Okunma: 2136 kez
Anarşi (anarchy), düzeni sağlayacak otoritenin olmaması veya otoritenin meşruluğunu kaybetmesi nedeniyle meydana gelen kargaşa ve düzensizliktir.(1)
Anarşizm (anarchism) ise, kural tanımazlık manasına tekabül eder. Her türlü kural ve otoriteye karşı olmaktır. Ayrıca, toplumların yöneticiler olmadan da var olabileceğini savunan siyasal felsefedir. Üçüncü bir anlamı da birey ve toplumun kurtuluşunun, ancak, birçok olumsuzluğun kaynağı olduğu ileri sürülen devletin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağını iddia eden görüştür.(2)
Anarşi kavramı lâfzî anlamıyla, iki Grek kelimesinin, hükümet ve yönetim yokluğu anlamına gelen an ile arkhé’nin bir bileşimidir.(3) Anarşi, bir otoritenin reddedilişidir. Bir başka deyişle, tüm koşullarda her türlü otoriteyi kabullenmemektir.
Anarşizm, toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir.(4) Anarşizm, devleti reddetmekle beraber oluşturduğu kanunları da bertaraf eder. Otorite halkın özgürlüğüne kısıtlama getireceği için otoriteyi kabullenmek anarşizmin felsefesine aykırı düşmektedir. Anarşizmde özgürlük ve gönüllülük mühim yer tutmaktadır. Bireyler özgür olmalıdır ve gönüllülük esaslı bir toplum oluşturulmalıdır. Mutualist bir yaşam anarşizmde mühim bir yer sahibidir. Anarşizm felsefesine sahip düşünürlerin (özellikle pasifist anarşistler) doğasında mutual yaşamı sahiplenmek ve –ütopik bir idea da olsa – gerçekleştirmeye çalışmak vardır.
Anarşizm doğa bilimlerinin indüktif- dedüktif metoduna dayanılarak elde edilmiş genellemeler ile insani kurumların değerlendirilmesine ulaşma denemesidir. Bu değerlendirme temelinde insanlığın özgürlük, eşitlik ve kardeşlik yolunu bulma, böylelikle insan toplumundaki her birim için mümkün olan en yüksek mutluluğu elde etme denemesidir de.(5)
Anarşizm kavramı eleştirel ve negatif biçimde medeni veya kurumsallaşmış düzenin yıkılması anlamında Fransız Devrimi’nden beri kullanılmaktadır. Gündelik dilde anarşi, kargaşa ve düzensizlik anlamlarında kullanılmaktadır. Popüler anlayışta ise anarşistler bombalı intihar eylemcisi bombalı teröristlerden ayrı görülmemektedirler.(6) Bu noktada şöyle bir açıklama yapmak faydalı olacaktır, Pasifist Anarşistleri otoriteyi yok etmek pahasına şiddet kullanma taraftarı olmaktan ayrı tutulmalıdır; çünkü Pasifist Anarşistler şiddete şiddetle karşı çıkarlar. Pasifist anarşizm ve pasifist anarşistlerin başlıca olanlarını birazdan ayrıntılı olarak inceleyeceğim.
1842- 1921 yılları arasında yaşamış olan Rus coğrafyacı ve anarşist teorisyen Peter Kropotkin anarşizmin modern bilimdeki konumuna şu şekilde değinmektedir: “Anarşizm, fenomenlerin, tüm doğayı (toplumların yaşantıları dâhil) kapsayan mekanik açıklamasına dayanan bir dünya görüşüdür.”(7) Kropotkin eserinde ayrıca anarşizmin hedef ve yönteminden şu şekilde bahsetmiştir: “…yöntemi, doğa bilimlerinin her bilimsel çıkarımın doğrulanmasını gerektiren yöntemiyle aynıdır. Hedefi, doğanın tüm gerçeklerini, insan toplumların yaşantısı ve bunların ekonomik, politik ve ahlaki sorunları ile birlikte kapsayan sentetik bir felsefenin yaratılmasıdır.”(8)
Anarşist ideali bir kronolojiye tabi tuttuğumuzda iki teorisyen ön plana çıkmaktadır. Bunlardan ilki (ilk teorisyen) 1756- 1836 yıllarında yaşamış olan İngiliz felsefeci ve roman yazarı William Godwin’dir.
1789- 1793 büyük Fransız Devrimi döneminde yaşamış olan Godwin, devrim sırasında, devrim tarafından yaratılmış olan devlet otoritesinin nasıl devrim hareketinin gelişimi için bir engel haline geldiğini kendi gözleri ile görmüştür. (Yani devletler ve devletlerin koyduğu kanunlar yeniliklere engel teşkil ettiği için anarşizm felsefesi otoriteyi devrimin yoluna koyulmuş bir taş gibi görür.) İngiltere’de, parlamento tarafından gizlense de nelerin olup bittiğini iyi biliyordu; köy arazilerinin talan edilmesinden, rüşvete açık görevlerin para karşılığı el değiştirmesinden, İngiltere’yi dolaşan ajanlar tarafından atölyelerden kaçırılıp Lancashire’daki fabrikalara götürülen ve burada kitleler halinde mahvolan yoksulların çocuklarından bihaber değildi. Böylece Godwin, bir hükümetin asla komünist sosyal devrim anlamında gerekli devrimi tamamlayamayacağını kavradı. Çünkü hükümet her zaman devletin ve her devletin savunduğu ayrıcalıkların koruyucusu olmuştur ve zaman geçtikçe devrimin engeli haline gelir. Godwin bunu kavradı ve anarşist düşünceye izah getirdi. Başarılı bir devrim için insanlar kendilerini, her şeyden önce hukuka, otoriteye, birliğe, düzene ve mülke olan inançlarından ve kölelik geçmişlerinden miras kalan batıl inancın diğer türlerinden kurtarılmalılardı.(9)
Bahsettiğimiz kronolojik sıralamaya göre anarşizmin ikinci teorisyeni 1809- 1865 yılları arasında yaşamış olan Fransız anarşist, Pierre Joseph Proudhon’dur.
1848 yılının başarısız devrimini Proudhon da yaşadı. O da devrim hükümetince işlenen suçları kendi gözleri ile görebildi, aynı zamanda devlet sosyalizminin güçsüzlüğü de ortaya çıktı.(10) Bu başarısız devrimin tasvirleri beynindeki yerini muhafaza ederken Proudhon devletin reddini ve beraberinde anarşizmi ortaya attı. Bununla kalmayarak, ıdée générale de la révolution au 19 siecle adlı eserinde anarşizm fikrini açıkça ilan etti.
Anarşizm terimini telaffuz eden ilk kişi olan Pierre Joseph Proudhon’un dilinden anarşizmin ne anlama geldiğini bilmek, anarşizmin bir terim olarak ilk nasıl bir anlamla karşılaştığını öğrenmek ve daha sonraki zamanlara yansımasını izlemek açısından elzemdir. Proudhon, ütopik bir düşünür olmakla beraber sosyalisttir. Zaman içerisinde anarşizm yapısında bir oluşum da ütopyacı olmaktan öteye geçememiştir.
Proudhon’un anarşizm ile ilgili düşüncesi, “Özgürlük, her zaman özgürlük, sadece özgürlük, hükümetçiliğe hayır!” ifadesiyle özetlenebilir. Proudhon anarşizm sözcüğünü etimolojik anlamında kullanıyor; yani hükümetsizlik. Otoriteden uzak durmakta ve nefret etmektedir. Bu otorite ister kutsal hukuka dayanan monarşi olsun, ister Jakoben bir diktatörlük. Kesinlikle otoriteden nefret etmektedir. Ona göre sınıflar arası çatışmanın baş sorumlusu devlettir. Bu yüzden, bu çatışmaları en fazla yüzeye çıkaran siyasi demokrasiye de karşıdır.(11) Proudhon’un hükümetsizlik düşüncesinde 1848 devriminde yaşadıklarının ve gördüklerinin etkisi büyüktür. Otorite kesinlikle reddedilmelidir.
Mutualist anarşi, “anarşinin babası” Proudhon ile özdeşleştirilmiştir. Proudhon’un görüşleri hayatı boyunca değişmiştir. Şöyle ki daha sonraları anarşist etiketinden bile kaçınmıştır. Proudhon’un anarşi hakkındaki ilk görüşleri “mutualism” terimi ile özetlenebilir. Proudhon, devlete dayalı politik örgütlenmenin yerini, ekonomik örgütlenmenin alacağını düşünüyordu. Hükümetler ve devletler ortadan kalkacak ve bireyler birbirleriyle karşılıklı ekonomik sözleşmeler vasıtasıyla ilişki kuracaklardı. Sözleşmeye bağlanmayacak tek organizasyon radikalleşmiş, hiyerarşik, patriarkal kalan aileydi. Kadınlar genellikle anarşinin nimetlerinden uzak tutulmuştur. Erkekler (başkalarını sömürmedikleri ve kötü davranmadıkları sürece) özel mülkiyete sahip olabilecekler ve kendileri için çalışabileceklerdi. “ortak kredi bankası”ndan faizsiz ödünç kredi alarak işe başlayabileceklerdi. Ürünleri de, banka teminatlı senetleriyle mübadele edebilecekti. Dağıtım kalplaşmış olmayacak, işe ve verimliliğe bağlı olacaktı. (yani kalıplaşmış yerinde sayan davranışlardan kaçınılacaktı). Buna rağmen, bir temek eşitlik ve özgürlük arka planı söz konusuydu. Sözleşmeler ekonomik baskı ve eşit olmayan özgürlük şartları altında yapılmayacaktı. Yalnızca sözleşme eşitliğin ve özgürlüğünün teminat altına alındığı bir toplum olabilirdi. Proudhon, sözleşmeci adalet anlayışını “mübadele adaleti” olarak isimlendirdi.(12)
“Benim vicdanım bana aittir, benim adaletim bana aittir ve özgürlüğüm bağımsız bir özgürlüktür,”(13) diyen Proudhon vicdanı ve adaleti bireye has olarak verirken hiçbir gücün ve otoritenin özgürlüğün üstünde bir yer elde edemeyeceğini ve özgürlüğün bireyden ayrılamayacağını vurgulamaktadır.
1812- 1870 yılları arasında yaşamış olan Rus siyaset yazarı, Alexander Herzen Paris’te Proudhon ile birlikte Le Peuple’yi kurmuştur. G. Woocock’un Proudhon’un dostu olarak nitelendirdiği A. Herzen’in Proudhon hakkındaki düşüncelerini kitabında şöyle yazmıştır: “…Böyle adamlar, ayaklarının üzerine, herhangi bir şeyin tahakkümü altına girmeyecek ve tuzaklara yakalanmayacak kadar sağlam basarlar.”(14) Proudhon özgürlüğünü kısıtlayacak her türlü otoriteye karşı çıkarak ayaklarının üzerinde direnmiştir.
G. Woodcock, Puroudhon’u “Paradoksların Adamı” olarak nitelendirmektedir. Bunu şu cümlelerle anlatıyor:
“…Proudhon bir paradoks ehli, bir çatışıklı düşünüş aficionado’suydu (coşkulu hayran); düşüncesinde yer alan ve sergilemekten hoşlandığı çelişkiler arasında en çarpıcı olanı, bu baş bireyciyi aynı zamanda halkın bir mistagogu (Eski Yunanlılarda dinin gizlerini öğreten rahip) haline getiren çelişkiydi. Kuşkusuz Proudhon gururu nedeniyle tek başına duran ve yine de halkı ve tarihi için konuştuğunu ileri süren tek Fransız değildir. Çağdaşımız De Gaulle’ün kullandığı ifadeleri düşündüğümüzde, milliyetçi general başkan ile anarşistlerin ilki olan Jura’lı matbaacı arasındaki tuhaf yakınlığı görmek hiç de zor olmaz. De Gaulle kendisini Fransa’yla özdeşleştirir, Proudhon ise Devrimle ve Halkla. Proudhon 1848’te _ Kendimi Devrimin en eksiksiz ifadesi olarak görüyorum_ diyordu gururla.”(15)
Paradoksların adamı olan Proudhon anarşist fikirlerin ütopik olduğunun farkına varmıştır. Fransa’nın parçalanmasını yani bölgelere ayrılmasını önermekle federal devlet yapısını ön plana çıkarmıştır.
Mülkiyet hırsızlıktır diyen, devlet otoritesine karşı çıkan Proudhon’a göre halkı vesayetten kurtarmak, barışı, özgürlüğü sağlamak ve Avrupa’da devrim fikrini geliştirmek için bir tek yol var: Fransa’yı 12 bölgeye ayırmak ve Paris’i ortadan kaldırmak. Proudhon’a göre demokrasi gizli bir aristokrasidir. Çünkü deneyler burjuvazinin, halkı temsil etmediğini, çıkarlarının halkın bütününün çıkarlarına karşı olduğunu gösteriyor. Ayrıca Proudhon Thiers’in şu sözünü “Kral hüküm sürer; lakin idare etmez” Proudhon şu şekilde değiştirilebileceğini vurguluyor: “Halk hüküm sürer; lakin idare etmez.” Ona göre temsili sistemde demokrasiyi gerçekleştirebilmek için, hiç olmazsa emredici vekâleti ve vekilleri vekâletten azil yetkisini seçmene tanımak gerek.(16)
Proudhon federatif sistemden bahsederken bu sistemin egemen gruplardan oluşacağını belirtiyor ve bir sözleşmenin gerekli olduğunu vurguluyor. Otoriteye karşı çıkarak merkezdeki gücün kısıtlanmasını ve yetkilerin minimuma indirilmesini savunuyor.
Proudhon’un adalet düşüncesi siyası dünyada onun için vazgeçilmez koşuldur. Adaletin onun için ne kadar mühim olduğunu şu sözlerinden anlayabiliriz:
“Adalet, toplumu yöneten en parlak yıldızdır, politik dünyanın etrafında döndüğü gökkutbudur, tüm anlaşmaların ilkesi ve düzenleyicisidir. İnsanlar arasında, doğruluk adına olmayan, adalete başvurulmasını gerektirmeyen hiçbir şey vuku bulamaz.”(17) William Godwin’in anarşizmde akıl sistemi kadar Proudhon’un da adalet düşüncesi anarşizmde temeldir.
Halkın özgürlüğünü savunan, otoriteye karşı çıkan ve hükümetsizliği savunan Proudhon insanın köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkarken mülkiyet ile kölelik arasındaki anlatım benzerliğini şu cümlelerle açıklamaktadır:
“Kölelik nedir? diye sorulsaydı ve ben tek kelimeyle -Cinayettir!- diye yanıt verseydim, ne demek istediğim hemen anlaşılacaktı. Bir insanın düşüncesine, iradesine, kişiliğine el koyma iktidarının hayata ve ölüme dair bir iktidar olduğunu ve bir insanı köleleştirmenin onu öldürmekten farklı olmadığını göstermek için daha fazla tartışmaya gerek olmayacaktı. Peki, o zaman diğer soruya, -Mülkiyet nedir?- sorusuna neden aynı şekilde –Hırsızlıktır!- diye yanıt vermeyeyim?”(18) İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınamaz. Proudhon’un dediği gibi bu bir cinayet olur. Mülkiyet de sahiplenme ve mülk edinme manalarına tekabül eder. Bunu da hırsızlık olarak yorumlamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus var o da şudur: bu cümlesinde Proudhon mülkiyet derken mülkiyetin suiistimallerinden bahsetmektedir. Haksız kazanç, başkasının sırtından geçinme gibi adaletsiz davranışları bu çerçevede yorumlamaktadır.
Proudhon’un siyasi düzeninden de bahsetmek gerekir. Birbiriyle çelişen iki ifade olan özgürlük ve otoriteyi siyasi düzenin nasıl temeline yerleştiriyor?
“Her toplum türü için geçerli olan özgürlük ve otorite ilkeleri, kendi aralarında savaş halindedirler. Biri olmadan öbürünün anlamı yoktur. En otoriter toplumda bile az da olsa özgürlük, en özgür toplumda da belli bir ölçüde otorite bulunur. Anayasaların görevi otoriteyle özgürlük arasındaki dengeyi kurmaya çalışmak. Bundan da çeşitli rejimler doğar. Rejimleri otorite ve özgürlük rejimleri olarak ikiye ayırır. Otorite rejimi 2 tür yönetim biçimine yol açıyor:
a) Herkesin bir kişi tarafından yönetildiği, monarşi ya da patriarka.
b) Herkesin herkes tarafından yönetildiği, panarşi ya da komünizm.
Özgürlük rejimi de iki tür yönetim biçiminde karşımıza çıkıyor:
a) Herkesin her birey tarafından yönetildiği demokrasi
b) Her bireyin kendi kendini yönettiği anarşi ya da selfgoverment.”(19)
Şiddete şiddetle karşı çıkan anarşizmin bir başka bakış açısıyla yorumu olan Pasifist Anarşizmden bahsetmek anarşizmi her açıdan yorumlamak adına elzemdir.
Pasifist anarşizm yeni olan bir şey değildir. Önderlerinden biri az sonra bahsedeceğimiz Lev Tolstoy’dur. Mahatma Gandhi ve Martin Luther King diğer başlıca Pasifist anarşistlerdir. Pasifist anarşi şiddete karşı çıkan bir anarşi türü olarak bilinir.
Büyük Rus yazar Lev Tolstoy 9 Eylül 1828’de Yasnaya- Polyana’da doğdu. Annesini ve babasını küçük yaşlarda kaybetti. Tolstoy’un realiteye karşı ilgisi büyüktü. Şiddetin reddini devletin reddine kadar götüren Tolstoy kendisine bir anarşist yakıştırması yapmaz. Çünkü ona göre anarşizm, şiddete başvurarak toplumu değiştirmektir. Oysaki Tolstoy toplumu değiştirmekten ziyade doğru dini ve doğru inancı bulmaya çalışmıştır. Anarşistlerin çoğu kiliseyi reddetmektedir. Tolstoy da Tanrı’yı temsil eden ve bir egemenliği olan kiliseye karşı çıkmakta ve onu kabul etmemektedir. Hıristiyanlığın karşısına doğru bir dini çıkarmaya çalışan Tolstoy günümüzdeki Hıristiyanlığın saptırılmış olduğunu vurgulamaktadır.
Her türlü baskı ve ezme biçimini reddeden birisinin doğru bir Hıristiyan olabileceğini ortaya koymaya çalışan Tolstoy’un düşünceleri anarşizme çok yakınlaşır. Tolstoy kendi çağdaşı olan anarşistlerle birçok görüş alış verişinde bulunmuştur. 1862 yılında bir Avrupa seyahati sırasında, “anarşizmin babası” olan Pierre Joseph Proudhon ile tanışır. Birçok konuda ortak fikirlere sahip olurlar. Tolstoy, Kropotkin’in Bir Devrimcinin Anıları ve Tarlalar, Fabrikalar Atölyeler adlı kitaplarını okuyarak birçok konuda etkilenmiştir ve bu kitaplardaki devrimci fikirlerin Rusya’daki tarım reformları için mühim olduğunu vurgulamıştır.
Tolstoy yaşamı boyunca lüksten uzak durmuştur ve bu lüks hayat ona çok sıkıcı gelmiştir. Bu yüzden Tolstoy yaşamında elindekiler ile geçinmesini bilmiş hatta kendi kıyafetlerini dahi kendi dikmiştir. Burada vurgulamak istediğim düşünce, Tolstoy başkasına muhtaç olmadığını kendi ayakları üzerinde durarak yaşayabileceğini sembolize ediyordu.
Tolstoy gücün sahip olduğu yaşamı kabullenmez. Gücün öne çıktığı ve güçlü olanın kazandığı bir hayatı adaletsiz bulur. Gücün hayat kavramının ya da hayatta kalmak düşüncesinin sacayaklarından bir tanesini oluşturmasını reddeder. Güce güçle karşı koyulmaması gerektiğini belirtir.
Tolstoy’un pasifist anarşizme doğru yol alışı nasıl oldu?
Tolstoy’un Hıristiyanlığı gibi anarşizmi de bir dizi kritik deneyimle gelişti. Kafkasya’da, geleneksel bir yaşam sürdüren dağ köylüleri ile ve Kazaklarla temas halinde geçirdiği subaylık yılları, ona doğaya yakın ve şehrin yozlaşmışlığından uzak, basit toplumların erdemlerini öğretti; bu deneyimden çıkardığı dersler, Kropotkin’in Sibirya deneyiminden çıkardığı derslere çok benziyordu. Kırım Savaşı sırasında Sivastopol kuşatması pasifizme doğru ilk adımları atmasına neden oldu. Ama Tolstoy’un yaşamındaki en belirleyici deneyim herhalde 1857’de Paris’te giyotin ile gerçekleştirilen bir infaza tanık olmasıydı. İşlemin, soğuk, gaddarca etkililiği onda, herhangi bir savaş sahnesinin yarattığından çok daha büyük bir dehşet uyandırdı ve giyotin Tolstoy için, onu kullanan devletin ürkütücü bir simgesi haline geldi. O günden itibaren politik olarak ya da anti politik olarak bir anarşistin sesiyle konuşmaya başladı:
“Modern devlet (diye yazıyordu arkadaşı Botkin’e), yurttaşlarını sömürmeye, ama daha da önemlisi onların maneviyatını bozmaya yönelik bir komplodan başka bir şey değildir… Herkes için zorunlu olmayan, ama insanı ileri götüren ve daha uyumlu bir gelecek vaat eden ahlaki ve dinsel yasaları anlıyorum; her zaman mutluluk getiren sanatın yasalarını anlıyorum. Ama politik yasalar bana öyle büyük yalanlar gibi görünüyor ki, aralarından birinin nasıl diğer birinden daha iyi ya da daha kötü olabileceğini anlayamıyorum… Bundan böyle hiçbir yerde hiçbir hükümete hizmet etmeyeceğim.”(20)
Anarşizm tarihi yazarı G. Woodcock Tolstoy’un anarşizmin hayatındaki yerini ve herkesin kendine göre nasıl bir Tolstoy kavramını zihinlerine yerleştirebileceklerini şu cümleleriyle açıkça ifade etmektedir:
Tolstoy’da, gençliğinden ölümüne kadar anarşist ifadenin sürekliliğini görmek önemlidir, çünkü Tolstoy’u iki farklı, hatta karşıt kişilik olarak ele almakta direnen bir görüş vardır. Anna Karenina eseri tamamlanırken (ki bu eseri büyük bir ruh çöküntüsünden sonra ortaya koymuştur) öne çıkan ve kitabın son bölümlerine damgasını vuran korkunç kuşkular ve ruhsal acılar dönemi –Tolstoy’un dönüşüm dönemi olarak gördüğü dönem- yaşamını bölen bir sınır olarak görülür. Bir tarafta büyük romanların parlak güneş ışığı ve çiğle ıslanmış ormanları yer alır. Diğer yanda ise, Tolstoy’un modern bir Vaftizci Yahya gibi ahlakın akasya ağaçlarını ve tinsel zevkin yabani balını aradığı tinsel çaba çölü yer alır. Bir yanda sanatçı durur, diğer yanda aziz ve anarşist; herkes kendi zevkine göre kendi Tolstoy’unu seçebilir.(21)
Tolstoy’a göre mülkiyet, insanların yeryüzünde mutualist bir yaşam sürmesi için reddedilmesi gereken bir kavramdır. Toplumun düzenli işlemesi için bir otoriteye ihtiyaç duyulmadığını belirterek devletin reddine gider. Tolstoy mülkiyetin reddi ve devletin reddinin birbirine bağlı olduğunu düşünür.
Toplumun olumlu işlevlerinin hükümet olmadan var olamayacağı itirazına Tolstoy, Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma ve Ekmeğin Fethi’ndeki tezlerini anımsatan terimlerle yanıtlar:
Bireylerin kendi hayatlarını kendilerinin düzenleyemeyeceklerini düşünmek için bir neden var mı; ya da devlet adamlarının hayatı kendileri için düzenleyemeyeceklerini, ama başkaları için hayatı düzenleyebileceklerini düşünmek için bir neden var mı? … İnsanlar hükümetten en ufak yardım görmeden, hatta genellikle hükümetin müdahalesine rağmen, her türden toplumsal girişimi örgütlüyorlar: Kadın dernekleri, kooperatifler, demiryolu şirketleri, arteller ve sendikalar. Söz konusu girişimler herkes için yaralı olduğu takdirde, özgür insanların, gerekli araçları şiddet kullanmadan, gönüllü bir şekilde bir araya getiremeyeceklerini ve bugün vergi yoluyla yürütülen herhangi bir şeyi yürütemeyeceklerini varsaymak için bir neden var mı? Şiddetin yer almadığı mahkemelerin olamayacağını varsaymak için bir neden var mı? Anlaşamayan tarafların güvendikleri kişilerce yürütülen mahkemeler her zaman var olmuştur, var olacaktır ve şiddete ihtiyaç yoktur… Keza halkın, toprağın kullanım için nasıl paylaştırılacağına anlaşma yoluyla karar veremeyeceğini varsaymak için hiçbir neden yoktur.(22) Tolstoy şiddete karşı şiddeti öngörmemektedir.
Diğer önemli pasifist anarşistlerden biri olan Mahatma Gandhi’nin yaşamı ve kişiliği bu konu kavramamızda bize yardım edecek önemli isimlerden biridir.
“Mahatma” Sanskritçede yüce (maha) bir ruh (atman) taşıyan kişi demektir. Hint dinlerindeki azizdir. Gandhi, Rabindranath Tagore’un kendisine yüklediği bu yüceliği hiç onaylamamıştır. Ulaştığı görüş ve anlayış derinliği onu en yalın bir alçakgönüllülüğe çağırmıştır. Mohandas Karamçand Gandhi 2 Ekim 1869’da Hindistan’ın batısında küçük bir beyliğin başkenti olan Porbandar’da yüksek dereceli bir memurun oğlu olarak dünyaya geldi. 30 Ocak 1948’de aşırı bir Hindu hareketi olan Raştriya Svayamsevak Sangh’ın bir üyesince Delhi’de öldürüldü.(23)
Bir pasifist anarşist olarak Gandhi “şiddete şiddetle karşı çıkmaktadır”. Mahatma Gandhi Hindistan’ın kurucu önderlerindendir. Gandhi, İngiltere’nin sömürgeci tutumuna karşı bir pasifist anarşist olarak özetle şunlardan bahsetmiştir: “Eğer İngilizlere karşı normal yollarla savaş açarsak biz bu savaşın sonunda mağlup oluruz. Çünkü savaşacak gücümüz mevcut değil; lakin biz onları pasif tavırlarla yenebiliriz.” Şöyle ki M. Gandhi onları yok saymaları gerektiğini belirtmiştir. İngilizlerin Hindistan’a gelme nedenlerini bitirmek mühimdir. Gandhi bunu şöyle başarabileceklerini belirtiyor, temel nokta aza razı olunacak ve İngiltere’nin Hindistan’ı Pazar olarak kullanılmasına engel olunacak ve buna razı olunmayacak. O zaman Hindistan’a gelme nedenleri ortadan kalkacak. İngilizlerin otoritesi kabul edilmeyecek. Bu da güce karşı güç kullanılmadan yani pasif yollarla elde edilebilir.
“Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikatımın da son maddesidir.”(24) Diyen Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin 1919- 1948 yıllarındaki en önemli lideriydi.
Gandhi’nin direnişinin sembolü “çıkrık” (yünden, pamuktan yün eğirmeye yarayan aygıt)tır. Yani Gandhi şu mesajı veriyor, “kendi giydiğin elbisenin kumaşını çıkrıkla kendin yapacaksın. Ucuz da olsa İngilizlerin ürettiği fabrikasyon mallar alınmamalı.” İngiliz sömürgeciliğine karşı direnmek için elinden geleni yapan Gandhi kesinlikle şiddete başvurmayı reddetmiştir. Gandhi özgürlüğünü kısıtlayacak her otoriteye karşı çıkmıştır.
“Basit yaşa ki başkaları da var olabilsin”(25) sözü ile Gandhi sömürgeciliğe karşı hayatı sade yaşamak sömürgeci devletin yayılmasını engelleyerek başka milletlerin de bir baskı ve otorite olmadan yaşayabileceklerini anlatmıştır.
Gandhi, kaba güç kullanmaksızın, şiddete başvurmaksızın gerçeğe hizmet etmeyi amaçlayan; pasif direniş ve sivil itaatsizlik kavramlarından kimi yönleriyle ayrıldığını düşündüğü ve bu yüzden bu adı verdiği ilk satyagraha’sını orada, Eylül 1906’da gerçekleştirdi: Transvaal’de 1906 yılında, bütün Hintlilerin kaydedilmesini, parmak izlerinin alınmasını emreden ve polise Hintli evlerine kayıtlarını yaptırıp yaptırmadıklarını araştırmak amacıyla izinsiz girebilme yetkisini veren bir yasa yürürlüğe girer. Bunun üzerine Gandhi 11 Eylül 1906 tarihinde, Johannesburg’da Empire Theatre’da Hintlileri bu kayıt işlemine karşı görüşmeler yapmak ve gerekli kararları almak üzere toplantıya çağırır. Bunun ardından da satyagraha kampanyalarını başlatır. Bu hareket 1907’den 1914 başına kadar kısa kesilmelerle ve artan bir yoğunlukta sürer. İlk kampanya kayıt dairelerinin gönüllülerce işgaliyle başlar. Ancak bu gönüllüler, kaydolmak isteyen Hintlileri asla engellemeyeceklerdir. Yönetimin uyarılarından sonra tutuklamalar başlar. 1908 Ocağında ise sıra Gandhi’ye gelir. İlk hapis cezasına orada çarptırılır. Bu sırada Gandhi’ye, Hintliler kendilerini gönüllü olarak kaydettirirlerse yasanın iptal edileceği sözü verilir. O da soydaşlarını buna ikna eder. Ancak aylar geçer ve söz tutulmaz. O zaman direnmenin yeni biçimlerine başvurulur. Gandhi Hintlileri, izinsiz sokak satıcılığı yaparak kendilerini tutuklatmaya ve böylelikle tutuk evlerini doldurup taşırmaya çağırır. General Smuts’ın sözünü tutamayacağı iyice anlaşıldıktan sonra, 1908 Ağustos’unda üç bin Hintli Johannesburg’ta bir camiinin önünde toplanarak kendi kayıt belgelerini yakarlar. Gandhi, Ekim ve Şubat aylarında kayıt belgesi bulunmadığı gerekçesiyle, birçok Hintliyle birlikte iki kez tutuklanır.(26)
Gandhi yaşadığı sürece şiddeti ve terörizmi reddetmiştir. Türk Kurtuluş Savaşı'nı desteklemiş ve Atatürk'ün fikirlerinin 3. dünya ülkeleri için yol gösterici olduğunu söylemiştir.(27) Hayatı boyunca şiddeti reddetmiş ve şiddete karşı pasif direnişi öngörmüştür.
Mahatma Gandhi en önemli Tolstoyculardan biridir. Gandhi’nin Hint halkını bilinçlendirme ve yabancı hâkimiyetine karşı hemen hemen kansız bir ulusal devrim yolunda onlara önderlik etme konusunda başarı sahibidir.
Gandhi’nin birkaç büyük liberter düşünürden etkilendiğini anımsatmakta yarar var. Gandhi’nin şiddet içermeyen yöntemi büyük ölçüde Tolstoy’un yanı sıra Thoreau’nun etkisi altında gelişmişti ve sürekli Kropotkin okuması köy komünlerinden oluşan bir ülke düşüncesini pekiştirmişti.(28)
Gandhi’nin eylemleri ve kişiliğinin inceliklerine inildiğinde Doğuyla Batının birbirine denek taşı bulunduğu zengin bir düşünce ve deneyim birikimine sahip olduğu görülür. Gandhi, hep kendisinin de söylediği gibi, her şeyi okumuş birisi değildir. Okudukları azdır. Düşünce ve duygu dünyasını Tolstoy, Ruskin, Thoreau gibi inançsal bir aydınlığı içlerinde taşıyan ender ve az sayıda düşünür etkilemiştir. Ülkesinin dinsel felsefesi ise onun düşünsel omurgasıdır.(29)
Woodcock, Gandhi’nin başarılarını 3 noktada özetlemektedir:
1) Kolonileşmiş toplumların kurtuluşunun acilen ve kaba güç kullanmaksızın gerçekleştirebileceğini göstermiş olması; kaba güç, onu kullanan toplumu da yıkmaktadır.
2) Şiddetsiz eylemin, direnmenin yalnızca etkili bir aracı olmayıp, tersine toplumun –iktidarın ve kaba gücün ölçüsüzlüğünün engellenerek- iyileşmesinde felsefi temelini oluşturduğunun bugüne kadar hiç görülmemiş biçimde kesin bir kanıtını ortaya koymuş olması.
3) Bireyin diğerleriyle birlikte, hatta tek başına da, genel tinsel iklimin ve buna dayalı olarak dünyanın toplumsal ve siyasi yapısının değişimine yol açabilecek moral güçler geliştirebileceğini kanıtlamış olması.(30)
Gandhi yasalara her zaman saygılı olmuştur. Yasalara uymuştur. Bu yasaların otorite gibi bazı kalıplarına karşı gelirken verilen cezaya saygı duyarak uymuştur. Gandhi için bireyin kendi yargısı her zaman en önde gelir.
Gandhi’nin genel felsfesini onun şu sözleri ile özetleyebiliriz: “Her sabah kalktığım zaman kendi kendime şöyle söz veririm: Dünya üzerinde vicdanımdan başka kimseden korkmayacağım. Kimsenin haksızlığına boyun eğmeyeceğim. Adaletsizliği adaletle yıkacağım ve mukavemet etmekte ısrar ederse onu, bütün mevcudiyetimle karşılayacağım.”(31)
Diğer mühim bir pasifist anarşist 1960’larda Amerika’da sivil haklar hareketinin pasifist liderlerinden biri olan zenci din adamı Martin Luther King’dir. M. L. King 1929- 1968 tarihleri arasında yaşamış olan Amerika doğumlu sosyolog bir din adamıdır.
Pasifist anarşist olan King şiddet karşıtıdır. Irksal ayrımcılığa karşı çıkar. Zencilerle beyazların aynı haklara sahip olması talepleri 60’lı yıllarda zirve noktaya ulaşmıştır. King bu ayrımcılığa pasifist bir modelle tepkisini göstermiştir.
King, 1953 yılında daha 24 yaşındayken en önemli siyah kilisesi olan Montgomery, Alabama'daki Dexter Avenue Baptist Kilisesinin pastörü oldu. 1 Aralık 1955 günü Rosa Parks, Jim Crow Yasaları gereği yerini bir beyaza vermesi gerektiği halde buna karşı geldiği için tutuklandı. Bunun üzerine King, Montgomery Otobüs Boykotunu düzenledi. Boykot 382 gün sürdü ve durum o kadar gerginleşti ki King'in evi bombalandı. Bu boykot sırasında King tutuklandı. Boykot, Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin eyaletler arası otobüslerde ve diğer ulaşım araçlarında ırk ayrımcılığını kanun dışı ilan etmesine kadar devam etti. Bu boykottan sonra, King, siyahî kiliselerin güç birliği yapmasını ve yurttaş hakları reformu için barışçıl gösteriler yapmayı amaç edinen Güney Hıristiyan Liderlik Konferansı (SCLC)'nin 1957 yılında kurulmasında önemli rol oynadı. King ölümüne kadar bu kuruluşta önemli rol oynadı. King, Mahatma Gandhi tarafından uygulanan şiddete dayanmayan sivil itaatsizlik felsefesinin takipçisiydi ve bu felsefeyi SCLC tarafından gösterilerde uyguladı.(32)
Sivil itaatsizlikte şöyle bir durum söz konusudur: “yasalara aykırı olmadan direnme”. Şiddet karşısında yasal haklar kullanılarak pasif tepkiler gösterilebilir. Bunlar birçok ülkede meydana gelmiştir. Birkaç örnek verecek olursak:
Almanya’da “Constanze” kadın dergisinde 1/1950, güncel savaş tehlikesine karşı bütün kadınların genel greve çağırılması, ABD’de United Auto Workers’ın işçi temsilciliğinin tanınmasını sağlamak amacıyla General Motors’ta sit-in (oturma) eylemi- Aralık 1936, Fransa’da Malville atom reaktörü önünde çadır kampı kurma ve oturma eylemi gibi(33) sivil itaatsizlik olaylarına rastlanmaktadır.
King 1963 yılında özgürlük için Washington’a yürüyüşünde yaptığı “benim bir hayalim var” cümleleri ile başlayan konuşması ile ünlüdür. (I have a dream that my four little chidren will one day live in anation where they will not be judged by the coulour of their skin, but by the content of their character.)
Martin Luther King’in Amerika’nın ünlü zenci direnişçilerinden Malcolm X ile benzerlikleri vardır; lakin Malcolm X daha çok şiddet eğilimli olmuştur. Tabii ki bu King ile kıyaslayınca ortaya çıkıyor.
Washington yürüyüşü öncelikle Güney’deki siyahların dikkat çekilmesi gereken kötü durumunu başkentte belirterek bazı isteklerde bulunmak için planlanmıştı. Yürüyüşün amacı, Hükümetin Güney’deki yaşayan siyahların yaşam güvenliklerini sağlayamadığını ve bazı temel hak ve özgürlükleri koruyamadığını belirtmekti; lakin ABD’nin baskın tavrı ile gösteri ve yürüyüş herhangi bir eleştiri yeri olmadı ve yumuşak bir eylem olarak sürdü.
1965 yılından başlayarak King ABD'nin Vietnam Savaşındaki rolü hakkındaki şüphelerini dile getirmeye başladı. 4 Nisan 1967 yılında, Newyork City Riverside Kilisesinde - öldürülmesinden tam olarak 1 yıl önce- King, Vietnam’ın Ötesi: Sessizliği Kırmanın Zamanı (Beyond Vietnam: A Time to Break Silence) başlıklı konuşmasını yaptı. Konuşmasında King kuvvetli bir şekilde Amerika'nın savaştaki rolü aleyhine konuştu, Amerika'nın Vietnam'da "orayı bir Amerikan kolonisi haline getirmek" amacıyla bulunduğunu ifade etti ve ABD'yi "bugün Dünya'nın en büyük şiddet sağlayıcısı" olarak adlandırdı. Fakat aynı zamanda ülkenin daha genel ve geniş bir ahlaki değişikliğe ihtiyacı olduğunu iddia etti:
Ahlaki değerlerde gerçekleşecek gerçek bir devrimsel değişim fakirlik ve refah arasındaki çarpıcı zıtlık üzerinde rahatsız edici bir şey olacaktır. Bu değişim, hakli bir kızgınlıkla denizin öbür tarafında bakacak ve Batı'nın kapitalist bireylerinin Asya, Afrika ve Güney Amerika'ya o ülkelerin sosyal gelişmesini hiç kale almadan sadece kar etmek amacıyla büyük miktarda paralar yatırdığını görecek ve şöyle diyecektir: "Bu hiç adil değil.".(34)
Anarşizm bir ütopik ideolojidir. Anarşizm, gönüllü olarak toplumsal ilişkilere benzemesi yönünden komünizm ile bağdaşabilir. Anarşizm otoriteye ve hiyerarşiye karşı durur. Anarşizm ne kadar şiddetle ve kaos ortamı yaratılmakla bağdaştırılsa da pasifist anarşizm şiddeti reddetmekte ve şiddete şiddetle karşı verilmemeli pasif hareketlerle karşı verilmeli demektedir.
Son olarak Kropotkin’in hedefleri ve ilerlemeyi hangi yöne yapmak için ne yapılması gerektiğini söylediği şu cümleleri yazmanın Kropotkin’in felsefesini anlamamızda bize yardımcı olacaktır: “Şimdi en önemlisi, hedeflerimiz için kısa ve kesin bir ifade bulmak ve hangi yöne doğru ilerleyeceğimizi belirtmektir: Geleceği inşa ettiğimiz kadar, geçmişi yıkmak!”(35)
(1) Ömer Demir ve Mustafa Acar,Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yayınları, 2002 s.34- 35
(2) a.g.y. s. 35
(3) Andrew Vincent, Modern Politik İdeolojiler, Paradigma Yayınları, İstanbul 2006, s. 177
(4) http://tr.wikipedia.org/wiki/Anarşizm
(5) Peter Kropotkin, Anarşizm Başlangıcı, İdeali ve Felsefesi, Çeviren: Elif Günçe, Morpa Kültür Yayınları- Felsefe Dizisi, İstanbul Kasım 2003, s. 163
(6) Andrew Heywood, Siyasî İdeolojiler, Adres Yayınları, Şubat 2007, s. 233
(7) Peter Kropotkin, Anarşizm Başlangıcı, İdeali ve Felsefesi, Çeviren: Elif Günçe, Morpa Kültür Yayınları- Felsefe Dizisi, İstanbul Kasım 2003, s. 79
(8) a.g.y. s. 79
(9) a.g.y. s. 83
(10) a.g.y. s. 83
(11) Murat Sarıca, 100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi, Gerçek Yayınevi- 3. Baskı, Ocak- 1980, s. 147- 148
(12) Andrew Vincent, Modern Politik İdeolojiler, Paradigma Yayınları, İstanbul 2006, s. 187
(13) George Woodcock, Anarşizm- Bir Düşünce ve Hareketin Tarihi, Kaos Yayınları 4. Baskı, Çeviren: Alev Türker, s. 112
(14) a.g.y. s. 112
(15) a.g.y. s. 112
(16) Murat Sarıca, 100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi, Gerçek Yayınevi- 3. Baskı, Ocak- 1980, s. 148
(17) George Woodcock, Anarşizm- Bir Düşünce ve Hareketin Tarihi, Kaos Yayınları 4. Baskı, Çeviren: Alev Türker, s. 115
(18) a.g.y. s. 119
(19) Murat Sarıca, 100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi, Gerçek Yayınevi- 3. Baskı, Ocak- 1980, s. 148- 149
(20) George Woodcock, Anarşizm- Bir Düşünce ve Hareketin Tarihi, Kaos Yayınları 4. Baskı, Çeviren: Alev Türker, s. 230
(21) a.g.y. s. 231
(22) a.g.y. s. 238- 239,
(23) Hayrettin Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, Afa Yayınları Haziran 1994, s. 34-35
(24) http://tr.wikiquote.org/wiki/Mahatma_Gandhi
(25) a.g.y.
(26) Hayrettin Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, Afa Yayınları Haziran 1994, s. 35-36
(27) http://tr.wikipedia.org/wiki/Mahatma_Gandhi
(28) George Woodcock, Anarşizm- Bir Düşünce ve Hareketin Tarihi, Kaos Yayınları 4. Baskı, Çeviren: Alev Türker, s. 240
(29) Hayrettin Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, Afa Yayınları Haziran 1994, s. 37
(30) a.g.y. s. 40
(31) http://tr.wikiquote.org/wiki/Mahatma_Gandhi
(32) http://tr.wikipedia.org/wiki/Martin_Luther_King
(33) Hayrettin Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, Afa Yayınları Haziran 1994, s. 50, 62, 69
(34) http://tr.wikipedia.org/wiki/Martin_Luther_King
(35) Peter Kropotkin, Anarşizm Başlangıcı, İdeali ve Felsefesi, Çeviren: Elif Günçe, Morpa Kültür Yayınları- Felsefe Dizisi, İstanbul Kasım 2003, s. 220

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Anarşizmi Doğru Anlamak: Pasifist Anarşizm
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |