Okunma: 921 kez
Akıl ile çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatırız, beyin ,düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa... onunla birlikte gövde de ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor.
1996 yılında bir gece bir müsvette kağıda sıraladığım tüzük maddelerini ertesi gün temize çekerek diğer evraklarla birlikte Beyoğlu Dernekler Masası’na teslim ettim. “Şizofreni Dostları Derneği” nin kuruluş dosyası idi verdiğim şey. Bu dernek birazdan kendilerinden söz edeceğim insanların (ki bunlar hasta, hasta yakını ve hekimlerdir) epeydir süren çalışmalarının, sohbet ve tartışmalarının eseridir. Ben sadece uygulayıcısı oldum.
Yıl 1993, yer Teşvikiye Eylül Psikiyatri Merkezi. Burada Dr. Fatih Altınöz(bence bütün bu sürecin en önemli kişisi ve belirleyenidir.), Dr. Erdoğan Özmen, Dr. Hakan Atalay, Dr. Peykan Gökalp, Klinik Psikolog Güno Bilger ve ben vardım. Ve o sıralar şunları konuşuyorduk:
“Psikiyatrik sorun, kişiyi güncel ve tarihsel düzlemlerde etkileyen biyolojik, psikolojik, toplumsal ve çevresel etmenlerin birleşim bölgesinde yer alır. Psikiyatrik sorunun bu sorunlardan etkilenen kişiden ayrı, soyut bir anlamı yoktur. Bunu akıldan çıkarmazsak her psikiyatrik yardım aramak zorunda kalan kişinin “içinden” bakışıyla görülen psikolojik, biyolojik, toplumsal etmenlerle, dışardan görülenlerin her zaman birbiriyle örtüşmediğini, ama içine geçerek psikiyatrik rahatsızlık denen süreci belirlediklerini de kabul etmiş oluruz.”
(Eylül’e Gelirken başlıklı broşürden)
Kısa zaman da “diğerlerinden” farklı, ayrı ve şaşırtıcı bir yerde duran bir grup haysiyetli insanla/doktorla yan yana bulunma şansına sahip olduğumu fark etmiştim. Ve her seferinde, “ateş düştüğü yeri yakarmış” dedirten bir çok hasta ve hasta yakınını da tanımaya başlamıştım.
Bu arada, Bakırköy’de çıkartılmaya başlayıp giderek yaygınlaşan bir dergi de vardı: “Şizofrengi”. İsminin hemen altındaki “bütünüyle kuşkudayız” cümlesi zaten nasıl bir dergi olduklarının da habercisiydi. Yayın kurulunda Fatih Altınöz, Yağmur Taylan, Kültegin Ögel’in yanı sıra ekibe daha sonra Mehmet Şenol’da katılmıştı.
“Şizofrengi”’de şöyle yazılar çıkıyordu:
“İşte ben, dans eden ayısı bu şizofreni sirkinin,
ne numaralar yapayım sizlere?
Abuk sabuk konuşup çığlıklar mı atayım?
Postumu yırtıp parçalama mı ister misiniz?
Kedilerle kuşlarla konuşmamı?
Ya da ağlamamı?
Tümünü yaptım daha önce.
Hayır, bunların hiçbirini yapmasan daha iyi ederim,
Muhakkak ki canınızı sıkardım. Bilmek istemediğiniz bir şey söyleyeceğim sizlere, tercih ederdiniz bilmeyi, kişisel öykümü, hastalık öykümü, diagnozumu, prognozumu, kognozumu, kafa tasımın ebatını, haplarımın ebatını, hücremin ebatını, paranoid mi, reaktif mi, yoksa ayrışmamış tip miyim? Rüyalarımı anımsaya biliyor muyum? Hala yatakta mıyım? Uslu uslu yola gelecek miyim?
Yanıtım hayır! Lanet olsun, ben bir insanım. Yiyorum,sıçıyorum ve uçuyorum, tıpkı sizin gibi.
Okuyorum, koşuyorum ve sevişiyorum, tıpkı sizin gibi.
Hissediyorum, korkuyorum ve ürperiyorum, tıpkı sizin gibi
Lanet olsun, ben bir insanım...” (şizofrengi – haziran 1996- Kendall A. Merrıam- the construction of Madness- Based on the Symposium of Schizophrenia Uni. Of Maine,1974- Türkçesi: Arzu Güney)
---------------
Türkiye’de “Şizofreni Dostları Derneği” nin kuruluş hikayesi anlatılacaksa, Eylül Psikiyatri Merkezinden ve Şizofrengi dergisinden, bunların içinde yer alan, güç veren, katkı sağlayan herkesten şükran duygularıyla söz etmek boynumuzun borcudur. Ben onların arkadaşı olmaktan çok mutluyum.
---------------
Bir yerde problem varsa, sıkıntı varsa ve orada “biz” de varsak, bütün bunların sorumlusu ve “çözecek olan” da bizleriz. Bir insanın “bulunduğu yerden” yaşama dair yapabileceği müdahalelerin temel gerekçesinin hep yukarıdaki cümlede yer aldığını düşünürüm.
1996’da Kağıthane’deki özel bir polikliniğin, bir odasında resmi kuruluşu gerçekleşen “Şizofreni Dostları Derneği”nin ilk kurucuları ve üyeleri o zamanki telefon numarasını hatırlayacaklardır (294 0922). Derneğin kuruluşunun haber yapıldığı Cumhuriyet Gazetesindeki bir yazıdan sonra (F. Altınöz ve benimle söyleşi yapılmıştı) polikliniği her gün ortalama 50-60 civarında insan telefonla arıyordu. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Kars’ tan, Mersin’den, Antep’ten, İzmir’den Fransa’dan,İsviçre’den, Maraş’tan v.s gelen yüzlerce telefon. Kimi, heyecandan tıkanarak tebrik ediyor, kimi, yıllardır beklediği bir şeyin gerçekleştiği inancıyla “çocuğum 30 yıldır şizofren, malulen emekli, emekli maaşını siz alın çocuğumu derneğinize göndereyim, bundan sonra siz bakın” diyor, kimi, biran önce gelip bizimle tanışmak istiyor, kimisi de derneğin kuruluşuyla birlikte şizofreninin de kesin tedavisinin bulunduğu düşüncesiyle bize yeni ilaçların isimlerini soruyordu...
Bursa’dan gelen bir telefonu hiç unutmayacağım: bir şizofreni hasta annesi, Cumhuriyet Gazetesindeki yazıyı kesmiş, bir poşetin içerisine sarmalamış, dolabına koymuş, çok sıkıştığında, acıya ve kaygıya tahammül edemediğinde o yazıyı çıkartıp bir kez daha, yeniden okuyormuş. Telefonda bunları anlatıyordu bize.
“Psikiyatrinin tarihi “akıl hastalarının” şeytanın tutsağı olarak görülüp aforoz edilmelerinden tehlikeli bulunup kapatılmalarına, ya da akıl hastalığının özgün bir var oluş biçimi olduğunu öne süren görüşlere kadar geniş bir yelpaze sunar”. (Eylül’e Gelirken broşüründen)
Şizofreni Dostları Derneğinin, şizofrenleri/ akıl hastalarını zincire vurmakla, tanrının kutsanmış özel varlığı olarak kabul etmeye kadar uzanan bu uzun çizgiye oldukça etkili bir “çentik” attığını düşünüyorum.
Günümüzdeki egemen psikiyatri anlayışının, var olan ruhsal bozuklukları betimlemek olarak tespit ettiği temel sorun önümüze çok zengin nöropsikolojik testler, tomografiler ve MR lar koyuyordu. Bütün bunları öncelikli ve çok yaygın olarak kullanmamız dayatılıyorken, yani akıl hastalarını damgalayan ve toplum dışına iten çevresel koşullar tanı koyup, “tedavi edip dışarı salan” tıbbi uygulamalarla yan yana, kardeşçe hayatını sürdürürken bütün bunların karşısına neyi koymak gerekiyordu?
a- Şizofrenlerin sadece ilaç tedavilerini sürdürmek yerine, onları ve ailelerini her biçimde anlamaya çalışan, aile görüşmeleri, bilgilendirme, sosyal beceri grupları düzenlemek.
b- Rahatsızlıktan etkilenen kişilerin duygu ve deneyimlerini paylaşmalarını, tedavideki gelişmeleri izlemelerini sağlamak
c- Şizofrenisi olan kişilerin sosyal hayata uyumunu sağlamak,
d- Diğer insanlarla iletişim kurmalarını, sorumluluklar almalarını gerçekleştirmek. (Şizofreni Dostları Derneği tüzüğünden)
---------------
“Şiddetle parmak basmak istediğim bir noktaya denk düşüyor bu konu. Çoğu akıl hastanesindeki hasta bakımı en iyi durumda yetersiz ve en beterindeyse zalimlik ölçüsünde korkunç. Şizofreninin “çaresine” vakıf olmadığınızı biliyorum, ama yaşamı az çok yaşana bilir kılacak bir takım sağaltımın ve hangi personelin işe yarar olduğunu herkesten iyi biliyorsunuz ve eğer şu anki mezbeleliklerin ve onları işleten tıp şarlatanlarının böylece sürüp gitmesine izin verirseniz, bu kurumların sebep olduğu bütün o dayanılmaz acının sorumluluğun da büyük bölümünü yüklenmek durumunda kalırsınız.” (Kendall A. Merriam, a.g.e.)
Sirano de Berjerak’ın o çok meşhur hikayesinde, tüm o güzel mektupları en sonunda Sirano’nun yazdığını öğrenen kadın ısrarla sormaktadır: niçin, niçin söylemedin bana? Sirano’nun cevabı, hasta ve hasta yakınlarının yaşadıklarıyla “bizim” duruşumuzun trajik ilişkisini de çok iyi tanımlıyor. “tamam, onları ben yazdım, mektuptaki sözler benim ama üzerindeki kan O’ nun.” (buradaki O, savaşta daha önceden ölen yakışıklı askerdir)
Evet, “ateş düştüğü yeri yakıyor” ve bizim harcadığımız bütün “sözler” bir yana mektubun üzerindeki kan Onlar’ ın...
---------------
Ruh sağlığı bakımından bir ihtilal olacaksa eğer, öncelikle “düşüncelerimizde” gerçekleşmesi gerekir. Bizim kendi zihnimizde gerçekleşmesine çabaladığımız “ihtilal” bakın B.U. da nasıl gerçekleşiyor:
“B. U. insülin komalardan, elektro şoklardan, bağlanmalardan söz ediyor. Bir de, ihtilallerden. Türkiye’ de ihtilallerin Cuma günleri yapıldığını O’ndan öğreniyorum. Belki diğer ülkelerde, mesela Latin Amerika’da da öyledir. Bir de, çok daha kıymetli bir şeyi öğretiyor, B. U.:
ilk buraya yattığımda
1965 yaz
hukuk fakültesinde okuyordum
ankara’da
burası Bakırköy Hastanesi
Bakırköy İstanbul’da
O yatış.
Sıkıyı görünce ağlayış
Bakırköy Hastanesi’ne yatarken.
1965 yılı yattığımda.
Adil Üçok amca bağlayıp getirseydiniz dedi.
1969 yılı haziran 9
cumartesi.
Babamın ahbabıyla kendim geldim
İhtilal bu işte!...
“...kendim geldim/ihtilal bu işte!” Tüm bunlarla ve bunlara rağmen kendi ömrünün ihtilalini, akıl hastanesine bağlanmadan, polis zoru olmadan kendi gidişini ne güzel yazıyor. (Dr. Cemal Dindar- Yuvasız Kuşlar Gibi)
---------------
Borges’in dediği gibi: “An’lar vardır, sadece an’lar..” Şizofreni Dostları Derneği sürecinde, hatırladıkça mutlandığım ve umutlandığım o kadar çok fotoğraf var ki. Ama bir kaçını mutlaka paylaşmak isterim.
“Galiba 2. Uluslararası Şizofreni Günleri idi. Oldukça şık bir otelin, halılarla kaplı geniş ve rahat salonunda dernek yöneticilerinden genç bir bayan hastamız konuşmasını yapıyordu, son derece etkileyici, açık ve akıcı anlatımıyla salonda yer alan yerli yabancı psikiyatr, hasta, hasta yakınları ve diğer konuklar can kulağıyla onu dinliyorlardı. O, derneğin hayatındaki yaptığı değişiklikten, dernekle birlikte hastalığında yaşadığı değişimden söz ediyor heyecan ve umut dolu bir söyleyişi sürdürüyordu. Biraz gecikerek girdiğim için en arka tarafında duvarına yaslandığım salonu izlerken ve konuşmayı dinlerken içimden şöyle geçiriyordum: “Hiçbir emek boşuna değildir.””
Yer: Talimhane. Şizofreni Dostları Derneğinde genel kurul yapılmış, seçimler sonuçlanmış. Yeni yönetimin oluşmasıyla birlikte dernek yöneticiliğini “kurumun gerçek sahiplerine” devretme hazırlığındayız. Seçimde en çok oyu alan arkadaşımızın (bir şizofreni hastası) doğal ve haklı bir isteği var: dernek başkanlığını üstlenmek. Başkanlığın ve diğer yöneticilerin tespiti giderek bir tartışmaya dönüşüyor, hasta yakınlarından bir yöneticimiz dernek başkanlığını bir şizofreni hastasının sürdüremeyeceği peşin yargısıyla onun başkanlık talebine karşı çıkarak tartışmanın dozunu yükseltiyordu. Bu yönetici arkadaşımız bir ara: “ama beni yanlış anlıyorsunuz!” cümlesini sarf etti. Kendisi de şizofreni rahatsızlığını taşıyan bir başka yöneticimizin cevabı müthişti: “efendim, bizim hastalığımız da zaten yanlış anlama hastalığıdır, çok görmeyin. Biz yine de başkanlığı istiyoruz.”
---------------
Şizofreni Dostları Derneği kendi alanında öncüdür ve bir ilki gerçekleştirmiştir. 1996 yılında Kağıthane’de başlayan yolculuk önce Gümüşsuyu, şimdi de Talimhane’deki mekanlarında sürmektedir. 2005 yılında 600’ü aşkın üyesi ve her gün derneğe aktif olarak katılan 50-60 civarında hasta ve hasta yakını ile şimdiden bir “gündüz hastanesi” görünümündedir. Herkesin evinden getirdiği eşyalarla döşeli derneğin duvarlarında hastaların kendi yaptıkları resimler var. Dernekte sohbet ediyor, müzik dinliyor, resim yapıyor, satranç ve masa tenisi oynuyor, yemek yapıyorlar. Sadece hastalar değil, hasta yakınları da sürekli ve düzenli olarak terapi toplantılarına katılıyorlar. Herkes fikirlerini, deneyimlerini birbiriyle paylaşıyor. Seminerler, paneller ve geceler düzenleniyor. 2005 yılında ise 3.’sü gerçekleştirilen uluslar arası şizofreni günleri 10. yılına giren derneğe güç ve ivme katıyor.
“Türkiye’de Şizofreni Derneklerinin gelişim süreci, İstanbul Şizofreni Dostları Derneğinin gelişim süreciyle birebir örtüşür” desek yanlış olmaz. İstanbul’da başlatılan bu çabadan sonra şimdi Türkiye’de sayıları dokuzu bulan Şizofreni Dayanışma ve Dostluk Dernekleri artık “federasyonlaşmayı” tartışıyor ve gerçekleştirmek üzere.. Bütün bunlar çok güzel, şaşırtıcı ve umut veren gelişmeler. Hala yaşanan “psikiyatri pratiği” ile karşılaştırıldığında birşeyler değişmeye yüz tutmuş sanki... “ama biliyoruz ki insan ilişkilerinin mantığı paranoyanın mantığına yaklaşır. Her köşe başında tehlike pusuda yatar. Doğrulamanın korkuları yatıştırması zordur. Üst doğrulama ve üst-üst doğrulamaya gerek duyulur. “hakkımda ne düşündüğüne ilişkin düşüncelerim kendim hakkında ne düşündüğüme kadar geri gider ve ardından kendim hakkında düşündüklerim size karşı davranış tarzımı etkiler, ardından bu, kendinizi nasıl hissettiğinizi ve bana karşı davranış tarzınızı etkiler v.s., v.s.... sonsuz bir görevdir bu, kaçışı ya da çıkışı olmayan. Toplumu oluşturan aynalar hapishanesinde müebbetlikler, yaşam belirtisi görmek için gözlerini aynalara dikerler. Çok katlı yansımalar egonun acı çektiği çok katlı yaralar için afyondurlar. (Belleğini Yitiren Toplum , Russel Jacoby, Ayrıntı 1996, Çev. : H. Atalay)
“Ayna” metaforuna çok denk düşen bir hikayeyle devam edelim:
“Savaş öncesinde, gezgin satıcılar ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı. Dört tane ön, altı tane arka ayağı olan bir kurbağa dört tarafı ayna ile kaplı bir kutuya konurdu. Değişik açılardan görüntüsünü izleyen kurbağa hayretler içinde kalarak, şaşırarak yağlı bir sıvı salgılardı. Bu sıvı toplanır 3721 gün bir söğüt dalı ile karıştırılarak yavaş yavaş kaynatılırdı. Sonuç bu harika iksirdi. (Akira Kurosawa, Kurbağa Yağı Satıcısı,)
Bizim on ayağımız yok.. Ama yaşadığımız coğrafyanın “kapalı bir kutu” olduğu söylenebilir. Aynadaki görüntümüze hayretler içinde bakıyor ve şaşırıyoruz. Dilerim, görüntülerimizden korkarak salgıladığımız yağ, birilerinin yaralarına merhem olur.
Eleştirel bir psikoloji boyun eğmemelidir. Ben en azından bu dernek sürecinde boyun eğmediğimizi düşünüyorum. “....psikoloji bütünün deliliğini unutmamalı ve bugün insanlık dışı olan insani bir var oluşun erdemleriyle ideolojik olarak kibirlenmemelidir. Kurbanlara (yitirmişlere, hırpalanmışlara, umutsuzlara, şizofrenlere(b.a.) onları göklere de çıkarmadan, abartmadan yardım etmelidir.” (Russell Jacoby a.g.e.)
Görevimizin bu olduğunu düşünüyorum, “insanın” görevinin...
“uçuk beyaz bir ay var
gönlümün maviliklerinde
çook uzaklarda
hep benimle nasıl olacak bilemiyorum
yaşam...
bir tek gül açmış bahçede
gül çook üşüyecek...(M.D.)
ne yapabilirsek yapalım,
Gül’ün üşümesine müsaade etmeyelim...
Şizofreni Dostları Derneğinin bütün hikayesi budur...
Kaynak:
Dr. Ercan Kesal/İstanbul 2005

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Türkiye'de Şizofreni
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |