Okunma: 2831 kez
Mustafa Kemal Atatürk, İstiklâl Harbi'nin muzaffer Başkomutanı, çağdaşlaşma hareketinin önderi ve inkılâpların felsefesini yansıtan görüşleri ve söylevleriyle de bir fikir adamı idi. Onun yalnızca Türk tarihinde değil, dünya tarihinde de iz bırakan özelliği devlet kurculuğudur. O bu özelliğiyle bir milletin tarihinin akışını değiştirdiği gibi büyük devletlerin Ön Asya projesini de büyük ölçüde bozmuştur. İngiltere Başbakanı yukarıdaki sözüyle, uluslar arası politikalardaki gücünü anlattığı gibi, bu politikaları engelleyen siyasî dehâyı da kabullenmektedir; İngiltere kendinden ve gücünden o kadar emin ki, onu ancak bir siyaset dâhisi durdurabilirdi.
İngiltere
Başbakanı Lloyd George, Anadolu'daki başarısızlığı gerekçe gösterilerek
verilen gensoru ile başbakanlıktan düşürülürken Parlamento'da kendini
şöyle savunuyordu: "Arkadaşlar! Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir.
Şu talihsizliğe bakın ki, o dâhi çağımızda Türkler'e nasip oldu ve
benim karşıma çıktı."
Mustafa
Kemal Atatürk, İstiklâl Harbi'nin muzaffer Başkomutanı, çağdaşlaşma
hareketinin önderi ve inkılâpların felsefesini yansıtan görüşleri ve
söylevleriyle de bir fikir adamı idi. Onun yalnızca Türk tarihinde
değil, dünya tarihinde de iz bırakan özelliği devlet kurculuğudur. O bu
özelliğiyle bir milletin tarihinin akışını değiştirdiği gibi büyük
devletlerin Ön Asya projesini de büyük ölçüde bozmuştur. İngiltere
Başbakanı yukarıdaki sözüyle, uluslar arası politikalardaki gücünü
anlattığı gibi, bu politikaları engelleyen siyasî dehâyı da
kabullenmektedir; İngiltere kendinden ve gücünden o kadar emin ki, onu
ancak bir siyaset dâhisi durdurabilirdi.
Mustafa Kemal, öğrencilik yıllarından itibaren milletinin geleceğiyle
ilgili fikirler üretmiş, siyasal faaliyetlerde bulunmuş, gelecekten
sorumluluk duyan bir aydın insan portresi çizmiştir. Askerlik
mesleğinin ilk yıllarında, Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurmuş
(1905), daha sonra çoğunlukla asker aydınların oluşturduğu İttihat ve
Terakki Cemiyeti içinde yer almıştır.
"Bir
şey yapmak isteyen hedefini bulur, yapmak istemeyen de nedeni bulur."
özdeyişini haklı çıkartırcasına karşılaştığı güçlüklerden yılmayan
Mustafa Kemal bir taraftan siyasal faaliyetlerde bulunurken, bir
taraftan da askerlik mesleğinde hızla yükselmektedir; çeşitli savaş
cephelerinde bulunmuş olması ondaki siyasal düşüncenin
belirginleşmesine, adeta kristalize olmasına katkıda bulunmuştur; bu
dönemlerde üstlerine yazdığı mektuplarda, çektiği telgraflarda Anadolu
çocuklarının, Anadolu'dan çok uzak yerlerde heba edilmesinin bir gün
Anadolu'yu savunmasız bırakacağı hususunda uyarıyordu.
13
Kasım 1918'de, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığının kaldırılmasından
sonra İstanbul'a geldiği gün Müttefik donanması da Boğazı işgal
ediyordu; "Geldikleri gibi giderler." demişti. Teslimiyetçi olmayan,
mücadeleci bir siyasal kişilik ... Fakat Saltanat ve İstanbul Hükümeti
tam tersi bir siyaset izleyince, kurtuluş çaresini bizzat Türk halkına
müracaatta görecektir.
Tarih,
olacak olanların değil olmuş olayların hikâyesidir denir: Mustafa Kemal
Paşa İstanbul'da kalarak ve geleneksel Osmanlı siyasetiyle kurtuluşun
olamayacağını görmüş ve düşünülen çeşitli kurtuluş çareleri karşısında
kendi kararını şöyle tespit etmiştir. Millî hakimiyete dayalı, kayıtsız
şartsız bağımsız yeni
bir Türk devleti kurmak. Mustafa Kemal Paşa, "Daha İstanbul'dan
çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak
basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur." diyor.
Mustafa Kemal Paşa'nın düşündüğü bu siyasal hedefin adı konacaksa
"Cumhuriyet, demek lâzım gelir. Çünkü o, millet büyük fedakârlıklarla
bağımsızlığını temin etse bile, bu bağımsızlığın tamamlanmış
sayılamayacağı düşüncesindedir. Tarihî tecrübe de bunu doğrulamaktadır.
Saltanat/Monarşi kendini güçlü hissettiği anda yeniden yüksek
egemenliği elinde bulundurmak istemiştir. Demek ki, daha başlangıçta
Millî Mücadelenin askerî cephesinin yanında bir de siyasal cephesi
vardır. Bu da geleneksel Osmanlı toplum ve devlet yapısının
değişeceğidir.
Teokratik,
monarşik bir imparatorluk olarak tanımlanan Osmanlı Devleti'nin tarihî
süreç içinde lâik, demokratik ve millî bir devlete dönüştüğü
görülecektir... Amasya Genelgesi ile başlayıp Erzurum ve Sivas
Kongreleri kararlarıyla devam eden süreçte alınan karaların siyaseten
ne anlama geldiği Saltanat ve İstanbul hükümeti mensuplarınca da
anlaşıldığı için Mustafa Kemal Paşa sadece işgal ve istilâya karşı
değil, İstanbul Hükümeti'ne karşı da mücadele etmiştir. Başka bir
ifadeyle bu siyasal gidişi ve değişimi gören Saltanat ve İstanbul
Hükümeti, Millî Mücadele'ye karşı düşmanca bir politika izlemiş ve bu
durum onları İtilâf güçleriyle aynı çizgiye getirmiştir. Nitekim Ali
Rıza Paşa, Ahmet İzzet Paşa'yı ziyaretinde, Mustafa Kemal Paşa hakkında
konuşurken; "Cumhuriyet yapacaklar, cumhuriyet yapacaklar." der (Nutuk
I, 233).
Millî
Mücadele'ye Mustafa Kemal ile birlikte başlayan bazı asker veya siyaset
arkadaşları "Millî hayatın bugünkü Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet
kanunlarına kadar gelen tekâmülâtında, kendi fikriyat ve ruhiyatının
ihatası hududu bittikçe..." Mustafa Kemal Paşa'ya karşı çıkmaya ve
direnmeye başlamışlardır.
Bütün
bu çok yönlü olayların ortasında dengeleri bulan ama hedefinden hiç
sapmadan yoluna devam edebilmek başarısını gösteren ve başaran Mustafa
Kemal nasıl bir siyaset izlemişti? Mustafa Kemal Atatürk bu siyaseti,
"uygulamayı bir takım safhalara ayırmak ve vakalardan ve hadiselerden
yararlanarak milletin hislerini ve fikirlerini hazır hale getirmek ve
kademe kademe yürüyerek hedefe ulaşmak..." biçiminde açıklamaktadır
(Nutuk I, 14). Böylece Mustafa Kemal Paşa'nın gerçekçi bir siyaset
izlediğini görüyoruz; halkın, yüzlerce yıllık geleneksel siyaset
alışkanlıklarından birden vazgeçemeyeceğini görmektedir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın siyasal kişiliğinin de, kurduğu devletin de özünde
"Millî hakimiyet, fikri bulunmaktadır: "Hakimiyet kayıtsız şartsız
milletindir." Aynı ifadeye bir de kimin değildir sorusuyla bakarsak, o
zaman siyaset anlayışı daha da aydınlanır: Hakimiyet bir şahsın, dinsel
veya siyasal bir zümrenin değildir... Böylece saltanat ve hilâfet gibi
kurumların siyasal geleceği hakkında fikir sahibi olunur. Bu noktada
lâik ve demokratik bir devlet geleneğine geçiş sürecinin başladığı
savunulabilir.
Siyasal
anlamda bir değişimin yaşanmakta olduğu, siyaseti iyi gözlemleyenler
tarafında tespit edilmektedir. İşgal kuvvetleri de bunu görüyor
olmalılar. Çünkü, 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgali günü
yayımladıkları tebliğde, "Osmanlı Devleti'nin yıkıntılarından yeni bir
Türkiye'nin kurulması için son bir ümidi cinnetleriyle mahvetmek..."
isteyenlere kapılınmaması hususunda halk uyarılmaktaydı.
Misâk-i
Millî, Türk milletinin bir bağımsızlık beyannâmesiydi. Fakat İtilâf
devletlerinin buna tepkisi sert oldu.. Bu belge geleneksel saltanatçı
politikaların da önünde bir engeldi. Bu engel ve bu belgeyi kabule den
Mebusan Meclisi, İtilâf devletlerinin İstanbul'u işgaliyle aşılmak
istenmiştir. 11 Nisan 1920'de Mebusan Meclisi'nin feshedilmesiyle
Saltanat/Monarşi egemenliği yine mutlak anlamda ele geçirmiş olur ama,
bu durum Ankara'da TBMM'nin toplanması olayını hızlandırmıştır.
23
Nisan 1920 TBMM'nin açılmasını yeni Türkiye devletinin kuruluş tarihi
olarak kabul eden araştırmacılar da vardır; gerçekten bu meclis yeni
bir anayasa yapmış ve bu anayasada "Türkiye Devleti" (md: 3) ifadesi
kullanılmıştır. Bu anayasanın 1. ve 2. maddelerinde hâkimiyet kayıtsız
şartsız milletindir denilmekte, yürütme ve yasama yetkilerinin
"milletin yegâne ve hakiki mümessili olan" TBMM'ye ait olduğu
belirtilmektedir. Böyle bir oluşumun mahiyeti kolayca anlaşılabilir.
Mustafa Kemal Paşa'nın ifadeleriyle, "Böyle bir hükümet, hakimiyet-i
millîye esasına müstenit halk hükümetidir. Cumhuriyettir..."(Nutuk II,
438)
Bu
gelişmelerin Mustafa Kemal'in, 19 Mayıs 1919'dan itibaren uygulamayı
bir takım safhalara ayırmak, milletin hislerini ve fikirlerini hazır
hale getirerek kademe kademe yürürlüğe koymak siyasetine tamamen uygun
olduğunu söyleyebiliriz. Saltanat / Hilâfet makamıyla çatışmamaya özen
gösterip, İstanbul Hükümetlerinin yanlış politikalarını eleştirerek ve
olayların gelişmelerinden yararlanarak "yeni bir Türk devleti kurmak"
hedefine de ulaşılmaktadır.
23 Nisan 1920'ye kadar Temsil
Kurulu ile İstanbul Hükümetleri arasında görülen çatışmayla ortaya
çıkan iki başlılık, bu tarihten sonra İstanbul hükümetleriyle, Ankara
hükümetleri arasında sürecektir: Bu mücadelenin siyasî nedeni Türk
milletini temsil iddiasıdır. İtilaf devletleri de bu durumdan
yararlanmaya çalışmışlardır. Fakat Mustafa Kemal Paşa izlediği
siyasetle ne bir iç çatışmaya, ne de İtilâf devletlerinin bir oyununa fırsat vermemiştir.
Millî
Mücadele'nin bu döneminde Mustafa Kemal Paşa, bütün dikkatini
Anadolu'ya yönelen işgal ve istilâyı sona erdirmeye yöneltmiştir. Büyük
askerî zaferleri onu karizmatik bir lider yapmış ve halkın büyük
desteğini ve güvenini kazanmıştır. Halk, başta padişah / halife
bulunmadan da kurtulabildiğini, zafer kazanıldığını görmüştür. Adetâ
ayrı bir dünyanın farkına varmıştır.
Bu
siyasal ortamda TBMM, hemen hemen oy birliğiyle (1 oy hariç) 1 Kasım
1922'de Saltanat'ı kaldırmıştır. Burada saltanatın hilâfetten ayrılması
da siyasî bir manevradır. Böylece büyük devletlerin Anadolu'yu
Saltanatçı - Cumhuriyetçi çatışmasına sürüklemesinin önüne geçilmiştir.
TBMM,
30 Ekim 1922 tarih ve 307 no'lu kararıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun
sona erdiğini, padişahlığın artık tarihe intikal ettiğini ve yeni
Türkiye Hükümeti'nin onun yerine kurulduğunu kabul ve ilân etmiştir. 1
Kasım 1922'de Saltanat'ın kaldırılmasını sağlayan kanunla da, Osmanlı
Devleti'nin İstanbul'un işgal edildiği 16 Mart 1920'de sona erdiği
belirtilmiştir.
Şimdi
yeni bir dönem başlıyordu; ya bütün olumsuzlukları, düşmanca
tutumları, ihaneti, düşmanla yaptığı işbirliği unutularak geleneksel
Osmanlı saltanatı sürdürülecek ya da, yüzyıllarca süren musibetlerden
alınan derslerle ve vatanın her köşesini sulayan kanların bahşettiği
bağımsızlıkla batılı devletlerle eş, egemen ve çağdaş bir devlet
kurulacaktı.
Saltanat'ın
kaldırılmasıyla bir dönem bitti: Batının karşısında ezik, güçsüz,
sömürülen bir devlet ve toplum olma dönemi bitti. İlimci, araştırıcı
zihniyet sahibi, kalkınmış, çağdaş bir Avrupa devleti olmaya
yönelinmiştir. İlginç olan böyle bir hedefe yine Avrupa ile savaşılarak
gelinmiş olmasıdır. Bu durumu Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçekçi
siyasetiyle anlamak mümkündür.
Mustafa
Kemal Atatürk, yeni Türk devletinin izleyeceği siyaseti "millî siyaset"
diye tanımlamıştır. Bu siyaset içte bütün millî kuvvetleri, millî
sınırlar içinde yığarak millet ve memleketin mutluluğunu ve refahını
sağlamaktadır. Dışta ise çağdaş ve insanî ilişkiler kurmak, karşılıklı
saygı ve eşitlik ilkesini esas alır.
Millî siyasetin içe dönük iki esası vardı: Milliyetçilik ve Lâiklik.
Milliyetçilik
politikaları bağımsızlık ve ekonomik bakımından kendine yeterlik
ilkelerini öngörüyordu. Özellikle kültür politikalarında
belirginleşmiştir. Yeni Türk alfabesinin kabulü, Türk Tarih Kurumu'nun,
Türk Dil Kurumu'nun kurulması, tarih ve yurt bilgisi derslerinin
içeriği, devleti ve toplumu tanımlayan ögelerin Türk ve Türkiye
adlarıyla tanımlanması, yeni devlet ve toplum yapısının ekseninin Türk
kültürü olduğunu gösterir.
Hilâfetin,
Evkâf ve Şeriyye Vekâleti'nin kaldırılması, Tevlüd-i Tedrisat
Kanunu'nun çıkarılması, Türk Medenî Hukuku'nun çıkarılması ve hukuk
alanındaki yeni düzenlemeler lâik devlet ve lâik toplum politikalarının
kanıtıdır. Böylece Osmanlı geleneksel siyasetindeki dinsel toplum ve
dinsel devlet politikaları terk edilmiştir.
Türkiye
Cumhuriyeti aynı zamanda bir demokrasi hareketi olarak ortaya çıkmıştı;
daha başlangıçta Sivas Kongresi'ne çağrı yapılırken Amasya
Genelgesi'yle "milletin güvenini kazanmış" delegelerin hemen yola
çıkarılması istenmekteydi.
Erzurum
ve Sivas Kongreleri'nde halkı temsil etmek üzere "Heyet-i Temsiliye"ler
seçilmiş ve Mustafa Kemal Paşa, Kongre çalışmalarında daima delegelerle
birlikte hareket etmiştir. Bu hususta kendisi, daima delegelerle
birlikte hareket etmiştir. Bu hususta kendisi, "Ben istese idim derhal
askerî bir diktatörlük kurar ve memleketi öyle idareye kalkışırdım.
Fakat ben istedim ki, milletim için modern bir devlet kurayım ve onu
yaptım." demiştir.
Mustafa
Kemal Atatürk, millî hakimiyet siyasetini devlet yönetiminin esası
yaparken Osmanlı dönemine, bir "şahıs devleti" olduğu eleştirisini
yöneltir. Ona göre Osmanlı dönemindeki icraatlar milletin arzusu ve
gerçek ihtiyaçları istikâmetinde olmaktan çok, Saltanatın ve onun
etrafındaki küçük bir zümrenin arzuları, emelleri istikâmetinde idi..
Bu çevre Padişahın arzularını bir ilâhî gerek, dinsel bir icap gibi
göstermekten de çıkar umuyorlardı. Bu şahıs yönetim mutlakiyet tarihî
seyir içinde iyice güçsüzleşti ve "devletin ölmesiyle" sonuçlandı.
Devletin ölmesi demek, fonksiyonlarını yerine getirememesiydi. Amasya
Genelgesi'nde belirtildiği gibi "vatanın bütünlüğünün, milletin
istiklâlinin tehlikede" olması demekti. Mustafa Kemal Paşa, bu döneme
yönelik eleştirilerinde devlet ölmüştü, bir millî devir yaşamıyorduk
der: "Türk milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatıyla bir
devlet" kuruyordu.
Mustafa
Kemal Paşa, 27 Ocak 1923'de İzmir Hükümet Konağı'nda yaptığı konuşmada
"hakimiyeti milletin uhdesinde tutmak, bu hakimiyetin bir zerresini
sıfatı, ismi ne olursa olsun hiçbir makama vermemek, verdirmemektir."
demiştir. Nitekim, kendisine yapılan halife olma teklifini reddetmiş,
ömür boyu cumhurbaşkanı olma şayiaları üzerine de, bu tür
söylentilerden ciddî biçimde incindiğini belirterek, "Benim gayem
Türkiye'de, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde millet egemenliğini takviye
etmek ve ebedîleştirmektir." demiştir.
Mustafa
Kemal Atatürk, bu demokratik siyaset anlayışını kurumlaştırarak, ebedî
kılmak istemişti: Çok partili siyasî hayata geçme çabaları, kadınlara
siyasî haklar tanınması demokratik devlet ve demokratik toplum
politikalarının kanıtıdır.
Mustafa
Kemal Atatürk'ün millî hakimiyet ve demokrasi siyasetiyle, çağdaş
kalkınmış bir Türkiye siyasetini özetle anlatması bakımından Arnold
Tynbee'nin şu sözlerini nakletmek yerine olacaktır. O, Atatürk'ü
tanımlarken, "Bir insan ömrünün boyutları içinde Fransa İhtilâli ve
Sanayi İhtilâli çakışmıştır." demektedir.
Sonuç olarak; Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı ve eseri incelendikten sonra karşımıza şöyle biri siyasetçi profili çıkmaktadır:
a)
Mustafa Kemal Atatürk, tam bağımsızlık, millî hakimiyet ve modernleşme
/ çağdaşlaşma ilkelerinden kaynaklanan bir siyasetin takipçisi olmuştur.
b)
Mustafa Kemal Paşa'nın siyasal kişiliğinin en güçlü yanı devlet
kuruculuğudur. O bu özelliğiyle kendisinden önceki reformlardan ve
reformculardan ayrılır; Teokratik, monarşik, geleneksel Osmanlı
Devleti'nin çöküntülerinden millî, lâik, demokratik bir devlet
kurabilmiştir.
c)
Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet
dönemindeki inkılâp hareketlerinin uygulanmasında siyasetin uygun
ortamını gözlemiş, halkın desteğini kazanmaya itina göstermiş,
inkılâpların halk tarafından haklılığının kabulü anını beklemiştir.
d)
Mustafa Kemal Atatürk, iç ve dış politikada gerçekçi bir siyasetin
kurucusu ve takipçisi olmuştur. Bu hususta onu genellikle Enver Paşa
ile karşılaştıranlar Mustafa Kemal Paşa'yı askerî ve siyasî bakımdan
gerçekçi bulmuşlardır.
e)
Atatürk'ün siyasal kişiliğinin en önemli yanlarından bir de Türk
milletine ve onun geleceğine olan inanç ve güvendir; Onuncu Yıl
Nutku'nda "Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medenî vasfı ve
büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkışafıyla, geleceğin yüksek
medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır." diye haykırışındaki
heyecan ve hissiyatı duymak lâzımdır.
1
Nisan 1937'de Cumhuriyet gazetesinde çıkan konuşmasında, 19 Mayıs
1919'da Samsun'a çıktığı günkü ortamı anlatırken elinde hiçbir maddî
kuvvetin olmadığını söylüyor ve "Ben Türk ufuklarından bir gün mutlaka
bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına,
bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu adetâ
gözlerimle görüyordum." diyor.
Mustafa
Kemal Atatürk, siyasal kişiliğiyle ve dehâsıyla, her şeyin sona erdiği,
bittiği zannedildiği bir zamanda milletine güvenle ve onunla elbirliği
yaparak nelerin olabileceğini ortaya koymuştur. Atatürk bu kişiliğiyle
bir milletin kurtuluşunu sağladığı gibi, geleceğini de inşa eden bir
siyaset adamı olmuştur.
Hatırası ve eseri önünde saygıyla ve minnetle eğiliyoruz.
* Selçuk Üniversitesi tarafından 11 Kasım 2002 tarihinde düzenlenen Atatürk'ü Anlamak konulu panelde bildiri olarak sunulmuştur.
** Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:10
Konya-2002
Sayfa: 235-242

Etiketler:
Bilimler
Tarih
Atatürk' ün Siyasi Kişiliği
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |