Şub
26
2009
|
Acayip Havalar |
|
|
Facebook'ta Paylaş
|
Ömer Madra
|
|
Perşembe, 26 Şubat 2009 |
Okunma: 1418 kez
2008’in Mayıs ayı başlarında Burma’da meydana gelen büyük siklon felaketinde en az 90 bin kişinin öldüğü, 56 binden fazla insanın kaybolduğu açıklandı. Bunlar, Burma hükümeti tarafından dünyaya açıklanan resmi rakamlardı. Ama, hükümetin sayıyı çok az bildirdiği, faciadan bir süre sonra da siyasi sebeplerle saymayı durdurduğu biliniyor. Gerçekte, Nergis adı verilen bu fırtına yüzünden toplam 1 milyon insanın ya zaten hayatını kaybettiği, ya da yardım yetersizliğinden yakın gelecekte ölmüş olacağından korkuluyor. Maddi zararın da 10 milyar dolar tutacağı tahmin ediliyor.
Nergis felaketini, Mayıs ve Haziran aylarında Çin’de büyük seller ve
heyelanlar izledi. Depremin yaralarını sarmaya uğraşan ülkede, 170’in
üzerinde insan sel sularına, çamur deryalarına kapılıp öldü ve en az 1
milyon 600 bin kişi yerinden yurdundan oldu. Yine aynı dönemde ABD’de
batıda, California’da orman yangınları ortalığı kasıp kavururken,
ortabatıda çok şiddetli yağmurların yol açtığı taşkınlar ve seller
tarihte görülmemiş seviyelere ulaşıyor, nehir bentleri yıkılıyor,
onlarca kişi sel suları ya da hortumlar yüzünden hayatını kaybediyor,
doğu yakasında ise bir çok insan sıcak dalgaları yüzünden hayatını
kaybediyordu.
Öte yandan, ABD, Avustralya, Türkiye gibi ülkelerin belli bölgelerinde
rekor seviyede kuraklık haberleri birbirini izlemeye devam ediyordu.
Türkiye’de Güneydoğu bölgesinde kuraklığın afet kapsamına alınması ve
olağanüstü önlemler alınması önerilirken, ve bir zamanların “tahıl
ambarı” olan Konya Ovası’nın “çöl iklimi”ne özgü yağış sınırına gelip
dayandığı açıklanıyordu. Haziran ortalarından itibaren Antalya’da,
Alanya’da, Muğla’da, İzmir’de, Çanakkale’de, Güney Kıbrıs’ta ve
Yunanistan’da peşpeşe çıkan orman yangınları büyük hasara yol açtı.
Yine Türkiye’de sıcaklıkların artmasıyla doğudan batıya ağır ağır kayan
kene “salgını” yüzünden ölenlerin sayısı üç düzineye yaklaştı.
Haziran’ın son haftasına girilirken, Filipinler’de etkili olan Fengşen
tayfunu hayatı felç etti, ülkenin güney ve orta kesimlerinde sel ve
toprak kaymaları meydana geldi, tayfun nedeniyle yüzlerce kişinin
öldüğü duyuruldu, binlerce kişi tahliye edildi, yollar kapandı,
elektrikler kesildi. Tayfunun yarattığı büyük fırtınada, içinde 800’den
fazla yolcu ve mürettebatın bulunduğu feribot alabora oldu; yolcuların
pek çoğu bu trajedide hayatını kaybetti...
Birkaç örneğini verdiğimiz bu genel tablo, objektif bir gözlemci için,
havaların gitgide daha aşırı bir hal aldığını net olarak ortaya
koyuyor. ABD’de, Britanya’da, Çin’de ve Afrika’da bazı yerlerde
ortalığı seller götürürken, Avustralya’da, ABD’de, Türkiye’de, Çad’da
kuraklık ve çölleşme yaygınlaşıyor, rekor sayıda orman yangınlarına
tanık olunuyor, buzullar eriyor, hastalık taşıyan ve taşımayan birçok
böceğin hayatiyeti ve cevvaliyeti artıyor. Genel olarak medyada bütün
bunlar, birbirinden bağlantısız “doğal felaketler” olarak ele alınıyor,
en fazlası “havalar acayipleşti” diye yorumlar getiriliyor.
Herşey Bilim İnsanlarının Söylediğine Uyuyor
Oysa, gerçekler böyle değil. Bundan 20 küsur yıl önce bilim dünyası
bütün bunların olacağını öngörmüş, son derece açık bilimsel kanıtlarla
ortaya koymuştu. Söylenen şuydu: Biz, ısı tutan sera gazlarını
atmosfere gittikçe artan oranlarda boca ettikçe gezegen daha da
ısınacak, bu da suyun yeniden dağılımı sürecini tetikleyecekti. ABD’nin
ve dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden Dr. James Hansen,
yürüttüğü araştırmaların sonuçlarını 1981-82 yıllarında yayımlamış, bu
konuda Kongre’ye de bilgi sunmuştu; ama bu sunumlar, (zamanın biraz
fazla ilerisinde oldukları için olsalar gerek), Hansen’ın deyişiyle
fazla “etki bırakmamışlar”dı.
Ne var ki, Hansen’ın bundan tam tamına 20 yıl önce, 23 Haziran 1988’de
ABD başkentinin gördüğü o en sıcak günlerde yine Kongre önünde yaptığı
“tanıklık”, iklim değişikliğini ve küresel ısınmayı dünya “siyaset
radarlarının ekranına” taşıyan – ve bir daha çıkmamasını sağlayan – en
önemli tek “olay” oldu denebilir. Küresel ısınma ve sera gazı
bağlantısına dikkatleri çekmeyi başarmıştı. Hansen’ın bundan bir yıl
sonra Kongre’de yaptığı bilimsel tanıklık ise küresel ısınmanın yeryüzü
su çevrimi üzerindeki etkisini şu şekilde ortaya koymaktaydı:
“Küresel Isınma, atmosferde daha fazla nem oluşması demektir.
Dolayısıyla, şiddetli sağanak olayları ve seller artacaktır. Bununla
birlikte, nemin olmadığı yer ve zamanlarda kuraklığın şiddet ve
yoğunluğu da artacaktır.”[1]
Bilim dünyasının “öngörüsü”, gayet somut ölçümlere, tarihsel verilerin
incelenmesine ve bilgisayar modellemelerine dayanmaktaydı. Eğer
gezegeni ısıtırsak, çorak ve kıraç bölgelerde toprağın nemi azalacak,
dolayısıyla bu bölgeler daha kuru hale gelecektir. Oysa, küresel
ısınmayla su buharlaşması daha fazla olacağından, daha ıslak bölgelerde
daha yoğun ve şiddetli sağanak yağışlar ve karların erken erimesi
eğilimleri görülecektir. Bütün bunlar da selleri arttıracaktır.
Dolayısıyla, günümüzde görülen “aşırı hava olayları”nın tamamı, bilim
dünyasının 20 küsur yıldan beri söylediği şeylerden ibaret.[2] Küresel
ısınma atmosferdeki su buharını artırıyor. Su buharının artması ise
daha çok yağmura değil, çok kısa süre içinde “istenmeyen yerlere,
istenmeyen miktarlarda” yağışlara, “tufan”lara yol açıyor. Küresel
ısınmanın orman yangınları üzerinde çeşitli etkileri de bilim dünyası
tarafından öngörülmüştü. Elbette kurak mevsimin uzayıp, ağaçları “çıra”
gibi yanıcı hale getirmesinin yanısıra, böceklerin de önemli rolü
olduğu belirtiliyor. Artık daha sıcak geçen kışları sağ salim atlatan
larvalar, ağaç böceklerine dönüşüp milyonlarca ağacı kurutuyor.
Ağaçların da böceklerle mücadele edecek özsuyu kalmamış oluyor.
Karların erken erimesi de bir başka boyut olarak karşımıza çıkıyor.
Yazları ve güz başları yağmur almayan bölgelerdeki dağlarda, normal
olarak yavaş yavaş eriyen karlarla oluşan dere ve çayların su ve nemi
sağlaması gerekirken, küresel ısınma nedeniyle erken eriyen karlar
yüzünden, ilkbahar sonu ve yaz başlarında taşan nehirler sellere neden
oluyor. Bu durumda da, yaz ortasından itibaren, yaz sonuna kadar çok
kuru ortamlarda orman yangınlarının sayısı ve şiddeti çok artıyor.
20 Yıl Sonra - 10 Yıl Kala
Bilim dünyasının öngörülerinin tamamının gerçekleşmiş olduğunu
söyledik. Yirmi yıl sonra durum nasıl peki? Dr. James Hansen’la
beraber, dünyanın önde gelen üniversite ve bilim kuruluşlarına mensup 8
öğretim üyesinin imzasını taşıyan ve Science dergisine sunulan “Target
Atmospheric CO2: Where Should Humanity Aim?” (Atmosferdeki
Karbondioksit Hedefi: İnsanlık Neyi Hedeflemeli?) başlıklı makalede,
şimdiye kadar bilimsel makalelerde kullanılması adet olan ılımlı dil de
bir ölçüde bir kenara bırakılarak şöyle bir değerlendirmeye yer
verildiği görülüyor:
“İnsanlık, toplu olarak şu rahatsız edici gerçeklikle yüzleşmek
zorunda: Endüstri medeniyetinin kendisi, kürenin ikliminin başlıca
itici gücü haline gelmiş durumda. Bugünkü rotamızda gitmeye devam eder,
enerji yoğun hayat tarzları için gittikçe büyüyen bir iştihayı beslemek
için fosil yakıtları kullanmaya devam edersek, yakında Holosen çağı
iklimini, yani insanlık tarihi dönemini geride bırakmış olacağız.
Endüstri devrimi öncesinde atmosferdeki karbondioksit seviyesini iki
katına çıkarmanın nihai cevabı, büyük olasılıkla buzdan neredeyse
tamamen arınmış bir gezegen olacaktır. (...) Eğer insanlık, üzerinde
medeniyetin geliştiği ve yeryüzünde hayatın uyum sağladığı gezegene
benzer bir gezegeni muhafaza etmek istiyorsa, iklim tarihi verileri ve
süregitmekte olan iklim değişikliği, CO2 miktarının, şu andaki 385 ppm
(milyonda parçacık) seviyesinden, en fazla 350 ppm’ye indirilmesi
gerektiğini gösteriyor.”[3]
Makalede, buzların erimesine bağlı olarak deniz seviyelerinde muazzam
yükselmeler, yağış düzenlerinde müthiş değişiklikler de aralarında
olmak üzere, geri döndürülemez nitelikte 6 ayrı “devrilme noktası”
öngörülüyor.
Karbondiyoksit seviyesindeki artışının büyük bir hızlanma göstererek
yılda 2.4 ppm’ye çıktığı, küresel ısınma üzerinde karbondioksitten çok
daha büyük etkisi olan metan gazı seviyesinin ise, gezegeni bir insan
ömrü içinde “iklim kıyametine” götürecek hızda bir artışa ulaştığı,
Grönland’ın bir tek yıl içinde 2-4 derece (C) ısınabileceği, Kuzey Buz
Denizi buz örtülerinin her yıl şaşırtıcı bir şekilde hızlanarak eridiği
ve 5 yıl içinde, hatta belki de bu yaz sonunda, yaz buzunun tamamen
ortadan kalkabileceği yolundaki bilimsel raporlar, aslında ne kadar
kritik bir eşikte bulunduğumuzu ortaya koyan son uyarı fişekleri
sayılabilir.[4]
Kritik eşiklerin aşılması anlamında aciliyet durumu nedir? Hansen ve
meslektaşlarının “Target CO2” makalesinde anlatıldığı üzere,
“devrilme/eşik seviyesi” ile “geri dönüşü olmayan nokta” arasında bir
ayrım yapılması gerekiyor.
1) Devrilme seviyesi, sera gazlarında büyük, istenmeyen, hatta feci
denebilecek sonuçlara yol açacak seviye. Bazı önemli sonuçlar açısından
devrilme seviyesine zaten ulaşılmış durumda. Dolayısıyla, CO2
miktarlarında en azından 350 ppm’ye ve muhtemelen daha da düşük
miktarlara ulaşmamız şart.
2) Geri dönüşü olmayan nokta ise, sürecin dinamiklerinin kontrolü ele
aldığı an. Sürecin artık bizim kontrolümüzden çıktığı, bizim
durduramayacağımız bir noktaya ulaştığı an. Örneğin, “artı geri
besleme” (positive feedback) denen ve doğrusal olmayan, non-lineer
gelişmeler veya zaten devam edecek olan ısınma yüzünden buzların
erimesinin önüne geçilememesi. Kuzey Buz Denizi’ndeki buz, ne yazık ki,
artık geri dönüşü olmayan noktaya gelmiş durumda. Yani, önümüzdeki
bir-iki onyıl içinde tüm yaz buzlarını yitirmiş olacağız.[5] Esasen,
tüm tedbirleri alıp derhal harekete geçmezsek, en fazla 10 yıl sonra
büyük bir istikrarsızlık dalgası içine girmemiz işten bile değil.
Gezegenin Kaderini Bir Avuç CEO’ya Terkedemeyiz
Bilimsel gerçekleri yansıtan bütün bu raporlardan çıkan iç karartıcı
tabloya rağmen, “herşeyin doğru yapılması” halinde, karbon salımlarının
oldukça hızlı bir şekilde düşürülebileceğini, okyanusların da CO2’nin
bir kısmını atmosferden çektiğini görmemiz pekâlâ mümkün. Ancak, bunun
sağlanabilmesi için, dünyanın dört bir yanındaki siyasi karar
alıcıların büyük çapta ve zahmetli (sıkıntı verici) birçok tedbirin
hepsini aynı anda ve şu anda almaya başlaması zorunlu görünüyor.
Bunların hiç şüphesiz en önemlisi (ve mutlak öncelikli olanı) yeni
yapılacak kömür yakıtlı elektrik santrallerine moratoryum getirilmesi.
Yani karbon tutma teknolojisine sahip değillerse, tek bir tane bile
yeni kömür santrali yapılmaması, mevcut santrallerin de önümüzdeki 20
yıl içinde aşamalı olarak ortadan kaldırılması. Bu konu, insanlığın ve
bütün canlıların geleceği açısından yaşamsal önem taşıyor ve elbette
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için de her türlü hükümet
politikasının özel bir dikkatle takibini gerektiriyor. [6]
Kömürün önemli bir ek dezavantajı da, beraberinde getirdiği büyük hava
kirliliği. “Temiz kömür” diye bir kavram olmadığını da önemle belirtmek
gerekiyor. Kömür mutlaka toprağın altındaki yerinde kalmalı!
İkinci olarak da, kumul petrolleri, bitumen, zift gibi alışılmadık
fosil yakıtlarının büyük oranda çıkarılıp kullanılmasını önlemek için
karbon salımlarına yeterince yüksek bir fiyat konması. Fosil yakıt
çağını birkaç onyıl içinde zaten geride bırakmak zorunda kalacağımız
besbelli iken, bunu çabucak gerçekleştirmek ve yenilenebilir enerji
(rüzgâr, güneş, jeotermal, vb.) çağına geçmek, örneğin, temiz hava ve
su, enerji bağımsızlığı, güvenlik sorunlarının azalması, istihdam
kaynaklarının artması gibi birçok açıdan, yeryüzündeki insanların ezici
çoğunluğu için son derece mantıklı görünüyor. Güneş ve rüzgâr gibi
yenilenebilir enerji kaynaklarının belki ilk bakışta göze çarpmayan bir
avantajı da, su tüketimine pek ihtiyaç göstermemeleri. 21. yüzyılın
belki de en önemli krizini su kıtlığının oluşturacağı ihtimali ve su
kaynaklarının değerinin giderek müthiş bir oranda arttığı gerçeği
gözönüne alındığında, bunun ne büyük bir avantaj oluşturduğu hemen
anlaşılabiliyor.[7]
Tabii, fosil yakıt sektöründeki bir avuç şirket yöneticisini bu ezici
çoğunluğun dışında tutuyoruz! Ama ne yazık ki, bu bir avuç özel çıkar
sahibi başta ABD olmak üzere pek çok ülkede hem siyasetçiler, hem de
medya üzerinde büyük bir nüfuza sahipler. Fosil çıkarlarının küresel
ısınma konusunda “tereddüt ve kuşku” yaratma konusundaki yoğun
propaganda çabaları, “yeşil badana” (greenwash) girişimleri hâlâ etkili
olmaya devam ediyor.[8]
Gençlik, Aktivizm ve Umut
Bununla birlikte, özellikle son yıllarda başta ABD’de olmak üzere
dünyanın birçok ülkesinde, çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakacağımız
gezegeni kasıp kavurmaya niyetli olanlara engel olmak konusunda
yükselen büyük bir hareketin oluştuğu apaçık ortada. ABD’nin pek çok
eyaletinde, 500’den fazla şehrinde Kyoto Protokolü’nün öngördüğü
kısıtlama tedbirlerin çok ötesine geçen kararlar alındı. Aynı anda 1200
şehirde aktivist hareketleri yapıldı, 50’ye yakın sayıda gençlik
örgütünün birleşip kurduğu Energy Action (Enerji Eylemi) koalisyonu,
ABD başkanlık seçimlerinde 1 milyon genç insanı doğa adına ve dev fosil
yakıt ve enerji şirketlerine karşı seferber etmiş durumda. James
Hansen, tam 20 yıl arayla ikinci kez Amerikan Kongresi’nde tüm dünya
gençliğini fosil yakıt CEO’larına karşı seferberliğe ve eyleme
çağırdı.[9] Avustralya’da kuraklık ve aktivistlerin mücadelesi,
seçimlerde liberal iktidarın tepetaklak gitmesine yol açtı, yeni gelen
İşçi Partisi hükümetinin ilk icraatı ise Kyoto Protokolü’nü imzalamak
oldu. İngiltere’de yeni uçuş pistleri yapılmaması için Heathrow
havaalanı önünde kamplar kuruldu, uçakların kuyruğuna, parlamento
binasının tepesine esprili pankartlar asıldı. Britanya’da 30 yıl aradan
sonra yeni kömür santralleri yapılması planları üzerine, en büyük
kömürlü santrale giden dev kömür trenleri durdurulup yükleri
demiryoluna boşaltıldı, trenin üstüne “Kömür Toprakta Kalmalı” diye dev
boyutlu bir pankart asıldı.[10]
Türkiye’de Kyoto’nun imzalanması için bir aydan biraz fazla bir süre
içinde 170 bine yakın imza toplandı ve imzalar koliler halinde taşınıp
TBMM’ye dilekçe olarak teslim edildi; son üç yılda küresel ısınmayı
protesto için dünyanın belli başlı tüm ülke ve şehirleriyle eşzamanlı
olarak binlerce insanın katıldığı 4 büyük gösteri yapıldı; nükleer
santral ihalesini protesto eden genç aktivistler Enerji Bakanlığı’nın
çatısına çıkıp oradan “Bakan Çıplak, Nükleer Masala İnanma!” yazılı bir
pankartı sallandırdılar; Kaz Dağları’nda altın arama faaliyetlerine
karşı güçlü protesto gösterileri yapıldı, “Kaz Dağı’nın Altı Değil,
Üstü Altındır” pankartları asıldı ve benzeri çevre eylemleri birbiri
ardınca sürüp gitti.[11] Bu yöndeki gösteri ve protestoların dünyanın
her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de güçlenerek arttığı ve kamuoyu
vicdanında giderek daha fazla yankı bulduğu gözleniyor.
Yani, özet olarak, fosil yakıt çıkarlarının karşısında aktivistlerin,
genç insanların, doğanın yanında yer alan bütün insanların, yaşama
dürtülerini izleyerek, şu yeryüzünde büyük bir dönüşüm
gerçekleştireceklerini, mutlaka galip geleceklerini ve tek evimiz olan
bu gezegeni bir avuç şirket yöneticisine kesinlikle teslim
etmeyeceklerini düşünmek için çok sebep var ortada. Büyük dönüşümler,
çevre analisti Lester Brown’un söylediği gibi [12], kimse farkında
değilken, birdenbire oluşuveriyor. Berlin Duvarı’nın sessiz sadasız
yıkılıvermesi, 68 hareketinin beş kıtanın sokaklarına bir bahar sabahı
âniden yayılıvermesi gibi... Gezegenin fosil yakıt talancılarından
kurtarılıp koruma altına alınması da böyle oluverecek muhtemelen –
âniden ve kimse farketmeden.
Velhasıl, görüldüğü gibi, belirtiler hızla çoğalıyor. O yüzden, biz mücadelemizi umut ve iyimserlikle sürdürmeliyiz.
Ve evet, biraz da çabukça.
Ömer Madra (SBF, ’68)
İstanbul, 22 Haziran 2008

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Acayip Havalar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editorial Yazar Hakkında:Türkiye Bilim Sitesi
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
Sponsor Bağlantılar

|
|
İlgili Makaleler
İlgili makale bulunamadı... |
Son Etkinlikler
Yakın tarihte gerçekleşecek etkinlik bulunamadı. |
|