Okunma: 1384 kez
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, 1918 Kislovodsk doğumlu. Kislovodsk, Kafkasların incisi dedikleri küçük bir kaplıca kasabası. Uzaktan Elbruz ve Kazbek dağlarını görür. Efsaneye göre Kazbek son Alan Krallı Elbruz’un oğlu; aşk ve ihanet içeren uzun bir hikâyenin sonunda ikisi de taş kesilmişler. Kislovodsk, “Narzan” maden sularıyla ünlü. Narzan, Nard’ların suyu demek; Nardlar ise Kafkasların efsanevi yiğitleri. Çarlık Rusyasında Kaplıca Sosyetesi romatizmalarına şifa bulmak yazlarını Kislovodsk’a geçirirlermiş; aralarında Puşkin, Tolstoy, Çekov ve Yesenin de var. Lermontov, Kislovodsk için sonsuza dek hatırlamak için, bir kez görmek yeter diye yazmış. Kafkas halklarının Rus yerlisi de Soljenitsîn.
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin, 1918 Kislovodsk doğumlu. Kislovodsk,
Kafkasların incisi dedikleri küçük bir kaplıca kasabası. Uzaktan Elbruz
ve Kazbek dağlarını görür. Efsaneye göre Kazbek son Alan Krallı
Elbruz’un oğlu; aşk ve ihanet içeren uzun bir hikâyenin sonunda ikisi
de taş kesilmişler. Kislovodsk, “Narzan” maden sularıyla ünlü. Narzan,
Nard’ların suyu demek; Nardlar ise Kafkasların efsanevi yiğitleri.
Çarlık Rusyasında Kaplıca Sosyetesi romatizmalarına şifa bulmak
yazlarını Kislovodsk’a geçirirlermiş; aralarında Puşkin, Tolstoy, Çekov
ve Yesenin de var. Lermontov, Kislovodsk için sonsuza dek hatırlamak
için, bir kez görmek yeter diye yazmış. Kafkas halklarının Rus yerlisi
de Soljenitsîn.
Babası 1914’de okulu bırakıp, Alman cephesine koşan yurtseverlerden.
Soljenitsîn’in annesiyle askerde evleniyor. 1918’de çürüğe çıkarılıyor,
kısa bir süre sonra öldüğünde eşi Aleksandr İsayeviç’e altı aylık
hamile. Fransızca ve İngilizce bilen eğitimli bir hanım, anne. Oğlunu
alıyor, Rostov on Don’a, Karadenizin kuzeydoğu kıyılarına taşınıyorlar.
Anne, steno-daktilo olarak iş buluyor; kiralık odalarda, kötü
kulübelerde yoksul bir yaşam ama oğlunun üzerine baba getirmek
istemiyor Madam Soljenitsina. Saşa, babası gibi Moskova’da edebiyat
okumak, yazar olmak arzusunda, ne ki, paraları, annenin sağlığı kötü.
Rostov Üniversitesinin Matematik Fizik bölümüne kaydolmak zorunda
kalıyor. Bir yandan okuyor, bir yandan da çoğu bildik gençlik zırvaları
dediği öyküler kaleme alıyor, dönemin önde gelen yayınlarından
Znamya’ya gönderiyor, hiçbirisi basılmıyor. İronik bir ayrıntı:
Znamya’nın başeditörü Konstantin Fedin’in garip bir kindarlığı var.
Yıllar sonra Kanser Koğuşu’nun basılmasını önlemek için de yapmadığını
bırakmıyor.
Öte yandan, istemeyerek yazıldığı matematik/fizik fakültesi, iki kez
hayatını kurtarıyor Soljenitsîn’in. İlki, sekiz yıllık mahkkûmiyetini
eğitimli mahkûmlar için özel cezaevi olan şaraşya’da geçirmesini
sağlaması; ikincisi, Kazakistan’daki sürgün sürecinde hayatını
matematikle kazanmasını mümkün kılması. “Gönlümde yatan edebiyat
eğitimini almış olsaydım büyük ihtimalle daha da ağır baskılara
uğrayacak, belki de bu hengameden canlı kurtulamayacaktım.” Yine de,
yaşam nedeni edebiyat. 1939’da Moskova Tarih, Felsefe, Edebiyat
Enstitüsü’nün mektupla öğretim programına kaydoluyor.
Soljenitsin’in Birinci Dünya Savaşına ilgi duymaya başladığı yıllar, bu
yıllar. Rusların kahredici Samsonov hezimeti üzerine 1941’de kaleme
aldığı bir inceleme, daha sonra beş bin sayfalalık dev eseri Kızıl
Çark’a dönüşüyor. 1940’da kimya öğrencisi Natalya Alekseyevna’yla
evleniyor, tayini ortaokul fizik öğretmenliğine çıkmışken, askere
alınıyor. Sağlığı iyi değil, geri hizmete atanıyor, at arabası sürücüsü
oluyor. Öğretmen olduğunun anlaşılması üzerine hızlandırılmış bir kursa
gönderiliyor; Rus askeri eğitiminin vahşi dünyasıyla tanışıyor. Babası
gibi topçu subayı oluyor, Leningrad Cephesindeki bir keşif bataryasının
komutanlığına atanıyor, dillere destan Leningrad savunmasında
savaşıyor; 1943 Orel muharebesinde madalya alıyor, yüzbaşılığa
yükseltiliyor.
Almanya’nın işgali sürecinde altmış askere komuta etmektedir. Stalin’in
işgal kuvvetlerine “herşey serbest” komutu verdiğine şahit oluyor:
cinsel tecavüz, talan, yağma, hiçbir şey yasak değil. Yirmi beş
yaşındaki gencecik bir yüzbaşıyken “köylerin, kiliselerin, çiftliklerin
ve çiftlik hayvanlarının ahlâksızca yağmalandığını” görüyor, “toplu
tecavüzlerin iğrençliğine, kadın ve çocukların katledilmesine” tanık
oluyor. Stalin’in zulmü ve tamahı açıkça teşvik ediyor olmasına isyan
ediyor, komuta ettiği askerlerden kendilerine hakim olmalarını
emrediyor: “Asil bir ülkenin gururlu oğulları gibi davranmalısınız!” Bu
arada sınıf arkadaşı, Piyade Yüzbaşı Nikolay Vitkeviç’le
mektuplaşmakta, gördüklerini “meş’um” ve “iblisane” olarak
tanımlamakta, aralarında bıyıklı adam dedikleri Stalin’e veryansın
etmektedir. Yazışmaların alay kumandanının eline geçmesi uzun sürmüyor.
Tutuklanıyorlar, Soljenitsîn’in harita çantasında bulunan öykü ve
denemeler Sovyet-karşıtı propaganda suçlamasına yetiyor. Moskova’ya
gönderiliyor. KGB’nin ünlü Lubyanka hapishanesinde ağır bir
sorgulamadan geçirilmekteyken, gıyabında sekiz yıl ağır çalışma
cezasına çarptırıldığı haberi geliyor.
Kamptaki işi prangalı inşaat ameleliği. Buradan matematikçileri ve
bilim adamlarını çalıştırdıkları Moskova yakınlarındaki özel Marfino
hapishanesine nakil ve Birinci Çember: KGB’nin emrindeki bilim
adamlarının vicdan muhasebelerini, ahlâki değerlere ilişkin bitmez
tükenmez tartışmalarını anlatıyor. Romanın adı Dante’nin Inferno’sunda
cehennemin en az acı veren ilk kısmını, deyiş yerindeyse, soğukluğunu
tasvir ettiği bölüme gönderme. Marfino hapishanesi cehennemin daha ilk
çemberi. Emredilen hedefleri tutturamayan bilim adamları, ikinci,
üçüncü çemberlere itekleniyorlar.
Gardiyanlarını memnun edebilen biri değil Soljenitsîn; yaşayakalma
umudu belirmişken, olaylar bir kez daha tersine dönüyor, Kazakistan’ın
Ekibastuz şehrinde siyasi tutuklular için yeni inşa edilen hapishaneye
sevk emri geliyor: 1950. On yıllık eşi ve sınıf arkadaşı Natalya
Alekseyevna’dan kesin olarak ayrılmaya karar verdiği zaman bu zaman.
Eşinin sonu olmayan bu evlilik nedeniyle daha fazla baskı görmesine
gönlü razı değil, yeni bir hayat kurmasını istiyor. Boşanıyorlar,
Natalya Alekseyevna bir başkasıyla evlenirken, Soljenitsîn, Ekibastuz’a
doğru yola çıkıyor.
Yeni kampında inşaat amelesi, duvarcı ustası, demir döküm çırağı. İvan
Desinoviç’in Hayatında Bir Gün yaşadıklarının hülâsası: “...Asker
tayınından payına düşeni binlerce kez vesikayla çekmişti. Kendisine
uzatılan dilimleri tartıya vurması, elbette söz konusu değildi. Zaten
mahçup tabiatlı bir adamdı; hakkını nasıl arayacağını bilemediği gibi,
hapishane ve kamplarda tayının adil paylaşımı diye birşeyin olmadığını
yıllar önce keşfetmişti. Eksik gramaj kural olmasına kuraldı da, ne
kadar eksik? So! Her gün, payına uzanırken, belki bu gün çalmamışlardır
diye içinden geçirir, ruhunu teskin etmeye çalışırdı.”
Mahkûmiyetinin yedinci yılında kanser teşhisi ile yatağa düşüyor. Kamp
hastahanesinde yerel bir anestezici tarafından ameliyat ediliyor ve
ağır bir ışın tedavisi görüyor. Tanrı’ya ilişkin derin bir farkındalık
geliştirmeye başlaması bu zaman, “Bugünkü beni şekillendiren o
süreçtir” diyor. Cezasının 1953’de sona eriyor olması lâzım ama öyle
olmuyor. Tahliye edilmesi gereken günden bir ay kadar sonra, ne bir
mahkeme kararı, hatta ne de bir NKVD talimatı olmaksızın, serbest
bırakılmayacağı, Güney Kazakistan’da, Kokterek’te, ömür boyu sürgüne
mahkûm edildiği haberi geliyor. “Özel olarak beni hedef alan bir
uygulama değildi, alışıldık bir yöntemdi” diyor, “5 Mart 1953’de
Stalin’in öldüğü haberi kamuoyuna duyurulduğu gün, ben, Ekibastuz’un
Kokterek köyünde sürgündeydim. O gün ilk kez yanımda nöbetçi olmadan
sokağa çıkmama izin verildi. Kokterek’de tümör hızlı bir gelişme
gösterdi, ölümün çok yaklaştığını hissediyordum. Kanserli tümörün
yaydığı zehirler perişan etmişti. Yemek yiyemiyor, uyuyamıyordum.
Taşkent’te bir kanser kliniği vardı, oraya sevkedilmeyi başardım.” O
koşullarda kanser ameliyatının ne olabileceğinin düşüncesi bile dehşet
vericiyken, midesi elli-beş kez ışın seansına tabi tutuluyor, ve bir
mucize gerçekleşiyor, iyileşiyor! Yakınları, tutkunun gücü diyorlar.
“Saşa, görevini yerine getirmek için yaşadı.” Görevi? Görevi, ölülerin
sesini duyurmak.
“Sürgün yıllarında yerel bir ilkokulda öğretmenlik yapıyordum,” diye
anlatıyor, “Çetin ve yalnız bir yaşamdı. Kampta sadece ezberimdeki
şiirleri yazıya dökmeme izin veriyorlardı ama düzyazı kesinlikle
yasaktı. Büyük bir gizlilik içinde yazıyordum. Buna karşın,
defterlerimi saklamayı başardım.” Kanser Koğuşu’nda hastaların
trajedilerini Stalinizm faciasına paralel olarak işliyor. Örneğin,
mahkûmları hapishane yöneticilerine gammazlayan bir stukaç’ın dil
kanserine yakalanması anlatılıyor ki, insana uykuyu haram eden zehir
gibi bir öykü. Oleni Şalasovka, (Aşk-kızı ve Masum) isimli da oyun bu
dönemin ürünü.
1956, SSCB’de yönetimin “yumuşadığı” yıl. Stalin’in ölümünden sonra
Parti Birinci Sekreterliğine getirilen Nikita Hruşçev, Yirminci Parti
Kongresi’nde Stalin’in yöntemlerini eleştiren ağır bir konuşma yapıyor.
Durumdan vazife çıkaran Askeri Yargıtay, Soljenitsîn dosyasını tekrar
ele alıyor, “ıslah edilmiş olduğuna” karar veriyor. Avrupa Rusyasına
dönmesi için izin çıkıyor. Eski eşinin tahliye edildiğini öğrenen iki
çocuk annesi Natalya Alekseyevna, kocasını terkediyor, ona katılıyor.
Bir süre Moskova’nın Vladimir semtinde yaşadıktan sonra, başkentin
yaklaşık yüz elli kilometre güneydoğusundaki Rayazan’a yerleşiyor,
tekrar evleniyorlar. “1961’e kadar, yazdığım tek bir satırın
basıldığını görmeden öleceğimden emindim,” diyor, “Duyulur korkusuyla
yazdıklarımı en yakınlarıma bile okutamıyordum. 42 yaşındaydım ve bu
gizli yazarlık beni adamakıllı hırpalamaya başlamıştı. En zor geleni
de, yapıtlarımı eğitimli edebiyatçıların değerlendirmelerine sunamıyor
olmamdı. Metinlere el konulmasından, ortadan kaldırılmaktan
korkuyordum. SSCB Komünist Partisinin Yirmiikinci Kongresinden sonra
saklandığım yerden çıkıp, İvan Desinoviç’i Tvardovskî’ye teslim etmeye
karar verdim.”
Aleksandr Tvardovskî, Novi Mir’in editörü. Romanı bir gece yarısı
okumaya başladığı, müthiş etkilendiği için kalkıp takım elbise
giyindiği, kravat taktığı söylenir: “Böylesi bir epiği pijamalarla
okumak saygısızlıktır!” Buna karşın, Hruşçev’in Stalin’i alenen
suçladığı 1961’e kadar ses çıkaramıyor. Ne zaman ki, Hrutçev’in nutku
açıklanıyor, durumdan vazife çıkarmak sırası Tvardovskî’ye geliyor.
Merkez Komitesine başvuruyor, İvan Desinoviç’i yayınlamak için izin
istiyor. Ve kıyamet kopuyor! Komite ikiye ayrılıyor, taraflar
birbirlerine giriyorlar. Sonunda, Hruşçev bizzat devreye giriyor, oyunu
kitabın basılmasından yana kullanıyor. Nedeni, kitabın Stalin rejimini
teşhir kampanyasının paha biçilmez silâhı olabileceğini düşünmesi.
Parti, müthiş bir reklâm kampanyasının yanı sıra, eserin İngilizce
çevirisini de finanse ediyor. Soljenitsîn, öğretmenliği bırakıyor,
Matrenin Dvor, Dva Rasskaza, Dlia Polzî Dela (sırasıyla Biz Asla Hata
Yapmayız, İki Hikâye, Davanın Selâmeti İçin) ardarda yayınlanıyor.
Ne ki, 1964’te Hrutçev Parti Sekreterliği’nden alınıyor, yerine Brejnev
geçiyor. Sertleşme işaretlerini alan Novi Mir editörleri, Birinci
Çember Vı Per Vom Kruge) ve Kanser Koğuşu’nun (Rakovyi Korpus)
baskılarını geciktiriyorlar. 1964 Lenin Ödülü göz göre göre bir
başkasına veriliyor. Brejnev, zaman içinde daha da sertleşir, Stalin’e
övgüler düzmeye koyulurken, KGB, Soljenitsîn’in evini basıyor.
Çember’in özgün nüshasına ve özel arşivlerine el koyuluyor. Brejnev’e
yolladığı mektuplar, Yazarlar Birliği nezdindeki protestoları fayda
etmezken, Olga Carlisle isimli hanımın yardımıyla İngilizceye çevrilmek
ve basılmak üzere metinler yurt dışına kaçırılıyor. 1968’de Birinci
Çember, Kanser Koğuşu ardarda basılıyor, İngiltere ve Batı Avrupa’da
dağıtılıyor. Sovyet Yazarlar Birliğinin tepkisi, Soljenitsîn’in “Sovyet
yazarı” ünvanını iptal etmek, Birlik’ten atmak.
1970 Ekiminde Nobel Edebiyat Ödülünü aldığı açıklanıyor. Sovyet
basınında yine kıyamet kopuyor. Ödül, Batı’nın SSCB’ye hakareti olarak
yorumlanıyor: “Stockholm’un liberal farmasonları Nobel ödülünü normalde
pasifist, enternasyonalist, nötralist, sözde-komünistlere
ayırmışlardır. Batı, 1970 Nobel ödülünü Soljenitsîn’e verecek kadar
ileri gittiyse, bir nedeni olmalı.” Soljenitsîn, ülkeye geri
alınmayacağı endişesiyle ödülü almaya gidemiyor. KGB’nin Gulag
Takımadaları’nı sakladığı yeri bulacağından, daha da kötüsü bulmak için
yakınlarına baskı yapacağından korkmaktadır. Nitekim, korktuğu başına
geliyor. Eski asistanı Elizabeta Voronskaya’yı sorgulamaya alıyorlar.
Kadıncağız nüshalardan birisinin yerini söylemek zorunda kalıyor. Ve
utancından kendisini asıyor..
Soljenitsîn’e Gulag Takımadaları’nı yayınlama kararını
verdiren Elizabeta’nın ölümüdür. Bin sekiz yüz sayfalık metni Paris’e
gönderiyor, kitap Aralık 1973’de basılıyor. Pravda, anlatılanların
yalan olduğunu haykırıyor ama kitabın Sovyet topraklarına sızması
önlenemiyor. İki ay kadar sonra da, Şubat 1974’de Soljenitsîn bir kez
daha tutuklanıyor, Lefortovo Hapishanesine alınıyor: vatan hainliği ile
suçlanma, çırılçıplak sorgulanma, vatandaşlıktan ihraç ve ülkeden
atılma. Apartopar bindirildiği uçakta elleri kelepçeli. Kendisini Batı
Almanya’da buluyor. Sonra, Zürih, sonra yirmi yıla yakın yaşadığı
Vermont ve on binlerce sayfa. “En büyük korkum, Rusya’ya geri
dönememek, ölüp Vermont’ta gömülmekti” diyor.
Ve sonra, 1994’de nihayet geri dönebildiğinde, Jirinovskî’nin basına,
“Bizim yurt dışına göçen, orada yirmi yıl oturup halkımıza iftira
atanlara ihtiyacımız yok,” demesi var, “Soljenitsîn, geldiği yere geri
dönsün.” Sıradanlığın zaferi?!

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Peygamber- Yazarlar' ın Sonuncusu
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |