Okunma: 1507 kez
Bir başka ifadeyle, “Birinci Aydınlatma Çağı”nın dünyası, Aristo mantığın doğrusal kurallarına tabidir. Bir ya-ya da dünyasıdır. O yılların anlayışına göre, bir şey, ya doğrudur, ya da yanlış. Ya siyahtır ya da beyaz. “Hem doğru hem de yanlış” olamaz, çünkü “doğru” tektir.
Şimdi… Newtonian dünya görüşü, sadece fiziği değil, fiziğin dışındaki diğer tüm bilimleri de etkilemiştir. Modern dünyayı şekillendiren başta hukuk, sosyal bilimler, sanat, edebiyat, hatta müzik Newtonian veya Klasik Fizik’in kuralları doğrultusunda şekillendi.
Bugün size “İkinci Aydınlama Çağı” diye adlandırılan “düşünce
devrimi”nden ve bu devrimin hayatımızda ve hukuk sistemleri üzerindeki
etkilerinden bahsedeceğim.
“İkinci Aydınlanma Çağı”nın ne
olduğunu kavrayabilmemiz için beşyüz yıl kadar geri gitmemiz, “Birinci
Aydınlanma Çağı”na dönmemiz gerekecek. Hatırlayacağınız gibi, “Birinci
Aydınlanma Çağı,” Aristo’yu kaynak edinen; Kopernik, Kepler, Galile ve
Newton’la devam eden bir dizi buluş ya da keşif sonucunda kitabi
dinlerin, yani Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın, Dünya ve
Kâinat’a dair açıklamalarını reddeden, onlara yeni açıklamalar getiren
sürecin adıdır.
Birinci Aydınlanma Çağı öncesinde Kâinata
ilişkin “doğrular” ya din kitaplarında yazılı vahiyler ya da usavurum
yoluyla saptanır. Isaac Newton’un 1687 basımı “Principia”sı ile
birlikte “doğrular”ın gözlem sonucu olarak belirlenmesi ilkesi kesin
olarak benimsenir. Gözlem ve deney, bilimsel düşüncenin olmazsa
olmazları olarak yerleşir.
Vahiye dayalı düşünce biçimini
reddeden Newton, Kâinat ve Dünyanın çok sayıda olmakla birlikte
gözlemlenebilir ve çözümlenebilir verilerden oluştuğunu söyler. Kâinatı
ve Dünya’yı oluşturan parçacıklar, belirli fizik kurallarına göre
hareket ederler. Parçacıkların birbirleriyle olan ilişkileri
“nedensellik” çerçevesinde gelişir. Biz insanlar, nedensellik
kurallarının neler olduğunu keşfedersek, Kâinatın ve Dünyanın nasıl
işlediğini kesin olarak öğrenebiliriz. “İnsanlığı Kâinatın nasıl
işlediğini öğrenmekten alakoyacak hiçbir şey yoktur.” Böyle denir.
Newton, parçaların gözlemlenmeleri ve çözümlemeleri sonucunda ortaya
çıkacak birkaç sade, basit ve kesin kanunun “bütün”e
uygulanabileceğini, bu sade ve basit kanunların “bütün”ü kesin olarak
açıklayabileceğini savunur. Böylece, Newton Fizik’inin tanımladığı
fiziki hayat, belli kurallara göre işleyen, “deterministik” bir
sistemdir. Her olay, bir takım nedenlerin kaçınılmaz sonucu olarak
ortaya çıkar. Ne Kâinat’ta, ne de Dünya’da belirsiz olan, bulanık olan,
ortada olan hiçbir şey yoktur.” Böyle bilinir.
Bir başka
ifadeyle, “Birinci Aydınlatma Çağı”nın dünyası, Aristo mantığın
doğrusal kurallarına tabidir. Bir ya-ya da dünyasıdır. O yılların
anlayışına göre, bir şey, ya doğrudur, ya da yanlış. Ya siyahtır ya da
beyaz. “Hem doğru hem de yanlış” olamaz, çünkü “doğru” tektir.
Şimdi… Newtonian dünya görüşü, sadece fiziği değil, fiziğin dışındaki
diğer tüm bilimleri de etkilemiştir. Modern dünyayı şekillendiren başta
hukuk, sosyal bilimler, sanat, edebiyat, hatta müzik Newtonian veya
Klasik Fizik’in kuralları doğrultusunda şekillendi.
Örneğin,
ekonomide, Newton’un atomlardan oluşan Kâinat paradigması, Adam
Smith’in şahsi çıkarlarını kovalayan bireysel girişimcilerden oluşan,
kapitalist/liberal anlayışının temelini oluşturur. Fizikte münferit
atomların birbirleriyle olan ilişkileri, ekonomide bireylerin
birbirleriyle olan ilişkileri olarak algılanır. Gerek fizikte, gerekse
ekonomide kullanılan araştırma yöntemi de aynı esasa dayanır: sistemi
mümkün olan en küçük parçasına indirmek ve bu parçacıkların davranışına
bakarak “bütün”ün geleceğine dair karar vermek, tahmin yürütmek.
Newton’un dünyada belirsizlik, bulanıklık yoktur; bir şey ya öyledir ya
da öyle değildir; ya siyah ya da beyazdır, gri yoktur, anlayışını,
siyaset bilimine taşıdığımızda iki olgu ile karşılaşırız: keskin
ideolojiler ve onların pratikteki sonuçları olan toplum mühendisliği.
Ve ideolojiler/toplum mühendisliği doğrultusunda şekillenen hukuk
sistemleri.
Toplum mühendisliği, baskıcı ya da en azından
Jakoben yani tepeden inmeci yönetimlerle sonuçlanır. İdeolojiler
pratikte daha da keskinleşir. Örneğin, Birinci Aydınlanma Çağı’nın
siyah-beyaz dünyasında ya sağcı, ya da solcu olunur. Hem solcu, hem de
sağcı olduğunu savunan birisi ciddiye alınamaz. Ya da, daha güncel bir
örnek: hem laik, hem de Müslüman olunabileceği şeklindeki bir iddia ya
kabul edilemez bir yozlaşma olarak nitelendirilir ya da marjinal bir
tutum olarak kenara itilir.
Gelelim hukuka: hukukta da neyin
suç olup, neyin suç olmadığı kesin olarak belirlenir. Cinayet,
hırsızlık vb. suçlar, ve cezaları matematiksel bir hassasiyetle
maddeler, fıkralar şeklinde tanımlanır. Bir sanık, ya katildir ya da
değildir, ya hırsızdır ya da değildir. Biraz katildir, biraz değildir
diye bir şey yoktur. Tıpkı Klasik Fizikte olduğu gibi, burada da gri
alanlar olmamalıdır. Tersi, keyfilik, hukuksuzluk sayılır. Kadı
Nasrettin, Nasrettin Hoca, gibi, “Davalıya sen haklısın, davacıya sen
de haklısın, ikisinin birden haklı olamayacağını savunan dava katibine,
vallahi sen de haklısın!” diyen bir mahkeme düzeni olamaz. Komik olur.
Günümüzde, Birinci Aydınlanma Çağının mimarı olan “Newton Fiziği”ne,
artık “Klasik Fizik” diyoruz. Klasik Fizik’in dünya görüşüne “mekanize”
dünya görüşü diyoruz. Neden mekanize, çünkü dünyayı bir “makine” olarak
görüyor. Nitekim, “devlet çarkının dişlileri,” “hükümet mekanizması”
gibi sözler dile girmiştir. Dikkat ederseniz insana dair pek çok
olgunun makine terimleriyle - “kafası tıkır tıkır işliyor” gibi - ifade
edildiğini duyarsınız.
Birinci Aydınlanma Çağının “mekanize”
dünya görüşünün sarsılmaya başladığı yıllar, 1920’ler. Nedeni, o
yıllarda filizlenen parçacık ya da Kuantum Fiziğindeki ilerlemeler.
“Yeni Fizik” diye de bilinen Kuantum Fiziği, bilim dünyasının
anlatageldiğim “doğru” anlayışını altüst ediyor, çünkü siyah-beyazcı
Newton Fizik’inin aksine, “Yeni Fizik”te “kesinlik” yok, “tek” doğru
yok. “Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şey imkânsız değil.”
Yeni Fizik’in en önde gelen mimarlarından birisi, Albert Einstein.
Albert Einstein’ın “matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz,
gerçeği yansıttığında kesin değildir” saptaması, Klasik Fizik’in
siyah-beyaz dünyasına bomba gibi düşüyor. Bunu “ışık” hakkındaki yeni
bilgiler izliyor. Şöyle ki, klasik fizikçiler, ışığın ya cisimcik
bölüklerinden ya da dalga serilerinden oluşmuş olması gerektiğini
düşünürlerdi. Hem dalga hem de cisimcik bölüklerinden oluşan “ışık
tanımlaması” kabul edilemezdi, “saçmalık”tan başka bir şey olmazdı. Ne
ki, gerçeğin bu olmadığı ortaya çıktı.
Evet, ışık, hem dalga
serileri, hem de cisimcik bölüklerinden oluşuyordu. Dahası, dalga veya
cisimcik niteliğini gözlemci ile adeta bir diyaloğa girerek
belirtiyordu.
Arşimed’in “Evraka! Evraka!” diye bağırdığı su
ve tas deneyini hatırlarsınız. Kuantum Fizik’inin evrekası da ışığın
hem dalga serileri hem de cisimcik bölüklerinden oluştuğunu saptayan
deneydir. Bu deneyde, herhangi bir ışık kaynağının, mesela bir ampülün,
önüne dalga dedektörü koyulduğunda, ışığın dalga niteliğini açık
ettiği, oysa cisimcik dedektörü kullanıldığında cisimcik niteliğini
sergilediği görülür. Deneyin telmihi, ışığın biz onu nasıl görmek
istiyorsak, kendisini bize öyle gösterdiğidir!
Deneyin
sonucu öylesine garipsenir ki, kuantum Fizikcisi Erwin Schrödinger,
ışığın bu hem dalga hem de cisimcik olma niteliğini vurgulamak için
“Schrödinger’in Kedisi” diye anılan, kuantum deneyini tertipler.
Schrödinger, bu deney ile ışığın tetikleyeceği bir tabancanın
namlusunun karşısına yerleştirilen bir kutuya konan bir kedinin ölü ya
da diri olmasının, ışığın dalga ya da cisimcik gibi hareket etmesine
bağlı olduğunu göstermeyi amaçlar. Işık, cisimcik gibi hareket ederse
kedi ölecek, dalga gibi hareket ederse yaşamaya devam edecektir. Işığın
ne zaman nasıl hareket edeceği asla bilemeyeceğimiz şeylerden biri
olduğu için, deney bizi kedinin ölümle/yaşamın üstüste bindiği,
süperpoze bir durumda olduğu şeklinde garip bir gerçeklikle karşı
karşıya getirir. Böylece aynı anda ölü ve diri olmak gibi bildiğimiz
hayatta imkansız olan bir keyfiyetin kuantum dünyasında bir gerçeklik
olduğu vurgulanır.
Anlaması zor, alışması, sindirmesi daha
da zordur ama gerçek budur! Kuantum devrimi ile, ya ölü olunur ya da
diri şeklindeki siyah-beyaz anlayışın tek doğru olduğu inancı yıkılır,
yerine “hem o doğru hem de bu doğru” gerçekliği gelir. Bu durum Aristo
mantığının yani doğrusal, lineer mantığın tek doğru olmaktan çıkması
demektir. Derken, birbirinden çarpıcı iki gelişme daha olur: “Kaos
Paradigması”nın keşfi ve “fuzzy,” puslu veya saçaklı dediğimiz
çokdeğişkenli mantığın matematiğe dökülmesi.
Kaos
paradigması, Klasik Fizik’in açıklayamadığı için gözardı
ettiği/yoksaydığı “türbülans”a/karmaşa’ya anlam kazandıran, “dinamik
sistemler” denilen fenomenlerin işleyişini açıklayan ilkedir. Dinamik
sistemlerden kasıt ise: deniz dalgaları, girdaplar, borsa hareketleri
gibi neden-sonuç ilişkileri kesin olarak saptanamayan, Klasik Fizik’in,
“şunu şöyle etkilersen bu sonucu alırsın” şeklindeki nedensellik
ilişkilerinin işlemediği, doğrusal olmayan sistemler.
Einstein’ın “matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği
yansıttığında kesin değildir” sapmasını hatırlayalım. Büyük bilginin bu
cümleyle özetlediği olgu, dünyada hiçbir oluşumun/hiçbir hadisenin
kesin olarak gözlemlenemediği gibi, kesin olarak ölçümlenemediği
olgusudur. Bunun böyle olduğunu Klasik Fizikçiler bilir, ancak
işlevsellik adına küsüratı gözardı ederlerdi. Oysa, Kaos Teorisi,
gözardı edilen küsuratın, küçücük farkların, dinamik sistemlerde altüst
edici fırtınalar yaratabildiklerini ortaya çıkardı.
Kelebek
etkisi diye bilinen olay, dinamik sistemlerin başlangıç noktalarında
meydana gelen en ufak bir değişikliğin beklenmedik sonuçlar
doğurabilmesi olayı. Ufacık bir su damlası bir tsunamiye dönüşebiliyor.
Şu anda Beylerbeyi’nde kanat çırpan bir kelebek, bir süre sonra burada
Ankara’da fırtınaya sebep olabiliyor.
Öte yandan, insan
toplulukları da dinamik sistemler. Kaos paradigması bize ne kadar iyi
düzenlendiği, denetlendiği sanılırsa sanılsın, herhangi bir toplumsal
olayın bütün bir dünyayı sarsacak kelebek etkisi yaratabileceği
söylüyor. Diğer bir deyişle, “ateş olsa cürmü kadar yer yakar” hükmünün
hiç de gerçekçi bir hüküm olmadığı, tersine, şeytanın ayrıntılarda
gizli olduğu ortaya çıkıyor.
“Matematik kesin olduğunda
gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir,” çünkü gerçek
hayatta olgular, veriler, “fuzzy” veya “puslu”dur, ölçümler fuzzy veya
“puslu”dur, hatta ölü ile diri arasındaki fark bile fuzzy ya da
“puslu”dur. Nesneler arası ilişki fizikçilerin öngördüğü şekilde
tezahür etmeyebilir. “Hiçbir şey kesin değildir, ama herşey mümkündür.”
Klasik Fizik’in “Birinci Aydınlanma Çağını” başlatıp,
günümüze hakim olan “mekanize” dünya görüşünü şekillendirdiği gibi,
“Yeni Fizik” de “İkinci Aydınlanma Çağı”nı başlatıyor ve insanın
kendisine, kendi bedenine, topluma, Kâinatı oluşturan canlı cansız tüm
varlıklara hatta “canlılık ve ölülük” durumlarına bakışını radikal bir
biçimde değişmesini öngörüyor.
Siyah-beyazcı Aristo
mantığının tek doğru olmaktan çıkması, Kaos paradigması, dinamik
sistemler olan insan toplumları için fevkalade önemli. Birinci
Aydınlanma Çağında olduğu gibi, fizik bu defa da, başta sosyal
bilimler, hayatın her veçhesi yeni gelişmelerden etkileniyorlar.
Birkaç örnek verirsek, meselâ, ekonomide insanları sadece maddi
çıkarları doğrultusunda hareket eden atom benzeri bireyler olarak
değerlendiren ekonomik modeller sorgulanıyor. Bu durum hem
liberal-kapitalist, hem de sosyalist sistemler için geçerli. Siyaset
biliminde, Kaos Paradigması, toplum mühendisliği girişimlerini
tahtından ediyor. Tarih araştırmaları doğrusal olmaktan çıkıyor. Aynı
şey, sosyoloji, psikoloji ve tıp için de geçerli. Örneğin, tıpta kimin
ne zaman ölü sayılacağı meselesi ortaya çıkıyor ki, bu mesele anında
hukukun meselesi haline geliyor. Ölümle yaşam arasında çizilen çizginin
keyfi bir çizgi olduğunun isbatı, işi büsbütün karıştırıyor.
Bununla birlikte, “suç” kavramı tartışılıyor ve Birinci Aydınlanma
Çağı’nın pozitif hukuk anlayışı sorgulanıyor. O kadar ki, “hukuk adalet
dağıtmalıdır; kurallar, kaideler değil” şeklinde bir itiraz giderek
daha yüksek sesle duyuruluyor. Bu da, tahkim mahkemelerinin
itibarlarının ve sayılarının artmasıyla sonuçlanacak gibi duruyor.
Neden, çünkü, hakemlerin, formal/resmi hukukun siyah-beyaz kurallarını
bir yana bırakarak, hafifleştirici ya da ağırlaştırıcı nedenleri
ayrıntılı bir şekilde inceleyebileceği düşünülüyor. Az önce de
belirttiğimiz gibi, şeytan ayrıntıda gizli çünkü.
Daha uç
bir gelişim: “kadı” sistemini müdafa eden sesler gürleşiyor. Nedeni
yine aynı: Aristonun siyah-beyaz sisteminin hukuktaki uygulamalarının
kaba ve indirgemeci olmaları nedeniyle adaletsizliğe neden oldukları
inancı.
Özetle, Schrödinger’in Kedis’inde sembolleşen Yeni
Fizik ve onun türevleri Kaos Paradigmasının ve fuzzy, saçaklı mantığın,
insanlığı siyah-beyaz düşüncenin cenderesinden, kesin yargıların
kabalığından ve zorlamasından kurtaracağı düşünülüyor. Dünyada yüzde
yüz doğru olan hiçbir tanım veya ölçü olmadığını idrak noktasına
getiriyor. Öyle görünüyor ki, 2000li yılların hukukçularını görülmedik
değişiklikler, reformlar bekliyor.
[Ankara Hukuk Fakültesi]
Konferans

Etiketler:
Bilimler
Hukuk
İkinci Aydınlanma Çağında Yeni Hukuk Anlayışı
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |