Okunma: 6888 kez
Avrupa geçirdiği iki ağır felaketten sonra çare olarak önce kıta içerisinde bütünleşmenin yollarını aramış sonra bütünleşmeyi kuvvetlendirerek kuvvetli olmanın yollarına başvurmuştur. Bunun için de yapılması gereken bir arada yaşamak isteyen ulus devletlerin egemenliğinin üstüne ulus-üstü bir egemenlik katmaktı. Bunu gerçekleştirmek için önce entegrasyon içinde yasal düzenlemelere gitti sonra da bu yasal düzenlemeleri tek çatı altında toplayarak Avrupa’yı tek çatı alma idealine başvurdu. Bunun için Anayasa modelini oturtmaya girişti ve bir Anayasa oluşturdu.
Avrupa Birliği Anayasası, AB üye ülkelerinin siyasi bir birlik kurma yolunda attıkları en önemli adımdır. Anayasa, AB’nin temelini oluşturan kurucu anlaşmaları ve bugüne kadar onları değiştiren ek tüm anlaşmaları tek bir metinde bütünleştirmekte ve AB’ye tüzel bir kişilik kazandırmaktadır.
Araştırmamızın temel öğesi olan Avrupa’da Anayasa çalışmalarını aşağıda belli dönem ve bölümlerle inceleyeceğiz. Bu bağlamda evvela birinci bölümde Avrupa’da birlik oluşturma sürecini ve bu süreçte ortaya atılan düşünceleri ve kavramları sunacağız. İkinci bölümde oluşturulan entegrasyon içerisinde Anayasa çatısına bürünme evrelerini anlatacağız. Ve üçüncü bölümde ise yapılan Anayasa’nın kabul görmemesi sonucuyla yeni bir Anayasal düzenleme olan Reform Anlaşması (Lizbon Anlaşması) üzerinde duracağız.
BİRİNCİ BÖLÜM
BİRLİK FİKRİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ
2. Birlik Fikrinin Doğuşunda Avrupa Kimliğinin Etkisi
Yıllardır rekabetin, kanlı savaşların taht ve din kavgalarının odağı olan Avrupa belli bir süreçten sonra birlik oluşturma sürecine girmiştir. Birleşik Avrupa düşüncesi yıllardan beri var olagelen bir fenomen olarak karşımıza çıkmaktadır. Kutsal Roma İmparatorluğundan itibaren ve sonra da orta çağdan beri Avrupalı devletlerin birleşmesi çerçevesinde kısmi somut modeller geliştirilmiş ve bu modellerin merkezinde Hıristiyan Batılı devletlerin tek bir krallık altında toplanması öngörülmüştür. O dönemdeki düşünceler de ilham kaynağını Kıta Avrupa’sında barış olgusundan almıştır. Avrupa kıtasında bir “birlik” oluşturma fikri 14. yüzyıldan itibaren tarihçileri, filozofları, hukukçuları ve siyaset adamlarını cezbetmiştir. Bazı yazarlar, Avrupa'nın bütünleşmesi düşüncesinin temellerini Fransız hukukçu Pierre Dubois'in 1306 yılında yayınlanan bir eserinde bulurken, bazıları bu düşüncenin temellerini Rousseasu ve Kant'ın eserlerinden başlatırlar. Bu bağlamda Fransız Abbé de Saint Pierre Avrupa barış düzeni üzerine yazısında ve Alman I. Kant, Sonsuz Barış isimli eserinde Avrupalı devletlerin bütünleşmesini önermişlerdir. Bunların yanı sıra Victor Hugo, Mazzini, Proudhon ve Cattaneo gibi düşünürler de ortak bir Avrupa idealinden söz etmektedirler. Ancak Avrupa’da meydana gelen Ulus-Devlet bilinci ile birlik idealinden uzaklaşılmış ve dünya savaşı denen bir felakete sürüklenilmiştir. Felakettin sonucu ile 1923 yılında Avusturyalı Graf-Coundenhove-Kalergi tarafından Panavrupa modeli ortaya atılarak Avrupa Birleşik Devletleri kavramı geliştirilmiştir. 1929’a gelindiğinde ise Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand ve Almanya Dışişleri Bakanı Gustav Streseman Birleşik Avrupa düşüncesini Cenevre’de açıklamışlardır. İkinci bir felaketin yaşanmasıyla Birleşik Avrupa fikri daha ciddi boyutlara ulaşmış ve Federal Avrupa Devletleri ve Konfederasyon modelleri geliştirilerek 1946’da İngiltere Başkanı Winston Churchill’in Zürih’te yaptığı konuşmasında Birleşik Avrupa Devleri önerisinde bulunulmuştur. Nihayetinde Almanya ve Fransa arasında kömür ve çelik üretimini kontrol altına almak için Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman ve Jean Monnet tarafından geliştirilen Alman-Fransız Kömür ve Çelik Birliği 9 Mayıs 1950’de önerilmiş ve 18 Nisan1951’de Almanya ve Fransa’nın yanında İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un katılımıyla Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuş oldu. Amaç kömür ve çeliğin savaş sanayi için önem arz etmesinden dolayı kömür ve çeliği kontrol altına alarak Avrupa’da barış ve güvenliği sağlamaktı. Hiç Şüphesiz Avrupa’da ekonomik ve siyasi birlik düşüncenin arkasında iki totaliter sistemin, Marksizm-Leninizm ve Nasyonal Sosyalizmin yabana atılamayacak derecede büyüktür. etkisi büyüktür. Böylece yıllardır hayali kurulan Avrupa’da birlik olma fikri icraata dönüşmüştür.
2. Avrupa Birliği’ne Giden Tarihsel Süreç
Avrupa kıtasında bir ‘birlik’ oluşturma fikri 14. yüzyıldan itibaren tarihçileri, filozofları, hukukçuları ve siyaset adamlarını cezbetmiştir. I.Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da bir “Birliğin” oluşturulmasına yönelik önemli fikirler üretilmiş ancak bunların olgunlaşıp benimsenmesi ancak II. Dünya Savaşı sonrasında mümkün olmuştur. Bu sürecin ilk sonucu, siyasi temelli ve insan haklarını koruma, çoğulcu demokrasiyi sağlama amaçları üzerine kurulmuş bir uluslararası örgüt olan Avrupa Konseyi’nin 1949 yılında Strazburg’da kurulması olmuştur.
9 Mayıs 1950'de Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet’nin tasarısına dayanan ve birleşik Avrupa’nın temellerini atan Schuman Planı’nı yayımlamıştır. Schuman Planı, Avrupa’da barışın kurulabilmesi için Fransız-Alman dostluğunun şart olduğunu belirtiyor ve bu çekirdek etrafında Avrupa’nın bütünleşmesi gerektiği görüşünü esas alıyordu. Planın amacı, yüzyıllardır Avrupa’da süregelen Fransız-Alman çekişmesini ortadan kaldırmak için, yüksek bir otoritenin yönetimi altında, Fransız-Alman ortak kömür ve çelik üretimini sağlamak ve söz konusu örgütü bütün Avrupa ülkelerinin katılımına açık tutmaktı.
Bu çerçevede, 1951 yılında Federal Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg, Paris’te imzaladıkları bir Antlaşma ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) kurmuşlardır. Böylece AKÇT ile devletler, tarihte ilk defa, kendi iradeleri ile ulusal egemenliklerinin bir kısmını uluslarüstü bir kuruma devretmişlerdir. Nitekim kömür ve çelik sektöründe başlayan bu ekonomik entegrasyon Avrupa’da sürekli barışın sağlanmasının ilk adımı olmuş ve bugünkü Avrupa Birliği’nin temeli böylece atılmıştır.
Bu girişim Avrupa’da entegrasyon için ilk adım olsa da entegrasyonun sadece kömür ve çelik gibi sınırlı alanda tutulmasının yeterli olmayacağı görüşüyle AKÇT’yi kuran altı ülke Avrupa bütünleşmesinin önce ekonomik alanda gerçekleşmesinin daha gerçekçi olacağı düşüncesiyle 1955 yılında gerçek bir topluluk oluşturmak için çabalara başlamış ve 25 Mart 1957’de Roma’da Roma Antlaşmaları olarak ünlenen Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) AKÇT üyesi 6 ülke tarafından imzalanmıştır. 8 Nisan 1965’de kurucu üyelerin imzalamış oldukları “Birleşme Antlaşması” (füzyon antlaşması) sonucunda, AKÇT, AET ve EURATOM için tek bir Konsey, Komisyon ve Parlamento oluşturulmuş, bütçeleri birleştirilmiş ve “Avrupa Toplulukları” terimi kullanılmaya başlamıştır.
Aynı dönemde, Marshall Yardımı’ndan beri birlikte olan OEEC ülkelerinden “altılar”ın dışında kalan “yediler” (Avusturya, Danimarka, Norveç, Portekiz, İsveç, İsviçre ve İngiltere) İngiltere’nin önerisiyle 1960 yılında Stockholm’de imzalanan bir anlaşma ile Avrupa Serbest Ticaret Alanı’nı (EFTA) kurmuşlardır. EFTA ülkeleri kendi aralarında sanayi ürünlerinde gümrük ve eş etkili vergilerle diğer kısıtlamaları kaldırmışlar, ancak üçüncü ülkelere karşı ulusal mevzuatlarını uygulamayı sürdürmüşlerdir. Zaman içinde üyelerinin büyük bir kısmının AET’ye katılmasıyla eski önemini yitirmiş olan EFTA bugün, İzlanda, Liechtenstein, Norveç ve İsviçre’den oluşmaktadır ve AB ile EFTA’nın üç üyesi arasında (İzlanda, Liechtenstein, Norveç) bir Avrupa Ekonomik Alanı (AEA) kurulmuş durumdadır.
1968 yılında Gümrük Birliği’nin tamamlanarak yürürlüğe girmesiyle üye ülkelerin gümrük alanları, tek bir gümrük alanı haline gelmiştir.
Birliğin ilk genişlemesi, 1972’de İngiltere, Danimarka, ve İrlanda’nın Topluluğa üyelik antlaşmalarının imzalanmasıyla gerçekleşmiş, ardından 1981’de Yunanistan ve 1986’de İspanya ve Portekiz’in katılmasıyla üye sayısı 12’ye yükselmiştir.
14 Haziran 1985 tarihinde Almanya, Belçika, Fransa, Lüksemburg ve Hollanda tarafından imzalanan Schengen Antlaşması; taraf ülkelerin ortak sınırlarında kişilere tüm vize ve gümrük işlemlerinin kaldırılması ve üçüncü ülke vatandaşlarına yönelik ortak vize ve gümrük işlemleri uygulanmasını öngörmüştür. İtalya (1990), İspanya ve Portekiz (1991), Yunanistan (1992), Avusturya (1995), İsveç, Finlandiya ve Danimarka (1996) da imzalayan ülkeler arasına katılmıştır. Birlik üyesi olmayan İzlanda ve Norveç’in de AB’nin serbest dolaşım alanına dâhil edilmesi amacıyla, bu iki ülke ile 18 Mayıs 1999 tarihinde anlaşma yapılmıştır. 5 Haziran 2005 tarihinde de İsviçre, yapılan referandum sonucu Schengen Anlaşması’nı kabul etmiştir.
1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi ile Avrupa Topluluklarını kuran Antlaşmalar, ilk kez kapsamlı bir biçimde tadil edilmiştir. Avrupa Tek Senedi ile yeni ortak politikalar saptanmış, mevcut olanlar geliştirilmiştir. Bu çerçevede Roma Antlaşması’na sosyal politika, ekonomik ve sosyal uyum, çevre gibi konularda yeni maddeler eklenmiştir. Ayrıca, “işbirliği usulü” adı verilen bir sistem çerçevesinde Avrupa Parlamentosu’na Komisyon’un yasa koyma önerilerini ikici kez değerlendirmek suretiyle yasama sürecini daha yakından etkileme imkânı verilmiştir. Yine Tek Senet ile daha önce oybirliğinin gerekli olduğu, Ortak Gümrük Tarifesi’nde değişiklik yapılması, hizmetler, sermayenin serbest dolaşımı, ortak ulaşım politikaları konularında alınan kararların nitelikli çoğunluğa dayanması kararlaştırılmıştır. Üye ülkeler arasında “Avrupa Siyasi İşbirliği” aracılığı ile dış politikada işbirliği yapılması da Tek Senet ile karara bağlanmıştır.
Avrupa Topluluğu’nda tek para birimi ve ortak bir merkez bankası sistemine dayalı bir “ekonomik ve parasal birlik” ile ortak dış politika ve savunma politikası perspektiflerine dayalı “siyasi birlik” kurulmasını öngören Avrupa Birliği Antlaşması ise (Maastricht Antlaşması) 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanmış ve 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Maastricht Antlaşması ekonomik faaliyetlerin uyumlu ve dengeli gelişimini; enflasyonsuz, sürdürülebilir ve çevre korumasına önem veren bir büyümenin sağlanmasını; üye ülke ekonomilerinin uyum içinde birbirlerine yaklaşmasını ve Avrupa vatandaşları için daha güçlü bir Birlik yaratılmasını hedeflemiştir.
Bu gelişmeler neticesinde, Maastricht Antlaşması ile Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET, EURATOM) Avrupa Birliği (AB) bünyesine dâhil edilmiştir. Avrupa Birliği’ni kuran bu Antlaşma ile AB’nin “üç temel sütunu” oluşturulmuştur. Birinci sütun, Roma Antlaşması ile oluşturulan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ile Paris Antlaşması’yla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğundan meydana gelmektedir. İkinci sütun, Ortak Dışişleri Güvenlik Politikasını (ODGP) içermekte ve Avrupa çapında bir savunma politikasını başlatmayı hedeflemektedir. Üçüncü sütun ise, Adalet ve İçişlerini kapsamaktadır. Bu çerçevede, göç ve siyasi iltica alanlarında aralarındaki işbirliğini artırmak isteyen üye ülkeler bir Avrupa Polis Ofisi (Eurapol) kurmuşlardır.
Birlik, 1 Ocak 1995’ten itibaren “Avrupa Birliği” (AB) olarak anılmaya başlanmış, aynı yıl Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in katılımıyla 15 üyeli hale gelmiştir.
Tek para birimine geçiş ve AB’nin genişlemesine ilişkin sürecin belirlenebilmesi amacıyla Mart 1996’da başlatılan Hükümetlerarası Konferans 16-17 Haziran 1997 tarihlerinde gerçekleştirilen Amsterdam Zirvesi ile tamamlanmıştır. Zirve toplantısında, AB’nin 5. genişleme sürecine başlaması ve 1 Ocak 1999 tarihinde tek para birimi olan Euro’ya geçilmesi teyit edilmiştir. Ayrıca Ortak Dışişleri ve Savunma Politikası, Adalet ve Güvenlik Politikası ve Maastricht Antlaşması üzerindeki bazı değişiklikleri içeren Amsterdam Antlaşması imzalanmış ve Mayıs 1999’da yürürlüğe girmiştir.
Amsterdam Antlaşması’nın hedeflerinden biri Avrupa Birliği’nin, Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerine doğru genişleme perspektifi dikkate alınarak, kurumsal ve siyasal yapısının güçlendirilmesi olmuştur. Ancak Antlaşma genişleme konusunda temel kurumsal mekanizmaları oluşturmada bekleneni verememiş, buna rağmen ortak karar mekanizmasını daha kolay işler hale getirecek bazı önemli değişiklikleri beraberinde getirmiştir.
Amsterdam Antlaşması’nın en önemli sonuçlarından biri, adalet ve içişleri konularının büyük bir kısmını Birinci Sütun kapsamına almak ve yeni öncelikler koymak suretiyle bir özgürlük, güvenlik ve adalet alanı yaratmasıdır. Nitekim Antlaşma’nın ana hedefi “dış sınır denetimleri, göç, sığınma ve suçla mücadele ve önlemeye ilişkin uygun tedbirler aracılığıyla, kişilerin serbest dolaşımının garanti edildiği bir özgürlük ve adalet alanı yaratarak Birliği korumak ve geliştirmek” olarak tanımlanmıştır..
1 Ocak 1999 tarihinde Euro, 11 üye ülkede (Almanya, Avusturya, Belçika, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Lüksemburg, Portekiz) resmi para birimi haline gelmiş ve üye ülkelerin ulusal paralarının Euro’ya dönüşüm oranları geri dönülemez bir şekilde sabitlenmiştir. Danimarka ve İngiltere ile katılım şartlarını karşılayamayan Yunanistan ve İsveç ise “adaylar” olarak kalmışlardır. 1 Ocak 2002’de Avrupa ortak para birimi Euro, 12 ülkede resmen tedavüle girmiş, banknot ve madeni para olarak kullanılmaya başlanmıştır. İyileşen ekonomik durumu sayesinde Yunanistan da Euro alanı için katılımcı ülke olmaya hak kazanmıştır.
7-9 Aralık 2000 tarihlerinde yapılan Nice Zirvesi’nde AB üyesi ülkeler, genişleme süreci kapsamında AB’nin gerçekleştirmesi gereken kurumsal reformlarla ilgili olarak Şubat 2000’de oluşturulan Hükümetlerarası Konferans (HAK) çerçevesinde varılan sonuçlar temelinde Kurucu Antlaşmalara değişiklik getiren bir Antlaşma üzerinde uzlaşmaya varmışlardır. 26 Şubat 2001 tarihinde imzalanan Nice Antlaşması, tüm üye ülkelerde onaylanmasının ardından 1 Şubat 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Başlıca amacı Birliği, yeni üyeler alarak genişlemeye hazırlamak olan bu Antlaşma, 15 üye ülke ve 12 aday ülkenin (Türkiye hariç) AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’ndaki üye sayıları dağılımı ile AB Konseyi’nde karar almadaki oy ağırlıklarını belirlemiş, Bakanlar Konseyi’ndeki ağırlıklı oy oranlarını değiştirmiştir.
1 Mayıs 2004 tarihinde 10 ülke, Çek Cumhuriyeti, Estonya, GKRY, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya’nın katılımıyla Birlik, beşinci ve en büyük genişlemesini gerçekleştirmiştir.
Avrupa Birliği’nin tarihsel gelişimini şimdilik burada noktalayıp asıl konumuz olan anayasal süreç dönemini ayrı bir bölümde ele alacağız.
3. AB Vatandaşlığı
AB vatandaşlığı, AB üyesi olan ülkelerin vatandaşlarından oluşur. AB vatandaşlığı 1997 tarihli Amsterdam Anlaşması ile tamamlanmış olan 1992 tarihli Maastricht Anlaşması ile oluşturulmuştur. Birlik vatandaşlığı Avrupa Birliği’nin vatandaşlığı kimliğini teşvik edici ve bunun kamuoyunda geliştirilmesini ve bir Avrupalılık kimliğinin oluşturulmasını amaçlamaktadır. Birlik vatandaşlığına sahip olmak için iki şart vardır: Birincisi, Birlik üyesi vatandaşlığına sahip olmak gerekmektedir. İkincisi, Birlik üyesi devletlerin vatandaşlığını kazanabilme şartları ulusal devletlerin kendi inisiyatifindedir.
AB Vatandaşlığı’ üye ülke vatandaşlarına diplomatik, siyasi ve ticari alanlarda geniş ve önemi düzenlemeler getirmiştir.
•Serbest Dolaşım ve İkamet Hakkı
•Yerel Seçimlerde Olduğu Gibi Parlamentoda da Seçilme ve Oy Kullanma Hakkı
•Kendi Ülkesinin Temsil Edilmediği Üçüncü Ülkelerde Bulunan Diğer AB Üyesi Ülkenin Temsilciliğinden Yararlanma Hakkı
•Avrupa Uzlaştırıcı Nezdinde Şikayet Hakkı
Serbest Dolaşım ve İkamet Hakkı’, 1957’de temelleri atılmaya başlanmış, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) dönemine kadar geçmişi olan bir haktır. Bu iki örgütlenmede sadece işçiler olmak üzere, kişilerin serbest dolaşım hakları düzenlenmiştir. Fakat AKÇT’yi ve AAET’yi kuran antlaşmaların ikisi de öncelikli olarak, belli bir alanda ekonomik entegrasyonu öngörüyor olduklarından bu antlaşmalarda yer alan hükümler sadece kendi alanlarındaki işçilerle ilgili düzenlemeler getirmiştir. Öte yandan AET’yi kuran antlaşma ile daha kapsamlı bir ekonomik entegrasyon amaçlandığından, bu antlaşmada yer alan hükümler, üye devlet vatandaşı işçilerin çalıştıkları iş kolları göz önüne alınmadan, bütün işçiler için geçerlidir. İşçilerin serbest dolaşımı, ilk bakışta, ekonomik bir amacın gerçekleşmesinin ön koşulu olarak görülebilir. İşçilerin serbest dolaşımı ve bu çerçevede sahip oldukları haklara daha genel olarak bakıldığında, konunun sadece ekonomik bir amacın gerçekleştirilmesi hedefine yönelik olmadığı; ekonomik amacın yanında bazı sosyal güvenlik düşüncelerinin gerçekleştirilmesinin de hedeflendiği görülür.
Maastricht Antlaşması ile ‘AB Vatandaşlığı’nın getirmiş olduğu serbest dolaşım hakkı, sadece işçileri değil bütün vatandaşları kapsayan bir haktır. Bu bağlamda çok daha geniş bir kitleye hitap etmekte ve işçi olmayanlara da ikamet hakkı vermektedir.
Maastricht Antlaşması ve ‘AB Vatandaşlığı’ ile kazanılan hukuki ve siyasi haklar çerçevesinde, Avrupa nezdinde şikayet hakkı ve Avrupa Parlamentosu’nda seçilme ve oy kullanma hakkı düzenlenmiştir.
Avrupa Birliği Vatandaşları, ulusal mahkemelere dava açabilirler, ulusal mahkeme de davayı karar bağlama ya da Adalet Divanı’na sevk etme yetkisine sahiptir. Vatandaşlar komisyona şikayette bulunabilir ya da parlamentoya dilekçe yazabilirler. Yine Maastricht Antlaşması ile Avrupa Parlamentosu’nun atadığı Ombudsman’a (Avrupa Denetçiliği) kurum ya da organların kötü yönetimleriyle ilgili şikayetlerini dile getirebilirler.
Parlamento seçimlerine katılma hakkı ise siyasi alanda getirilen önemli bir düzenlemedir. Böylece vatandaşlar birliğin geleceği ile alınacak karar ve yapılacak düzenlemelere doğrudan katılabilme ve AB içinde söz sahibi olarak aidiyetlerini geliştirme fırsatı bulacaklardır.
Kazanılan serbest dolaşım ve ikamet hakkı ise, vatandaşların hem gündelik hem de mesleki hayatlarına yansıyan önemli bir düzenlemedir. Tüccarlar için AB sınırlarının bütünü bir Pazar alanı oluşturmuş ve bu Pazar içinde kendilerine yer edinen tüccarlar miktar sınırlaması olmaksızın ticaret yapma hakkına kavuşmuştur. Sermaye dolaşımı sayesinde sanayiciler, diğer üye ülkelerin kamu görevlileriyle eşit haklara sahip olmaları açısından iş adamlarının mesleki hayatına yönelik olumlu değişiklikler getirilmiştir.
Topluluğun sosyal politikası adı altında, istihdam, mesleki eğitim, iş güvenliği ve kamu sağlığı alanlarında vatandaşlar lehine alınan önlemler mesleki hayatın yanı sıra gündelik hayatta da olumlu düzenlemelere yol açmıştır.
Bütün bu sayılan hakların yanında ‘AB Vatandaşlığı’ AB vatandaşlarına bazı yükümlülükler de getirmiştir. Özgürlük, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı, hukukun üstünlüğü gibi ilkeler üzerine kurulmuş olan birlik, üye devlet uyruklarının ulusal kimliğine saygı gösterirken, üye ülkelere de topluluk hukukundan kaynaklanan temel haklara saygı gösterme yükümlülüğünü getirmiştir. AB Vatandaşlığı’nın birlik vatandaşlarına getirmiş olduğu en belirgin yükümlülük budur.
Yukarıda AB Vatandaşlığından gelen hak ve yükümlülüklerden bahsedilmiştir. Görüldüğü gibi, ‘AB Vatandaşlığı’, AB üyesi ülkelerin uyruklarının hayatlarının çok geniş bir bölümüne yönelik düzenlemeler getirmiştir. Bu durumda AB üyesi ülke vatandaşları, bu denli hayatlarının içine girmiş, yaygınlaşmış bir kavram olan ‘AB Vatandaşlığı’ kavramına nasıl yaklaşmaktadırlar?
Bütün bu haklara, güvenlik adına alınan tedbirlere ve hayatı kolaylaştıran düzenlemelere rağmen, vatandaşların ‘Birlik Vatandaşlığı’nı yeteri kadar benimsemiş ve kabul etmiş olduklarını söylemek zordur. Birçok Avrupa ülkesinde, vatandaşlar kendilerini ‘Avrupalı’ hissetmemektedirler, hala kendi ülkelerine ait hissetmekte ve ulusal kimlikleri ile tanımlamaktadırlar.
İKİNCİ BÖLÜM
ANAYASA OLUŞTURMA SÜRECİ
1. AB’yi Bir Anayasa Çatısı Altına Almadaki Amaç
Avrupa Birliği'nin bir anayasası olması konusu 21. yüzyılın başında daha önemli bir biçimde gündeme gelmiştir. Genişleme sürecini büyük ölçüde başarıyla tamamlayan Avrupa Birliği için bir anayasa oluşturulması zorunlu hale gelmiştir. Bu yaklaşımın sonucu olarak öncelikle 1999’da yürürlüğe giren Amsterdam Anlaşması ile birliğin genişleme süreci ele alınarak entegrasyonu ilgilendiren pek çok konuda kararlar alınmış, topluluk anlaşmalarının birçok hükmünün gözden geçirilmesi gerekli görülmüştür. Bu bağlamda anlaşmaların basitleştirilmesi yani söz konusu anayasal yapının sadeleştirilmesi ve revize edilmesi öngörülmüş bulunmaktadır. Böylece daha tutarlı ve bütünlüklü bir anayasal metne ulaşılması hedeflenmektedir. Anayasallaşma sürecinde; AB’nin işleyişinde demokratik katılım, saydamlığın sağlanması ve dolayısıyla bütünleşmenin en önemli sorunlarından biri olan demokrasi açığı sorununun çözüme kavuşturularak AB’ye üye ülkelerin halkları arasında Avrupalılık bilincinin ve aidiyet hissinin güçlendirilmesi büyük önem arz etmektedir.
2001 yılındaki Laeken Deklarasyonu, “küreselleşme yönetimi” ile“Avrupa’nın yönetimi” arasında bir bağlılık ilişkisi kurmaya çalışırken, içsel ve dışsal sorun alanlarını birbirinden ayırmıştır. Bu ilişki o denli güçlüdür ki; neredeyse Avrupa’nın bir anayasaya olan ihtiyacının tek sebebinin, Birliğin küreselleşme yönetiminde söz sahibi olması gerektiği gibi düşünülür. Gerçekten de Avrupa’nın küreselleşmeyi yönetebilmesi, demokrasi ve etkililik kaygısı içinde içsel sorunlarının üstesinden gelebilmesine bağlıdır. Bu bağlamda temel sorun; Birliği yurttaşlarına yakınlaştırırken bir Avrupa kamusal alanı inşa etmek yani kurucu anlaşmaları ikame edebilecek bir Avrupa Anayasası ile Avrupa’yı yeni bir sosyal sözleşme mekânına dönüştürmektir. Çünkü son zamanlarda Birlik ve kurumları yurttaşlarının gözünde içinden çıkılmaz ve kavranması zor bir hal almıştır.
Genel olarak ifade edecek olursak, Taslağın hazırlanmasındaki amaç; genişlemekte olan Birliği biriken sorunlar karşısında işleyen bir kurumsal yapıya kavuşturmak, meşruluk sorununa yeni hukuksal araçlar ile çözüm yolları bulmak ve Birlik organlarının hak ve özgürlüklerle sınırlandırıldığını daha açık bir biçimde göstermeye çalışmaktır. Taslak uzun dönemde bütünleşmenin sürekliliğini güvence altına almaya çalışan bir “temel norm” niteliğindedir. Tüm bunlar siyasal iktidarı sınırlama, anayasayı meşrulaştırma ve devletleşme olmaksızın bütünleştirme işlevlerine karşılık gelecek çalışmalardır. Taslak’ın düzenlediği konular bakımından anayasal özellikler barındırdığı kuşku götürmez bir gerçektir.
2. Temel Haklar Şartı
Avrupa Birliği Anayasası’nın en büyük dayanağı Temel Haklar Şartı’dır. Temel haklar her toplumsal yapıyı anayasallaştırır ve muhataplarına kendinden kaynaklanan teminat sağlayarak entegre eder. Temel Haklar Şartı, AB vatandaşlarının temel haklarını ve AB’nin vatandaşlarına karşı olan sorumluluklarını düzenleyen bir belgedir. Bu şart, Avrupa Birliği anayasa oluşum sürecinde tipik bir esas oluşturmaktadır. AİHS’den esinlenerek oluşturulan şart Avrupa kimliğinin kazanılmasında önemli bir dayanak teşkil etmektedir. Şartın dibacesinde bölünmez ve evrensel değerler olarak; insan onuru, özgürlük, eşitlik ve dayanışmadan söz edilmektedir. Bu ortak değerler Avrupa kimliği olarak tanımlanmaktadır. Bunun yanı sıra Temel Haklar Şartı üye devletlerin ortak anayasal geleneklerine istinaden oluşturulmuştur. Bu bağlamda Temel Haklar Şartı evrensel ve bölünmez değerlere atıfta bulunan ve hukuk aracılığıyla yaratılan bir değerler bütünüdür.
Temel Haklar Şartı, AB vatandaşlarının temel haklarını ve AB'nin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını düzenler. Belge 13-14 Ekim 2000'de Fransa'nın Biarritz kentinde gerçekleşen AB zirvesinde devlet ve hükümet başkanlarının bilgisine sunuldu ve kabul gördü ve 7-8 Aralık'taki "Nice Zirvesi"nde onaylandı.
Temel Haklar Şartı yedi bölüm ve 54 maddeden oluşmaktadır. Birinci bölümde insan onurunu konu alıp, yaşama hakkı, kişinin bedensel ve ruhsal dokunulmazlık hakkı, işkence veya insanlık dışı veya alçaltıcı muamele veya ceza yasağı, kölelik ve zorla çalıştırılma yasağı gibi şartlar koşmaktadır. İkinci bölümde özgürlükler konu alınmış; özel ve aile yaşamına saygı, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade ve haber alma özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, eğitim hakkı, mülk edinme hakkı, sığınma hakkı gibi haklara değinilmiştir. Üçüncü bölümde eşitlik konu alınmış; ayrımcılık yasağı, kadın erkek eşitliği, kültürel, dini ve dilsel çeşitlilik gibi konulara değinilmiştir. Dördüncü bölümde dayanışma konu alınmış; haksız işten çıkarmaya karşı koruma, çocuk işçi çalıştırmanın yasaklanması, sosyal güvenlik ve sosyal yardım, sağlık hizmetleri çevresel koruma, tüketici hakları gibi konulara yer verilmiştir. Beşinci bölümde vatandaşlık hakları konu alınmış; Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanma ve aday olma hakkı, yerel seçimlerde oy kullanma ve aday olma hakkı, dilekçe ile başvurma hakkı, dolaşım ve ikamet özgürlüğü gibi haklara yer verilmiştir. Altıncı bölümde Adalet başlığı altında etkili hukuki bir yola başvurma ve adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi ve savunma hakkı, cezayı gerektiren suçların ve cezaların orantılı olması ve yasada tanımlanması ilkeleri, aynı suçtan iki kere yargılanmama veya cezalandırılmama hakkı gibi konulara değinilmiştir. Yedinci ve son bölümde genel hükümler konu alınmış ve anlaşmanın çerçevesi çizilmiştir.
3. Anayasa Hazırlama Süreci
Avrupa Birliği'nin bir Anayasası olması konusu 21. yüzyılın başında daha önemli bir bağlamda gündeme gelmiştir. Genişleme sürecini büyük ölçüde başarıyla tamamlayan bir Avrupa Birliği için anayasa deyim yerindeyse elzem hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak Devlet ve Hükümet Başkanları Nice Zirvesinde (Aralık 2000) Birliğin geleceği üzerine daha geniş ve daha derin bir tartışmanın başlatılması ve kurucu antlaşmaların daha ciddi biçimde revize edilmesi konusunda görüş birliğine varmışlardır. Nice Antlaşmasına ekli 23 numaralı deklarasyonda bu süreç için 3 aşama öngörülmüştür: birinci aşamada açık bir tartışma ortamı oluşturulacak ve buna her kesimden kişi ve kuruluşların katılması sağlanacaktır. Bir sonraki aşama 2002-2003 yıllarını kapsayacak ve bu aşamanın uygulama şekli Aralık 2001'de toplanacak Laeken Zirvesinde belirlenecektir. Üçüncü aşamada ise kurucu antlaşmalarda yapılacak değişikliklere karar verilmesi için 2004'te Hükümetlerarası Konferans toplanacaktır.
Öngörüldüğü gibi Aralık 2001 tarihli Laeken Zirvesine kadar açık tartışma süreci tamamlanmış, bu zirvede (15 Aralık 2001) Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından Avrupa Birliği'nin geleceğine ilişkin Deklarasyon kabul edilmiştir. Bu deklarasyonla Birliğin daha demokratik, saydam ve etkin olması ve Avrupa yurttaşları için bir Anayasa hazırlanması yönünde karar alınmıştır. Anayasanın hazırlanması için de bir Kurultay toplanması kararlaştırılmıştır.
28 Şubat 2002'de toplanan Kurultay 15 aylık bir çalışmanın ardından 13 Haziran 2003'te çalışmalarını tamamlamıştır. Taslağın, Birliğin tanımının, ilkelerinin, kurumlarına ilişkin hükümlerin yer aldığı I. Bölümüyle, Temel Haklar Şartı'nın yer aldığı II. Bölüm Kurultay Başkanı Valery Giscard D'Estaing tarafından 20 Haziran 2003'te Selanik Zirvesinde Devlet ve Hükümet Başkanlarına sunulmuştur. Taslağın III. ve IV. Bölümlerinin de 27 Haziran 2003 itibariyle yazımı tamamlanmıştır.
AB liderleri, Aralık 2001'de Belçika'da yapılan Laeken Zirvesi'nde tarihinin en büyük genişleme dalgasına sahne olacak 2004 öncesi AB'nin geleceğini tartışmak, AB mevzuatını basitleştirmek ve birleştirmek, en önemlisi bir AB Anayasası hazırlamak üzere Nice Zirvesinde kararlaştırıldığı üzere bir Konvansiyon oluşturmuşlardır. Konvansiyonun başkanlığına eski Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaing yardımcılığına ise Giuliano Amato ve Jean— Luc Dehaene getirilmiştir. Anayasa ile her şeyden önce 27 veya 28 üyeli bir AB'nin etkili çalışmasını sağlayacak kurumsal anlamda reformlar yapılması kararlaştırılmıştır. Laeken Deklarasyonu’na göre Konvansiyon’un başlangıç tarihi 28 Şubat 2002, bitiş tarihi ise Mart 2003 olarak belirlenmiştir. Verilen bu tarihe uygun olarak Konvansiyon çalışmalarına 28 Şubat 2002 de başlamıştır.
AB, Anayasa hazırlığı konusunda daha önceki kurucu Antlaşmaların aksine bu defa farklı bir yol takip ederek, kurullar, komisyonlar yerine mümkün olduğunca demokratik bir platform kurmaya çalışmıştır. Avrupa Konvansiyonu adı verilen platforma üye ülke temsilcileri, Avrupa Parlamentosu üyeleri, ulusal parlamento üyeleri, AB Komisyonu temsilcileri ile aday ülkelerin temsilcileri katılmıştır. Ayrıca Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgeler Komitesi, AB Ombudsmanı ve sosyal ortaklardan belirli sayıda gözlemci davet edilmiştir. Sonuçta 105 üyeli Konvansiyon 2001 Mart ayında çalışmalarına başlamış ve 16 ay sonra çalışmalarını tamamlamıştır. Taslağın, Birliğin tanımının, ilkelerinin ve kurumlarına ilişkin hükümlerin yer aldığı I. Bölümüyle, Temel Haklar Şartı'nın yer aldığı II. Bölüm Konvansiyon Başkanı tarafından 20 Haziran 2003'te Selanik Zirvesinde Devlet ve Hükümet Başkanlarına sunulmuştur. Taslağın III. ve IV. Bölümlerinin de 27 Haziran 2003 itibariyle yazımı tamamlanmıştır.
Konvansiyon’un çalışma şekli itibariyle yukarıda da bahsedildiği gibi üç evre tasarlanmıştır; dinleme evresi, karar verme evresi, teklif verme evresi. Son evre bittikten sonra ortaya taslak bir anayasa metni çıkmış ve ortaya çıkan bu belge Anayasa Taslağı olarak kabul edilmiştir. Konvansiyonun çalışma usulü Avrupa Birliği açısından oldukça önemli bir yenilik yaratmıştır. Daha önce hiçbir hükümetlerarası konferanstan önce üye ülkelerin bir tartışma evresi olmamıştır. Konvansiyon üye ülkelerinin dışında sivil toplum örgütlerini de Birliğin geleceği konulu forumda aktif olarak katılmalarını temin etmiştir
Konvansiyon’un görevleri 3 ana bölümde toplanmıştır:
1. Vatandaşların AB tarzı ve kurumlarına yaklaştırılması,
2. Genişleyen AB'de politikanın ve Avrupa politik alanının düzenlenmesi,
3. AB'nin yeni dünya düzeninde model ve istikrar unsuru haline getirilmesi.
Yukarıda sayılan görevlerini yerine getirmek için Konvansiyon, çalışmalarını şu alanlarda yoğunlaştırmıştır;
• Birlik ile üye ülkelerin yetkilerinin netleştirilmesi ve tanımı,
• Kurucu anlaşmalarının birleştirilmesi, basitleştirilmesi ve tüzel kişiliğin Birlik'e devredilmesi,
• Birlik'in politika araçlarının basitleştirilmesi. Bu çerçevedeki konular yasal düzenlemelerle yürütme önlemlerinin ayrımı, yasal düzenleme türlerinin sayısının azaltılması, çerçeve-yasalara daha fazla önem verilmesi gibi konularda,
Birlik'in demokratik tabiatını, şeffaflığını ve etkinliğini artırmak için AB kurumlarının işleyişinin daha şeffaf ve anlaşılabilir hale getirilmesi, karar alma mekanizmalarının kolaylaştırılması, AB tasavvurunun meşruiyetinin artırılması için ulusal meclislerin katkılarının yoğunlaştırılması olarak sıralanabilir.
Bu ilkeler doğrultusunda çalışmalarına devam eden Konvansiyon, 16 ayda 27 kez toplanarak çalışmalarını tamamlamış ve 21-22 Haziran 2003 tarihinde Selanik'te yapılan Zirve'de Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma Taslağı (kısaca Anayasa Taslağı) sunulmuştur. Anayasa taslağında Avrupa Birliğini temel belgeleri olan Roma, Maastricht, Amsterdam, Nice Antlaşmalarındaki Birliğin amacı, yetki alanları ve politikaları yeniden şekillendirilmeye çalışılmıştır.
Ancak Selanik Zirvesinde herhangi bir uzlaşma sağlanamamıştır. Bir sonraki Zirve olan ve 12-13 Aralık 2003 tarihlerinde yapılan Brüksel Zirvesi'nde ise, AB Anayasa Taslağı üzerinde uzlaşıya varılamamıştır. Anayasa Taslağı üzerinde uzlaşı bazı değişikler ile ancak İrlanda Dönem Başkanlığı sırasında 17-18 Haziran 2004 Brüksel'deki Hükümetlerarası Konferans'ta mümkün olmuştur.
AB Anayasası, üye ve aday ülke liderleri tarafından Roma’da imzalanmış böylece 29 Ekim 2004 tarihinde son şeklini almıştır. AB Anayasası, Avrupa Birliği üye ülkelerinin siyasi bir birlik kurma yolunda attıkları en önemli adımı teşkil etmekte ve AB’nin temelini oluşturan kurucu antlaşmalar ile bugüne kadar onları değiştiren tüm antlaşmaları tek ve yeni bir metinde bütünleştirmektedir.
12 Ocak 2005 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen Anayasa’nın yürürlüğe gireceği tarih olarak Anayasal Antlaşma’da 1 Kasım 2006 belirtilmiştir. Ancak Anayasa’nın yürürlüğe girebilmesi için tüm üye ülkeler tarafından onaylanması gerekmektedir. Hâlihazırda, üye ülkeler, kendi Anayasaları tarafından belirlenen sisteme göre –parlamento veya referandum kanalıyla- onay sürecini sürdürmektedir. Ancak, üye devletlerden birinin dahi Anayasal Antlaşma’da belirtilen tarihe dek onaylamaması halinde yürürlüğe giremeyecek olan AB Anayasası zorlu bir onay süreci geçirmektedir. Özellikle, Fransa ve Hollanda’da gerçekleştirilen referandumlarda çıkan “hayır” kararı olumsuz etki yaratmıştır. Bu durum karşısında, 16-17 Haziran 2005 tarihlerinde Brüksel’de düzenlenen AB Hükümet ve Devlet Başkanları Zirvesi’nde, AB Anayasası onay sürecine ilişkin olarak, referandumlardan çıkan “hayır” sonuçlarının üye ülkeler arasında “domino etkisi” yaratmasını önlemek için onay sürecine bir yıl ara verilmesine karar verilmiştir. İngiltere, İrlanda, Portekiz, Danimarka, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya karara uygun olarak onay sürecini dondururken, G.Kıbrıs ve Lüksemburg gibi bazı üyeler süreci durdurmayarak AB Anayasasına onay vermiştir.
4. Fransa ve Hollanda’da Anayasa’ya Hayır Referandumu
4–1. Fransa
Avrupa bütünleşme sürecinde son derece kritik rol oynayan Fransa, Anayasal Anlaşma’nın onaylanması için referandum yöntemini öngörmüştür. Fransa’da referanduma gidilmeden önce yapılan son kamuoyu yoklamalarında, 'hayır' demeyi planlayanların daha fazla çıkması Avrupa’nın tamamında panik yaratmıştır. Paniğin nedenleri, bir ülkede onaylanmaması nedeniyle yürürlüğe giremeyecek olan anayasanın çöpe gitmesi, dolayısıyla AB reformlarının iptal olması; Fransa’nın AB içindeki güçlü konumunu ve itibarını kaybedebilecek olması ve Fransız cumhurbaşkanı ile hükümetin içine gireceği siyasi kriz olarak özetlenebilir.
Fransa aslında Anayasa’ya hayır diyerek AB içinde bir süredir erozyona uğrayan prestijini iyice dibe sürükledi. Kurucu bir üye olarak zamanla Almanya’nın iyice etkisi altına giren Fransa, bu son darbe ile artık İtalya ve İspanya’nın bile daha gerisinde kalacak. İngiltere zaten çoktan AB içinde Fransa’ya göre daha etkin bir durumda.
Başta işsizlik gibi, halkın çoğunluğunu etkileyen ekonomik sorunlar olmak üzere, Fransa’nın AB içindeki konumuna yönelik kaygılar da hükümetin sorgulanmasına neden olmaktadır. Fransa AB’nin kurucu üyesi olarak yıllardır AB’nin şekillenmesinde başat güç olmuştur ancak oluşturulan anayasa ile nüfustan kaynaklanan güç ile AB politikalarındaki nüfuzunu kaybedecektir. Özellikle Anayasa’nın genişlemeye önem vermesiyle Türkiye’nin Birlik’e katılması durumunda Türkiye’den daha az nüfuzlu duruma düşecektir bu ve benzeri kaygılar Fransa’yı Anayasa karşıtlığına itmektedir.
4–2. Hollanda
Birliğin bir anda 450 milyon nüfuslu bir yapı haline gelmesi 16 milyonlu küçük Hollanda'da, AB içinde nüfuzunu yitirme, hatta yutulma endişesi yarattı.
Sağ görüşlü bazı milletvekilleri de göçmenlik siyasetleri ve Türkiye'nin AB üyeliği ihtimalinden rahatsızdı Euro'nun ekonomiye olumsuz etkisi eleştirileri, Brüksel'deki bürokrasinin yoğunluğu ve Hollanda'nın liberal değerlerine karşı yarattığı tehdit de sıralanan diğer gerekçeler arasındaydı. Bütün bu sayılan nedenler Hollanda’nın ‘birlik olma’ fikrini benimsemediğini gösteriyor. Eğer Hollanda kendini ‘ Ben Hollanda’yım’ diye değil de ‘Ben bir AB üyesiyim’ diye tanımlasaydı, içişlerinde yaşadığı siyasi tercihlerini kendini ait hissettiği birliğe taşımazdı ya da bir AB vatandaşı olarak uyrukları kişisel hırslarını ikinci plana atarlardı. Ayrıca Birliğin kurucu üyelerinden olan Hollanda 1953 yılında anayasasında yaptığı düzenleme ile yasama, yürütme ve yargı güçlerinin uluslararası kuruluşlara devredilmesine izin vermiştir. Burada kendi Anayasasını da görmezden gelmiştir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
REFORM ANTLAŞMASI
1. Ölü Doğan Avrupa Birliği Anayasasından Reform Antlaşmasına
2,5 yıllık bir sürede hazırlanan ve yaklaşık 11 milyon Avro’ya mal olan Avrupa Birliği Anayasası, Fransa’da 29 Mayıs 2005’te ve Hollanda’da 1 Haziran 2005’te yapılan referandumlarda kabul edilmemiştir. Bu sonuçların Anayasa’nın onay süreci üzerinde olumsuz etkileri olmuştur. Nice Antlaşması’nın onayı çerçevesinde, İrlanda’da referanduma hayır çıkması üzerine, AB’de, üye devletlerden birinde değişiklik antlaşmasının onaylanmaması durumunda Avrupa entegrasyonuna ne ölçüde devam edilebileceği konusu gündeme gelmiştir. Bu nedenle gerek Konvansiyonda, gerekse Konvansiyon dışında Avrupa Anayasasının yürürlüğe girmesi için üye devletlerin onayına ihtiyaç olup olmadığı önemli bir tartışma konusu oluşturmuştur. Avrupa Anayasasının otonom, muhtar geçerliliğini savunanlar; anayasanın, Avrupa Parlamentosu’nun 2/3 çoğunluğu ve genel bir referandumla yürürlüğe girebileceği görüşünü temsil etmiştir. Aynı paraleldeki diğer bir öneri ise, AB çapında genel bir referandumun yanı sıra, üye devletlerin 3/4’ünün anayasayı kabul etmesi koşuluyla anayasanın yürürlüğe girmesi şeklinde yapılmıştır. Bir başka öneri, üye devletlerin arasında anayasa için bir Devletler Hukuku (DH) antlaşmasının yapılması ve bu antlaşmanın üye devletlerin 3/4‘ü veya 4/5’i tarafından onaylanması koşuluyla anayasanın yürürlüğe girmesi, DH antlaşmasını onaylamayan devletler için çoğunluk kararının bağlayıcı olmayacağı ve bu devletlerin AB’den ayrılabileceği ve onlarla özel bir ortaklık ilişkisi kurulabileceği şeklinde somutlaştırılmıştır. Konvansiyon bu önerileri kabul etmemiştir. Konvansiyon bir anayasa tasarısı değil, Avrupa için bir Anayasa Sözleşmesi tasarısı sunmuştur. Konvansiyon, bu şekilde bütün üye devletler arasında bir DH antlaşmasının yapılmasını tavsiye etmiştir. Bu modelin kabul edilmesiyle, devlet ve hükümet başkanları, Birliğin DH dayanağını kabul etmiştir. Hükümetlerarası Konferansta kabul edilen Anayasa Sözleşme tasarısının kabulü için md. IV–447 fıkra 1’de öngörülen onay dışında başka bir özel koşul öngörülmemiştir. Bu nedenle AB Antlaşması’nın 48.maddesine yeniden dönülmektedir. Bu hükme göre, önce Komisyon, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Konseyi görüşlerini bildirir ve daha sonra bütün üye devletler Hükümetlerarası Konferansta antlaşma değişikliklerini DH kurallarına göre karara bağlarlar. Hükümetlerarası Konferansın kabul ettiği Anayasa Sözleşme tasarısının IV–437 madde, 1.fıkrasına göre; Anayasa Sözleşmesi, Birliğin sözleşme dayanaklarını, Birlik Antlaşması’nı, Avrupa Toplulukları /AT Antlaşması’nı ve bu antlaşmaların tamamlanmasına ve değiştirilmesine ilişkin metinleri prensip olarak tamamen ikame etmektedir. Bu nedenle, tüm antlaşma metinlerinin Anayasa Sözleşmesiyle ikame edilmesinin, AB Antlaşması’na 48. md. muvacehesinde bir antlaşma değişikliği olarak görülüp görülemeyeceği yahut Anayasa Sözleşmesinin Birliğin sözleşme dayanakları dışında, tamamen DH antlaşmalarına ilişkin kurallara göre, Topluluk organlarının katılımı olmaksızın yapılan bir antlaşma olup olmadığı sorusu ortaya çıkmaktadır.
Taslak Anayasa'nın Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlar sonucunda reddedilmesinin ardından 2007 yılında, başta kurumsal değişikliklerin yapılması ve karar alma süreçlerinin basitleştirilmesi amacıyla Reform Anlaşması üzerinde çalışmalar başlamıştır.
AB Anayasası’nın yerini alacak olan Reform Anlaşması taslak metni, Angela Merkel’in ifadesiyle AB Anayasası metninin yüzde 96 oranında korunduğu bir metin olarak nitelendiriliyor. AB marşı ve AB bayrağı gibi sembollerin yanı sıra “anayasa” kelimesinin de yeni metinden çıkarıldığı yeni taslak anlaşma metni, Anayasa’nın gerisinde bir metin olarak değerlendirilmekten kurtulamıyor.
2. Reform Anlaşması ile Anayasal Anlaşma’da değişiklikler
Reform Antlaşması ile bir takım değişiklikler yapılması hedeflenmektedir. Öncelikle bu Antlaşma ile üzerinde çok tartışılan “Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma” ortadan kaldırıldı. Oysa Anayasa, AB’nin karmaşık yasal düzenlemelerini tek bir metin haline getirmek için ve Antlaşmaların sadeleştirilmesi için hazırlanmıştı. Ama Fransa ve Hollanda referandumları bu serüveni sona erdirdi. Reform Antlaşması iki önemli ayak üzerine oturacak. Birincisi Avrupa Birliği Antlaşması ikincisi ise Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşma. Reform Antlaşması bu iki Antlaşması üzerinde değişiklikler yapacak. En önemli değişiklik isimde yaşanıyor. Avrupa Topluluğunu (AT) Kuran Antlaşma’nın yeni adı “Birliğin Fonksiyonunu İlişkin Antlaşma” (BFA) olacak. AT Antlaşması, sadece BFA olarak değişmekle kalmıyor tüzel kişilik te artık “Birliğe” ait oluyor. Bilindiği gibi şu ana kadar AB’nin tüzel kişiliği yoktu. Tüzel kişilik Topluluklara aitti. Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşması’nın adı BFA olarak değişince bu Antlaşma metinlerinde yer alan “Topluluk” ifadesi tamamen kalkarak yerini “Birlik” ifadesine bırakıyor. AB Antlaşması’nın adı ise değişmiyor. Yeni hali ile var olacak olan iki Antlaşma (ABA ve BFA), Birliğin üzerine oturacağı Antlaşmalar olacak. Avrupa Atom Enerjisi Antlaşması ve 2004 Hükümetlerarası Konferans’ta üzerinde anlaşmaya varılan Protokoller üzerinde Reform Antlaşmasına eklenecek teknik Protokoller sayesinde değişiklikler yapılacak. Zirve’de üzerinde uzlaşıya varılan bir diğer konu ise hem AB Antlaşmasının hem de BFA’nın anayasal karekterinin olmayacak olmasıdır. Bunun göstermek için bir dizi önlem alınıyor. Öncelikle “anayasa” kelimesi Antlaşmaların hiçbir yerinde yer almayacak. İkinci olarak Anayasa ile ihdas edilen “Birlik Dışişleri Bakanı” ifadesi kaldırılarak yerine “Güvenlik Politikası ve Dışişlerinden sorumlu Birlik Yüksek Temsilcisi” ifadesi getiriliyor. Yeniden düzenlenen nitelikli çoğunluğa göre, 2014 yılından itibaren kararlar; AB nüfusunun %65’inin ve üye ülkelerin %55’inin desteği ile alınabilecektir. Ancak, 2017 yılına kadar üye ülkeler Nice sistemine göre oylama yapılmasını talep edebileceklerdir. Yeni sistem üye ülke nüfuslarının önemini artırmaktadır. Avrupa Topluluğu” ve “Topluluk” ifadeleri “Birlik” ile değiştirilerek Avrupa Birliği’ne tüzel kişilik kazandırılmaktadır. Konsey başkanlığı sistemi değişmekte ve iki buçuk yıllığına atanacak bir başkan gelmektedir. Altı aylık dönem başkanlığı sistemi ise, üç ülkenin 18 aylık bir başkanlık takımı oluşturması ile değiştirilmektedir. Dış politikada etkililiğin artırılması amacıyla “Dışişleri ve Güvenlik Politikası Birlik Yüksek Temsilcisi” getirilmektedir. Yüksek Temsilci’nin, görevlerini, yine bu Antlaşma’da belirtilen Avrupa Dış Faaliyetler Servisi ile işbirliğinde yürütmesi öngörülmektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği Antlaşması yeni Madde 13A, gerekli çalışmaların Antlaşma imzalandığı anda başlaması gerektiğini belirtmektedir. Avrupa Komisyonu’nun üye sayısının 2009 yılından itibaren Üye Devlet sayısının üçte ikisi olması öngörülmektedir. AB Üye Devletleri sayısının bu işleme uygun olmaması halinde karar Konsey’e bırakılmaktadır. Ulusal parlamentolar, Komisyon tarafından halihazırda gayrı-resmi olarak yapılan bilgilendirmenin, sekiz hafta içinde Antlaşma’da belirlenen kurum tarafından yapılması şartı ile karar alma süreçlerine yakınlaştırılmaktadır. Olağan yasama usulü olarak tanımlanan ortak karar usulünün kapsamının genişletilmesi ile Avrupa Parlamentosu’nun rolü güçlendirilmektedir. AP’ye aynı zamanda Komisyon Başkanı'nı seçme yetkisi tanınmaktadır. Antlaşma’nın imzalanmasından bir gün önce Strazburg’da kabul edilecek Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, bazı üye devletlerin dışarıda kalmasına rağmen, diğer Üye Devletler için hukuki bağlayıcılık kazanmaktadır.
Bu Antlaşma, daha güçlendirilmiş bir Avrupa ve ulusal parlamentolar aracılığı ile Avrupa Birliği vatandaşlarının sesinin daha çok duyurulduğu, kimin hangi yetkileri haiz olduğu konusuna açıklık getirildiği daha şeffaf ve daha demokratik bir Avrupa’yı amaçlamaktadır. Avrupa Birliği vatandaşları tarafından doğrudan seçilen tek organ olan Avrupa Parlamentosunun Avrupa Birliği yasama sürecinde, bütçe üzerinde ve uluslar arası antlaşmaların onaylaması üzerindeki yetkileri ve ağırlığı artırılmıştır. Bunun yanında ortak karar alma mekanizmasına tabi tutulan alan sayısı artırılması ile Parlamentonun, Konsey ile eşit seviyede ağırlık kazanmasının sağlanması yolunda çok önemli adımlar atılmıştır. Yine yapılan yeni düzenlemeler ile ulusal parlamentoların karar alma süreçlerine daha büyük oranda katılımı sağlanmıştır. Bu bağlamda, getirilen erken uyarı sistemi ile ulusal parlamentoların; Topluluk kurumlarının yetki ikamesi ilkesini ihlal ettiğini belirtmesine yönelik mekanizmalar oluşturulmuş, ulusal parlamentolarda, üçte birden daha fazla olumsuz oy çıkması halinde Komisyonun önerisini yeniden gözden geçirmesini sağlamak yolunda düzenleme yapılmıştır. Ulusal parlamentolardaki gruplara, yetki ikamesi ilkesinin ihlali halinde Avrupa Adalet Divanına başvurma imkanı düzenlenmiştir.
Bu antlaşma ile, ilk kez, isteyen üye devletin Birlikten ayrılma hakkı düzenlenmiştir. Birlik organlarının çalışma metotları, oylama usulleri basitleştirilmiştir. Daha etkin ve etkili bir karar alma mekanizması için Konsey’de nitelikli oy çoğunluğunun arandığı politika alanlarının sayısı artırılmıştır. 2014 yılından geçerli olmak üzere, nitelikli oy çoğunluğunun hesaplanmasında “çifte çoğunluk” esasının uygulanması kararlaştırılmıştır. Bu esas; bir yasanın kabul edilmesi için üye devletlerin %55’inin ve nüfusun en az %65 inin temsil edildiği bir çoğunluğun sağlanmasını gerekli kılmaktadır.
Lizbon Antlaşması sürekli Avrupa Birliği Başkanlığı görevini yaratmaktadır. Başkan, Avrupa Komisyonu tarafından nitelikli oy çoğunluğu ile iki buçuk yıllığına seçilecek ve bir kez daha seçilmesi mümkün olacaktır. Avrupa Konseyi Başkanı, Avrupa Birliğinin sesi ve yüzü olacak, Avrupa Birliğini uluslar arası platformda temsil edecek; Avrupa Konseyinin çalışmalarına başkanlık edecek ve bu işleri koordine edecektir. Daha etkili bir kurumsallaşma ve Birliğe yıllardır yöneltilmekte olan “demokrasi açığı” eleştirilerini gidermek amacıyla Parlamentonun yetkileri artırılmıştır. Bu bağlamda Parlamentonun yasama, bütçe ve siyasi kontrolünü artırmaya yönelik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Yasama alanında yaklaşık elli yeni alanda ortak karar usulünün kullanılması yönünde, Parlamentonun yetkilerinin Bakanlar Konseyinin yetkileri ile kıyaslanmasına imkan verecek şekilde, Parlamentoya yetki tahsisi yapılmıştır. Bütçe üzerindeki yetkilerinde; yıllık bütçenin kabulünde Bakanlar Konseyi ile eşit söz hakkı verilmiştir. Siyasi denetim açısından Parlamentonun yetkilerinde artış olmuştur. Bu bağlamda; Komisyon Başkanı Parlamento tarafından seçilmektedir. Parlamento bu seçimi yaparken Avrupa seçim sonuçlarını dikkate alacaktır. Bu durum ise Avrupa vatandaşlarının Avrupa siyasetini etkilemesini sağlamak yönünde atılan bir adımdır. Seçmenler Komisyon Başkanı ve ekibinin siyasi eğilimlerini doğrudan etkilemek imkânına sahip olacaklardır.
Lizbon antlaşması ile Parlamento ile ulusal hükümetlerin rolleri artarken, Komisyonun yapısı üzerinde değişiklik yapılmıştır. Komisyon üyelerinin sayısı antlaşmanın yürürlüğe gireceği 2009 yılı ile 2014 yılları arasında her üye devleti temsil edecek sayıda olacak; 2014 yılından itibaren başlamak üzere üye devletlerin sayısının 2/3’ü ile sınırlı tutulacaktır. Temsilciler dönüşümlü olarak seçilecektir. Komisyon üyelerinin sayısının kısıtlanması, temsilcilerin kendi ülkelerinden çok Birliğin genel çıkarlarının temsil edilmesi yolunda üstlendikleri sorumluluğun bir işaretidir. Bunun yanında Bakanlar Konseyinin yasaların oluşturulması sırasında yasa önerilerini kamuoyu ile tartışmalarını mümkün kılacak düzenlemelere de yer verilmiştir. Bunun yanında kurumsal yapıda getirilen en önemli düzenlemelerden bir diğeri de; Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi makamının oluşturulmuş olmasıdır. Bu makam halen Avrupa Birliği Ortak Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Javier Solana ile AB’nin Dış İlişkilerden sorumlu Komisyoneri Ferrero- Waldner tarafından ayrı ayrı temsil edilmekte olan iki ayrı makamın birleştirilmesi anlamına gelmektedir ki; bu birleşmenin Birliğin dışa dönük eylemlerinde birlik ve uyumu daha büyük ölçüde gerçekleştirmesine katkıda bulunması beklenmektedir. Yüksek Temsilci, Avrupa Konseyi tarafından atanacak ve Avrupa Parlamentosunda yemin edecek, aynı zamanda Avrupa Komisyonunun başkan yardımcılığı görevini yürütecek ve Bakanlar Konseyinde Dış İlişkiler Konseyine başkanlık edecektir.
Lizbon Antlaşması ile vatandaşların Avrupa Birliği karar alma süreçlerinde daha yakından yer almasına olanak tanınmıştır. “Vatandaş inisiyatifi” hakkı ile Avrupa Birliği vatandaşlarına, üye devletlerin önemli bir bölümünden en az bir milyon imza toplanması halinde, Komisyona yasa taslağı önerme hakkı tanınmıştır. Antlaşma vatandaşlar, sivil toplum örgütleri ve Birlik kurumları arasındaki diyalogun önemini onaylamakta ve Avrupa kararlarının alınmasında kuruluşların ve sivil toplum örgütlerinin yer almasına daha çok olanak tanımaktadır. Bu antlaşma ile Avrupa vatandaşlığı kavramı, Avrupa demokrasisinin yaratılmasında “merkez unsur” olarak tanımlanmaktadır. Lizbon Antlaşması ile Avrupa Birliği ile Üye devletler arasında yetkilerin tahsisi konusuna açıklık getirilmiş; kimin hangi konularda sorumlu olacağı hususu özellikle vurgulanmıştır.
Birlik, Lizbon Antlaşması ile devredilen yetkilerini kullanacak, bunun dışında kalan yetkiler üye devletlere ait olmaya devam edecektir. Bu antlaşma; Birliğe yeni münhasır yetki alanı vermemekte ve hatta bir takım yetkilerin, üye devletlere geri verilmesine imkan tanımaktadır. Yine bu antlaşma ile özgürlük, güvenlik ve adalet alanında karar alma sürecinin etkinliğini artıracak düzenlemeler yapılmıştır. Bu alanda Bakanlar Konseyi nitelikli oy çokluğu usulünü kullanacak ve Avrupa Parlamentosu ortak karar hakkına sahip olacaktır. Antlaşmada yasadışı göç ve insan ticaretine karşı kullanılacak Birlik kaynakları güçlendirilmektedir. Cezai meselelerle ilgili olmak üzere suçları ve belirli bir takım sınır aşan suçlar için verilecek cezalara ilişkin minimum düzenlemelerin Avrupa Parlamentosu ve Bakanlar Konseyinin nitelikli çoğunlukla karar verilmesine olanak tanınmaktadır. Atlaşma, özel ve cezai meselelerde adli işbirliğinin “karşılıklı tanıma” ilkesi üzerinden eleştirilmesini amaçlamakta; delillerin mukabelesinde, adalete erişimde, cezai takibat ve kararların tenfizi sırasında üye devletlerin yetkili makamları arasında işbirliği, Avrupa Birliği içerisinde tüm ilamların ve kararların tanınmasını sağlamaya yönelik kural ve usullerin oluşturulması yolunda yeni tedbirler içermektedir. Bu bağlamda “Avrupa Savcılığı” kavramının oluşturulması yolunda kapıları açmaktadır. Bu ofisin yetkileri; Avrupa Birliğinin mali çıkarlarına zarar veren suçların ve suçlularının takibi ile sınırlandırılacaktır. Avrupa Konseyi ittifak halinde, bu ofisin yetkilerini ağır sınıraşan suçları kapsar şekilde genişletebilmek hakkına sahiptir. Bu düzenlemeler yanında halen mevcut olan Eurojusta da takip usullerini hazırlamak konusunda imkan tanınmaktadır. Lizbon Antlaşması ile Birlikten ayrılmaya yönelik düzenlemelerin getirilmiş olması büyük bir değişikliktir. Üye devletlerden, Birlikten ayrılmak yönünde bir talep gelmesi halinde Avrupa Parlamentosunun talebi uygun bulmasının ardından, Konseyin nitelikli çoğunlukla karar alması gerekmektedir. Birlikten ayrılan devletin, ileriki bir tarihte yeniden Birliğe katılmak istemesi halinde yeniden üyelik talebinde bulunması ve katılım koşullarını karşılaması gerekmektedir.
Lizbon Antlaşması ile Birliğin uluslararası etkinliğinin artırılması amaçlanmış, Avrupa Birliğine yasal kimlik sağlanmıştır. Bunun yanında ortak güvenlik ve savunma politikası bağlamında önemli bir adım atılarak, karşılıklı savunma ve dayanışma şartlarına yer verilmiştir. Bir Avrupa Birliği üyesi devlete saldırıya uğrarsa, diğer devletler ona yardım etmekle sorumlu tutulmaktadır. Dayanışma ilkesi de savunmaya ilişkin bu ilkeyi güçlendirmekte, bir üye devletin insani veya doğal nedenlerden veya bir terör eyleminden kaynaklanan bir saldırıya uğraması halinde, diğer üyelere var olan tüm kaynakları ile saldırıya maruz kalan devletin yanında olmaları yönünde sorumluluk yüklemektedir.
3. Reform Anlaşmasına Rağmen Kaygılar Bitmiyor
Beş senedir üzerinde çalışılan ve 2005 yılında Fransa ile Hollanda’da yapılan halk oylamalarında reddedildikten sonra yeniden ele alınan, eski adı ile “Avrupa Anayasası”, yeni adıyla “Reform Anlaşması”nın onaylanması büyük başarı olarak kabul ediliyor. Ancak, ulusal parlamentoların onaylanması sürecinden geçecek belgenin hâlâ halk oylamalarında reddedilme ihtimali bulunuyor.Krize sebep olabileceğinden korkulan konuların başında Polonya’nın itirazları geliyordu. Polonya’nın, küçük ülkelerin bir araya gelerek bazı kararları bloke etmesine imkan tanıyan isteği, “Ioannia Paragrafı”ismiyle anlaşmanın içinde değil ayrı bir belge olarak düzenlenmişti. Birçok ülke, bu uygulamanın özel durumlarda kullanılması gerekirken “genel kural” haline gelmesinden, dolayısıyla AB içinde karar alma sürecinde kilitlenmeler yaşamasından endişe ediyordu. Avusturya, özellikle tıp fakültelerindeki Alman öğrencilerin sayısını aşırı bulduğundan, üniversitelerini yabancı öğrencilere açma konusunda beklenti içindeydi. Bulgaristan, “euro”nun kendi dillerine uygun olarak “evro” şeklinde telaffuz edilmesini istiyordu. Beklenmedik bir son dakika itirazı İtalya’dan geldi. Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilci sayısının artırılmasını ve 2009’da yürürlüğe girecek temsilci sayısı ile ilgili düzenlemelerin ertelenmesini istiyordu. Sonuçta, İtalya Parlamentoda fazladan bir temsilci daha alırken, Bulgaristan’ın “evro”su kabul edildi. Avusturya, yabancı öğrenci kotaları konusundaki düzenlemeleri beş yıl için erteletmeyi başardı. Polonya, Ioannina Paragrafını anlaşmanın içine ekletti ve bununla ilgili değişiklik yapılabilmesi için oybirliği gerektiği güvencesini de aldı. Nihayetinde, üye ülkelerin liderleri tatmin edildi.
İrlanda’da halk referandumda ne cevap vereciği konusunda hala kararsız durumda. Bunun nedeni yapılan anketlerde İrlanda halkının anlaşmayı tam olarak tanımaması olarak gösteriliyor. İrlanda halkının sadece %6 sı tam olarak reform Anlaşmasını yanıyor ve bu nedenle halkın %60şı referandum için belli bir fikre sahip değil.
Hollanda Parlamentosu Anlaşmanın onaylanması için referanduma gitmeme kararı aldı ancak Hollanda AB Bakanı Frans Timmermans Hollanda halkının AB desteğinin hala düşük olduğunu belirtiyor.
İngiltere’de İngiltere Başbakanı Gordon Brown üzerine referanduma gidilmesi için hayli baskı yapılıyordu ancak neyse ki İngiltere Parlamentosu referanduma gitmeme kararı aldı.
SONUÇ
Avrupa, Küreselleşen dünyada eriyip yok olmak istemiyorsa hukuksal ve politik kimliğini yeniden tanımlamak zorundadır. Var olabilmenin, yeni fikirler ve değerlerle ayakta kalabilmenin, dünyanın geri kalanı için önemli bir referans model olabilmenin başka yolu yoktur. Uluslararası hukuk anlaşmaları üzerine kurulu olan ve devletlerin iradeleri ile inşa edilen Avrupa Birliği’nin günümüzde, ortak değerleri ve politikayı içerisine alan bütüncül bir yaklaşımla ve “Avrupa Halkları”nın iradeleri üzerine temellenen bir Avrupa Anayasası ile sürdürülmesi gerekmektedir. Bu anayasa yalnızca kurumlar arası iktidar ilişkilerini düzenleyen teknik bir yasa değil, ortak bir kimliğin ifadesi olmalıdır. AB, derin bir geçmişi olan ulus-devlet anlayışı karşısında yalnızca ekonomik birlik kimliği ile duramayacaktır. Günümüzde AB, ekonomik birliğin ötesinde, ortak değerler topluluğu oluşturan, toplumsal bir yaşam modeli ve siyasi kültür birikimi sunan bir birliğe dönüşmek zorundadır. Bu nedenle Avrupa egemenliğinin meşruiyet dayanağını, Birliğin kolektif kimliğinin ve Avrupa kamuoyunun oluşturması gerekmektedir. Bir başka ifadeyle, ulusal egemenlik nasıl ki dayanağını ulusal iradeden alıyorsa, Avrupa egemenliği de, Avrupa halklarının iradesini dikkate aldığı oranda meşruiyet kazanacaktır. Dolayısıyla devletlerin iradesi sonucu ortaya çıkan kurucu antlaşmalar yerine, Avrupa halklarının iradesine dayanan bir Avrupa Anayasası ile Avrupa egemenliğine meşruiyet kazandırılması gerektiği düşüncesi de, Anayasa oluşturma sürecinde etkili olmuştur.
AB Anayasası Fransa ve Hollanda referandumuna takılarak olumsuz bir şekilde noktalanmıştır. Ancak “Avrupa Birleşik Devletleri” idealine giden süreçte devletin temel unsuru olan ortak bir yasa olması gerekmekte olup bunun halk egemenliğine dayanarak demokrasi sınırları içerisinde halkın kararıyla gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Şu da bir gerçek ki Avrupa halkı hala Avrupalı kimliği adı altında bütünleşememektedir. Hal böyle olunca bu konuda liderlerin halkı aydınlatması gerekmektedir. Şayet bir Avrupalı kimliği isteniyorsa bu kimliği sahip olacak halkın bu konuda teşvik edilmesi gerekiyor ve oluşturulan anayasa veya Reform Anlaşmasının kaygı perdesini Avrupa toplumu üzerinden kaldırılması siyasi liderlere bir görev olarak düşmektedir.
Bugün hala halkın nasıl bir oluşum ve dönüşüm içinde olduğuna dair açık bir fikri yoktur. Nitekim topluma Avrupa kimliği kazandırılamaması da be sebeptendir.
KAYNAKÇA
ALTINBAŞ Deniz, AB Reform Anlaşmasını Onayladı Ama Tehlike Bitmedi, Stratejik Analiz, Kasım 2007
ATAY Ender Ethem, Avrupa Birliği ve Vatandaşlığı Üzerine Notlar, Hukuk ve Adalet, Sayı 3, 2004
BOZKURT Kutluhan, Avrupa Topluluğunun-Birliğinin Oluşum ve Gelişim Sürecinde Hukuk Ekseni, Hukuk ve Adalet, Sayı–3
ÇALIŞ Şaban H., Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Nobel Yayınları, Ankara 2006
KORAY Meryem, Avrupa Toplum Modeli, İmge kitapevi, Ankara 2005
ÖZCAN Mehmet, AB’ye Yeni Bir Antlaşma: Kod Adı; “Reform Antlaşması
SELÇUK Engin, Anayasasını Arayan Avrupa: Avrupa Anayasal Anlaşma Tasarısı Üzerine, Hukuk ve Adalet, sayı. 3
TAŞDEMİR, Hakan- DEMİR, Hasan, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, Ankara Avrupa
Çalışmaları Dergisi, Cilt:2, No:3, 2002
TEKİNALP, Ünal, “Avrupa‟nın Bütünleşmesi Sürecinde Aşamalar”, Avrupa Birliği Hukuku,
(Derleyenler: TEKİNALP, Ünal- TEKİNALP, Gülören), Beta Yayınevi, İstanbul 2000
UÇUM Mehmet, Avrupa Birliğinde Kişilerin Serbest Dolaşımı ve Türk Vatandaşlarının Durumu, Hukuk ve Adalet, Sayı 3, 2004, s.168
ALTINBAŞ Deniz, Fransa’daki Avrupa Anayasası Paniği, http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?kat1=2&ID=500
ARSAVA Füsun, Üye Devletlerin Anayasa Tasarısı Işığında, http://www.usakgundem.com/makale.php?id=213
DUYAR Esra, Avrupa’da ‘Birlik’ Olmak: ‘AB Vatandaşlığı’, http://www.usakgundem.com/makale.php?id=23
KIRMACI Melek, Anayasa Değil Reform Anlaşması, http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=1042&sayfa=0
ÖZCAN Mehmet, Avrupa Konvensiyonu ve Anayasa Taslağı, http://www.usakgundem.com/makale.php?id=47
ÖZCAN Mehmet, Fransız Referandumu: Yoksa Avrupa Birliği Dağılıyor mu? http://www.usak.org.uk/junction.asp?mod=articles&st=PrintArticleDetail&id=109&lm=58649JLFD0932&ln=TR
ÖZCAN Mehmet, AB’ye Yeni Bir Antlaşma: Kod Adı; “Reform Antlaşması”, http://www.usakgundem.com/yazarlar.php?type=2&id=734
TEZCAN Ercüment, Avrupa Birliği Anayasa Taslağı ve Öngördüğü Yenilikler, http://www.stradigma.com/turkce/eylul2003/makale_03.html
TEZCAN Ercüment. Reform Antlaşması Tamam Sıradaki gelsin, USAK Stratejik Gündem, http://www.stratejikgundem.com/yazarlar.php?id=818&type=12#
Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi, http://www.belgenet.com/arsiv/sozlesme/ab_thb.html
http://www.abgm.adalet.gov.tr/ppp.pdf
www.abgm.adalet.gov.tr/dokumanlar/lizbonan.pdf
http://www.euractiv.com.tr/abnin-gelecegi/article/irlandalilar-ab-anlamasi-konusunda-henuz-kararsiz
http://www.euractiv.com.tr/abnin-gelecegi/interview/roportaj-hollandada-ab-destegi-hayli-dusuk
http://www.euractiv.com.tr/abnin-gelecegi/article/londra-lizbon-icin-referanduma-gitmiyor
http://www.ikv.org.tr/abtarihce.php

Etiketler:
Bilimler
Hukuk
AB'nin Yeni Anayasası "Reform Anlaşlası"
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |