Okunma: 1218 kez
“Bizde devlet asla dindar olmadı. Bizim devletin dini politikadır. Zaten Ortadoğu’da birinci aktör ‘din’ değil, ‘siyaset’tir. Din, siyasete yardımcıdır. Bu coğrafyada din, iktidar sahibinin ideolojisini sağlar.”“Devletin sadece Sünniye hizmet vermesi, devletin o mezhebe inandığını göstermiyor. Sünniliği halkı yönetmek için araç olarak kullanıyor devlet. Çevrenin iktidara gelmesiyle devlet şimdi Sünnilikle de çatışıyor.”
“Halk daha önce evinde ve mahallesinde dindarlığını sürdürüyordu.
Çevrenin merkeze gelmesiyle halk mahalleden çıkıyor. Mahalledeki dindar
haliyle, kamuya, okula, yargıya, Meclis’e, Çankaya’ya girmek istiyor.”
NEDEN? AHMET ARSLAN
Türkiye laiklik kavramıyla boğuşuyor. Bizim, adına ‘laiklik’ dediğimiz
bir düzen var ülkemizde ama bu hiçbir gelişmiş ülkedeki laikliğe
benzemiyor. Üstelik, en keskin laiklik yanlıları bile Batı’daki gibi
‘gerçek’ bir laiklik söz konusu edildiğinde, laikliğe kuşkuyla bakıyor.
Bizim devletimizin ‘laik’ olduğu söyleniyor ama devlet kadrolarında
sadece tek dinden, tek mezhepten vatandaşlar çalışabiliyor. Anadolu’da
şehirler başı bağlı, türbanlı kadınlarla dolu ama biz üniversiteye
türbanlı kızlar girecek diye ödümüz kopuyor, hukuk darbeleri
düzenliyoruz. Kısacası anlaşılması zor bir fikir ve eylem karmaşası
yaşıyoruz biz. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı ve Sosyal
Bilimler Enstitüsü Müdürü felsefe profesörü Ahmet Arslan’a bütün kafa
karışıklığı ve sistem kargaşasını sorduk. Kırk yıldır üniversitede hoca
olan Prof. Ahmet Arslan’ın İslam felsefesi, demokrasi, laiklik, Türk
laikliği ve geleceği, İslam ve insan hakları, Tanzimat, Meşrutiyetler,
aydınlar, müminler ve ilk çağ felsefesi üzerine yayınlanmış çok sayıda
kitabı ve makalesi var.
* * *
NEŞE DÜZEL: Türkiye ‘laiklik’ sorununu tartışıyor. ‘Laiklik elden
gidiyor’ korkusu dile getiriliyor. Önce Türkiye’nin laikliğinden
başlayalım. Burası gerçekten laik bir ülke mi?
Prof. AHMET ARSLAN: Türkiye laik bir ülke ama laikliği emniyet içinde
bir ülke değil. Çünkü laikliği yaratan ihtiyaçlar, teorik ve hukuki
zemin, birikim yok bizde. Avrupa’da farklı dinî gruplar karşısında,
devlet önceleri tarafsız davranmadı. Bir dinî grubu tutarak, onun diğer
dinî grubu ezmesini sağladı. Bunun ardından da dinî gruplar arasında
kavgalar, katliamlar yaşandı. Devlet taraf tutmasının kendi toplumsal
ve siyasal çıkarlarına uygun düşmediğini gördü ve barışı sağlama yoluna
gitti. Yani Avrupa, din savaşları sonucunda laikliğe geçti. Politik
iktidarın herhangi bir dinî grubu, mezhebi tutmaması gerektiği
ihtiyacıyla laiklik gerçekleşti. Türkiye’de ise laiklik, dinin içinde
yaşanan kırılmalar, kavgalar ve farklı dinsel ihtiyaçlar sonucunda
ortaya çıkmadı.
Türkiye laikliğe hangi nedenle geçti peki?
Türkiye laikliğe hikmet-i hükümet nedeniyle geçti. Yani devlete ilişkin
mantıkla ve gerekçelerle laikliğe geçti. Devletin ihtiyacı sonucunda
laik olundu. Zira 19. yüzyılın sonunda Avrupa, iyice zayıf düşen
Osmanlı’yı çeşitli dinî gruplar üzerinden sıkıştırıyordu. Mesela Ruslar
Osmanlı’daki Ortodokslar’ı, Fransızlar Katolikler’i koruyordu. Nitekim
Avrupa’nın ‘Sen farklı dinî gruplara baskı ve ayırımcılık yapıyorsun’
diye bastırması üzerine Osmanlı Tanzimat Fermanı’nı yayınladı.
Fermanda, “Benim tüm tebaam, ister Yahudi, ister Katolik, ister
Ortodoks, ne olursa olsun devlete katılma, devletten pay alma
bakımından aynı haklara sahiptir, hukuki bakımdan eşittir” dedi. İşte
alın size laiklik! Laiklik Tanzimat’la başladı. Aynı mantık
Cumhuriyet’e dek sürdü.
Tanzimat mantığı mı?
Lozan da, Tanzimat da aynı şeydi. Batılı ülkeler Lozan’da bize,
“Osmanlı’da dinî grupların kendi hukukları ve mahkemeleri vardı. Bu
kapitülasyonları devam ettirmeliyiz” dediler. Cumhuriyet’i kuranlar ne
dedi peki? Onlar gene ‘hikmet-i hükümet’i düşündüler. “Demek ki biz
sadece mali değil adli kapitülasyonları da kaldırmalıyız. Bunun için de
Batılı ülkelere yeni cumhuriyetin anayasasının ve yasalarının dini
olmayacağını söylemeliyiz. Yani evlenmede, boşanmada, ailede mirasta
farklı dinî gruplara özel hukuklar uygulamayacağız. Biz ulus devlet
kurduk demeliyiz” dediler. Gördünüz mü?
Neyi?
Laiklik bize hikmet-i hükümet nedeniyle geldi. Yoksa Aleviler’le
Sünniler birbirlerine girdi, farklı dinî gruplar çatıştı diye bir
ihtiyaçtan çıkmadı laiklik bizde. Biz laikliğe esas olarak ulus devlet
nedeniyle geçtik. Ama şunu da unutmayalım, laiklik modernleşme
projesinin de bir parçasıdır. Cumhuriyet’i kuranların kafalarında
İslamın modernleşmeye engel olduğu yönünde de düşünceler vardı.
Laik bir ülkenin ölçüleri ve tarifi nedir?
Dinî grupların, dinlerinin özel hükümlerini anayasaya ve yasalara
yansıtamadıkları ve devletin bütün dinî gruplara tarafsız davrandığı
bir toplum, laik bir toplumdur.
Türkiye bu tarife ne ölçüde uyuyor? Bizde devlet dinî gruplara karşı tarafsız mı?
Değil ama tarafsız olmasına da gerek yok. Zira bizde devletin
karşısında Batı’daki gibi binlerce yıldan beri oluşmuş ve devlet
tarafından muhatap alınabilecek dinî gruplar, dinî kurumlar, dinî
temsilciler yok. Daha açık söyleyeyim. Türkiye’de kilise var mı? Alevi
kilisesi, Sünni kilisesi var mı? Yok. Türkiye’de devlet hâlâ Osmanlı
geleneğini devam ettiriyor. Zaten Mısır’da firavunlardan bu yana,
Doğu’da din hiçbir zaman devletten bağımsız olmadı, ayrı bir kilise
olarak teşekkül etmedi. Osmanlı’da da, Cumhuriyet’te de din adamlarının
devletin memurları olduğu, devletin dini denetlediği bir sistem hâkim
oldu.
Dini içinde barındıran ve denetleyen bir devlet laik olabilir mi?
Olamaz. Türkiye’nin Batı’daki gibi laik olabilmesi için devletin bütün
dinî gruplara karşı tarafsız olması lazım. Ama Türkiye, Batı’dan
farklı. Bizde iki büyük dinî grup var: Sünniler ve Aleviler. Bir de
devletin dinî hizmetler veren Diyanet İşleri teşkilatı var. Osmanlı’da
da böyleydi. ?eyhülislam vardı. ?eyhülislam hükümdardan sonra
geliyordu. Çetin Altan güzel söylüyor, “üç şeyhülislamın kafası
kesildi” diyor. Osmanlı’daki ?eyhülislamlık müessesesi Cumhuriyet’te
Diyanet İşleri Başkanlığı’na dönüştü işte.
Gelelim bizim laikliğimize... Türkiye’de Müslüman Sünni olmayan bir vatandaş devlet görevlisi olabilir mi?
Üniversitede üst düzeylere gelirler ama ordu ve dışişlerine girerler
mi, zannetmiyorum. Bakın... Cumhuriyet’i kurduğumuzda, dini İslam
olmayan vatandaşlarımızın sayısı bugünkünden daha çoktu. Zaman içinde
toplumların nüfusu artar değil mi? Yapılan resmî ve gayriresmî baskılar
sonucunda bu ülke rahatça yaşanan bir ülke olmaktan çıktığı için bu
insanların sayıları ya göç etmelerinden ya da kimliklerini
gizlemelerinden ötürü azaldı. 6-7 Eylül olayları unuttuk mu?
İnsanların kimliklerini gizledikleri, devlet kadrolarında sadece tek
bir dinden ve tek bir mezhepten insanların çalıştığı bir devlet laik
olabilir mi?
İşte bu kadar laik olur. ?ekli olarak laik olur ama özde olamaz.
İnsanlar, toplum içinde de rahat değiller bizde. Toplumsal hayatta da
kimliklerini kolayca ortaya koyamıyorlar. Türkiye’de laikliğin tabanı,
gerekçeleri, arka fonu çok güvenli değil. Türkiye’de laiklik çok
kırılgan. ?erif Mardin’in dediği gibi, Cumhuriyet, ‘iyi, güzel ve
doğru’ hakkında zengin değerler sistemi, derinlikli ve kuşatıcı bir
ahlak yaratamadı ama şu da var. Cumhuriyet henüz yüz yıllık bir proje.
Seküler bir hayatın, bilimin, ahlakın, hukukun, siyasetin yüz yıl
içinde ortaya çıkıp gelişmesi, genişlemesi, toplumun ruhunda,
vicdanında, zihninde, aklında akis bulması kolay değil. Cumhuriyet
sığdır ama, Cumhuriyet başarısız olacak demek değildir bu. Unutmamalı,
İslam bin 500 yüz yıl içinde bir ‘mahalle’ yarattı. Ayrıca bizde
laiklik hep yukarıda, yani üst yapıda olan bir şey. Avrupa’da ise
laiklik, tabandan gelen bir ihtiyaç.
Bizim toplumumuz niye laikliğe ihtiyaç duymadı?
Niye duysun? Osmanlı’da Batı’daki gibi dinî farklılardan yüzünden 200
yıllık kanlı iç savaşlar yaşanmadı ki. Çünkü bizde devlet din yüzünden
kan dökülmesini önleyecek imkânlara ve güce sahipti. Bizde farklı dinî
gruplar arasındaki sorun, paralel topluluklar sistemiyle, Osmanlı
milletler sistemiyle çözüldü.
Ahmet Altan geçen gün, “Bizim devlet Müslüman Vatikan” diye yazdı. Bu tanıma katılır mısınız?
Katılmıyorum. Ortadoğu’da birinci aktör daima siyasettir. Din ise
siyasete yardımcı bir faktördür. Din, iktidar sahibinin ideolojisini
sağlar. Osmanlı’da da, Cumhuriyet’te de, devlet bizde hiçbir zaman
dindar olmadı. Bizim devletimizin dini politikadır. Güç, yönetim,
iktidardır bu dinin adı. Devletin sadece Sünniler’e hizmet vermesi,
onun o şeye inandığı anlamına gelmez. Politik nedenlerle de onlara
hizmet verirsiniz ve kendinizi öyle tanımlayabilirsiniz. Bizim devlet
din devleti değildir. Bizim dinimiz ‘devlet’ dinidir. Bizde devlet,
Sünniliği, iktidarı için yani yönetmek için bir araç olarak kullanıyor.
Vatikan da Hıristiyanlığı kullanıyor, o da o kadar dindar değil ya...
Niye gerçek anlamda laik olamıyoruz biz?
Olamıyoruz çünkü bizim laik olmaya ihtiyacımız yok. Laik olmamızı
gerektiren hayati nedenler yok. Dinî gruplar arasında çatışmalar yok.
Geçmişte de yoktu. Çünkü Osmanlı farklı dinî grupların bir arada
yaşamalarının yolunu bulmuştu. Osmanlı’da milletler sistemi vardı. Her
dinî grup imparatora sadakat ve biat etme karşılığında kendi dinine,
hukukuna ve geleneklerine göre yaşıyordu. Avrupa Osmanlı gibi paralel
toplumlar inşa edemediği için orada dinî gruplar birbirini öldürdü.
Fransa’da bir gecede 25 bin kişi öldürüldü. İspanya Müslümanlar’ı
tasfiye etti. Bugün İspanya’da tek bir Müslüman yok ama Türkiye’de,
Arap ülkelerinde epey Hıristiyan var.
Biz de farklı bir dinî grup olarak Aleviler var. Devletin kendilerine
eşit davranmadığını söylüyorlar. Hatta Avrupa Birliği de Kopenhag
Kriterleri çerçevesinde Aleviler’e eşit haklar sağlanması konusunda
Türkiye’yi sürekli uyarıyor.
Aleviler bunları söylüyorlar ama, Sünniler’e bu acılarını, durumlarını
kabul ettirebilecek bir güce sahipler mi? Bütün mesele budur. Alevilik,
Protestanlık gibi İslam’ı tamamen farklı yorumlayan, kendine mahsus
gelenekleri, dinî görüşleri, hukuku, ahlakı olan bir mezheptir.
Bakın... Türkiye’de laikliğin alt yapısını AB oluşturacak.
Anlamadım...
Türkiye’yi hem laik, hem demokratik hem de hukuk devleti yapacak olan
AB’dir. Türkiye’de sadece laiklik değil demokrasi de çok kırılgan.
Çünkü biz demokrasiyi de istemedik aslında. 1946’larda bize birileri
demokrasiyi verdi ve biz onu sevdik. Çünkü çoğunluk demokrasi sayesinde
insan yerine konduğunu, iş bulduğunu gördü. Yoksa Türkiye’de ne
cumhuriyetçiler, ne ulusalcılar, ne CHP, ne solcular, ne de sağcılar
demokrasiye inanıyor. Bu ülkede hiç kimse demokrasiye inanmıyor.
Liberal demokratlar da bazen inanıyorlar, bazen inanmıyorlar.
Niye inanmıyorlar?
Demokrasinin de arkası ve temeli yok bizde... Laiklik ve demokrasi
suyun üzerinde yüzen köksüz bitkiler gibi. Bizim geçmişimizde bunlar
yok. Ne seküler ahlakımız ne de seküler hukukumuz var bizim. Gündelik
hayatımız bunların üzerine kurulu değil. Hiçbir şeyimiz yok bizim. Bu,
Cumhuriyet’in başarısızlığı değildir. Aksine, bu kadar az bir birikimle
gene de yüz sene içinde bu noktaya gelmiş olmamız, hiç kimsenin
gerçekten inanmadığı bir rejimi ve kültürü bu şekilde yaşamamız bir
mucizedir. Biz kanunları ve kurumları ithal ediyoruz, okulları
değiştiriyoruz. Bütün bunları kendi içimizden gelen itirazlarla, doğal
dinamiklerle, kültürel, ahlaki birikimlerle yapmıyoruz. Lütfen kendi
durumumuzu görelim... Bizde bu sığlık Cumhuriyet’ten önce de vardı,
Cumhuriyet’ten sonra da var. Ve bu sığlık epey bir süre daha devam
edecek.
Peki, Türkiye’de laikliğin zedeleneceğinden korkanlar neden gerçek bir laikliği savunmuyor?
Çünkü Osmanlı’da da, Cumhuriyet’te de dinle ilgili oyunun kurallarını
devlet belirledi, halk da bu kuralları kabul etti. Halk devletten
sadece adalet dağıtmasını istedi. İktidara ortak olmayı talep etmedi.
Özgürlük de, eşitlik de istemedi. Çünkü iktidar istemeyecek kadar
iktidardan uzaktaydı. Özgürlük istemeyecek kadar da özgürlüğün farkında
değildi. Ama Demokrat Parti’yle birlikte çevre yani halk yavaş yavaş
merkeze gelmeye başladı. Aşağıdakiler yukarıya doğru çıkmaya başladı. O
zamana dek devletin sadece kendilerine adil davranmasını, baba gibi
olmasını isteyenler, birden bire, devletten aynı zamanda güç
alabileceklerini fark ettiler. Çevrenin merkeze gelmesiyle birlikte,
devletten beklenenlerin içine dinle ilgili istekler de girmeye başladı.
Oysa o zamana dek dinle ilgili isteklerini, ihtiyaçlarını, kendi
aralarında, kendi evlerinde ve mahallelerinde hallediyorlardı.
Diyanet İşleri’nin hizmetleri yetmiyor muydu onlara?
Diyanet İşleri’ni hiçbir zaman ciddiye almadılar. Müslümanlar’ın
Diyanet İşleri’yle bir ilgisi yok. Aşağıdakilerin tarikatları,
cemaatleri var. Diyanet İşleri, yukarıdakiler için. Yukarıdakilerin
aşağıdakilere cami, imam gibi hizmetleri vermesi için. Anadolu’daki
halk merkeze taşındıkça, iktidara gelmeye başladıkça şunu fark etti.
Bugüne kadar kendisine uygulanmış olan sistemi ve yapıyı kendi istediği
yönde değiştirebileceğini gördü. “Kendi yönetimimizde, bu devletin daha
dindar olmasını isteyebiliriz” dedi.
Çevre, devletin daha dindar olmasını mı istiyor?
Evet. Halk o zamana kadar devleti kendisine adalet dağıtan, hizmetler
veren yukarıdaki siyasi iktidar olarak düşünüyordu. Siyasi iktidarda
bir iddiası yoktu. Kendi evinde ve mahallesinde dindarlığını
sürdürüyordu. ?imdi ise halk yavaş yavaş mahalleden çıkıyor ve kamuya
girmek istiyor. “Ben mahallemdeki halimle, eğitim kurumlarına,
üniversiteye, yargıya, Meclis’e, Çankaya’ya girmek istiyorum” diyor.
Bugün yaşanan işte bu kavga. Çünkü öbürü de diyor ki, “Sen şimdiye
kadar böyle bir şey istemezdin. Sana her türlü hizmeti biz verirdik.
?imdi ne oldu?”
Daha dindar bir devletin şu anki devletten farkı ne olacak sizce?
Bilmiyorum. Ama ben dindarların evinden, mahalleden çıktığı şekilde
kamuda göreve gelmesini, hâkim, polis olmasını istemiyorum. Tabii ki
başörtülü kızın üniversiteye girmesini istiyorum ve Meclis’te başörtülü
milletvekiline hiç bir itirazım yok. Çünkü Meclis ‘kamu’ değildir.
Laikliğe gelince... Bu ülkede gerçek laikliği savunan birilerinin
bulunduğunu da sanmıyorum. Türkiye’de laiklik ihtiyacı fikri olarak
var. Batı’ya benzerlik olarak var. Gerçek laiklikten korkuyorlar. Ama
biz de o kadar hayal kurmayalım. Çünkü bu coğrafyada din hiçbir zaman
kendi başına bırakılmadı. Bizans da, Osmanlı da, Sasani de, Mısır da
bırakmadı. Din kendi haline bırakılırsa ne olur bilinmiyor. Bu konuda
hiç bir deney yaşanmadı. Bu topraklarda laikliğin geleneği yok.
Türkiye’de laiklik talebi yok mu peki?
Türkiye çok heyecan verici bir deney yaşıyor şu anda. Premodern İslam
dünyası içinde, bütün Ortadoğu coğrafyasında demokrasiyle ve laiklikle
ilgili ünik bir deney bu. ?unu unutmayın. Hiç kimse Türkiye’nin
geleceğini bir kâhin gibi tahmin edemez. Bizim yapmaya çalıştığımız hiç
denenmedi. Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkeye laikliği getirilmeye
çalışılıyor. Bütün opsiyonlar, bütün tehlikeler ve imkânlar açık
önümüzde.
Osmanlı yarı şeriatla yönetiliyordu ama devletin kapıları
gayrimüslimlere açıktı. Bizim Cumhuriyet laik ama devletin kapıları
gayrimüslimlere kapalı. Oradan buraya nasıl geldik?
Osmanlı’da paralel milletler vardı. Fakat o proje bitti. Biz tek bir
millet yaratmaya çalıştık. Yaratırken de işte böyle yarattık. Bakın...
Bu topraklarda devlet yani siyasi otorite her zaman oldu. Ama bir ulus
olmadı. Bir ulusu meydana getiren şey toplumdur, kültürdür, dildir,
edebiyattır, bireydir, burjuvazidir. Bizim bir ulus yaratmamız gerekti.
Dediğim gibi bu topraklarda yukarıda devlet her zaman vardı. Mustafa
Reşit Paşa’nın yerine Mithat Paşa geçer, Mithat Paşa’nın yerine Enver
Paşa geçer. Enver Paşa’nın yerine de Atatürk geçer ya da başka bir paşa
geçer. Ama buranın bir de ulusu olması lazım Bir Türklük yarattık ve
yaratıyoruz biz. Bir milleti yarattık biz.
Yaratabildik mi?
Gereğinden fazla yarattık. Topluma bir bakın. Siyasi partilere bakın.
Hangisi ulusalcı değil? AKP ulusalcı değil mi? Osmanlı’da Türk tarihi
diye bir tarih yoktu. Bir tarih yarattık biz. Türk dili diye bir
dilimiz yoktu. Onu yarattık biz. Türk coğrafyası diye bir coğrafya
yoktu. Onu da yarattık biz. Anadolu! Semboller ve marşlar da yarattık.
Biraz efsaneyle, biraz kurumlarla bir Türk milleti yarattık biz. Zaten
eğer bizim Türklüğü yaratmakla ilgili ciddi bir problemimiz olmamış
olsaydı, insanlar kendilerini rahatlıkla Türklük içine sokabilirlerdi.
Devlet sadece gayrimüslim vatandaşlarına karşı kuşkucu ve katı değil.
Aynı katılığı Alevilere de gösteriyor. Alevi olduğunu açıkça beyan eden
kimse devlet görevlerinde yükselemiyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Demek ki homojen toplum yaratma projesi içinde hâlâ onlara yer vermeye
hazır değil. Çünkü bizde devlet, homojen bir ulus bilinci için
tehlikeli gördüğü etnik, dinî ve kültürel farklılıklara sempatiyle
bakmıyor. Sünniliğe gelince... Devleti dinî yönde şekillendirmek
istemezse, Sünniliğin merkeze taşınmasından, iktidarı paylaşmasından
devletin hiç bir şikayeti olmuyor. Ama şimdi devletin Sünnilikle de
ciddi bir çatışması var. Çünkü demokrasiyle ve çevrenin merkeze
taşınmasıyla birlikte halk ve din de işin içine giriyor. Bakın... Bizim
devletin kendi projesine karşı çıkan herkesle, her unsurla problemi
vardır. Mesela devletin Avrupa Birliği projesiyle niye kavgası var
bugün? Çünkü AB, Türkiye’de devletin homojen toplum için tehlikeli
gördüğü farklı kimlikleri ve kültürleri tanıyor.
Türkiye’de Devlet kim?
Burada devlet, kurumların toplamıdır. Doğu’nun devleti, Batı’nın
devletinden farklıdır. Batı’nın devletinde sınıflar, topluluklar
vardır. Bunların arasında kavgalar vardır. Devlet ve hükümet özdeştir
orada. Ama bizde devlet hükümetten bağımsızdır. Bizde devlet Bizans’tan
Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken varlığını koruyan şeydir.
Bizans’tan bu yana gelen kurumlar var. İşte devlet odur.
Sadece din konusunda değil ırk konusunda da çok kapalı bir devletimiz
var. “Ben Kürdüm” diyen birini de içine almıyor. Böylesine,
Türk-Müslüman-Sünni bir devlet yapısını nasıl tarif etmeliyiz?
Ulus devlet bu. İngiltere ve Amerika’daki de ulus devlet ama böyle bir
ulus devlet değil. Bizimki genç, militan, agresif bir ulus devlet.
Modernleşmek çok zor bir şey. Çünkü modernleşmek birey olmak demektir.
Seküler ahlak sahibi olmak demektir. Batı’nın sekülarizminin arkasında
bütün bir Yunan felsefesi ve geleneği var. Batı dinsel, kültürel ve
ahlaki hoşgörüsü gelişmiş çoğulcu bir toplum. Biz çoğulcu bir toplum
değiliz. Biz eğer modernleşirsek çoğulcu bir toplum olacağız.
Modernleşiyor muyuz peki?
Sanayileşmeyle ve şehirleşmeyle biz de yavaş yavaş modernleşiyoruz.
Ayrıca şansımız da var. Çünkü dünya bize yardımcı oluyor. AB gibi
dışsal faktörler modernleşmemizde çok etkili oluyor. Eğer AB ile
ilişkiler daha organik hale gelirse, Avrupa mahkemelerinin kuralları ve
ilkeleri hayatımıza yansırsa ve fert başına milli gelir de 15-20 bin
dolar olursa bizde de modernleşme olabilir. Yalnız şu da var. Eğitim,
şehirleşme ve demokratikleşme sayesinde insanlar ortaya çıktıklarında,
İslam’ın kamusal alanı etkisi altına alma gücü ve arzusu gösterip
göstermeyeceğinden emin olamayız. Demokrasi geliştikçe İslam kamusal
alanda daha çok yer almak isteyebilir. İslamın gelişmesi demokratik bir
hayatı imkânsız hale getirebilir.
Demokratik yollardan hayata, siyasete ve yönetime katılan İslam demokrasiyi yok edebilir mi?
Edebilir. Bakın... Türkiye’de kimse demokrasiye inanmıyor. Batı’nın
tarihinde demokrasi laikliği yaratmadı. Laiklik demokrasiyi yarattı.
Laiklik, deneysel ve tarihsel olarak demokrasiden öncedir. Bizde
demokrasinin kendisi laiklikle ilgili ne tür sonuçlar yaratacak
derseniz, onu bilemem. Çünkü demokrasimiz de topal ve kırılgan bizim.
Ama şu var. Eğer Türkiye AB üyesi olursa, o zaman laiklik hiçbir
şekilde tehlike altına girmez. Demokrasinin güvencesi AB üyeliğidir.
Demokrasi ve laiklik birada ancak AB üyesi bir Türkiye’de olur. Türkiye
ancak o zaman hem demokratik hem laik olabilir.
Peki, yasakçı bir laiklik olur mu?
Eğer dinî gruplar politikaya girerek anayasayı kendi temel değerleri
açısından değiştirmek istiyorlarsa, her türlü hukuk devleti ve
demokrasi yasakçı olur.
Çevre merkeze geldi ve AKP çevrenin temsilcisi olarak ikinci dönem
iktidar oldu. AKP, çevrenin değerlerini hukuk sistemini değiştirerek
hayata geçirmek istiyor. AKP’nin laiklik karşıtı bir girişimi var mı şu
ana kadar?
Yok. Ama ben elimi ateşe de sokmam. Onların kahramanca bir müdafii
olarak “AKP’nin geleceğinde kesinlikle dindar bir devlet kurma fikri
yoktur” demem. Kurabilir de... ?u an yaptıklarıyla kurmuyor ama...
Bakın... Avrupa’da bu tehlike yok. Çünkü kurumların arkasında büyük bir
gelenek, kültürel birikim var. Bizim beşeri hayatımız ve cumhuriyetimiz
ise çok sığ. Biz sadece kurumlarla bu işi götürmeye çalışıyoruz.
“AB üyesi olmayan bir Türkiye’de eğer Batı tipi bir demokrasi olursa
laiklik tehlikeye girer” diyorsunuz. Siz liberal demokrat kimliğinizle
tanınan birisiniz. Bu görüşünüzü liberallikle, demokratlıkla çelişkili
bulmuyor musunuz?
Ben gene liberalim, demokratım. Bana, “Hocam demokrasi mi laiklik mi”
diye sorarsanız, “Hem demokrasi hem laiklik. İkisi birden” derim. İdeal
bir dünyada özgürlükten daha değerli bir şey yoktur ve özgürlüğün
sonuna kadar kullanılması insan hayatının temel ereğidir. Ama sizin
sorduğunuz sorulara verdiğim cevaplar, benim bir tarihçi, bir sosyal
bilimci olmamdan ve bu konuyla ilgili bilgilerimin bana gösterdiği ve
söylettiği olgusal konuşma ihtiyacından kaynaklanıyor. “Hocam bir
politikacı olsaydınız, sorumlu olsaydınız, ne yapardınız” diye
sorduğunuzda, “Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırın” demem.
Niye demezsiniz?
Çünkü arkada hiçbir gelenek yok. Cemaatler böyle bir deneyime sahip
değiller. Cemaatler, camiler birbirlerine girerler. Camiler tarikatlar
arasında savaş alanı olur. Kimini şu kimini bu tarikat alır. Diyanet,
devletten biraz daha bağımsız kılınmalı ama tamamen değil. Bu toplum
imam, cenaze namazını kıldırma gibi resmî hizmetleri Diyanet’ten
alıyor, duygusal, psikolojik, ahlaki, kültürel, dinsel ihtiyaçlarını
ise eğer bir tarikata, cemaate aitse ondan alıyor.
Gerçekten Batı tarzı laikliğin kurallarına uysak şeriat düzeni mi
gelir? Başka ülkelerde laiklik sadece laiklik anlamına gelirken, bizde
laiklik şeriata kapı açmak anlamına geliyor. Bu çelişkili durum
zihnimize nasıl yerleşti?
Ben, Türkiye’ye şeriatın gelebileceğini hiç düşünmüyorum. Türkiye’de
kimse medeni hukuktan şikâyet etmiyor. Ama şu var. ?erif Mardin’in
sözünü ettiği mahalle baskısı, toplumsal baskı gelir. Sığ, baskıcı bir
muhafazakârlık gelir. Çünkü bizim başkasına baskı yapmayan bir dünyamız
yok. Biz herkesi kendimize benzetmeye çalışıyoruz. Başkalarına kendi
değerlerimizi ve dünya görüşümüzü dayatmadığımız zaman rahatsız
oluyoruz biz. Gücü eline geçiren herkes bunu yapmaya çalışı bu
coğrafyada. Üç kutsalımız var bizim.
Kutsallarımız nedir bizim?
Tanrı, devlet ve baba. Bunlar baskıcı, kolektivist bir toplum idealini
beslemek için işbirliği yaparlar. En modern görünen grupların karar
almasında bile, farklı düşündüğünü söyleyenler yaşama şansı bulamazlar.
Dinî cemaatler de, laik cemaatler de böyledir. Çünkü burası
Türkiye’dir. Batı’nın ise seküler bir toplumu vardır.
Seküler toplum nedir?
Batı’da birbirinden farklı, çok çeşitli felsefi kanaatler vardır. 19.
yüzyılı düşünün. İşçiler, sosyalistler, komünistler, liberaller, Adam
Smith’ler, Kantlar, Comte’lar var. Ayrı dünyalar bunlar. Bizde ise hiç
kimse yok. Bir tarafta İslamcılar var. İslamcılar’ın karşısında da
modernistler var. Ama bu modernistler de ayrı bir ahlak, toplumsal grup
ve gelenekten gelmiyorlar. Onlar da hikmeti hükümetten geliyorlar. Yani
devleti, cumhuriyeti kuranlar bunlar. Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te
felsefe yoktur. Mahalle de yüksek bir dindarlığı temsil etmiyor zaten.
İmam bir kanaat önderi midir ki?
Yüksek dindarlığı kim temsil ediyor?
Hiç kimse... Yaşanan İslam köylü İslamdır, kasaba İslamıdır. Yaşanan
cumhuriyet de köylü cumhuriyetidir. Gerçek bu. Sığlık bu yüzden. Burası
köylü toplumu hâlâ. Cumhuriyet şehirli cumhuriyeti, İslam da şehirli
İslamı haline gelince, burası modern bir toplum olacak. Çünkü bizde her
şey dindir. İslam’ın dışında bir kültürümüz, ahlakımız hukukumuz
felsefemiz olmamış bizim.
“Osmanlı yarı şeriat ve yarı laikti” dediniz. Eğer Osmanlı şeriat
devleti değil idiyse, şeriat korkusunun kökeninde ne yatıyor bu ülkede?
Batı hayat tarzını iyi kötü, belli ölçüde yaşamış olan insanların,
ilkel köylü toplumundan korkmaları yatıyor. İktidarı onlarla
paylaşmaktan da korkuyorlar. Bakın... Batı’da para iktidar getirir,
Doğu’da iktidar para getirir. İktidar konumu onlara bu coğrafyada
binlerce yıldır toplumsal itibar ve maddi menfaat sağlıyor. Bunları
kaybetmekten korkuyorlar şimdi. Çünkü çevrenin merkeze gelmesiyle, bu
ikisini şimdi kaybetmek üzereler. ?eriat korkusunun temelinde bu
iktidar kavgası da var işte.
Türkiye’de insanların Müslümanlığı diğer toplumlardan farklı yaşadığı
kanaati yaygındır. Bize ait bir Müslümanlık anlayışı ve yaşayışı var
mıdır?
Bizim Müslümanlığımız, Osmanlı’nın yönetimi tarafından belirlenen
Müslümanlık olduğu için siyasetle, iktidarla ilgisi olmayan, daha az
tehlikeli, daha az bağnaz, daha sembolik ve kültürel bir
Müslümanlıktır. Mesela bizim evlerimizin genel özelliği şudur. Bir
tarafta bir Kuran asılır. O Kuran’ı kimse anlamadığından zararsızdır
insanlar için. İnsanlar kendi dinlerini biraz da şaman ve Orta Asya
gelenekleriyle daha neşeli yaşama imkânı elde etmişlerdir böylece. Ama
şimdi Kuran’ı aşağıya indirip de anlamaya başladıkları zaman, bundan
ceza hukukuyla, el kol kesmeyle ilgili daha sert şeyler ortaya
çıkabilir. Bu görüşü dile getirenlerde belki de gizli olarak “Keşke
orada duvarda kalsa, biz de atadan, dededen bildiğimiz şekilde
Müslümanlığımızı sert olmayan bir biçimde yaşamaya devam edebilsek”
diye bir düşünce var.
Türbana gelirsek... Neden türban şeriatın sembolü olarak algılanıyor?
Aslında üniversitede türban serbestîsi başka bir şeyin parçası olarak
yorumlanıyor. Elini verirsen kolunu kurtaramazsın gibi bir niyet
okuması var burada. “Bunu isteyen, dinin kamusal alana girmesini de
ister” diyor. Hakikaten de ister. “Buraya geldim, okudum. Ben yargıç,
hâkim, polis olmak istiyorum” der.
Başka neler talep eder?
Uçakta yanında oturan adamın yerinden kalkmasını talep eder. Hastanede
erkek hastaya bakmamayı talep edebilir. Harem selamlık isteyebilir.
Diyanet’in sitesinde yayınlanan fetvayı görmezlikten gelemeyiz. “Bir
kadınla mahremi olmayan bir erkeğin birlikte aynı odada bulunması kabul
edilemez” diyor.
Türban takanlar gerçekten şeriat mı istiyor?
Kişisel deneyimlerime göre türban birçok amaca hizmet ediyor. Mesela
türban takanlar bizatihi kendi ailesi içinde dokunulmazlık istiyor.
Babanın otoritesine daha yüksek bir otoriteyle, dinin otoritesiyle
karşılık vermek istiyor. Ayrıca mahalleye de karşı çıkmak istiyor.
Babadan özgürleşiyor, bireyselleşiyor, kimlik kazanıyor, direnme gücünü
elde ediyor. Bu bir modernleşme. Ama sağlıklı sağlıksız bilmem. Ayrıca
türban takmak onu fark ettiriyor.
Laiklik Türkiye’de bir din gibi algılanıyor, diyenler var. Gerçekten laiklik bir devlet dini mi oldu burada?
Bir ölçüde evet. Ama tam olarak değil. Laikliği dogmatik bir biçimde inanan, onu bir din olarak algılayan bir kesim var.
Türkiye bir gün gerçek bir laikliğe kavuşabilir mi?
Çok uzun, çok zahmetli, çok dolambaçlı yollardan sonra kavuşur. Çünkü
Türkiye dünyanın içinde. Dünya da bir evrim ve değişim içinde. Bizim
bunun dışında kalmamız ve bizim dünyayı kendimize benzetmemiz mümkün
mü?
Türkiye’de şeriat tehlikesi var mı?
Uzun vadede şeriat tehlikesi yok. Kısa vadede ise var. Çünkü gündelik
yaşamda, kamusal hayatta dinin kurallarını empoze etmek isteyen bir
tehlike var ama bu tehlike yüksek değil. Çünkü Osmanlı’da bile şeriat
olmadı. Osmanlı yarı teokratik, yarı laikti. Çünkü iki tane yasa vardı.
Birisi şeriat yasası, diğeri hükümdarın yasası. Yani tanrının
buyruğuyla sultanın buyruğu bir aradaydı ve sultanın buyruğu çoğu zaman
şer’i yasanın önüne geçebilirdi. Bugün Osmanlı’da olmayan, yeni bir şey
var.
Yeni ne var?
Osmanlı’da halk iktidara girmemişti. ?imdi ise çevre merkeze doğru
geliyor. Halk iktidar oluyor. Halk iktidar olunca, kendi dindarlığını,
mahallenin dindarlığı tarihte ilk defa olarak iktidarın içine sokmak
isteyebilir. Çünkü hiç kimse bulunduğu yerde kalmıyor. Elli sene önce
Demokrat Parti halkı iktidara kattığında halkın ondan istediği şey
mevlit yayınıydı. ?u anda durum değişti. Halk daha başka şeyler
isteyebilecek bir konuma geldi. Bizim eski tanıdığımız dindarlık
kültürel dindarlıktı. Yani insanın kendi hayatıyla ilgili dindarlıktı.
Kamusal, hukuksal, siyasal bir dindarlık değildi. Ayrıca İslam dünyada
ilk kez 1980’de İran’da dünyada anayasa oldu... Bunlar yeni şeyler.
Türkiye’de de ne olacağını bilemem ama tehlike yüksek mi derseniz.
Yüksek mi?
Osmanlı geleneğine ve Cumhuriyet tecrübesine bakıp hayır derim. Ben,
Türkiye’nin burjuvazileşmesini, şehirleşmesini, ekonominin
rasyonelleşmesini, dünyayla bütünleşmesini, küreselleşmesini istiyorum.
Çünkü küreselleşme olduğunda dinin kendi mantığıyla küresel ekonominin
mantığı arasında çatışmalar ortaya çıkacak.
Ekonomi küreselleşmesinden İslam nasıl etkilenir?
O zaman cuma tatil olmaz. Pazar tatil olmaya devam eder. Turizmin,
plajların, uluslararası şirketlerin mantığı faizle ilgili yasakları,
dinsel mantıkları yener. Ekonominin dini, imanı yoktur. Türkiye’nin
sanayileşmesi, burjuvazileşmesi, ticarileşmesi, globalleşmesi lazım.
Ama bu da yetmez. Türkiye’nin ciddi olarak Kopenhag Kriterleri’ne,
AB’nin çapasına ihtiyacı var.
2/3.06.2008

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Prof. Ahmet Arslan
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |