Kamu hizmetlerinin yerine getirilebilmesi
için, kamu gelirlerinin toplanabilmesine ve giderlerinin yapılabilmesine imkân
veren ve parlamentolar tarafından onaylanan bütçelerin denk olması esastır.
Ancak, tarihsel süreç içinde baktığımızda, 1929 yılında ortaya çıkan ekonomik
bunalım sonrasında gelişen müdahaleci devlet anlayışı ile ekonomilerde yaşanan
talep yetersizliğinin devletin müdahalesi ve bunun gerektirdiği bütçe
açıklarıyla giderilmesi yönünde politikalar ağırlık kazanmıştır. Deflasyonist
baskıların hakim olduğu ekonomilerde ekonomik buhranın aşılmasında faydalı olan
söz konusu Keynezyen politikalar, birçok gelişmiş batı ekonomisinde 1960’lı
yılların sonlarından itibaren mali disiplinin bozulmasına ayrıca 1970’li
yıllarda yaşanan petrol krizlerinin de etkisiyle bütçe açıkları ile borç stoklarında
büyük ölçüde
artışlara yol açmıştır. Bu kötü gidişe karşı
1980’li yıllardan itibaren gelişmiş ülkeler, sıkı mali tedbirler almaya
başlamışlardır.
Kamu borç stokunda 1980’li yıllarla birlikte
yaşanan hızlı artış ve akabinde yaşanan ekonomik ve mali krizler, Türkiye’de
borçlanma olgusunun sorgulanması gereğini ortaya koymuştur. Kamu giderlerinin
kamu gelirleri ile karşılanamaması durumunda başvurulan yöntem, açığın
borçlanmayla finansmanıdır. Günümüzde borçlanma gelirlerinin, vergi
gelirlerinin alternatifi olarak olağan kamu gelirleri arasında yer alması,
devletleri tasarruf ettiğinden fazlasını harcamak ve oluşan tasarruf açıklarını
ya özel kesim fonları ya da dış alem tasarruf fazlalarından karşılamak gibi bir
kolaycılığa itmiştir. Bu nedenle, kamu harcamaları hızla artarken sağlam
kaynaklardan beslenen bir kamu mali yapısının oluşmaması, ekonomilerin bir borç
kısır döngüsüne girmesine, periyodik aralıklarla krizlerle karşılaşmasına ve
daha da önemlisi giderek bozulan bir mali yapı ile birlikte bütçelerin giderek
devletin temel fonksiyonlarını yerine getirememesine neden olmuştur.
Türkiye de son 20 yılda benzeri sorunlarla
karşı karşıya kalmıştır. 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin
Düzenlenmesi Hakkında Kanun çıkıncaya kadar yasal bir çerçeveye oturtulamayan
borç yönetimi yanında etkin ve sürdürülebilir bir borçlanma politikasının
olmayışı, dağınık idari yapı ve popülist ve gelirlerden kopuk harcama
politikaları, Türkiye’de borç stokunun hızla artması sonucunu beraberinde
getirmiştir. Bu durum, ekonomide belirsizliklerin ve borçlanma maliyetinin
artmasına, daha açık bir ifadeyle borçlanma vadelerinin kısalması ve yüksek
reel faizlere neden olmuştur. Tüm bunlar, hem kamu mali yönetim sistemi ile
birlikte borç yönetiminin, hem de maliye politikaları ile birlikte borçlanma
politikalarının yeniden sorgulanmasına yol açmıştır.
2.KAMU
KESİMİ BORÇLANMA GEREĞİ NEDİR?
Kamu kesiminin bir mali yıl içerisindeki giderlerinin o yıl
içerisindeki olağan kamu gelirleri ile karşılayamaması sonucunda açık vermesi
pek “ arzu edilmeyen” bir durum olarak kabul edilse de, gerek Türkiye’de
gerekse diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artık olağan
sayılmaktadır.Modern devlet anlayışı içerisinde bu durum olağandır.
Gereksinimler sürekli artmakta, özellikle demokratik parlamenter ülkelerde
seçimle iş başına gelen hükümetler toplumun arzu ve isteklerini yerine
getirmede daha duyarlı davranmaktadır. Hükümetler bir yandan ülkenin kalkınması
için gerekli yatırımları yaparken, diğer yandan sosyal harcamalara ağırlık
vermektedir Türkiye’de durum biraz farklıdır. Kamu gelirlerindeki yetersizlik,
harcamalarda savurganlık ve disiplinsizlik Kamu Kesimi Borçlanma Gereğini
sürekli arttırmaktadır. Kamu kesimi ile iki önemli tanımı açıkladıktan sonra
kamu kesimi borçlanma gereğini daha genel tanımlama imkanımız olacaktır. Bu
tanımlardan ilki bütçe açığı diğer ise nakit açığıdır. Bütçe açığı, kamu
harcamalarının kamu gelirlerinden fazla olması durumudur. Nakit açığı ise,
gelir ve gider kalemlerinin belli bir zamanda denkleşmesidir. O halde kamu
kesiminin ne olduğunu açıklarsak; konsolide bütçe, yerel yönetimler,KİT
bütçeleri, sosyal sigortalar bütçeleri ve fonlardan oluşur. Yani bu beş
birimden gelir ve harcamalar yapılır. Oluşan gelir-gider dengesi ise kamu
kesimi dengesidir. Buradan çıkacak sonuç, oluşan kamu kesiminin açık vermesi
durumu kamu kesimi finansman gereğidir. Kamu kesimi borçlanma gereği, kamu
kesimi birimlerinin gelir ve giderlerini nakit bazında değerlendirmeye tabi
tutuyor, ortaya çıkacak nakit açığı hesaplanıyor ve borçlanma gereksinimi de
böylece bulunmuş oluyor.Kamu kesimi finansman açığı : Kamu kesimi gelirleri -
Kamu kesimi giderleri 2004 yılını baz alırsak Kamu kesimi finansman
gereği : 129-168=34 katrilyon Kamu kesimi borçlanma gereği : Kamu kesimi finansman
açığı/ GSMH Kamu kesimi borçlanma gereği : 34 / 419= % 8,1 Görüldüğü gibi
bu yöntemle kamu kesimi borçlanma gereği bulunabilir. Bu açığın yıllara göre
nasıl seyrettiğine bakalım:1998’de ,9,4; 1999’da 15,5; 2000’de 11,8;2001’de
16,4; 2002’de 12,8; 2003’de 8,5;2004’te 8,1;2005’te 0.1,2006’da -2.1,2007’de
-1.4.Buradan görüldüğü borçlanmanın 2003 e kadar sürekli artış 2003 sonrası
düşüş göstermesidir.Bunun nedeni olarak 2003 yılı öncesinde KİT’lerin
başarısızlığı sonucu hazineye yük olmaları ve borç faizleri gösterilebilir.
2003 yılı sonrası KKBG’nin düşüşü konusunda ise hazine müsteşarlığının
uyguladığı “stratejik ölçüt’’ uygulamasındaki hususlar gösterilebilir. Bunlar:1)Borçlanmada
karşı karşıya kalınan faiz ve döviz kuru risklerinin hafifletilmesi amacıyla
borçlanmanın ağırlıklı olarak sabit faizli ve YTL cinsinden gerçekleştirilmesi.2)İç
borçlanmada vadenin piyasa koşullarında dikkate alınarak uzatılması.3)Nakit ve
borç yönetiminde oluşacak likidite riskinin azaltılması amacıyla yıl boyunca
yeterli düzeyde rezerv tutulmasıdır. Aslında borçlanmadaki asıl sorun
borçlanmanın miktarı değil vadesinin süresidir yani borçlanma vadesi kısa
olmamalıdır.Kısa vade demek yıllık borç servisinin yüksekliği demektir.Borç
stokunun yarattığı endişeyi gidermenin yolu vadeyi uzatmak.Vadeyi uzatmanın
yolu ise uzunca bir süre istikrarlı bir profil çizmektir.
Kamu
borçlanması, yalnızca gelir-gider açığını kapatmaya yönelik bir araç değildir.
Aynı zamanda, maliye politikasının da etkin bir aracı olarak
kullanılabilmektedir. Bütçesi açık vermeyen ve fakat durgunluk içinde bulunan
bir ekonomide, Devlet, borçlanarak yeni fonlar elde edip kamu yatırımlarını
arttırmak ve bu yolla da ekonomiye bir canlılık kazandırmak isteyebilir. Ya da
tam tersine, eğer özel kesimde durgunluğa karşın bir yatırım yapma hevesi
varsa, Devlet, borçlanmasını azaltıp piyasadaki ödünç verilebilir fonları özel
kesime yönlendirmek isteyebilir. Bütün bunlar, basit bütçe denkleştirmesi
amacından farklı olarak, maliye politikasının araçları olarak karşımıza çıkar.
Öte yandan
borçlanma, piyasada oluşmuş aşırı talebi kısmanın ve enflasyonist baskıları
kırmanın yolu olarak para politikasının yardımcı bir politika aracı şeklinde de
gündeme gelebilir.
Kamu
kesiminin borçlanma gereği, kamu giderlerinin kamu gelirlerinden fazla olması
nedeniyle ortaya çıkan açıktan dolayı meydana gelir. Kamu kesimi finansman
açığının standart tanımı, toplam kamu gelirleriyle giderleri içinde borçlardaki
değişmeler dışında ortaya çıkan fark olarak verilebilir.
Kamu kesimi
finansman açığı sonuçta başka kesimlerin finansman fazlalarıyla dengelenmek
zorundadır. Bu nedenle şöyle bir denklem yazılabilir:
Kamu Kesimi
Finansman Açığı = Özel Kesim Finansman Fazlasından Borçlanma + Yurt Dışı
Finansman Fazlasından Borçlanma
Söz Konusu açık
büyüdükçe kamu kesiminin bu açığı finanse etme yolu olan borçlanma gereğinin de
artması kaçınılmaz hale gelir.
Kamu
borçlanması, vergi gibi zorunlu ve karşılıksız kamu gelirlerinden farklı olarak
belirli bir bedelin ödenmesi karşılığı yapılır. Borç verenin belirli bir süre,
elindeki fonları kullanmaktan vazgeçip bunu borçlananın kullanımına sunması
karşılığı aldığı bedele faiz adı verilmektedir.
Kamu
kesiminin borçlanma gereğini ölçmek amacıyla 1980"lerde geliştirilen ve
PSBR (public sectar borrowing requirement) adı verilen bir yöntem son yıllarda
yaygın biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Kamu kesimi ve bu kesimi oluşturan
parçalar ülkeden ülkeye ve uygulanan siyasal modele göre önemli farklılıklar
gösterdiği için genel hesaplama yöntemi vermek zor olmakla birlikte, PSBR"ın,
kamu kesimi toplam açığının GSMH"ya oranı olduğunu belirtmek yanlış
olmayacaktır.
2000'lere doğru ölçme yöntemi
değişmeye ve KKBG terk edilmeye başlandı. Yeni ölçme yönteminin adı Kamu Kesimi
Net Nakit Gereksinimi (kısaltması KKNNG, İngilizcesi public sector net cash
requirement ve İngilizce kısaltması PSNCR.) KKNNG şöyle tanımlanıyor: Kamu kesiminin
nakit giderlerinin nakit gelirlerini aşması halinde ortaya çıkacak nakit borçlanma
gereği. Bu ölçünün KKBG'den iki farkı var: İlki ölçünün nakit dengesini temel
alması, ikincisi de kamu kesimi alacak ve borçları arasında netleştirmeye
gitmesi. Yani kamu kesiminin yalnızca borçlarını sayıp da alacaklarını saymama
gibi bir durumun ortaya çıkmasının önlenmesi. Aslında bu KKBG'de de söz
konusuydu.
Söz konusu yöntem değişikliği beraberinde borç stoku ve borç yükü hesaplama
yöntemi değişikliğini de getirmiş bulunuyor. KKBG'nin temel alındığı dönemlerde
kamu kesimi borç yükü hesaplaması yapılırken borçların gayrisafi toplamı
alınırdı. Oysa kamu kesiminin birtakım varlıkları ve alacakları da söz konusu.
Bu varlık ve alacakları paraya çevirerek borçlarını ödemekte kullanabilir. Aksi
takdirde elindeki varlık ve alacaklar dururken daha fazla borçlanarak hem faizi
yükseltmiş hem de özel kesimi borç verilebilir fonlar piyasasından daha fazla
uzaklaştırmış olur. KKNNG'nin temel ölçü aracı olarak ele alınmaya başladığı
2000'li yıllar dünyasında bu netleştirme işlemi yapılmaya başlandı. Bu
değişiklik ilk kez İngiltere'de kullanılmaya başlandı, sonraları Avrupa
Birliği'nin ölçü yöntemi halini aldı.
Kamu kesiminin borçlanma gereğini ölçmede ortaya çıkan bu ölçü değişikliği borç
stoku ve borç yükü hesaplamalarını da değiştirmeye başladı. Eskiden gayrisafi
borç stokundan gidilerek hesaplanan borç yükünün yerini günümüzde netleştirilmiş
borç stokundan gidilerek yapılan borç yükü hesaplaması aldı. Avrupa Birliği'nin
'kamu kesimi borcunun GSYİH'ya oranının yüzde 60'ın altında kalacağı'na ilişkin
Maastricht kriteri bu net borç yükü yöntemiyle hesaplanıyor. Hesaplama
yapılırken kabaca şöyle bir denklemkullanılıyor:
Kamu Kesimi Net Borç Yükü = ((Kamu
Kesimi Gayrisafi Borç Stoku - (Kamu Kesiminin Net Varlıkları + Kamu Kesiminin
Net Alacakları)) / GSYİH
Konuya böyle yaklaşılınca Türkiye'nin 2004 yılı sonundaki kamu kesimi net borç yükü
yüzde 63.5 olarak hesaplanıyor. Yunanistan'ın 2004 yıl sonu itibarıyla kamu kesimi
net borç yükü yüzde 112 (www.imf.org, country info, greece, article 4
consultation report-2004).Yani oransal olarak baktığımızda Yunanistan bizim iki
katımız kadar daha fazla borç yükü taşıyor. Korkulacak olan borç yükü değil bu
yükün vadesidir. Yunanistan'ın borç yükü fazla, ama vadesi uzun olduğu için
endişe yaratmıyor. Bizim borç yükümüz daha az ama vadesi çok kısa. Kısa vade
demek yıllık borç servisinin yüksekliği demek. Borç stokunun yarattığı endişeyi
gidermenin yolu vadeyi uzatmak. Vadeyi uzatmanın yolu ise uzunca bir süre
istikrarlı bir profil çizmek.
3.TÜRKİYE’DE KAMU
KESİMİ BORÇLANMA GEREĞİNİN NEDENLERİ
Kamu finansman
dengesi, kamu kesiminin belli bir dönem (yıl) içindeki gelir ve gider dengesini
ifade eder. Genellikle giderlerin gelirden fazla olması ve/veya gelirlerin
toplanmasındaki gecikmelerden dolayı kamu kesiminin açık vermesi söz konusu
olmaktadır. Bu açıkların önemli boyutlara ulaşması veya kronik hale gelmesi
günümüzde pek çok ülke için önemli bir sorun haline gelmiştir.
Ortaya çıkan kamu
kesimi finansman açıkları, bu açığın finansmanı sorununu gündeme getirmektedir.
Genellikle kamu açığın finansmanı için kullanılan kavram kamu kesimi borçlanma
gereğidir (KKBG). Başka bir ifade ile KKBG, devletin kamu açığını ölçmeye
yarayan bir kavramdır. Bunun adına borçlanma gereği denilmesinin nedeni ise
açığın kapatılması için ne kadar borçlanmak gerektiğini ölçmeye yaramasıdır.
KKBG, büyüklükleri
itibariyle maliye politikalarının hedeflerinin tespit edilmesinde ve
uygulanacak politikaların tercih edilmesinde dikkate alınan oldukça büyük öneme
sahip bir ekonomik göstergesidir. 2000’li yılların başında Türkiye ekonomisinin
temel makro ekonomik sorunları arasında yer alan ve kamu borçlanmasının hızla
artmasına yol açan KKBG, 1980’li yılların sonlarında itibaren genişleyerek
artmıştır. 1990’lı yıllarda bu artış trendi devam etmiş ve nihayetinde
2000’li yılların başında büyük bir soruna dönüşmüştür.
Türkiye’de kamu
kesimi; konsolide bütçe, Sosyal Güvenlik Kuruluşları, reel ve kamu kesiminde
faaliyet gösteren Kamu İktisadi Teşebbüsleri, yerel yönetimler, bütçe dışı
fonlar ve döner sermayeli kuruluşları kapsamaktadır. Bu alt gruplardan oluşan
kamu kesiminin gelir ve harcamaları arasındaki fark kamu kesimi dengesini
ortaya çıkarmaktadır. Kamu kesimi içinde yer alan bu unsurların bazı yıllarda
önemli finansman açıkları vermesi KKBG’nin temel nedenini oluşturmaktadır.
Tablo 1,
Türkiye’de KKBG’nin 1991-2005 dönemindeki gelişimini ve kamu kesimi dengesi
içinde yer alan unsurların KKBG içindeki payını ortaya koymaktadır. Buna göre
Türkiye’de KKBG’nin bazı yıllar azalma eğilimi gösterse bile çoğu zaman artış
trendi sergilediği söylenebilir. Nitekim KKBG’nin GSMH’ye oranı 1980’li
yıllarda ortalama yüzde 3-5 arasında seyrederken, 1991 yılında 10.1 seviyesine
çıkmıştır. Ancak 1990’lı yılların ortalarında uygulanan istikrar tedbirleri ve
daraltıcı maliye politikalarının etkisiyle ilgili oran 1995 yılında 5.0’a
gerilemiştir. Sonraki yıllarda bu politikalar sürdürülemeyince KKBG tekrar
artış eğiliminde girmiştir. Bunun sonucunda KKBG’nin GSMH’ye oranı 1999 yılında
15.6 olmuştur. Ancak KKBG’deki esas artış 2001 yılında yaşanmış ve KKBG’nin
GSMH’ye oranı yüzde 16.4 olmuştur. Son birkaç yıl ise KKBG’de azalma eğilimleri başlamış ve 2005 yılı itibariyle
yüzde 0,9 seviyesine gerilemiştir.
Tablo 1: Kamu Kesimi
Borçlanma Gereğinin GSMH’ye Oranı
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005(1)
2005(2)
Toplam Kamu Kesimi
Borçlanma Gereği
10.1
10.5
10.2
6.2
5.0
8.6
7.7
9.4
15.6
11.8
16.4
12.7
9.4
5.9
3.6
0,9
Konsolide Bütçe
5.3
4.3
6.7
3.9
4.0
8.3
7.6
7.3
11.9
10.9
17.4
14.8
11.3
8.0
6.1
3,1
KİT
3.1
3.2
0.7
-0.3
-0.2
-0.6
-0.4
1.3
2.3
1.6
0.0
-1.1
-0.4
-0.4
-0.8
-0,4
-İşletmeci
3.3
3.7
1.0
-0.5
-0.6
-0.4
0.5
1.2
2.2
1.5
0.0
-1.1
-0.4
-0.4
-0.8
-0,4
-Tasarrufçu
-0.2
-0.5
-0.3
0.2
0.4
-0.1
-0.9
0.1
0.2
0.2
0.0
0.0
0.0
0.0
0.0
0,0
Yerel Yönetimler
0.3
0.8
0.7
0.4
0.2
0.3
0.3
0.4
0.4
0.4
0.3
0.1
0.5
0.0
0.0
0,0
Döner Serm.
Kuruluşlar
0.0
0.0
0.0
0.0
0.0
0.0
0.0
0.0
-0.1
-0.1
-0.1
-0.2
-0.3
-0.3
-0.2
-0,2
Sosyal Güv.
Kuruluşları
0.1
0.2
0.6
0.6
0.4
0.0
0.1
0.4
0.2
-0.3
-1.1
-1.0
-1.1
-1.1
-1.1
0,0
Fonlar
0.9
1.3
0.9
0.9
0.6
0.1
0.0
0.0
0.7
-1.2
-0.5
0.0
-0.2
-0.4
-0.3
-0,5
Özelleştirme
Kap. Kur.
0.4
0.7
0.7
0.7
-0.1
0.5
0.1
0.0
0.1
0.4
0.4
0.1
-0.4
-0.3
-0.5
-0,3
Top. Kamu Faiz
Dışı
Borç.Gereği
4.0
4.4
2.0
-4.6
-4.5
-2.9
-1.2
-3.3
0.2
-5.7
-8.1
-7.0
-7.7
-8.4
-8.5
-9,0
Kaynak: DPT Ekonomik ve Sosyal Göstergeler
(1)
Program
(2)
Tahmin
Not: Tabloda eksi işaret fazla
verildiği anlamındadır.
Türkiye’de
KKBG’nin en büyük kısmı konsolide bütçe açıklarından kaynaklanmaktadır.
Konsolide bütçe, genel bütçe ve katma bütçelerin toplamına eşittir; ancak katma
bütçeler, genel bütçeden katma bütçelere yapılan hazine yardımlarını da
içerdiğinden, bu toplamdan hazine yardımları düşülmektedir. Türkiye’de
konsolide bütçe açıklarının artmaya başlaması daha çok 1990’lı yılların ikinci
yarısında olmuştur. Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi konsolide bütçe açığının
GSMH’ye oranı 1991 yılında yüzde 5.3 seviyelerinde iken, bu oran 1996 yılında
yüzde 8.3 seviyesine çıkmıştır. Ancak konsolide bütçe dengesindeki en önemli
artışlar 2000’li yıllarda olmuştur. Nihayetinde KKBG’nin GSMH’ye oranı 2001
yılında yüzde 17.4 oranına ulaşarak büyük bir mali soruna dönüşmüştür. Son dört
yıl içerisinde ise konsolide bütçe açıklarında bir azalma trendi görülmüş ve
açık 2005 yılında GSMH’nin yüzde 3.1’i seviyesine gerilemiştir.
KKBG’ye yol açan
ikinci unsur Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının yol açtığı açıklardır. Bilindiği
gibi Sosyal Güvenlik Kuruluşları, özünde bu dayanışma gereksiniminin ülke
ölçeğinde kurumsallaşmış halidir. İşlevi ve etkinliği açısından tutarlı ve
sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemi bireylerin karşı karşıya kaldıkları
risklerde birbirine destek olabilme olanağını sağlamaktadır. Sosyal Güvenlik
Kuruluşlarının kendilerine mahsus özel gelirleri bulunmaktadır. Ancak bu
kuruluşların gelirleri giderlerini karşılamaya yetmediğinde ortaya çıkan açık
merkezi hükümet bütçesinden yapılan transferlerle karşılanmaktadır. Türkiye’de
Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının mali dengelerine bakıldığında bu kuruluşların
mali dengelerinin bozulması ve finansman güçlükleri çekmeleri 1990’lı yılların
ortalarında sonra söz konusu olmaya başlamıştır. 2002’li yıllara gelindiğinde
ise Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının verdiği finansman açıkları için bütçeden
aktarılan kaynakların GSMH’ye oranı yüze 3-4’lere ulaşmıştır. Sosyal Güvenlik
Kuruluşlarının verdikleri bu açıkların oranı son zamanlarda KKBG’nin üçte
birine tekabül etmiştir. Bundan dolayı KKBG’deki bu artışta Sosyal Güvenlik
Kuruluşlarının payı önemli hale gelmiştir. Ancak Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının
finansman açıklarının önemli bir kısmı konsolide bütçeden yapılan transferlerle
karşılandığı için bu kurumun açıkları KKBG içerisinde düşük bir oranda
gözükmektedir. Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının mali dengesindeki bu bozulmaların
nedeni ise sistem içerisinde meydana gelen birkaç gelişmeden kaynaklanmaktadır.
Bu nedenlerden en önemlisi bu kuruluşlarda biriken fonların uzun yıllar diğer
kamu açıklarının kapatılmasında kullanılmasına rağmen karşılığında piyasanın
çok altında faiz ödenmesidir. İkinci neden, 1990’lı yılların başında
emeklik yaşı erkeklerde 55, kadınlarda 50 olmasına rağmen 1992 yılında sonra
emeklilik yaşının erkeklerde 43, kadınlarda 38’e çekilmesidir. Üçüncü olarak bu
kuruluşların sağlık harcamalarının yıllar itibariyle artış göstermesi de
kuruluş giderlerini sürekli arttırmıştır. İlave olarak 2002-2003
yıllarından sonra sisteme aktif sigortalı girişi sayısının azalmaya başlaması,
yapısal nitelikli reformların yapılamaması, bu kuruluşların açıklarını arttıran
diğer nedenler olarak sayılabilir.
KKBG içerisinde
payı olan üçüncü unsur KİT’lerin açıklarıdır. Bilindiği gibi, KİT’ler, ekonomik
faaliyette bulunmak üzere devlet ya da başka bir kamu kuruluşu tarafından
yalnız veya ortaklık yolu ile oluşturulan, sermayesinin tamamı veya çoğunluğu
devlet veya diğer kamu kuruluşlarına ait bulunan, doğrudan doğruya veya dolaylı
biçimde devlet tarafından denetlenen ve ürettikleri mal ve hizmetlerden
yararlanabilmek için karşılık ödenmesi gereken iktisadi işletmelerdir.
KİT’lerin finansman dengelerinin bozulmaya başlaması 1980’li yıllardan sonra
olmuştur. 1990’lı yıllara gelindiğinde KİT’lerin bu finansman açıkları bazı
yıllar GSMH’nin yüzde 3-4’üne ulaşmıştır. 1994 krizi sonrasında uygulamaya
konulan politikalar sonucunda KİT’lerin finansman açığı azalmış, hatta bazı
yıllar finansman fazlası verilmiştir. Ancak 1998 yılında sonra KİT’lerin
finansman açığı tekrar artmaya başlamıştır. Nitekim KİT’lerin finansman açığı
1999 yılında GSMH’nin yüzde 2.3 civarında gerçekleşmiştir. 2002 ve 2005 yılları
arasında ise KİT’ler tekrardan finansman fazlası vermeye başlamıştır.Ancak Sosyal Güvenlik Kuruluşları açıklarında olduğu
gibi, KİT’lerin finansman açıklarının önemli bir kısmı konsolide bütçeden
yapılan transferlerle karşılandığı için KİT’lerin açıkları KKBG içerisinde
olduğundan düşük gözükmektedir. KİT’lerde bazı yıllar finansman açığının ortaya
çıkmasının temel nedenleri arasında; 1980’li yıllarda Türk parasının değerinin
sürekli artmış olması, dış ticarette koruma oranlarının düşürülmesi, ücret ve
diğer işletme giderlerinde artışın yaşanması ve tarımsal ürün fiyatlarında
meydana gelen yükselmeler gösterilmektedir.
Kamu kesimi genel
dengesi içinde yer alan dördüncü unsur fonlardır. Fonlar, belirli veya
birbirine yakın amaçlar grubunun gerçekleştirilmesi için belirli kaynakların
toplandığı ve harcandığı, bütçe bağlantılı veya bütünüyle bütçe dışı kamusal
nitelikli özel hesaplar olarak tanımlanabilir. Ülkemizde de özellikle 1980’li
yıllarla birlikte her alanda hızla yaygınlaşan fon uygulamaları kamu
maliyesinin belirleyici bir unsuru haline dönüşmüş ve ayrı bir alt mali sistem
oluşturmuştur. Fonlar, giderek hemen her alandan kaynak toplayan, kullanım
amaçları dışına çıkabilen, kaynakların etkin kullanımından uzaklaştırılmasına
yol açan, yeterli ve etkin denetimleri yapılamayan ve süresiz çalışan bir
sisteme dönüşmüştür. Fon uygulamalarının etkinliğinin arttığı ve bütçe dışı fon
sayısının doruğa çıktığı dönem 1980’li ve 1990’lı yıllar olmuştur. 1990
yılların ikinci yarısından sonra fon sayısı 80’i bulmuştur. Kamu maliyesinde
şeffaflığı ve hesap verilebilirliği ciddi şekilde yok eden fon uygulamaları
kuruldukları yıllarda finansman fazlası verirken, 1990’lı yıllarda finansman
açığı vermeye başlamıştır. Bu açıklar her seferinde merkezi bütçeden
kapatılmış ve ülkenin borç yükünün artmasına neden olmuştur. Bu gelişmeler
neticesinde, gelirleri açısından bütçenin önemli bir büyüklüğüne ulaşan fon
sisteminin disiplin altına alınması ve bu suretle mali disiplin ve şeffaflığın
artırılması amacıyla fon sisteminin tasfiye edilmesi gereği ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle 2000’lı yıllarda bütçe dışı fonların pek çoğu uygulamadan
kaldırılmıştır. Günümüzde 1 tanesi bütçe içi, 5 tanesi bütçe dışı olmak üzere 6
tane önemli fon uygulanmaktadır. Bu bütçe dışı fonlardan üç tanesi (Savunma
Sanayini Destekleme Fonu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu ve
Özelleştirme Fonu) kamu kesimi genel dengesinde yer almaktadır. Geri kalan iki
fon (Tanıtım Fonu ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) kamu kesimi genel dengesi
içinde yer almamaktadır. Yeni Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu ile bu iki
fonun ilişkili oldukları Bakanlıklar ile birleştirilip bütçe içine alınması
amaçlanmaktadır.
Kamu kesimi genel dengesi içinde
yer alan dördüncü unsur yerel yönetimlerdir. Yerel yönetimler,
kendi gelirleri ve harcamaları ile merkezi idarenin dışında idarelerdir. Ancak
yerel yönetimler, her geçen gün çeşitli sebeplerle hizmet yelpazesi
genişlemesine rağmen, yeterli mali kaynaklara sahip değildir. Yerel yönetimler
kendi gelir kapasitelerini yaratma konusunda sınırlı imkanlara sahip oldukları
için zaman zaman hazine kefaletine dayanan dış borçlanmaya başvurmaktadırlar.
Bu borçlar zamanı geldiğinde belediye tarafından ödenmediğinde ise hazineye
kalmaktadır. Günümüzde vadesi gelen belediye borçlarının yüzde 80’i hazine
tarafından ödenmektedir. Bunun sonucunda hazine kendi borçları yanında bir de
önceden garanti etmiş olduğu bu belediye borçlarını ödemek zorunda kalmakta, bu
da hazinenin borçlanma ihtiyacını daha da arttırmaktadır. Bunun yanı sıra
belediyelerin SSK prim borçları ve maliyeye yatırılmayan gelir vergileri,
ödenmeyen mütaahit borçları, ödenmeyen elektrik ve su borçları da çoğu zaman
merkezi idarece karşılanmaktadır.
Bu gelişmelerin
dışında, bütçe açıklarının KKBG’nin sadece bir kısmını oluşturduğunu
belirtmekte yarar vardır. Zira bu açıkların dışında başka kurum ve kuruluşların
açıkları da hazineye yansımakta ve KKBG’nin daha büyük rakamlara ulaşmasına
neden olmaktadır. Nitekim bu açıklara batık bankaların ortaya koydukları 40
milyar dolar zarar ile hazine garantisinden doğan borçlar, bütçe dışında takip
edilen borç ana para geri ödemeleri, kur farklarından doğan zararlar ve
yap-işlet-devret sözleşmelerinin gerektirdiği finansmanlar dahil edilmemiştir.
Dolayısıyla bu rakamlar da KKBG’ye eklendiğinde KKBG’nin GSMH’ye oranı çok daha
yüksek oranlara ulaşmaktadır.
Oysa Maastricht
Kriterlerine göre bir ülkenin kamu kesimi açığının toplam kamu içindeki payının
yüzde 3’ü geçmemesi gerekmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde kamu açıklarının
1990’lı yıllardaki ortalaması GSMH’nin yüzde 3-4’ü arasında seyretmektedir.
Gelişmiş ülke ortalaması ise yüzde 2-3 arasında seyretmektedir. Türkiye’de bu
oranın 2001 yılında yüzde 16.4’e ulaştığı göz önünde bulundurulduğunda KKBG’nin
Türkiye’de bazı yıllar anormal derecede yüksek oranlara ulaştığı söylenebilir.
Aşağıdaki grafikte bu açıkça görünmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak çok
eskilere gitmeden 2006 yılı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şener,
2006 yılı bütçesinde, “kamu kesimi borçlanma gereğinin ilk kez fazla verdiğini”
belirterek, “Bu, yaklaşık 4 milyar YTL’ye yakın bir rakamdır. Bu konudaki
verilerin rakamlaştırıldığı 1975′ten bugüne kadar ilk defa Türkiye’de kamu dengeleri
fazla vermektedir” demiştir.
Şener,
Başbakanlık Merkez Bina’da düzenlediği basın toplantısında, 2006 bütçesi ve yatırım
programını değerlendirdi. Abdüllatif Şener, 2006 bütçesinin ilk defa “genel
yönetim bütçesi” olarak sunulduğunu ve 2007-2008 yıllarına ilişkin hedefleri de
içerdiğini söyledi.
Ekonominin
4 yıldır üst üste büyüme kaydettiğini dile getiren Şener, bu yıllar içindeki
kümülatif büyümenin toplam yüzde 30 civarında olduğunu söyledi. Şener, 2006′da
da yüzde 5′lik büyüme öngörüldüğünü belirterek, “1994′ten beri ekonomi, ilk kez
5 yıl üst üste büyüyen bir görüntü vermektedir” dedi.
Buna bağlı
olarak Milli Gelir’in de arttığını ifade eden Şener, 2002′de 182 milyar dolar
olan gayri safi milli hasılanın (GSMH) 2006′da 380 milyar dolara çıktığını,
yani ortalama 2 kat artış meydana geldiğini söyledi. Şener, enflasyona
bakıldığında da 2002′de yüzde 29.7 olan enflasyonun 2006′da yüzde 5
öngörüldüğünü belirterek, bunda da 6 kat azalma gözlendiğini kaydetti. Başbakan
Yardımcısı Şener, “1969′dan beri ilk kez yüzde 5 düzeyine gerileyen bir
enflasyon söz konusu” dedi.
Abdüllatif
Şener, 2005′de bütçe açığının 29 milyar YTL olarak öngörüldüğünü, ancak yılsonu
gerçekleşme hedefinin 14.9 milyar YTL’ye gerilediğine işaret ederek, GSMH’ye
oranın yüzde 3 düzeyine geldiğini ve böylece Maastricht kriterlerinin yakalandığı
söyledi. Şener, 2006′da bütçe açığının 13.2 milyar YTL olarak hedeflendiğini ve
bunun da GSMH’ye oranının yüzde 2.45 olacağını dile getirdi. Devlet Bakanı ve
Başbakan Yardımcısı Şener, “Bütçe açığı, 1986′dan beri yani son 20 yıldır
ulaştığımız en düşük düzeyi ifade ediyor” dedi.
ŞENER “İLK DEFA KAMU
DENGELERİ FAZLA VERİYOR”
Şener, kamu
kesimi borçlanma gereğine bakıldığında da 2005 yılı sonu itibariyle 4.2 milyar
YTL açık öngörüldüğüne işaret ederek, 2006 yılı öngörüsüne göre ise “ilk kez
kamu kesimi borçlanma gereğinin fazla vereceğini” belirtti. Başbakan Yardımcısı
Şener, “2006 yılı kamu kesimi borçlanma gereği fazlası, 3.9 milyar YTL yani 4
milyar YTL’ye yakın bir rakamdır. Bu yüzde 0.7′lik bir fazla anlamına
gelmektedir. Bu konudaki verilerin rakamlaştırıldığı 1975′ten bugüne kadar ilk
defa Türkiye’de kamu dengeleri fazla vermektedir, kamu kesimi borçlanma gereği
fazla olarak ortaya çıkmıştır” diye konuştu.
ŞENER “FAİZ GİDERLERİNDEN
62 MİLYAR DOLAR TASARRUF”
Yine 1975 sonrası
verilerine dayanarak, “faiz ödemelerinin de 2006 bütçesiyle nominal olarak ilk
kez azaldığını” belirten Şener, ”Faiz giderlerinin GSMH’ye oranının 2001′de
yüzde 23.3, 2002′de yüzde 18.9 olduğunu düşünecek olursak, 2006′deki yüzde 8.6′
lık oranın çok düşük bir düzeyi ifade ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz” dedi.
Şener, son 3 yılda, 2002 yılına göre mali disiplin konusunda sağlanan faiz
tasarrufunun 2005 rakamıyla 84 milyar YTL olduğunu belirterek, “Yani 2002′den
bu güne Türkiye yalnız faiz giderlerinden 62 milyar dolar tasarruf yapmıştır’diyekonuştu.
4.TÜRKİYE ‘DE KAMU
KESİMİ BORÇLANMA GEREĞİNDEKİ HIZLI ARTIŞLAR
Türkiye Ekonomisi’nde temel
makro ekonomik sorunlar içerisinde yer alan Kamu Kesimi Borçlanma Gereği (KKBG)
temel sorun olarak 1980’li yılların başına gelindiğinde belirgin hale gelmeye
başlamıştır. 24 Ocak Kararları olarak bilinen yapısal değişim ve dönüşümü
başlatan kararların alınmasına zemin hazırlayan en önemli gelişmelerden biri
KKBG’nin 1979 yılında GSYİH’nın % 9,4’üne ulaşmasıdır. Uygulamaya konulan 24
Ocak İstikrar Kararları sonrasında belli bir mali disiplinin sağlanmış olduğu
ve bu oranın 1980’lerin ortalarına doğru ciddi bir azalma içerisine girmiş
olduğu görülmektedir. Kamu açıklarının büyümesinin doğal bir sonucu olarak KKBG’ndeki
artışlar kamu borç stokundaki artışların en belirleyici unsurudur. Büyük ölçüde
KKBG’nin açık finansman ile karşılanıyor olması enflasyonist baskıların artmasına
neden olmuştur. Özellikle 1990’ların başından itibaren kamu mali disiplinindeki
aşırı bozulmanın ekonomide reel faizleri arttırıcı yöndeki etkileri dolayısıyla
kamu borç stokunun aşırı derecede yükselmesi sonucunu doğurduğu görülmektedir.
1994 İstikrar Kararları sonrası yeniden azalma sürecine girse bile KKBG’ndeki
yükselme tekrar hızlanmaya başlamıştır. 2000 yılına gelindiğinde iç borçların
sürdürülemez bir boyut kazanması büyük ölçüde kamu açıklarının ve buna bağlı
olarak KKBG’ndeki büyümenin sonucudur. Bu gelişme mali piyasalarda kaynakların
reel maliyetinin yükselmesi sonucunu doğururken reel ekonomik kesimde yaşanan
yüksek kaynak maliyeti nedeniyle üretim hacminde ciddi daralma, uygulanan kur
politikası nedeniyle ithal mallarının fiyatlarını daha cazip hale getirdiğinden
ithalatın çok hızlı büyümüş olduğu gözlenmektedir. 2001 yılına gelindiğinde
yaşanan ekonomik krizin etkileri büyük ölçüde kamu maliyesindeki disiplinin
bozulması sonucu yaşanan gelişmeler olarak görülmektedir. Bu süreçten çıkılması
kısa dönemde mümkün olmasa bile, orta ve uzun dönemde kamu sektöründe yapılan
yapısal düzenlemelerin piyasalara tekrar güveninin gelip, uluslararası fon
akışının hızlandırılması ile mümkün olmaktadır.
Sonuç olarak, 1990-2003 yılları
arasında kamu kesimi dengesi içerisinde yer alan kamu kurumlarının
finansmanından hareketle ortaya konulan kamu açıkları ve kamu kesimi borçlanma
gereğine bağlı olarak, kamu borçlarının söz konusu dönem içerisinde hızla
tırmanma eğilimi içinde olduğu görülmektedir. Bu dönemde, toplam kamu
açıklarının en önemli bölümünü konsolide bütçe açıkları oluşturmaktadır. Konsolide
bütçe açıklarının en önemli sebebi ise zamanla büyüyen iç ve dış kamu borç stokunun
bütçe üzerindeki baskısını giderek arttırmasıdır. Bu gelişme zamanla açıkborç– faiz-
daha fazla açık geri beslemeli kısır döngüsü içinde gelişmiş ve büyümüştür.
4.1. Türkiye Ekonomisi:
1980 Sonrası Yıllara Göre Genel Değerlendirme
Yıllara göre Türkiye
Ekonomisi’nin gelişimi konusunu işlerken tezin incelediği 1990-2003 yılları
arası dönemi incelemeden önce, Türkiye Ekonomisi için önemli dönüşümlere
tanıklık etmiş bir dönemden de bahsedilecektir. Bu dönem 1980-1989 yılları
arasıdır. Adı geçen dönem, tanık olduğu ekonomik reformlarla kendinden sonra gelen
yıllar için de bir başlangıç noktası teşkil etmektedir.
4.2. Dışa Açılım Dönemi:
1980-1989
Bu dönem ihracata dayalı büyüme
modelinin uygulandığı ve finansal liberalizasyonun başladığı dönemdir. Artan
ödemeler dengesi açıkları ve kamu iktisadi kuruluşlarının (KİT) borçları, 1977
yılından başlayarak Türkiye’yi bir döviz finansmanı krizine sürüklemiştir. Bu
kriz sosyal tansiyonu da arttırarak demokrasinin tıkanması ile sonuçlanmıştır.
Türkiye 24 Ocak 1980 tarihinde IMF destekli istikrar programını uygulamaya
koymuştur. Bu program klasik Ortodoks IMF tabanlı istikrar programlarından
farklı değildir. Sıkı para politikası uygulamaları ve ücretlerin düşürülmesi ile
yurt içi talebin azaltılması yoluna gidilmiş ve enflasyon kontrol altına alınmaya
çalışılmıştır. Program, ulusal ekonominin kaynak dağılım mekanizmalarında piyasa
fiyatlarının belirleyici olmasını ve mal ve hizmet ihracatına yönelik
uygulamaları da içermektedir. Bu strateji çerçevesinde devalüasyona gidilmiş ve
bunun yanında yoğun devlet teşvikleri ile imalat sanayi ihracata
yönlendirilmiştir.1980 sonrası dönemin en belirgin özelliklerinden birisi Türk
Lirası’nın değerinin düşük tutularak ihracatın fiyat avantajı yoluyla teşvik
edilmesidir. Ancak bu çaba, 1980’li yılların başında uygulamaya konulan
istikrar programının enflasyon üzerindeki olumlu etkilerini azaltmıştır. 1980
yılında %50 olan TÜFE enflasyonu 1981 yılında %29, 1982 yılında %26, 1983
yılında %26, 1984 yılında %38, 1985 yılında %34, 1986 yılında %30, 1987 yılında
da %54 düzeyine çıkmıştır. Bu dönemde bütçe açıklarının finansmanında senyoraj
gelirleri önemli olmuş, “ılımlı” oranlarda sürdürülen yurt içi enflasyon
yoluyla kamu kesimine senyoraj geliri aktarılmıştır.
Özet olarak dışa açılım dönemi
olan 1980’li yıllarda kamunun ihracat teşvikleri ve dış borç servisinin yükü
sebepleriyle kamuya para basma yöntemiyle gelir sağlanması ve devalüasyona
sebep olan kur politikalarıyla enflasyonist süreç devam etmiştir. TÜFE enflasyonu
1988 yılında sıçrayarak %65 ve 1989 yılında da %65’in üzerine çıkmıştır. Hükümet,
1981 yılından itibaren kamu açıklarını Merkez Bankası kaynaklarından finanse
etmek yerine doğrudan bono ve tahvil satışıyla karşılamayı tercih etmiştir.
1985 yılı mayıs ayından itibaren ihale yöntemiyle Hazine bonosu ve tahvil
satışlarına başlamıştır . 1986 yılından itibaren Türkiye’de merkez
bankacılığında da önemli değişimler yaşanmıştır. 1986 yılı öncesi para
otoriteleri doğrudan müdahalelerle kamu ve özel sektörün harcama ve portföy
yapılarını kontrol etmektedir.
1986 yılından itibaren TCMB,
modern merkez bankacılığı işlevlerini yerine getirebilmek ve para
politikalarını etkin şekilde piyasa mekanizmaları çerçevesinde uygulayabilmek
amacıyla dolaylı para politikası araçlarının kullanılmasına ilişkin kurumsal
alt yapı düzenlemelerini hızlandırmıştır. Bu amaçla, Nisan 1986 yılında TCMB
nezdinde açılan “Bankalar arası Para Piyasası” nın ardından Şubat 1987’de Açık Piyasa
İşlemleri bölümü kurulmuş ve TCMB finansal piyasaları yönlendirmeye başlamıştır.
Bu piyasalar aracılığı ile bir çok yeni finansal enstrüman kullanılabilecek olmasına
rağmen, sermaye piyasalarının sığ olması nedeniyle sadece hazine bonoları ve devlet
tahvilleri kullanılmıştır. Açık piyasa işlemleriyle TCMB piyasadaki likiditeyi repo,
ters-repo, doğrudan alım ve doğrudan satım işlemleri yaparak, kontrol etmeye başlamıştır.
4.3. Açıklar Dönemi:
1989-1994
1988 yılına gelindiğinde gerek
seçici yatırımları sağlayamayan ve gerek iç talebi kısmaya yönelik olan
uygulamalar, ülkeyi resesyona sürüklemiş ancak enflasyonu düşürememiştir. 1988
yılında imalat sanayi büyüme hızı %1.6’da kalırken enflasyon oranı %68,8’e
çıkmıştır.
1989 yılındaki en önemli
ekonomik gelişme Türk Lirasının konvertibl olması ve sermaye hareketlerinin
serbestleştirilmesidir. Bu yolla Türkiye’ye büyük oranlarda sermaye girişi
olmuş ve TCMB kaynaklarınde artışlar oluşturmuştur. Ancak sermaye girişleri
TCMB’nın faizler ve kur üzerindeki kontrolünü zayıflatmış ve Türk Lirası değerlenmeye
başlamıştır. Bütün bu gelişmelerin yanı sıra 1989 sonrası Türkiye Ekonomisinin
birikim ve yatırım önceliklerinin tamamen uluslar arası finans piyasalarının
denetimine giren yüksek ulusal faiz ve düşük döviz kuru tarafından belirlendiği
görülmektedir.1994 yılı krizi öncesinde kamu kesimi faiz dışı açığı 1989 yılı
sonunda %1.7 iken, 1991-1993 döneminde ortalama %6.4’e yükselmiş ve kamu borç
stokunu büyüten bir etki yapmıştır. 1989-1994 dönemi kamu harcamalarına
bakıldığında, en çok artan harcama kalemi, yüksek miktarlı iç borçlanma nedeniyle
faiz ödemeleri olmuştur.
TCMB,1990 yılında bilanço
büyüklüklerinin hedeflenmesine yönelik bir para programı hazırlamış, hükümetin
etkin maliye politikalarının etkisiyle enflasyon oranı %63.6’ya gerilemiştir.
1991 yılında Körfez Savaşı’nın etkisi ile bir para programı uygulamaya
konulamamış, fiyat istikrarından çok finansal piyasalarda istikrar sağlanmasına
çalışılmıştır. 1992 yılında bir para programı açıklanmasına rağmen, bütçe açıklarının
kontrol edilememesi ve bu açıkların önemli bir kısmının TCMB’dan kısa vadeli
avans imkanı ile finansmanı sonucunda kamu sektörü kredilerindeki artışlardan dolayı
program uygulanamamıştır. 1993 yılında Körfez Savaşı’nın etkileri ve kamu borçlanma
gereğinin sürmesi nedeniyle yine bir para politikası ilan edilememiştir.
Özellikle 1989-1993 yılları
arasında bütçe açıklarının kontrol altına alınamaması ve bu açıkların yoğun iç
borçlanma ile finansmanı sonucunda faizler yüksek seyretmiş, bu da ülkeye yoğun
“sıcak para” girişlerine neden olmuş ve bu da Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine
yol açmıştır. Bir anlamda spekülatif nitelikli kazançların önceliğine dayalı
büyüme süreci 1993 yılının sonunda başlayan güven bunalımı ile ülkeyi bir krize
taşımıştır. TÜFE enflasyon oranı 1991 yılında %63, 1992’de %52, 1993’de %63 düzeyinde
gerçekleşmiştir. 1993 yılında ihracat artış ( 15.349 milyon dolar) ile bir önceki
yıla oranla sabit kalmasına karşın, ithalatta büyük oranda artışlar (29.429 milyon
dolar), yaşanmış ve dış ticaret açığı 14.080 milyon dolar ile bir önceki seneye
oranla neredeyse ikiye katlanmıştır. Özetle bu dönemde Türkiye ciddi boyutta
ikiz açıkla, yani hem yüksek miktarda bütçe açığı hem de cari açıkla karşı
karşıyadır.
4.4. Kriz Dönemi: 1994-1999
Bütçe açıklarının ve dış ticaret
açığının büyümesi ve bütçe açıkları ile yüksek reel faizler dolayısıyla kamu
borçlarının, özellikle iç borcun katlanarak artması, 1994 yılında Türkiye’yi
krize sürüklemiştir. Ülkede bulunan sıcak paranın kısa sürede çıkması ile
gecelik borçlanma oranları %1000’in üzerine çıkmıştır. Türk Lirası’nın 27 Ocak
1994 tarihinde %13,6 oranında devalüe edilmesinden sonra bile TCMB kaynakları 4
milyar dolar azalmıştır. Ticari bankalar mevduat faiz oranlarını %15 civarında yükseltirken
üç aylık hazine bonolarında faizler %90 seviyelerine çıkmıştır. Türk Lirasının
aşırı değer kaybı TÜFE enflasyonunu 1994 yılı sonunda %110,7’ye fırlatmıştır.
Bu krizin hemen ardından kamu
borçlanmasını azaltmayı ve ihracatı arttırmayı hedefleyen daraltıcı bir
ekonomik program yürürlüğe konmuştur. İstikrar programının temel amacı kamu
açıklarını azaltarak ihracatı arttırmak olmuştur. Bu programın finansmanını
sağlamak için hükümet, 1995 yılı içinde IMF ile yeni bir stand-by anlaşması
yapmıştır. Ancak Eylül 1995’de gerçekleşen erken genel seçimler nedeniyle anlaşma
bozulmuştur. Genel olarak bakıldığında 1994 sonrası kalıcı bir istikrar politikası
uygulanamamıştır. Özellikle finans piyasalarında oluşan güvensizlik ortamında,
büyüme kaynağı olarak yüksek faizli kısa vadeli yabancı para girişleri kalmıştır.
Ancak 1995 yılından sonra sıcak para girişleri bile çok yüksek reel faiz oranları
ile sağlanabilmiştir.
Sonuç olarak, 1990’lı yılların
temel özellikleri olarak, politik istikrarsızlık, yapısal reformlarda aksama,
yüksek reel faizler, hızla artan borç stoku, istikrar sağlayamayan büyüme ve
kırılgan bankacılık sistemi sayılabilir. Bu dönemde özellikle bütçe açıklarının
kontrol altına alınamaması TCMB’nin fiyat istikrarına odaklanmasını engellemiş,
TCMB asıl olarak kurlarda, faiz oranlarında ve finansal piyasalardaki istikrarın
korunarak borçlanmanın sürdürülebilirliği tehlikesini azaltmaya öncelik vermiştir.
Yüksek faizler ve yüksek ve dalgalı enflasyonun olduğu bu dönemlerde uygulamaya
çalışılan sıkı para politikaları ise etkisiz kalmış hatta enflasyonist
baskıları da arttırmıştır. Bütçe açıklarının kontrol edilemediği ortamlarda
merkez bankalarının sıkı para politikaları enflasyon üzerinde etkisizdir ve de
enflasyonisttir. 1997 ve 1998 yıllarında ortaya çıkan Asya ve Rusya Krizleri
ekonomik durumu daha da kötüleştirmiştir. 1998 sonrası yurt içi talebin
daralmaya devam etmesi, Rusya
kaynaklı ihracat talebinin
azalması, artan güvensizlik ortamı nedeniyle sıcak para giriş miktarlarının
yüksek reel faiz oranlarına rağmen düşmesi ve siyasal ortamdaki belirsizlikler
ülkeyi yeni bir finansal krize sürüklemiştir.
4.5. Krizler Dönemi: 2000
Yılı ve Sonrası
Yukarıda anlatılan ekonomik
durumu düzeltmek amacıyla Türkiye, Aralık 1999’da IMF destekli bir enflasyonla
mücadele programı yürürlüğe koymuştur. Bu programın belli başlı özellikleri
şöyle özetlenebilir:
(i) programda enflasyon hedefi
belirlenmiş (%20) ve kur artışının bu hedefi geçmeyeceği ilan edilmiştir.
Böylece, program nominal çapa olarak döviz kurunu belirlemiştir.
(ii) Kamu harcamalarının azalması ve
gelirlerin artması yolu ile faiz dışı fazla yaratılması hedeflenmiştir.
(iii) Kamu ücret artışlarının
enflasyon hedefi oranında düzenlenmesi öngörülmüştür.
(iv) Yapısal reformlar
belirlenmiş, özellikle bankacılık reformu ve özelleştirmenin hayata geçirilmesi
planlanmıştır
Döviz kurunun çapa olarak
kullanılmasında en büyük etken Türkiye için yapılan çalışmalarda enflasyonun
döviz kuruna duyarlı olduğunun ortaya konulmasıdır. Bu durumda döviz kurunun
sabitlenmesi ile enflasyonu düşürmenin mümkün olacağı ekonomik birimlerce uygun
görülmüş ve program başladığında en büyük desteği bu nedenle almıştır. Döviz
kaynaklarının 20 milyar doları geçmesi spekülatif saldırılara karşı bir güven
oluşturmaktaydı ve programa göre 2001 Haziran ayında bant uygulamasına
geçilecektir. Buna göre bant ilk altı ayın sonunda %7,5, ikinci altı ayın sonuda
%15 ve program sonunda %22,5’e çıkarılacaktı.Yani aşamalı olarak kur taahhütünün
hafifletilmesi öngörülmüştü.
Enflasyonu düşürme programı
açıklandığı dönemde genel olarak kamu oyu desteği bulmuş, fakat bazı
çevrelerden de eleştiriler almıştır. Bu eleştirilerin en önemlisi, dövizi çapa
olarak kullanan benzer programların birçok ülkede başarısız olmasıydı. Döviz
kurunu çapa olarak kullanan Brezilya, Rusya, Meksika ve Tayland’da programlar
krizlerle sona ermişti. Türkiye’de 1990’lı yıllarda yaşananlar bu ülkelerde yaşananlardan
pek farklı değildi. Ayrıca, daha önce uygulamaya konulan IMF destekli 16
program da başarısız olmuştu. Bu faktörler yeni programa güvensizliği arttırıyordu.
Son olarak, bankacılık
sisteminin riskli yapısı değiştirilmediğinden programa başlanması, programın
eleştirilen noktaları olmuştur. Programın uygulanmaya başlaması ile iç talepte
ve üretimde canlanma gözlenmiş, borsa endeksi tarihinin en yüksek seviyelerine
çıkmış ve faiz oranlarında büyük düşüşler yaşanmıştır. Enflasyon oranı son 14
yılın en düşük seviyesine gerilemiştir. Ancak, TL’nin sürekli değer kazanması,
düşen faiz oranları ile birlikte iç talebi patlatmış ve cari işlemler açığını
arttırmaya başlamıştır. Bu noktada ülke, yeni bir krizin eşiğine
sürüklenmiştir.
Yukarıda belirtildiği gibi
nominal döviz kuru çapasının inandırıcılığı ve sermaye girişleri için pozitif
arbitraj getirilerinin sürmesi sonucu programın ilk 10 ayı itibarıyla ülkeye
giren yabancı sermaye miktarında sürekli bir artış gözlenmiştir. Bu artışın
temel nedeni, dış borçlardaki yükseliş olarak gözlenmektedir. Bu noktada dış
borç stokunun 12.8 milyar dolar olmasına karşın, 2000’in ilk 10 ayı için 7.6
milyar dolar cari işlem açığı olduğunu ve dış borçların cari işlem açığından
bağımsız bir ivme ile büyüdüğü gözlenmektedir. Diğer bir deyişle, sermaye
girişleri ile cari işlemler arasındaki bağ kopmaktadır.
Programın ilk altı ayında hızla
düşen faiz oranları tüketici kredilerinde da bir artışa neden olmuştur. 1999
Aralık sonunda 1004,3 Trilyon TL olan bu krediler, 2000 Ekim ayında 4504.5
Trilyon TL’ye çıkmıştır. Alınan kredilerin büyük bir bölümü yabancı otomobil
ithaline ve gayri menkul alımına yönelik olarak kullanılmıştı. Özellikle TL’nin
reel olarak değerlenmesi yabancı mal ithaline hız kazandırmış, ithal mallara
olan iç talep patlamıştır. Bu gelişmeler ile birlikte cari açık hızla büyüyerek
9.8 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Programın başlangıcında cari açık,
milli gelirin %1,5-2’s, yani 3,5 milyar dolar dolaylarında görülmüştür. 2000
Ağustos-Eylül dönemine gelindiğinde Türkiye’nin dış borçlanma görüntüsü,
dışarıdan borçlanan, ithalat yapan dış borç geri ödeme gücü giderek azalabilir
yorumlarına neden olmuştur.
Kısacası programla ilgili
belirsizliklerin artması ve güvenirliliğin zedelenmesi ile Türkiye 2000
sonbaharında yeniden kriz ortamına girmiş bulunuyordu. Kasım 2000 krizi, yüksek
faiz, 5.36 milyar dolarlık kaynak kaybı ve 7.5 milyar dolarlık ek IMF kredisi
ile atlatılabilmiştir.
Kasım 2000 krizi ardından
güvenilirliği kalmayan bir para politikası ve sürdürülemeyeceği belli olan bir
açık ile programdan taviz vermeden devam kararı sonrasında Şubat 2001’de daha
büyük ikinci bir kriz ortaya çıkmıştır. Esasen diğer ülkedeki kriz örneklerinde
de gözlenen,1994 yılından sonraki tüm krizlerin döviz kurunu çapa olarak
kullanan ülkelerde yaşandığıdır. Bu durumda, Kasım krizinden sonra,
güvenilirliği ciddi olarak sarsılan programı devam ettirmeğe çalışmak oldukça riskliydi.
Politik istikrarı zayıf olan bir ülkede yeni bir krizin gerçekleşmesini sağlayacak
spekülatör bulmak zor değildir. Nitekim, Şubat 2001’de Milli Güvenlik Kurulu
esnasındaki gerginlik Türkiye’yi Şubat 2001 krizine götürmüştür ve Mayıs 2001 tarihli
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ve sonrasında taahhüt edilen Niyet Mektuplarının
makro ekonomik hedefleri sözkonusu borçlanma dinamiğini kırmak için 2003 sonuna
kadar kamu birincil (faiz dışı) bütçe dengesinde milli gelire oran olarak %6.5
oranında bir fazla gerçekleştirmeyi öngörmektedir. Türkiye’nin 2002’deki dış borcunun
milli gelire oranı son Niyet Mektubu’nda %71.1 olarak planlanmıştır. Niyet Mektubu,
dış borçlanma temposunu değiştirmeden korumakta ve programın bitim yılı olan
2004’de dış borç /GSMH oranını %63.3 ile ancak 2001 düzeyine geri getirmeyi hedeflemektedir.
Oysa faiz harcamalarının milli gelirin %20’sinden fazlasını götürdüğü bir
ortamda sürdürülebilmesi planlanan kamu kesimi faiz dışı fazla hedefi ancak
sağlık, eğitim ve kamu yatırımlarında olağanüstü kısıntılarla
sağlanabilecektir. Sosyal hizmet yatırımlarında planlanan bu türden daralmalar
ise bir yandan işgücünün verimini düşürmekte, diğer yandan da gelecek
nesillerin refah düzeyini geriletmektedir. Bu saptamalardan hareketle 2000’ler
Türkiye’sinde devlet, gerek üretici, gerekse yatırımcı niteliğini tümüyle terk
etmiş durumdadır. Dolayısıyla, 2000’li yıllarda Türkiye kamu maliyesinin
karşılaştığı temel ikilem, bir yandan borç servisinin sürdürülmesi, diğer yandan
da sosyal hizmet yatırımlarının finanse edilmesi gerekliliğinden kaynaklanmaktadır.
1990’lı yılların borçlanma temposunun sürdürülemeyeceği ve iç borç yükünün
toplumsal maliyetinin çok yüksek olacağı açıktır.
4.6. Türkiye’nin 1990-2003
Yılları İçin Sosyo-Ekonomik Değerlendirmesi
Kazgan (2004), Türkiye’de kamu
açıklarının makro ekonomik etkilerini incelerken 1990’lı yıllarda sistematik
olarak kamuya devredilen mali yükümlülükler üzerinde de bir miktar durmak
gerekir. Zira ekonometrik analizi yapılan kamu açıkların içeriği bilinirse,
sonuç yorum daha da berraklaşacaktır. Burada incelenecek olan ilk yükümlülük,
banka kesiminden aktarılan yüktür ve toplam kamunun yüklendiklerinin arasında,
en ağır olanıdır. Başlangıcı 1994 krizine uzanır. Bu krizi izleyerek bankaların
kamu borçlanmasını finanse etmelerini en karlı işe dönüştüren politika ile
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) kurulmasıyla, banka sayısı 67’den
1999’da 81’e çıkmıştır. Bankaların en büyük işlevi, faiz-döviz arbitrajından
yararlanmak olmuştur.
1994 yılındaki krizde ticari
bankalar çökerken hükümet, bankalardaki tasarruf mevduatına 50 milyar TL’ye
kadar devlet güvencesi tanımış ancak buna ilgili bankanın “iflas ettirilmiş ya
da bankacılık yapma veya mevduat kabul etme izinlerinin iptal edilmiş”, olması
şartını eklemiştir. Oysa TMSF’ye 1999-2002 sonu itibariyle devredilen 21 banka
için Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu bu koşulu geçerli kılmamış, bankaların
iflası talep edilmeden veya izinleri iptal edilmeden TMSF’ye devredilmişlerdir.
Bu nedenle devlet, her türlü mevduata tasarruf veya ticaret, her türlü banka
alacaklısına yerli, yabancı bankalar ya da diğer alacaklılar dahil, sınırsız
ödeme yapma durumunda kalmıştır. Banka sayısı 2002 sonu itibariyle 55’e inmiş,
ancak, 2003’ün ilk yarısı tamamlanırken listeye bir bankanın daha ekleneceği
ortaya çıkmıştır. 2002 yılı sonuna kadar batan ticari bankalara aktarılan
kaynak, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafından TBMM
Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’na gönderilen rapora göre 23.4 milyar dolar
tutarındadır. Ancak hükümetlerin incelemeden verdikleri ve geri dönmeyen
krediler de bu tutara eklenmektedir. Aynı rapora göre bunun tutarı da 32.3
milyar dolardır. Bu rakamlar bankalar kesiminden devlete ve ekonomiye binen
yükün 55,7 milyar dolar tutarında olduğunu gösterir. Bu rakam Gayri Safi Milli
Hasıla’nın dörtte birini aşmaktadır. Devleti yük altına sokan bir diğer alan,
enerji kesimindeki anlaşmalar ve ihalelerdir. Türkiye’nin enerji dar boğazında
olduğu ve en pahalı enerjinin olmayan enerji olduğu sloganıyla 25-30 yıllık
anlaşmalar yapılarak, özellikle doğalgaz alma yoluna gidilmiştir. Alsa da
almasa da, almadığı enerjinin fiyatını ödeme taahhütü verilmiştir. Bu enerjiyi
alabilmek için ithal doğalgaza bağlı elektrik santralleri kurularak, yerli
maddeyle çalışan termik ve hidroelektrik santralleri devreden çıkarılmaktadır.
Krizlerle gelen durgunlukta enerji tüketimi azalmışken satan ülke, bedeli nakit
dolarla almıştır. Ekonomiye ek yük getiren bir diğer kalem de araştırılmadan
yapılan kamu binaları, kamu otoyolları, havaalanları, fay hattı üzerine kurulu
demiryolu tünelleri, müşterisiz organize sanayi alanları, hafif depremlerde
bile hasar gören hastahane ve okullar sayılabilir. Bu yatırımlar oldukça çoktur
ve yıllara yayıldıkları için bugüne getirdikleri ek mali yük hesaplanamamaktadır.
Ancak, son yıllardaki marjinal sermaye/hasıla oranının geçmiştekinin birkaç
katına varmış, yani sermayenin veriminin düşmüş olması, olağandışı katsayılara
varması, bunun en iyi göstergesidir. 1998-2002 yılları arasında GSYİH’nın yılda
ortalama %24’ü kadar yatırım yapan Türkiye’nin sağladığı GSYİH artışı, toplamda
sadece %1.6 kadardır. Bu rakamın içerisinde krizlerin etkisi, özel sektörün
mesken yatırımlarında yoğunlaşması, yaşanan yıkıcı depremler etkendir. Ancak bu
rakamlarda kamu yatırımlarındaki işlevsiz/semeresiz yatırımların da önemli bir
payı olduğu yadsınamaz.
TBMM Yolsuzlukları Araştırma
Komisyonunun raporunda bankalar ve enerji konuları dahil verilen rakam, 150
milyar dolardır. Bu 150 milyar doların tümü yolsuzluk bağlantısı olmasa da
rakam, “devletten çıkan para, taahhüt altına girilen tutar ve kamu zararıdır”.
Her ne kadar tezin konusu açıkların makro ekonomik sonuçlarını kapsamış olsa da
görülen odur ki, kamu açıklarının kimleri ya da neleri finanse ettiği sorusu
kamu bütçe açığının etkileri kadar önem kazanmaktadır.
Bir diğer konu, devletin mali iş
ve işlemlerinin tek elden yürütülme meselesidir. 1983 yılına kadar borçlanma ve
nakit yönetimi, Maliye Bakanlığı tarafından yürütülüyordu. Böylece kamu gider,
gelir ve nakit yönetimi tek elden ve eş güdüm içerisinde yürütülmüştür. Borç ve
nakit yönetimi ile bütçe yönetiminin bir arada bulunmasının temelinde yatan,
bütçe dengesi ile borçlanma arasında bir bağ kurulması, iki yöntem arasında
sıkı ve etkin bir eşgüdümün sağlanmasıdır. Daha açılacak olursa, bütçenin
birlik ve genellik ilkeleri bu yönde bir politika tercihinin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Bu yönde yürütülen uygulama sonucunda, devletin mali iş ve işlemleri, merkez ve
taşra saymanlıkları aracılığıyla tek elden yürütülmüştür.
Ancak, 14.12.1983 tarihli ve 188
sayılı ve 18.06.1984 tarihli ve 232 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle borç
ve nakit yönetimi bütçe yönetiminden ayrılarak bu yetkiler, Hazine
Müsteşarlığına verilmiştir. Bu yönde oluşan yeni politika tercihi zaten parçalı
olan kamu maliye yönetimini daha da parçalı hale getirmiş ve bütçe ile nakit ve
borç yönetimini birbirinden ayırmıştır.
Ayrıca, bu dönem zarfında
hükümetler, yarı mali işlemler gibi gizli yükümlülükler yaratmak suretiyle
bütçe açıklarını olduğundan daha az göstermek yönünde uygulamalara
girişmişlerdir. Böyle bir uygulama sonucunda, bütçe açığı ile net borçlanma
hasılatı arasındaki denklik kaybolmuş ve bütçeler hükümetlerin faaliyetlerini tam
olarak yansıtma konusunda işlevsel olamamışlardır. Bütçe dışında kalan
faaliyetler, merkezi hükümetin iş ve işlemlerinin Meclisin iradesi ve
yönlendirmesi dışına çıkması sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla, bütçe
disiplininden uzaklaşılmasına sebep olan bu tür uygulamalar, Türkiye’de
ekonomik ve mali yapıyı daha kırılgan hale getirmiştir. Öte yandan bütün
bunların sonucunda hükümetlerin tüketim alışkanlıklarında bir değişiklik olmamış,
kamu mali yönetiminde borçlanma temel bir kamu finansmanı aracı olarak görülmüş
ve borçlanma yetkisinin bütçe yetkisinin bir unsuru olduğu gerçeği göz ardı edilmiştir.
Özetle, 1980’li yılların
ortalarından itibaren bütçe açıklarının finansmanında vergi politikası yerine
borçlanma politikası ön plana çıkarılmıştır. Ayrıca, KİT ve yerel yönetimlere
kontrolsüz mali özerklik verilerek bu kuruluşların da yurt içi ve yurt dışı piyasalardan
borç almaları teşvik edilmiştir. Ancak gittikçe artan kamu açıklarının finansmanı
için yurt içi tasarruflar yeterli olamamış, reel faizler artmış ve özel kesim yatırımları
olumsuz etkilenmiştir. Yurt içi tasarrufların yetersizliği karşısında 1987 yılında
sermaye hareketleri serbestleştirilmek suretiyle yurt dışından daha fazla
sermaye çekilmesi teşvik edilmiştir. Ekonomik ve siyasi belirsizliklerden
etkilenen ve kısa vadeli yurt dışı sermaye hareketlerinin de etkisiyle daha da
kırılgan hale gelen Türkiye Ekonomisi, 1990 ve 2000’li yıllarda peşpeşe krizler
yaşamıştır. Özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan siyasi belirsizlikler ekonominin
finansman krizleriyle karşılaşmasına neden olmuştur. Krizlerin aşılması
amacıyla uluslar arası kredi kuruluşlarının da desteğini almak suretiyle
“istikrar tedbirleri”, adı altında ekonomik programlar başlatılmıştır. İstikrar
programları makro ekonomik politika amaçlarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunacak
olan para programları, yapısal reform düzenlemeleri ve kamu açıklarının kontrol
altına alınmasına yönelik unsurları içermiştir. Özellikle bu tür programlarda göze
çarpan husus, ülkelerin içinde bulunduğu kamu borcu probleminin aşılması için mali
disiplinin öneminin sıkça vurgulanması ve faiz dışı fazla verilmesidir. Böylece
yüksek enflasyon, ödemeler dengesi problemleri ve kamu açıkları ile karşılaşan ülkelerin
sıkı maliye politikaları ile kamu harcamalarını azaltmaları, gelirlerini arttırmaları,
borçlarını çevirebilmeleri aynı zamanda devletin ekonomideki ağırlığını azaltarak
özel sektöre gerekli mali kaynakların oluşturulması suretiyle büyüme ortamına geçilmesi,
bu programların temel standart kurgusu ve beklentisi olarak ortaya konulmaktadır.
Ancak Türkiye’de bu programların gerektirdiği yapısal tedbirlerin hayata
geçirilmesinde yaşanan sorunlar ve uygulama sürecinde karşılaşılan krizler, sürdürülebilir
ekonomik ve mali yapının gerçekleştirilmesini engellemiştir.
Sonuç olarak, Türkiye’de kamu
kesimi açıkları eski bir kavram olmakla beraber, 1980 sonrası kaynağı
değişmiştir. 1980 yılına kadar genellikle KİT açıklarından kaynaklanan kamu
açıkları, daha sonra kamu bütçe açıklarından kaynaklanmaya başlamıştır. Bir
transfer bütçesi haline gelen konsolide bütçe içerisinde en büyük pay sırasıyla,
transfer harcamalarına ve cari harcamalara aittir. Kuşkusuz bu harcamaların payının
büyük olmasının nedeni, transfer harcamaları içinde yer alan borç faiz ödemeleri
ve cari harcamalar içinde bulunan personel harcamalarıdır. 1990 yılında faiz harcamalarının
toplam bütçe harcamalarına oranı, %20,8 iken, bu oran, 1994 yılında %33,3’ e,
1998 yılında ise, %39,6’lara ve kriz yılında da %51,5’lara çıkmıştır. Alınan istikrar
tedbirleriyle bu oranın 2002 yılında %44,3 oranına gerilediği görülmektedir. İç
ve dış borç faiz ödemeleri ayrımına bakıldığında da asıl ağırlığın iç borç faiz
ödemelerinde olduğu gözlenmektedir.
Oysa bütçe gelir kalemlerine
bakıldığında toplam bütçe gelirlerinin yaklaşık %80’lik kısmını vergi
gelirlerinin oluşturduğunu ve vergi gelirleri içerisinde de dolaylı gelirlerin
ağırlığının dolaysız vergilere oranla daha fazla olduğu görülmektedir. Vergi gelirleri
içinde dolaylı vergi gelirlerinin payının yüksek olmasının nedeni, Türkiye gibi
gelişmekte olan ülkelerde sermaye birikiminin yetersiz olması sebebiyle,
politika uygulayıcıların sermaye birikimini gelir üzerinden alınan vergilerle
olumsuz yönde etkilemek istememelerinden kaynaklanmaktadır. Yine dolaylı
vergilerin ağırlığının bir diğer nedeni, bu vergilerin dolaysız vergilere
oranla daha az hissedilir olması ve herhangi bir tepkiyle karşılaşılmamasıdır. Ayrıca
bu vergilerin tahsilatının kolay olması da eklenebilir.
Son dönemlerde iç ve dış
borçların giderek büyümesi, konsolide bütçe içinde yer alan borç faiz
ödemelerini arttırmıştır. Bu gelişme, konsolide bütçe gelirlerinin büyük kısmının
faiz ödemelerine ayrılmasına neden olmuştur.
5.TÜRKİYE’DE BÜTÇE
AÇIKLARININ NEDENLERİ
Bütçe açığı kısaca;
kamu harcamalarının kamu gelirlerinden fazla olması durumunu ifade eder. Daha
önce de belirtildiği üzere kamu kesimi çeşitli birimlerden oluşmakta ve bu
çeşitli birimlerin gelir ve giderlerinin toplamı kamu gelir ve giderlerini
oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu birimlerin faaliyetleri, özellikleri ve yönetimleri
açık miktarını etkilemektedir. Ülkemizdeki bütçe açıkları genel olarak “yüksek
büyüme hızına”, “vergi sistemindeki yetersizliklere” ve “harcamaların etkinleştirilememesine”
bağlanmaktadırlar. Bunun yanında Türkiye’deki bütçe açıklarının nedenlerini şu
şekilde sıralayabiliriz:
A) Kamu Harcamalarının
Hızlı Artışı
a) Hızlı nüfus
artışı ve kamusal hizmetlere olan talep
Ortalama yaşam
süresinin uzaması ve nüfus artışına bağlı olarak sağlık, eğitim, konut, ve
benzeri konulardaki harcamalar, kamu harcamalarının artışına sebep olmuştur.
Başka bir deyişle nüfus artışı; devletin gördüğü hizmete olan talebin gittikçe
artmasına yol açmıştır. Ayrıca toplumun yaşam standardının yükselmesine bağlı
olarak, hizmet beklentilerinin gerek miktar ve gerekse kalite olarak artması da
bu açıdan etkili bulunmaktadır.
b) Hızlı
kentleşme
İnsanların bir arada
yaşamalarının gereği olarak ortaya çıkan (su, temizlik, güvenlik, itfaiye,
toplu taşıma ve benzeri) hizmetlerin gerçekleştirilmesi, harcama düzeyinin
yükselmesi sonucunu doğurmuştur. Ayrıca kentlerdeki altyapının oluşturulması
amacıyla gerçekleştirilen kamu harcamaları da hızlı ve çarpık kentleşme
sıkıntısı yaşayan bir ülke olan Türkiye’de kamu harcamalarının artışında önemli
bir etken olmuştur.
c) Transfer
harcamaları
Toplumun sosyal yönden
güçlü kalmasına yönelik olarak yapılan ve daha çok yardım niteliğinde olan
giderlerdir. “Ekonomik”, “sosyal” ve “mali” nitelikli olan transfer harcamaları
herhangi bir varlığın satın alınması karşılığında olabileceği gibi karşılıksız
da olabilmektedir.
d) Aşırı
istihdam
Az gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkelerde meydana gelen yüksek işsizlik oranlarının yarattığı
problemleri aşmak için çözüm kapısı olarak görülen kamuda istihdam edilen fazla
işgücü, kamu harcamalarının artmasına neden olmuştur.
B) Kamu Gelirlerinin
Yavaş Artışı
a) Basit ve
götürü usulde vergileme
Gerek basit usulün
gerekse götürü usulün mükellefin gerçek gelirinin saptanamaması yönündeki
eksikliği nedeniyle vergide adaleti sağlayamaması ile belge düzenleme ve
saklama güçlükleri gelir kaybına neden olabilmektedir.
b) Kayıtdışı
ekonomi
Bir ekonomide vergi
dışı kalan üretim ve ticari faaliyetler kayıt dışı ekonomi olarak adlandırılır.
Yasadışı olarak yapılan faaliyetler de kamu otoritelerinden dolayısıyla vergi
dairelerinden gizlenerek gerçekleştirilen faaliyetler olduklarından kayıt dışı
kapsamında değerlendirilir. Bu kayıt dışı faaliyetler vergi kaybına neden olmakta,
kamu gelirlerini azaltmaktadır.
c) Vergiye
karşı direnme
Mükellefin vergiye
karşı tepkisini ifade eden bu kavram çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir.
Bunlar; verginin yansıması, vergiden kaçınma, vergi kaçakçılığı, verginin reddi
olarak sayılabilir. Sayılan hemen tüm durumlar vergi aşınmasına sebep olarak
vergi gelirlerinin azalmasına neden olmaktadır.
d) Muafiyet ve
istisnalar
Vergi kapsamına
alınmış, vergilendirilmesi gereken kişi veya kişi gruplarının kanunlarla vergi
dışında bırakılmasına “vergi muafiyeti”, Vergi kapsamına alınmış,
vergilendirilmesi gereken vergi konularının kanunlarla vergi dışında
bırakılmasına “vergi istisnası” adı verilir. Vergide adaletin sağlanması ve
korunması bakımından, dikkat edilmesi gereken muafiyet ve istisna müesseseleri aşırı
ve gereksiz boyutlarda uygulandığı takdirde vergi gelirlerinin azalmasına neden
olmaktadır.
e) Küçük
ölçekli işletmelerin fazlalığı
Ülkemizde de sayı
olarak işletmelerin %99’unu oluşturan ve istihdamın %65’ini sağlayan
işletmelerin küçük işletme niteliğinde olması gerek kurumlar vergisi gerek
gelir vergisi ve diğer vergiler açısından gelir kaybına neden olmaktadır. Bu
konuda da kobilerin güçlendirilmesi gündeme gelmektedir. Bunun için geçmişten
gelen iş yapma şekilleri ve alışkanlıklar değiştirilmeli, teknolojileri
geliştirilmeli, katma değer yaratacak ve verimlilik arttıracak projeler ortaya
konulmalı, bu yönde yatırım yapılması gerekmektedir.
C) Borçlanma
Kamusal ihtiyaçların
giderilmesinde bir finansman aracı olarak öngörülen borçlanma, devletin genel
olarak isteğe bağlı ve bir bedel karşılığı, özel kişi, kuruluş veya yabancı bir
devletten elde ettiği gelirdir.
Borçlanma zamanla
normal bir gelir kaynağı olarak görülmeye başlanmış, kamu hizmetlerinin
finansmanı olarak değerlendirilmiş zaman zaman da maliye politikasının bir
aracı olarak kullanılmıştır.
Ancak kamu açıklarının
borçlanma ile kapatılması zamanla sürekli bir hale gelmiştir. Artan borçlanma
miktarı faiz ödemelerini dolayısıyla transfer harcamalarını artırmış, bütçe
açıklarının artışı borçlanma ile finanse edilerek faiz-borç sarmalına
dönüşmüştür ve bu noktada borçlanma, ağır bir vergi yükünün
alternatifi anlamına
gelmektedir. Tüm bunların yanında özellikle 1980’lerde başlatılan ve kısmen
bitirilen alt yapı yatırımları kamu kesimi açıklarında önemli bir rol
oynamıştır. Yine 1990–91 döneminde yaşanan körfez krizi de artan bütçe
açıklarının dış etkenlerinden biri olarak gösterilmiştir. Ayrıca terör
olaylarını önlemeye yönelik harcamaların payı da küçümsenmemelidir. Ancak bütün
bu sebeplerin varlığı iradi bir maliye politikası sonucunda olan bütçe açığını;
bir sosyal ve siyasi tercih sonucu ortaya çıktığını unutturmamalıdır.
6. TÜRKİYE’DE BÜTÇE
AÇIKLARI VE TARİHSEL GELİŞİMİ
Son yıllarda hızla
artan kamu açıkları Türk ekonomisinin en önemli sorunu haline gelmiştir.
Özellikle 90’lı yıllarla beraber kamu açıklarında önemli artışlar görülmüştür.
Kamu açıklarındaki en büyük pay ise bütçe açıklarına aittir. Bütçe sonuçlarının
son 20 yıllık dönemi incelendiğinde bütçe açıklarının gayri safi milli hâsılaya
(GSMH) oranının önemli artışlar gösterdiği görülmektedir.
Özellikle 2001 yılına
kadar önemli artış gösteren bütçe açıklarının GSMH’ya oranı, bu tarihten
itibaren ciddi düşüşler göstermiştir. Bunda ise uygulanan sıkı maliye
politikaları büyüme hızında meydana gelen artış ve bütçe gerçekleşmelerinde
yaşanan iyileşmeler etkili olmuştur. Belirli yıllar haricinde bütçe açıklarının
devamlı bir şekilde artış eğiliminde olduğu dikkat çekmektedir.
Türkiye’de bütçe gelir
ve giderleri zaman içinde incelendiğinde bütçenin sürekli biçimde açık verdiği
görülür. Bütçe, TBMM’de önceden öngörülen açıklarla bağlanmıştır. Başka
ifadeyle, bütçe gelirleri, bütçe harcamalarının hep gerisinde kalmıştır. Bütçe
gerçekleşmelerinde açıklar daha büyük miktarlarda ve oranlarda ortaya
çıkmıştır. Hükümetler tahmin ettikleri kadar gelir tahsil edememişler ve yıl
içinde aldıkları ek ödeneklerle, mali yılbaşındaki bütçe ödeneklerinin üstünde
harcama yapmışlardır. Bütçe gelirlerinin, bütçe giderlerini karşılama oranı
90’lı yılların başından itibaren iyice düşmüştür. Veriler 90’lı yıllarda kamu
kesimi gelir-gider dengesinin ciddi biçimde bozulduğunu, kamu kesimi tasarruf
açığının genişlediğini borçlanma gereğinin arttığını ortaya koymaktadır.
Türkiye ekonomisi, uzunca yıllar temel dengelerini kaybetmiş ve gittikçe artan
bir ekonomik bunalım içerisine
sürüklenmiştir.
Ekonomik bunalım nedeniyle uzun vadeli ve ekonomiyi canlandırıcı nitelikteki
yatırımlar yapılmamış, başlanan yatırımlar ilk zamanlar bir miktar talep
artışına neden olmuş ise de yatırımların yarım kalması sonucu kapasite artırıcı
bir etki yaratamamış, iktisadi istikrarsızlık giderek artıştır. Bu iç karartıcı
tablo insanların üretim ve yatırım isteğini azaltmış, gelir dağılımını artan
oranda bozmuştur.
Bütçenin açık
vermesinde insanların beklentilerinin de rolü vardır. Bunun yanında hızlı nüfus
artışı, mali disiplinin bulunamayışı, tasarrufların yüksek büyüme hızının
finansmanında yetersiz kalışı, KİT’lerin yüksek seyreden açıkları, toplumda
vergi bilincinin yerleştirilememesi kamu kesiminin sürekli
büyümesi bütçe
açıklarında önemli rol oynamıştır. Sürekli olarak artış gösteren enflasyon
oranı ve meydana gelen devalüasyonlar da bütçe açıklarını beslemiştir.
Ülkemizdeki vergi sistemi rasyonel vergi sistemi önerilerine uyum
sağlayamamıştır. Bu nedenle vergi sisteminin etkinliğini artıracak, gerekiyorsa
vergi oranlarının düşürülerek vergi tabanını yaygınlaştıracak, vergi
kaçakçılığını önleyip kayıt dışı ekonomiyi mümkün olduğunca azaltacak bir dizi
yeni düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Ayrıca vergi dairelerinde modernizasyon
sağlayarak etkinliği artıracak, cezaların caydırıcı düzeylere getirilmesi ile
vergi toplamayı sağlıklı hale getirecek ve vergi sistemi basitleştirilerek
vergi vermeyi teşvik edecek köklü bir vergi reformu kaçınılmaz olmuştur. Kamu
açıklarının finansmanında son dönemde önemli bir araç haline gelen iç borçların
vadesinin uzatılması da şarttır.
Kamu iktisadi
teşebbüsleri siyasi otoritenin kontrolünden çıkarılamamış,sosyal güvenlik
kurumlarının kamu sektörüne önemli bir yük kaynağı olması önlenememiştir.
Türkiye’de yerel yönetimler, yönetim sistemi içinde sorunları en belirgin ve
yeniden düzenlenmesi gereği sürekli gündeme getirilen kesimi oluşturmaktadır.
Bütçe açıklarını vermek çok kolay olduğu halde bu açıkları kapatmak hatta
olduğu düzeyde tutmak son derece güçtür. Gerek ekonomik gerekse politik
nedenlerle kamu gelirlerinin artırılması ve kamu giderlerinin kısılmasına
ilişkin sınırlar son derece daralmıştır. Bundan dolayı açıkların finansmanının
ne şekilde yapılacağının iyi belirlenmesi gerekmektedir. Hükümet kamu
açıklarının ne kadarının dış borçlarla ya da Merkez Bankası kaynaklarıyla karşılanabileceğini
çok iyi belirlemelidir. Türkiye’de bütçe açıklarının zamanla bir takım ekonomik
etkileri ortaya çıkmıştır. Bunlar;
a) Yüksek reel faizler
b) Borç-faiz sarmalı
c) Dışlama etkisi
d) Açıkların enflasyon
üzerindeki etkisi
e) Açıkların gelir dağılımı
üzerindeki etkisi
f) Açıkların dış
ticaret ve ödemeler dengesi üzerindeki etkisi
Durum böyle iken bütçe açıklarının azaltılması için ne yapılmalıdır?
Türkiye bütçesinin en
büyük problemi faiz harcamaları ile transfer harcamalarının bütçe içindeki
payının giderek artmasıdır. Ayrıca 90’lı yıllar boyunca personel ve faiz
harcamalarında meydana gelen artışlar bütçe esnekliğinin azalmasına neden olmuş
yatırımlarda meydana gelen azalmanın sebebi olarak gösterilmiştir.Ülkemiz
ekonomisindeki dengelerin tesisi için kamu açıklarında son yıllarda yaşanan
iyileşmelerin devam ettirilmesi gerekmektedir. Tüm bunların yanında;
1) Bütçe açıklarının
azaltılabilmesinin en önemli koşulu faiz harcamalarındaki büyüklüğün
indirilmesidir. Bu çerçevede, borç vade yapısının değiştirilmesi, faiz
oranlarının düşürülmesi gerekmektedir.
2) Personel
harcamalarının bütçe içindeki payının belirli seviyelerde korunması bütçe
dengeleri açısından gerekli görülmektedir. Bu çerçevede kamu kesimindeki aşırı
istihdamın azaltılması, ücret ve maaş dengesizliklerinin giderilmesi önem
taşımaktadır.
3) Kamu kurum ve
kuruluşlarının devamlı olarak büyüme eğiliminde olmaları harcamaları artıran
önemli bir nedendir. Bu itibarla hizmet genişlemesi olmaksızın teşkilat
genişlemesine ve kadro artışlarına izin verilmemelidir.
4) Yatırım
harcamalarındaki azlık dikkat çekmektedir. Bu itibarla yatırımlara ayrılan
kaynakların bütçe dengelerinde sağlanacak iyileşmeler çerçevesinde artırılması
gerekmekte hızlanan kamu yatırımları fayda maliyet analizlerine göre ve özel
sektörü harekete geçirecek nitelikteki altyapı yatırımlarında yoğunlaşmalıdır.
5) Sosyal güvenlik
harcamalarının bütçe üzerindeki yükünün azaltılması gerekli görülmektedir.
6) Vergi gelirlerindeki
artış eğilimi sürdürülmeli, bu çerçevede; vergi oranları aşağı çekilerek vergi
tabanın genişletilmesi ve kayıt dışı ekonominin kayıtlı hale getirilmesi
sağlanmalıdır.
7) Harcamacı
kuruluşlara daha fazla yetki verilerek sorumlulukları net bir şekilde
belirlenmeli ve performans denetimi sistemi getirilmelidir. Şüphesiz bu
tedbirlerin çok daha genişletilmesi, yeni ilave tedbirlerin alınması mümkündür.
Kısa vadeli olarak siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması, iç borçların
vadesinin uzatılması ve borç yükünü artıracak faaliyetlerden kaçınılması, kamunun
tüketim harcamalarının azaltılması uzun vadede ise bir vergi reformu,
özelleştirme uygulamalarının etkinleştirilmesi, sosyal güvenlik reformu,
yapısal reformların tamamlanması gibi çözüm önerileri de sunulmaktadır. Bütçe
açıklarının azaltılması bakımından bu nevi tedbirlerin alınması zorunluluğu da
bulunmaktadır.
7.TÜRKİYE’DE KAMU
KESİMİNİN BÜTÇE AÇIĞINI FİNANSMAN ŞEKİLLERİ
Bütçe açıklarının
finansmanında üç temel kaynak kullanılmaktadır;
1) Borçlanma,
2) Merkez bankası
kaynakları,
3) Vergiler.
Kamu giderlerinin kamu
gelirlerini aşması nedeniyle, devlet bütçesinin açık vermesi ekonominin tüm kesimleri
için arzu edilmeyen bir durumdur. Bütçe açıklarının giderilmesinde yurtiçi
kaynaklara başvurulduğunda, başlıca üç tür finansman yöntemi ile karşı karşıya kalınmaktadır.
Bunlar vergi oranlarının artırılması, iç borçlanma,dış borçlanma ve
monetizasyon yani merkez bankası kaynaklarına başvurulmasıdır. Her üç finansman
yönteminin de ekonomiye olan etkileri birbirinden farklılıklar gösterdiği
görülmektedir. Devlet açısından önemli olan söz konusu üç finansman yönteminden
makroekonomik değişkenler üzerine en az etkide bulunanın tercih edilmesidir. Yani
ekonomik birimlerin, alacağı kararlar üzerindeki etkisi en az olan finansman
kaynağı tercih edilmelidir.
Kamu borçlanmasında,
harcamaların getirdiği ilk dönemdeki mali yük, sonraki dönemlere ertelenmekte,
borçlanmanın yapılmasından sonraki dönemlerde vergi mükelleflerine
aktarılmaktadır. Devletin en asli ve sağlam geliri olan verginin aksine
borçlanma geçici yani kesin olmayan (geri ödemeli) bir gelir kaynağıdır.
Vergide % 1’i bulan bir maliyet sözkonusu olurken borçlanmanın anapara geri
ödemesinin olması, bunun yanında maliyet unsuru olan faiz giderinin ödenecek
olması neden borçlanmanın olağan bir gelir kaynağı olarak görülemeyeceğinin
nedenleridir.
O halde bir devlet
borçlanmaya neden başvurur? Bu nedenler şöyle sıralanabilir:
1) Mali nedenler;
-Bütçe açığı,
-Ödemeler
bilânçosundaki açık,
-Büyük yatırımların
finansmanı,
2) Ekonomik nedenler;
-Depresyonist
dönemlerde,
-Enflasyonist
dönemlerde tam istihdamı sağlamak ve ekonomik birimlerin kararlarını etkilemek
için.
3) Diğer nedenler;
- Savunma harcamaları,
- Borçların borçla
ödenmesi,
- Olağanüstü harcamalar
(deprem, sel ve benzeri)
İç borçlanma kamu
kesiminin tahvil, bono gibi araçlarla iç piyasadan yani; özel kişi ve
kuruluşlardan, sosyal güvenlik kuruluşu ve ekonomik kuruluşlardan (zorunlu
tasarruflar ve KİT’lerin yedek akçeleri ve benzeri), ticari bankalardan ve
sigorta şirketlerinden borçlanmasıdır. Kısa vadeli borçlara bütçe dönemi içinde
çıkan geçici açıkların kapatılması için başvurulurken; uzun vadeli borçlarda amaç
yürürlükteki bütçenin gelir bakımından yetersizliğini borçlanma yoluyla gidermektir.
Hal böyle iken neden kısa vadeli borçlanıyoruz?
Kısa vadeli borçlar,
Devletin zaman itibariyle gelir gider dengesizliğini gidermek için
kullanılabiliyor
olsa da çoğu zaman
zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Kısa vadeli borçlanmanın neden olduğu en
önemli olumsuzluk faiz oranlarının yükselmesine yol açmasıdır. Türkiye’de iç
borçlanma ağırlıklı olarak bankacılık kesiminden yapılmaktadır.
Dünaya ekonomisinde finansman
kaynaklarının
dengesiz dağılmış
olması yeterli
finansman kaynaklarına
sahip olamayan gelişmekte
olan ülkelerin ek kaynaklar sağlamasını
zorunlu kılmaktadır.
Bu nedenledir ki , gelişmekte
olan ülkeleri dış
finansmana iten başlıca
iki önemli etken vardır.
Bunlardan ilki tasarrufların
yetersizliğidir.
Gelişmekte olan ülkelerde kişi
başına
düşen gelir düşük
olduğundan hedeflenen ekonomik büyüme
hızını
finanse edebilecek tasarruflar oluşturulamaz
ve gerekli finansman için dış
borçlanmaya gidilir. Dış
finansmanı gerekli
kılan ikinci etken ise dış
ödemeler bilançosu açıklarıdır.
Gelişmekte
olan ülkeler için dış
finansman kaynakları geleneksel
ve alternatif dış
finansman kaynakları olarak
sınıflandırılabilir.
Geleneksel dış
finansman kaynakları artık
pek yaygın
olmayan devletten devlete yardım
, uluslararası çok
taraflı mali kurumlar
finansmanları ve
uluslararası ticari
banka kredilerini kapsarken , alternatif dış
finansmanlardoğrudan
yabancı sermaye yatırımları
ve uluslararası portföy
yatırımları
olmak üzere tüm diğer
özel kaynaklı finansman
yöntemlerini içerir. Kamu kesiminin yatırımlarını
finanse edebilmek
için dış borç
kullanılması
olağan
ve yaygın bir uygulamadır.Genellikle
uzun vadeli nispeten
düşük faizli program ve proje
kredileri , yatırımlar
amacına ulaşıp
dış borç
kullanımı
ile dış
borç servisi arasındaki
denge sağlandığında
amaç gerçekleşmiş
olur.
Türkiye’nin dış
borçları ,
vade yapısı
açısından
incelendiğinde
dış borç
stokunun artışına
bağlı olarak
, kısa vadeli borçlarında
artmakta olduğu
görülmektedir. Genel olarak kısa
vadeli borçlar daha çok dış
ticaretin finansmanında
kullanılmakta ve ticari banka kredileri
ile özel sektörün aldığı
kredilerden oluşmaktadır.
Dış borçlanma gerekli
kaynakların dış âlemden belli bir faiz karşılığı elde edilmesidir. Dünya
ekonomisinde finansman kaynaklarının dengesiz dağılmış olması yeterli finansman
kaynaklarına
sahip olmayan
gelişmekte olan ülkelerin, ek kaynaklar sağlamasını zorunlu kılmaktadır. Bu
nedenle de gelişmekte olan ülkeleri dış borç alımına iten nedenler arasında
tasarruf yetersizliği ve dış ödemeler bilânçosundaki açıkları vardır. Ayrıca
kendi sermaye piyasasından borçlanma imkânının olmaması, devletin dövize
ihtiyaç duyması, gelişmiş ülkelerden borçlanmanın maliyetinin daha düşük olması
dış borçlanmanın diğer nedenleri arasındadır. Türkiye’de kısa vadeli dış
borçlar daha çok dış ticaretin finansmanında kullanılmaktadır. Merkez Bankası
kaynakları emisyon hacminin artırılması şeklinde kullanılmaktadır. Emisyon
piyasadaki para miktarının artırılması anlamına gelmekte olup para basma
yetkisi Merkez Bankalarına aittir. Dolayısı ile kamunun Merkez Bankası
kaynaklarından faydalanması Merkez Bankasının avans vermesi şeklinde
olmaktadır. Bu kaynağın faizsiz ve genelde de karşılıksız olması bu kaynağı iç
borçtan ayırmaktadır. Hükümetler merkez bankası kaynaklarından iki şekilde
faydalanabilmektedirler:
1) Senyoraj geliri
2) Enflasyon vergisi
Senyoraj, devletin para
basmaktan doğan gelirine verilen addır. Senyoraj gelirinin kullanılması
fiyatlar genel düzeyinde artışla sonuçlanabilir. Uygulamanın enflasyonla
sonuçlanmaması için para stokunda meydana gelen artışın reel büyüme sonucu
meydana gelen para talebi artışından büyük olmaması gerekmektedir.
Enflasyon vergisi ise
parasal bir getirisi olmayan veya düşük olan vadesiz mevduatın enflasyonist
dönemde hazine veya bankalara kaynak aktarımı anlamına gelir. Devletin bu
uygulama nedeniyle elde ettiği gelir reel para talebi ile enflasyon oranının
çarpımına eşittir. Bütçe açıklarının enflasyonu artırıcı
etkilerinin yanı sıra,
enflasyonun bütçe açıklarını hızlandırıcı etkileri de söz konusudur. Zaten
ekonomilerde neden sonuç ilişkisinin bu denli güçlü olduğu durumlarda zamanla
neyin sebep, neyin sonuç olduğunun tespiti güçleşmektedir. Bütçe açığı talep
artışına neden olabileceğinden enflasyonla sonuçlanmakta, enflasyon da vergi
gelirlerinin aşınmasına neden olduğu için bütçe açığına sebep olabilmektedir.
Çünkü enflasyonist bir ortamda, devletin satın aldığı mal ve hizmetlerin
fiyatları aynı dönem içinde artarken, vergi gelirleri ise verginin türüne ve
tahsilâttaki gecikmeye bağlı olarak enflasyona daha az ve daha yavaş intibak
etmektedir.
Vergiler ise bütçe açıklarının
finansmanında kullanılabilecek en önemli gelir kaynağıdır. Bütçe açıklarının
finansmanında vergi gelirlerinden etkin bir şekilde yararlanabilmenin ilk
şartı, vergi toplamadaki ortalama gecikme sürelerinin kısaltılmasıdır. İç borç
stokunun katlanarak büyüdüğü bir ekonomide, vergi gelirlerinin iç borç servis
ödemelerinin artış hızını yakalaması mümkün görünmemektedir. Bu durumda,
özellikle iç borç faiz ödemelerindeki artışlar dikkate alındığında, bütçe
açıklarının finansmanında alternatif gelir kaynağı olan vergilere yönelmek
esastır. Ancak bu şekilde Hazine, iç borç faiz ödemelerinin getirdiği ağır
yükten kurtulacaktır.
8.GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER VE KAMU FİNANSMAN SORUNU
Kalkınma sürecinde
ülkeler çok önemli sorunlar ile uğraşmak
durumundadır. Bu sorunlar ülkeden ülkeye değişmekle
birlikte bazı özellikler gelişmekte olan toplumların
tümünde aynıdır. Bunlar sırasıyla üretim ve istihdam yapısını tayin eden sektörel
yapı, üretim üzerindeki en önemli kısıtı oluşturan sermaye stoku,
demografik özellikler ve kaynakların verimliliği üzerinde önemli
etkisi olan teknik ve teknolojik bilgi düzeyidir. Bu sorunların çözümü, “sosyal
devlet” kavramının da gelişmesi ve uygulamaya yansıması
ile gelişmekte olan ülkelerde devletin yükümlülüklerini artırdığından
zorlaşmaktadır. Gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelerin ekonomik yapıları ve buna bağlı olarak da
vergi sistemleri farklıdır. Gelişmiş ülkelerde üretim
düzeyi, gelir düzeyi ve toplam harcama düzeyi yüksektir. Potansiyel ve gerçeklesen
üretim düzeyi yüksek olan bu ülkelerde bireysel harcamalar içinde lüks
harcamaların payı, gelişmekte olan ülkelere göre
yüksektir. Gelişmekte olan ülkelerin en
önemli özelliği fakirlik döngüsü olarak da bilinen düşük
bir gelir düzeyine sahip olmalarıdır. Bunun sonucu hem tasarruflar az, hem de
talep seviyesi düşük olmaktadır. Tasarruflar
ve talebin yetersiz olması istihdam ve üretim için en önemli unsur olan
yatırımların da yetersiz kalmasına neden olur. Yatırımın az olması ise toplumun
sahip olduğu sermaye birikiminin az olmasına neden olmaktadır. Sermaye
birikiminin azlığı da sahip olunan beşeri
ve doğal kaynakların verimli olarak kullanılamamasına, geliştirilememesine
neden olmaktadır. Bu durumda halkın ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal
olarak yeterli düzeyde gelişimi sağlanamamaktadır.
Bütün bunların sonucunda da, ekonomi düşük verim ve gelir düzeyinde
takılıp kalmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde sermaye
birikiminin yetersizliği, devleti klasik
fonksiyonları dışına çıkarak ekonomiye müteşebbis,
yatırımcı, üretici ve işveren olarak girmek zorunda
bırakmaktadır. Sermaye birikiminin yetersiz olmasının sonucu olarak gelişmiş
ülkelerde özel sektörün sunduğu birçok mal ve hizmetin
gelişmekte olan ülkelerde kamu kesimi tarafından üretilmesi
ve sunulması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Gelişmekte
olan ülkelerde nüfus artış hızı diğer
uluslardan daha fazladır. Buda zaten var olan issizlik sorunun
çözümünü daha da zorlaştırmaktadır. Bu ülkelerde
tarım sektöründe nüfusun yarıya yakını (bir kısmı da gizli issiz
olarak) istihdam edilirken, tarım sektöründe makineleşme ile işgücü
arzındaki fazlalık artmaktadır. Sanayi kesimi ise yeterli istihdam hacmine
sahip olmadığı için işgücü arzındaki bu fazlayı
üretime kanalize edememektedir.
Bir takım politik
kaygıların da katkısı ile is gücü arzındaki bu fazla devlette
istihdam edilmektedir. Bütün bu sorunların istihdama yönelik olumsuz sonuçları vardır.
Aktif nüfusun tümüne is bulmak, bulunan islerde
de verimli çalışmalarını sağlamak
gelişmekte olan ülkelerde karşılaşılan
önemli sorunlardandır. Bu ülkelerde istihdam sorununu yatırımın ve üretimin
önündeki engelleri zorda olsa kaldırarak çözmek yerine kısa yoldan kamu
sektöründe verimsizlik (gizli issizlik) pahasına istihdam
yaratarak çözme yoluna gidilmektedir. Öte yandan tüm dünyada olduğu
gibi gelişmekte olan ülkelerde de tarım sektörünün bütçe
kaynakları ile desteklenmesi kalkınma ekonomisinde bir politika olarak
önerilmektedir.
Bu uygulama gelir kaynakları zaten yetersiz
olan kamu bütçesinin açık vermesinde rol oynamaktadır. Gelişmekte
olan ülkelerde de hem ekonomik hem de sosyal politikaların uygulanabilmesi için
büyük hacimli bütçelere gereksinim vardır. Öte yandan bütçe harcamalarını
artıran eğitim, sağlık, altyapı harcamaları
(yol, sulama, baraj, elektrik), tesvikler(sanayi, ticaret,
tarım, ihracat), sosyal güvenlik harcamaları gibi bir çok nedenler vardır. Oysa
gelişmekte olan ülkelerde düşük üretim ve
gelir düzeyinden dolayı kamunun gelirleri oldukça kısıtlıdır. Bu durum büyük ve
sürekli bütçe açıklarına neden olmaktadır.
Yukarıda sayılan
nedenlerden dolayı gelişmekte olan ülkelerde devlet
bütçesinin giderleri gelirlerinden fazla olduğu için “açık
bütçe uygulamaları” ile bu ülkeler enflasyonist bir sürece
girerler. Bu durumda
devlet toplumun tasarruflarını kamu finansman açığını gidermek için
kullanmak veya merkez bankası kaynaklarını kullanmak (para basmak) zorunda
kalmaktadır.
Sonuçta bu
uygulamalar kamu kesiminin finansman dengesini bozmakta ve fiyat istikrarını
olumsuz etkilemektedir. Basta aşırı ve
verimsiz istihdam olmak üzere bir çok nedenden dolayı gelişmekte
olan ülkeler çok kere kronikleşmiş bir enflasyon
baskısı altındadır.
Gelişmekte
olan ülkeler, sürekli açık bütçe uygulamaları ile oluşan finansman
darboğazından kurtulmak için dış borçlara da sıkça
başvurmaktadırlar. Bu ülkelerin zamanla biriken dış
borçlarının anapara ve faizlerinde önemli ödeme zorlukları ve tıkanmalar yasamaları,
soruna daha farklı ve rasyonel çözümler bulma gereğini ortaya
koymaktadır.Bu soruna çözüm olarak
önerilen
yöntemlerden biri 1980’li yıllardan beri tüm dünyada yaygın olarak uygulanan özelleştirmedir.
9.SONUÇ
Son dönemde birçok
gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede yaşanan krizler, etkin ve sağlıklı çalışan
bir borç yönetiminin önemini ortaya çıkarmış ve özellikle gelişmekte olan
ülkelerin finansal krizlere olan yatkınlıkları nedeniyle kendileri için etkin
borç yönetim politikaları oluşturmalarını zorunlu hale getirmiştir. Borç yönetim
politikaları her ne kadar krizlerin ana nedeni olmasa da, borç portföyünün vade
yapısı, faiz oranı ve para cinsi kompozisyonun yanı sıra, devletin verdiği
doğrudan ve dolaylı garantiler de krizlerin derinleşmesinde önemli roller oynamaktadır.
Borç yönetim biçimleri
gelişmiş ülkelerde ya bağımsız olarak farklı bir bünyede ya da Hazine, Maliye
Bakanlığı bünyesi içinde kurulan borç ofisleri şeklindedir. Ancak bu ofislerin
bazıları oluşturdukları “kurullar” vasıtasıyla kısmi olarak bağımsızlık
sağlayabilmektedirler. Örneğin Finlandiya borç ofisi Hazine bünyesinde kurulmuş
olsa da oluşturulan danışma kurulu ile kısmi bağımsızlık sağlamıştır.
Türkiye’deki koşullar
incelendiğinde ise bir kurum bünyesinde kurulan borç yönetim biriminin ülkenin ekonomik
yapısına daha uygun olacağı düşünülmektedir. Çünkü piyasaların çok hareketli
olması borç yöneticilerinin maliye ve para politikalarını çok iyi analiz edebilmesini
ve bunlara paralel uygulamalarda
bulunulmasını zorunlu
kılar. Bu nedenle borç ofisindeki kişilerin devlet yapısını ve işleyiş
mekanizmasını çok iyi analiz edebilmeleri gerekir. Ayrıca, borç yönetim
ofisinin gerektiğinde devletin diğer kurumlarına gerektiğinde danışmanlık hizmeti
vermesi zorunlu olabilir. Diğer taraftan herhangi bir kurum bünyesi dışında
kurulan bir borç yönetim birimi, bağımsız olarak aldığı kararları maliye ve
para politikası uygulayıcılarının amaçları ile çelişebilir ve bu nedenle de
kurumlar arası çatışmaya neden olabilir. Bu ve bu gibi nedenlerle, kurulacak borç
ofisi Hazine bünyesinde kurulması en uygun seçim olacaktır.
Etkin borç yönetiminde
bir diğer nokta ise finansal krizlerin önceden belirlenebilmesini sağlayan
erken uyarı sistemleri konusudur. Erken uyarı sisteminin Hazine Müsteşarlığı
içinde kurulması son derece önemlidir. Bu çerçevede erken uyarı niteliğine haiz
göstergelerin yaşanan krizleri açıklayıp açıklamadığı test edilerek anlamlı
bulunan değişkenlerin normal yıllar üzerinde sağlaması yapılarak erken uyarı
niteliği gösteren değişkenlerin tespit edilmesi ve anlam lı bulunan
değişkenleri güncelleştirerek krizler için erken uyarı sistemlerin
geliştirilmesi borç yönetiminde risk bakımından son derece önemlidir.
Siyasi, sosyal ve
ekonomik olarak tam anlamıyla güçlü bir devlet olmayı hedefleyen Türkiye’nin,
bir an önce borç sorununa çözüm bulması ve yüksek düzeyde borçlanmaya sebep
olan unsurları halletmesi gerekmektedir. Türkiye, geçtiğimiz 20 yılda büyüyen bir
borç stoku ile karşı karşıya kalmıştır. Yeni ve ucuz maliyetli finansman
kaynakları bulunması ve harcamaların kısılması gerekmektedir. En önemli sorun, faiz
ödemelerindeki artış nedeniyle bütçe açıklarının artmasıdır. Bu durum ise
sağlıklı bir mali yapının oluşturulamamasına ve parasal ve ekonomik disiplinin sağlanamamasına
neden olmaktadır.
Kamu borç yönetiminde
gerekli etkinliğin sağlanması, kamu finansman ihtiyacının en az maliyetle
karşılanması bakımından oldukça önemlidir. Bu da, öncelikle kamu mali
yönetiminden sorumlu kuruluşlar arasında yeterli işbirliğinin sağlanması ile
mümkün olabilecektir. Ayrıca siyasi ve ekonomik istikrar, Türkiye’de yaşayan
insanların ekonomik refahının artırılmasının en başta gelen güvencesi
olacaktır.
KAYNAKLAR
Acartürk,
Ertuğrul, “Yerel Yönetimlerin Hizmet Sunumunda Alternatif Yöntemler”, http://www.econturk.org/yerelyonetimler.doc
(08.11.2005)
Bütçe ve Mali
Kontrol Genel Müdürlüğü (BÜMKO), http://www.bumko.gov.tr/page2.html
(17.10.2005)
Ceyhan, M. Said (2005),
“Türkiye’de Kamu Borçlarının Boyutları ve Karşılaştırılması İle Kamu Borçlanma Gereğinin
Temel Nedenleri”, Atatürk Üniversitesi Erzincan Hukuk Fakültesi Dergisi, C: IX,
S: 1-2
Demir, Meral
Vurucu (2004), “4369 Sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi
Hakkında Kanunun Getirdiği Yenilikler, Önceki Mevzuat İle Karşılaştırılması” ,http://www.bumko.gov.tr/arastirmarapor/Mdemir.pdf,
(17.11.2005)
Devlet Planlama
Teşkilatı (DPT), Borç İstatistikleri http://www.hazine.gov.tr/stat/Toplam_tr02.htm
(18.11.2005)
Devlet Planlama
Teşkilatı (DPT), Ekonomik ve Sosyal Göstergeler
http://ekutup.dpt.gov.tr/ekonomi/gosterge/tr/ (17.12.2005)
Ejder, Haydar: Türkiye’de Kamu Kesimi Finansman Açıkları ve
İstikrar Programları
Eker, Aytaç ve
Metin Meriç (2000), Kamu Borçlanması (Kamu Kredisi), İzmir
Emil, Ferhat, H.
Hakan Yılmaz ve Caroline Van Rijckeghem (2005), “Kamu Borcu Nasıl Oluştu ?, Bu Noktaya Nasıl Gelindi ? Turkish Debt
1990-2002: How Did We Get Here”, TESEV Yayınları, Mayıs
Günal, Mehmet (1996),
“Türkiye’de Kamu Finansman Dengesi (ya da Dengesizliği) Sorunu ve Çözüm Önerileri”,
İktisat İşletme Finans Dergisi, Eylül
Güneş, İsmail: Türkiye’de Bütçe Açıkları Ve Finansman Şekilleri
İyidiker, Hikmet
ve Yasemin Özuğurlu (2003) “Türkiye’de Kamu İç Borçlarının Reel Kesim
Üzerine Etkileri”, XVIII. Türkiye Maliye Sempozyumu, “Türkiye’de Kamu
Borçlanması, Ekonomik ve Sosyal Etkileri, Beklentiler” 12-16
Mayıs 2003 Girne-Kıbrıs
Keyder, Nur ve
Özge Bozkurt (2003), “Türkiye’nin Kamu Borç Stoku: Kompozisyonu ve Sürdürülebilirliği”,
İktisat İşletme ve Finans Dergisi, Nisan
Merkez Bankası (2004), Yıllık
Rapor, T.C. Merkez Bankası Yayını, Ankara, Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali
Kontrol Genel Müdürlüğü, Mart (11.012.2005)
Maliye Bakanlığı
(MB) Muhasebat Genel Müdürlüğü,
Kamu Hesapları Bülteni http://www.muhasebat.gov.tr/mbulten/index.php
(16.11.2005)
Öztürk, Nursel, “Özelleştirme
Ders Notları”, http://www.ydk.gov.tr/egitim_notlari / ozellestirme.htm#4 (11.12.2005)
Radikal Gazetesi, 04.01.2006
Sakal, Mustafa (2002),
“Türkiye’de Kamu Açıkları ve Borçlanmasının Sürdürülebilirliği Sorunu:
1988-2000 Dönem Analizi”, Dokuz
Eylül Üniversitesi, İİBF Dergisi, Cilt: 17, Sayı: 1
Saraçoğlu, Fatih (2002),
“1980-2001 Yılları Arasında Türkiye’de İç Borçların Yapısal Gelişimi ve
Değerlendirilmesi”, Ekonomik Yaklaşım, Sayı: 45, Sonbahar, Cilt: 13
Ünsal, Hilmi (2003),
“Türkiye’de Finansal Serbestleştirme Sürecinde İç Borçlanma ve Sermaye Piyasası
Üzerindeki Etkileri”, Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt: 3
Yaşa, Memduh (1978), Devlet
Borçları, Ankara,
AÜ. Hukuk Fakültesi Yay: No: 421 Yüksek
Denetleme Kuruluhttp://www.ydk.gov.tr/egitim_notlari/kit'lerin%20denetimi.htm#11
(10.08.2005) (YDK), ydk.gov.tr