expense of”) Üstelik, “yeni bir güç” edinmişler
(ne demekse) ve Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmek suretiyle laikliğe darbe
vurmuşlardır. Yetmiyor, hanım, “muhafazarlık” eşittir “laiklik
karşıtlığı” gibisinden özgün bir tanım getirirken, Türkiye’de “kentler
muhafazakâr değildir” hükmünü dillendirmekten sakınmıyor. “Anadolu
seçmeni”nin ilk kez oy verdiği iması da cabası!
Fesuphanallah!
Belli ki, Browen hanım, ne Türk siyasi tarihi hakkında bilgi sahibi, ne
de son seçimleri izlemiş; “laik” kentlerimizden Ankara’nın %47,5,
İstanbul’un %45,2, İzmir’in %30.4 oranında AKP’ye oy verdiğinden haberi
yok! Ama ne gam! Oriyantalisttir, ne söylese yeridir hesabı, atışa
devam ediyor. Efendim, Dışişleri bakanlığı sürecinde, Sayın Gül’ün
kendileri, “dünya-ölçütlerinde çıkıntısızlık (“smoothness”) sergilemiş”
olduklarından, cumhurbaşkanlıkları “Türkiye haricindeki ülkeler için
bir sorun teşkil etmez”miş, amma... bu ülkeler de Cumhurbaşkanımızın
“popüleritesinin yoksul, sıradan Türklerin çoğunluğunun sesini
yansıttığına” mim koymalı, (TUSİAD, TOBB duymasın!) “Türkiye’nin
komşularıyla ilişkilerinin naturasını, herhangi bir liderden daha çok
değiştireceğini” akıllarından çıkarmamalıymışlar. Allahallah! Türkiye
Cumhuriyetinde dışpolitikayı ne zamandan beri cumhureisleri
belirliyor?! Ama olsun diyor, Maddox hanım, en üstenci demokrat
kimliğiyle, “Seçilmiş hükümetin /son/ 60 yılın beşinci askeri darbesine
kurban gidip, generallerin aşırı dindar (“religious”) saydıkları
siyasileri devirmelerindense, İslam’la hafifçe boyanmış (“tinged”) dahi
olsa demokratik hükümet iyidir...” Burada yine bir “amma..” çünkü,
hernekadar “laikliği sürdürmeye söz vermiş”se de Sayın Gül’ün “ne
yapacağını kestirmek kolay değil”miş, zira, “eşinin başörtüsü seçim
kampanyasında abartması imkânsız ölçülerde önemli sembolik bir rol
üstlenmiş,” ve Sayın Gül’ün bizzat kendileri “eşinin başını geleneksel
biçimde örtünün uçlarını boğazından dolayıp ensesini örtecek şekilde
bağlamak yerine daha modern bir biçimde bağlayabileceğini söylemiş,”
hatta (bu da Guardian’dan) “eşinin siyaset yüklü İslami başörtülerini
yeniden tasarlaması için kıyafetleri Catherine Zeta-Jones’u süsleyen
bir Avusturyalı modacıyı yardıma çağırmış” olmakla beraber, bu durum
dahi, muhalifleri tarafından “İslâmi uygulamanın devletin alanına
yöneltilmiş tehditkâr bir tecavüz” olarak algılanmış -mış!(2) Üstenci
olduğu kadar da yüzeysel ve kaba olan bu makale, “analiz!” sayılıyor.
En azından, “Seccade ilk kez köşkte” manşetinin altına taşıyan
Milliyet, böyle takdim ediyor.
Bir de Helena Smith’imiz
var. Bu hanım da, rahmetli Özal şöyle dursun, Nazmiye hanımın tüylerini
diken diken edecek “seccade ilk kez köşkte” şeklindeki sansasyonel
haberin mucidi! “The Guardian”ın “analisti,” Sayın Gül’ü, “uygulamacı
(“practising”) Müslüman,” “eski İslamcı,” “cana yakın İngiliz muhibi”
olarak takdim ediyor.(3) Haber midir, temenni midir pek de belli
olmayan bir uslupla, Gül’ün “muazzam veto gücü” olan bu mevkiye gelmiş
olmasının “zehirin (“vitriol”) boşalmasını, laiklerle daha
dindar-zihniyetli Türklerin arasındaki nefretin köpürmesini tetiklemiş,
ordunun da müdahale tehdidini müteakip, milyonlarca protestocuyu
sokaklara dökmüş” olduğunu söylüyor. “Kendisine şüpheyle yaklaşanları
tarafsızlığı hususunda ikna edebilmek için, Mr. Gül’ün kurulmasına
yardım ettiği AK partiyi bırakması bekleniyor” beyanı, Helena Smith
hanımın kifayetsizlik konusunda meslektaşı Maddox’u aratmadığını
gösteriyor.
İngiliz The Times ile The Guardian böyle de Amerikan
Washington Post farklı mı? Jackson Diehl, Washington Post’daki “İslam
Demokrasisi Harekete Geçti” başlıklı (“İslam demokrasisi” ne demekse)
makalesinde, “Gül’ün önderliğindeki /Türk hükümetinin/ (ne demekse)
AB’ye üyelik müzakereleri için bastırdığı”ndan, “başarılı olabilmek
için bu doğrultuda bir dizi hukuk ve insan hakları reformları
yaptığı”ndan; “Kürt azınlığın ve kadınların daha geniş haklara sahip
oldukları”ndan; “idam cezasının kaldırıldığı”ndan bahisle,
kendilerinin, “Birleşik Devletlere ‘laik’ Türk politikacılarının ve de
Türklerin büyük çoğunluğundan daha dost... liberal ve Batı-yanlısı bir
politikacı” olduğunu haber vermektedir. Diehl beyin Gül’e ilişkin
temennilerine söylecek lâfımız olamaz ama maddi hatalarının ürkütücü
boyutları düşündürücü. Nitekim, aynı Diehl’in Amerikan Kongresinin
önündeki Ermeni Tasarısına ilişkin “Belki Türk tarihini tartışmak
Kongre’nin işi değildir, belki yanlış nedenlerden dolayı böyle bir iş
yapmaktadırlar. Amma, Türkiye, arzuladığı gibi yüzü Batı’ya dönük,
istikrarlı bir demokrasi olacaksa, /Türk/ siyasileri, hiç değilse
herkesin yaptığını yapmalı, yaptırımı olmayan Kongre kararlarına omuz
silkip, geçmelidirler” diye biten, 5 Mart tarihli “Kongre’nin Osmanlı
Gündemi” başlıklı yazısında da meseleyi nesnel kriterlerle değil,
tümüyle Amerikan çıkarları açısından ele almış olması, manidardır.
Diehl’in idam cezasının kaldırılmasına ilişkin verdiği bilgiyi “yüksek
gazetecilik standartlarıyla övünen The New York Times’ın” Türkiye
muhabiri Sabrina Tavernise’e borçlu olduğunu, Milliyet yazarı Kadri
Gürsel’in yazısından anlıyoruz. 19 Mayıs’ta idam cezasının AKP hükümeti
tarafından kaldırıldığını yazan Sabrina hanım, bundan beş gün kadar
önce de “Başbakan’ın atadığını sandığı Konya Selçuk Üniversitesi
Rektörünün özgürlükçü ve liberal icraatı üzerinden AKP’yi övmüş”müş.
Muradım ne bu gazetecilerin ipliklerini pazara çıkarmak, ne de tencere
dibin kara seninki benden kara gibisinden bir olguya sığınarak Türk
basınının özensizliği mazur göstermek. Muradım, günümüzde “malûmat” ile
“bilgi”nin arasındaki uçurumun ne denli derinleştiğine dikkatinizi
çekmek. Gelin de, Edward Said’i rahmetle, saygıyla anmayın!
Edward Said, daha 1981’de yayınlanan “Haberlerin Ağında İslam”(4) adlı
kitabında, İslâm’ı içeren haberlerin “gazete muhabirlerine yanlış yapma
imtiyazı” tanıdığına işaret ederek, “aktarma” olayının çoğu kez
“karartma” eylemine dönüştüğünü göstermişti. “Muhabirler, belirli
görevlere ya o sıralarda birinci sayfaya manşet olan haberlerin
oluştuğu yöreye yakın bir yerlerde olduklarından (Helena Smith, Sabrina
Tavernise gibi) ya da çabuk koku almak gibi bir yetenekleri olduğundan
(Maddox, Diehl, gibi) atanırlar. Görevlendirildikleri ülke hakkında
daha çok birşeyler öğrenmek yerine, yanıbaşlarında cereyan eden
olayları yakalar ve çoğunlukla bir klişeye (“laiklerle daha
dindar-zihniyetli Türklerin arasındaki nefret” gibi) ya da
okuyucularının doğruluğunu sorgu sual edeceklerine pek ihtimal
vermedikleri (Sayın Gül’ün ‘İngiliz muhibi’ olduğu gibi) bir
‘gazetecilik hikmeti’ne dönüştürürler.”
“Haberin geçtiği
yörenin dilini bilmiyor olmaları, aslında daha büyük bir cehaletin
parçasıdır.” Açıklarını, ya Batılı meslektaşlarına (Diehl ile Tavernise
durumunda olduğu gibi) ya da Batılı ses veren yerel gazetecilere
(Maddox ile Semih İdiz, İlter Türkmen, Yusuf Kanlı, vb. durumunda
olduğu gibi) dayanarak telâfi etmeye çalışırlar. (Bakınız, Maddox’un 17
Ağustos 2006 yazısında alıntı yaptığı, İdiz: “Erdoğan’ın İsrail’e
ilişkin sert sözlerini eleştirirken, Türkiye kendisini yavaşça ve
giderek Batı’dan uzaklaştırıyor” diyor; İlter Türkmen, “Başbakan
Erdoğan’a ‘Türkiye’de Yahudi düşmanlığının azmasının ne kadar tehlikeli
olduğunu en iyi kendisi biliyor olmalı’ diye çıkışıyor; “Yusuf Kanlı,
meseleyi ortaya ‘Türkiye değişiyor; insanlar daha muhafazakâr,
muhafazakârlar daha milliyetçi, milliyetçiler ise ırkçı oluyor’
şeklinde koyuyor.” Erdoğan’ın Lübnan’a asker gönderme düşüncesi,
“’Gözleri Türkiye’nin güneydoğudaki ayrılıkçı Kürt asilerine karşı
kendi yürüttüğü savaştan uzaklaştırma amacını güdüyor,” diye yazıyor’”
Said, “Batılı ses veren” yerel gazetecilerin, hemen her yerde
çağdaşlaşma programlarına odaklı seçkinler olup, “İslâmiyete ilişkin
gerçek duygularını inkâr etmek hatta saklamak için ‘nesnelliklerini’ ve
‘bilimsel tarafsızlıklarını’ ortaya koyma çabası içinde,” otoriter ve
“şatafatsız Müslümanlar”ın dinamiklerine neredeyse kendileri kadar
yabancı tipolojiler olduklarına işaret eder: Modernizasyon teorilerini
“inatla sürdüren bu seçkinlerin çok sayıdaki yanılsamalarından birisi,
İslâmın ebedi bir çocukluk yaşadığı şeklindedir. Gerçek kalkınmanın bir
dizi köhne batıl inanç tarafından engellendiği, Orta Çağ’dan modern
dünyaya geçişe bir takım garip hocaların ve fakihlerin mani oldukları”
şeklindeki saklı inançları, “Oriyantalizmle modernizasyon teorisinin
pürüzsüz bir bileşimi”dir. “Meslekleri İslâm dünyasından haber iletmek
olanlar bile, Arap-Müslüman (bunu Türk-Müslüman olarak okuyalım)
yaşantısının ayrıntılarının ya da duygusallığının bilincinde
değildir... Bize sunulan, İslâm dünyasının bir seri kaba, stilize
edilmiş, kısıtlı sayıda karikatürleridir.”
Oriyantalizmin
geleneksel öğretisi doğrultusunda, Müslümanların bir takım “açıkgöz
politikacıların esiri olarak, Batı’yı ve ilerlemeyi reddetmek zorunda
bırakılan kaderci çocuklar oldukları” hükmünün yerleşik olduğu
seçkinlerde, sıradan Müslümanların “daha iyi yöneticiler”in idaresine
sokulmaları halinde Batının “çağdaş yaşam” biçimini anımsatan bir tarz
geliştirilebileceği inancı güçlüdür. Yeri gelmişken, Sayın Sezer’in
giderayak kıymete binmesinin, silâhlı kuvvetlerin kafa dengi
komutanlarına göz kırpılıyor olmasının, hatta “Avusturyalı” Kutoğlu’na
biçilen rolün altında bu inancın yattığını sezinliyorum.
Neticeyi kelâm, korkarım ki, söylentinin gerçeğe galebe çaldığı o
mesnedsiz entelektüel iklimlerden bir yenisinin oluşmasına tanıklık
ediyoruz. Elektronik haberleşmenin daha da güç verdiği bu ortamda körle
şaşının birbirlerini tamamlayarak beslenirlerken çizdikleri Türkiye
resminin Yeni Dünya Düzeni tasarımını kolaylaştırıcı bir “gerekçe”ye
öncülük ediyor olması ihtimalini ürkütücü buluyorum.
(1)The Times, Victory for democracy marks a break with Ataturk’s vision, Browen Maddox: World Briefing
(2The Guardian, Leader, 22 Ağustos 2007
(3)The Guardian, Helena Smith, 29 Ağustos 2007
(4) özgün adıyla, “Covering Islam: How the media and the experts
determine how we see the rest of the world;” harfi çeviri, “İslamiyeti
‘aktarırken’ karartmak: Basın ve uzmanlar dünyanın geri kalanını nasıl
görmemiz gerektiğine nasıl karar verirler”

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Körle Yatan...
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |