Okunma: 2302 kez
Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri;
İkbal devrini geride bırakan toplumlarda, genel adı “yenileşme” olan bir değişme çabası görülür. Her şeyin iyi gittiği günlerin değişik imkân ve nimetlerine yeniden kavuşma arzusu, moral sıkıntısına düşen her toplum için normaldir. XVI. yüzyılda en kuvvetli günlerini yaşayan ve dünya devletleri arasında seçkin bir yer edinmiş bulunan Osmanlı Devleti de gerilemeyi önlemek ümidiyle -uzun yıllar süren- bir yenileşme macerasını yaşamak zorunda kalmıştır.
Kılıcı
iki taraflı kesen ve yüzyıllarca üç kıtaya hükmeden bir milletin,
düşüşe geçtiğini fark eder etmez, kurtuluş için çırpınmaya başlaması,
kaçınılmaz olarak, telâş, ümitsizlik ve güvensizlik de doğurmuş; alınan
tedbirlere rağmen çöküşün sürmesi ise, başta devlet adamları olmak
üzere bütün aydınlarda tamamen dağılıp perişan olma korkusu
uyandırmıştır. Bu korku ve telâşla, çare aramaya başlayan aydınların
çok sayıda “reçete” ortaya attıkları görülür. Teklifler arasında
bünyedeki sarsıntıyı kısmen hafifletebilecek tedbirler bulunduğu gibi,
bünyeye –o zamanki sosyal ve kültürel şartlar gereği- ağır gelecek
olanlar da vardır. Devlet adamları ve aydınların alınacak tedbirler
hakkında tam bir fikir birliğinin bulunmayışı, dış devletlerin
müdahaleleri, sistemi yenilemenin çok uzun zaman istemesi, iyi yetişmiş
yönetici sayısının azlığı gibi sebeplerle, düşünülen tedbirlerin
yeterince tartışılamadığı ve yürürlüğe konulmasında kararsızlık
gösterildiği de bilinen hususlardandır.
Metternich’in
şu sözleri, Osmanlı’nın yenileşme için şart gördüğü tedbirlerde hataya
düştüğünü, doğru olanı uygulamada da gerekli kararlılığa sahip
olmadığını açık şekilde ortaya koymaktadır: “Bence (II. Mahmud’un)
yapmış olduğu en büyük hatâ, icraat ve teşebbüslerinin esaslarına ve
hakiki mahiyetlerine atfetmesi lâzım gelen ehemmiyeti ve kıymeti
onların şekline vermiş olmasıdır. (…) Sultan Mahmud’un icraati hakkında
bir devlet adamı sıfatıyla vicdanımı yoklayarak daima dermeyan
edebileceğim bir tenkit de, padişahın millî fikirlere uygun olarak
yapıldığı takdirde faydalar tevlid edebilecek bir hareket ve teşebbüsü,
hiç tereddüt etmeyerek onu yabancı şekli ile nazara alması ve böylece
tatbik ve icraya girişmesidir.” 1
II.Mahmud
devrinde yürütülen yenileşme hareketleri, giyim-kuşamda, günlük hayatın
düzenlenmesinde, teşrifatta Avrupa’ya benzeme gibi sathî meselelere
fazla önem verildiği gerekçesiyle tenkit edilmiştir. Metternich’in “…
atfetmesi lâzım gelen ehemmiyet ve kıymeti onların şekline vermiş…”
şeklindeki tesbitinin temeli de budur. Ancak, Yeniçeri Ocağı’nın
kaldırılması ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunun
kurulması, Harbiye ve Tıbbiye’nin açılması, Türkler hakkında yazılmış
bazı kitapların çevirisi, Takvîm-i Vakaayi’in çıkarılması, Avrupa
devletleriyle olan ticarî ilişkilerin arttırılması gibi önemli hizmet
ve faaliyetlerin bu devirde olduğunu da unutmamak gerekir.
Fakat
bu yenileşme hareketleri devletin özellikle askerî kanadında birtakım
kıpırtılar meydana getirmiş olmakla beraber, geriye gidişi
durduramamış, üstelik sosyal bünyede de yaralar açmıştır. Bu sebeple,
devlet daha organize ve sistemli tedbirler almak zorunda kalmıştır.
Tanzimat Dönemi
“Batılılaşma”yı
devletin kurtuluş çaresi olarak görenler, bunu bir an evvel ve devlet
eliyle gerçekleştirmek için daha sistemli ve sürekli çalışmak
gerektiğine inanıyorlardı. Sultan Mahmud’un ölümünden sonra oğlu
Abdülmecid’in tahta çıkışı, batılılaşma konusundaki projelerini hayata
geçirmekte ısrarlı olan Mustafa Reşid Paşa için -ki bu projeleri
yüzünden Sultan Mahmud’un sert tedbirlerine de maruz kalmıştı- önemli
bir fırsat oldu. Düşüncelerini Sultan Mecid’e anlattı ve onu ikna etti:
Bir “ferman” çıkarılacak ve devletin bünyesinde esaslı değişikliklerin
yapılacağı bizzat padişahın teminatı olarak ilân edilecekti. Ferman
hazırlandı ve Şinâsî’nin “medeniyyet resûlü” olarak gördüğü Mustafa
Reşid Paşa, 3 Kasım 1839 günü, Gülhane’de bu “hatt-ı hümâyûn”u okudu.
Fermanlarda Neler Var?
Tanzimat Fermanı
Tanzimat
Fermanı, Osmanlı Devletinin değişim macerasında dönüm noktası olarak
kabul edilir. Aslında, hem özündeki fikrî ve felsefî temel zayıflığı,
hem de bu özün hayata geçirilmesindeki tıkanıklıklar sebebiyle kendine
özel bir tesir kabiliyeti taşımamakla beraber, daha sonra yapılan hemen
bütün düzenleme ve yenileştirme faaliyetlerine, lâfzen de olsa, temel
teşkil etmesi bakımından sosyal ve siyasî tarihimizde önemli bir yeri
bulunan bu fermanda, başlıca, şu hususlar yer almıştır: 2
*Osmanlı
Devletinin kuruluşundan itibaren (son zamanlara gelinceye kadar) Kur’an
hükümlerine ve şer’î kanunlara hakkıyla riayet edildiğinden, devletin
gücü ve halkın refahı en üst seviyeye ulaşmış (idi.).
*(Fakat)
son yüz elli senedir, çeşitli sebeplerle, şeriate ve kanunlara
uyulmadığından, eski kudret ve refah za’fa ve fakra dönüşmüştür.
(Halbuki) şeriatin icaplarına göre yönetilmeyen memleketler pâyidâr
olamaz.
*İmar
faaliyetleri, ticaret, ziraat vb. hususlarda Devlet-i Aliyye’nin hususî
durumu göz önünde bulundurulmak suretiyle gerekli tedbirler alınırsa,
beş on sene zarfında eski gücüne yeniden kavuşacaktır.
*(Bu cümleden olarak) Devlet-i Aliyye ve memâlik-i
mahrûsanın (Osmanlı ülkesinin) iyi idare edilmesi zımnında bazı yeni
kanunların konulması elzemdir.
*Bu kanunların esas maddeleri, can emniyeti,ırz,
namus ve malın koruma altında bulunması, âdil ve düzenli vergi,
askerlik hizmetlerinin tanzimi… olacaktır.
*Bu
maddeler şu sebeplerden dolayı çok önemlidir: Dünyada can, ırz ve
namustan daha yüce bir şey yoktur. İnsan bunları tehlikede görürse,
mayasında hainlik yoksa bile, bu değerlerini koruyabilmek için, devlete
zarar verebilecek birtakım faaliyetlere girişebilir. (Oysa) can ve
namusundan emin olan kimse, sadakatten ayrılmaz, devlete isteyerek
hizmet eder.
**Mal emniyeti yoksa, insan devlete ve millete ısınamaz; malından emin olursa vatanına daha çok bağlanır.
**Devlet, ayakta kalabilmek için vergi alacaktır; fakat bu vergilerin adaletli olması gerekir.
**Askerlik
de vatanın muhafazası için mühimdir; fakat bir memleketten asker
istenirken oranın kudretine bakılacak ve askerliğe belli bir süre tayin
edilecektir.
*(Can
emniyetinin bir tezahürü olmak üzere) hiç kimse yargılanmadan idam
cezasına çarptırılmayacak; (aynı minval üzere) kimse kimsenin can, mal,
ırz ve namusuna tecavüzde bulunamayacak; yani devlet nasıl şahıs
haklarına riayet ediyorsa, şahıslar da başka şahısların can, mal, ırz
ve namusuna riayet edecektir. (Mal emniyetinin gereği olarak) bir kişi
suç işlediyse onun bütün veresesini de töhmet altında bırakacak ve
mirastan mahrum edecek şekilde mal müsaderesi (mala, mülke el
konulması) yoluna gidilmeyecektir. Rütbeye, makama bakılmaksızın ve
müslüman-gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın, kanunların âmir hükümleri
tatbik olunacaktır.
*Gerekli kanun ve nizamlar, Ahkâm-ı Adliye (Adalet nazırlığı) 3 ve Meclis-i Vükelâ (kabine, hükûmet) âzâsınca meşveret yoluyla vaz’ ü tatbik edilecektir.
*Bu haklar, padişah tarafından verilmiş olup yine onun teminâtı altındadır.
Görüldüğü
gibi, Tanzimat Fermanı -bazı maddeleri, bilineni ve mevcudu yeniden
dile getiriyor olsa da- önemli mesajlar taşımaktadır. Ancak, fermanda
vaad edilenlerin hayata geçirilmesinde bazı devlet adamlarının tutum ve
uygulamaları hayli farklı olmuş; çeşitli kademelerdeki yöneticiler,
kendi düşünce, niyet, alışkanlık ve menfaatleri doğrultusunda hareket
etmişlerdir.
Fermanda zikredilen “herkese eşit muamele” yapılacağı
hususunun gayrimüslim ahaliye daha fazla yarayacak gibi görünmesine
rağmen, gerek din gayreti, gerekse millî, siyasî ve ideolojik
menfaatleri icabı Hıristiyan tebaaya arka çıkan Avrupa devletleri,
devlet adamlarımızın bu tutumundan hoşnut olmadıkları için -Rusya’ya
karşı mukavemetimizde destek şartı olmak üzere-
“müsâvât” meselesinin yeniden ve daha açık bir biçimde ele alınarak
resmiyete geçirilmesini istemeye başladılar. Devlet de, iç ve dış
gaileler karşısında bunaldıkça yeni arayışlara girmek ve yeni tavizler
vermek zorunda kaldı.
Tanzimat
Fermanı’ndan 16 yıl 3 ay 15 gün sonra, yine Sultan Mecid’in imzasıyla
ilân edilen ve ilk fermana göre çok daha geniş “müsâvâtlar” vaad eden Islahat Fermanı bu baskı ve arayışların eseridir.
Islahat Fermanı (18 Şubat 1856)
Bu
ferman, gayrimüslim tebaaya imtiyazlar tanımak yönünden, Tanzimat
Fermanı’na göre çok daha “keskin”dir. Sultan Abdülmecid, bu ikinci
fermanında -özetle- şu hususları kabul ve tebliğ etmektedir:
*(Allah’ın
izniyle) tahta geçtiğimden bugüne kadar, her sınıftan tebaamın saadeti
hususunda gösterdiğim himmetin semeresi müşahade edilmiş; mülk ve
milletin ma’mûriyet ve zenginliği her geçen gün arttığı…
*Gülhâne’de
okunan Hatt-ı Hümâyûnum mucibince her din ve mezhebde bulunan bütün
tebaam hakkında bilâistisna can, mal ve namus mahfûziyeti (güvenliği,
koruma altında tutulacağı) va’d ü ihsan buyurulmuş olup şimdi bir daha
te’kid ve te’yid (tekrarlama, doğrulama ve destekleme) kılınmakta;
kâmilen fi’le çıkarılması (bütünüyle uygulanması) için tedbirler…
*Ecdâdımız tarafından Hıristiyan tebaaya tanınmış olan imtiyazlar ve verilen haklar bir daha takrir…
*Hıristiyan
vesair gayrimüslim tebaanın her bir cemâatinin idaresinin ruhban ve
avâmı arasından seçilecek âzâlardan meydana gelen bir meclisin hüsn-i
mahfazasına (gerektiği gibi korumasına) havâle kılınması…
*Âyin
yapmaya mahsus binaların tamir ve bakımının, âyin tertibinin herhangi
bir kayda tâbî olmaması; hiç kimsenin kendi dinî ibâdetinden men’
edilmemesi; din değiştirmeye zorlanmaması; gayrimüslimlerin
inançlarından dolayı aşağılanmaması…
*Din
ve milliyet farkı gözetilmeksizin her vatandaşın devlet hizmet ve
memuriyetine kabul olunması; imtihan ve benzeri şartları yerine getiren
herkesin askerî mekteplere, mülkiyeye kabul edilmesi…
*Her cemâatin maârif ve sanâyie dair mektepler açabilmesi…
*Gayrimüslimlerin medenî dâvâlarda rûhânî reislerine
bağlı olmaları, cezâ dâvâlarının ise Türk hâkimler tarafından görülmesi…
*Hapishanelerde
insan haklarına riayet edilmesi, bedenî cezâya cevaz verilmemesi; bu
yolda emir veren yetkili çıkarsa derhal cezalandırılacağı…
*Sınıf ve cemâat farkı gözetilmeksizin vergi alınması…
*Gayrimüslimlerin de bundan böyle askere alınması; ancak isteyenlerin bedel ödeyebileceği…4
*Memura yeterli ve düzenli maaş ödenmesi…
*Vilâyet, sancak ve kazâ meclislerinde Hıristiyanların da nüfusları oranında temsil edilmeleri…
*Avrupa ilminden, sermâyesinden istifadeye bakılması…
Fermanlar Şifâ Oldu mu?
Tanzimat
Fermanı nasıl sadra şifa olmadıysa, yaygın ifadesiyle, “gâvura gâvur
demeyi yasaklayan”, azınlıklarla ilgili maddeleri hayli “coşkun”
görünen ve Sadrazam Âlî Paşa, Hâriciye Nâzırı Fuad Paşa, Şeyhülislâm Ârif
Efendi ile İngiltere, Fransa ve Avusturya elçilerinin de bulunduğu bir
heyet tarafından hazırlanan Islahat Fermanı da bekleneni veremedi.
Bir
tarafta icraatları disiplin altına alınmak istenilen devlet adamları,
diğer tarafta ülkenin bütün çilesini yüklendiği halde, özellikle
ticaret sektörünün kaymağını yiyen azınlıklarla bir tutulmasına -hattâ
bazan onlardan daha geriye düşürülmesine- için için de olsa tepki
gösteren müslüman halk, gelişmelerden hoşnut değildi. Ayrıca,
Hıristiyan tebaanın bile şikâyetleri vardı. Bu hususu, devrin en
dikkatli siyasi gözlemcilerinden Ahmed Cevdet Paşa’nın kaleminden takip
edebiliriz:
“Bu Ferman’ın hükmünce teba’a-i müslime ve gayr-i müslime kâffe-i
hukukda (her türlü hak ve hukukta) müsâvî olmak lâzım geldi. Bu ise
ehl-i islâma pek ziyâde dokundu. Mukaddemâ musâlahaya esas ittihaz
edilmiş (barışa esas kabul edilmiş) olan mevadd-ı erba’adan (dört
maddeden) birisi Hıristiyanların imtiyâzâtı mes’elesi olup ancak
istiklâl-i hükûmete dokunulmamak şartı ile mukayyed idi. Şimdi ise
imtiyaz bahsi geride kaldı, bi’l-cümle hukuk-ı hükûmette teba’a-i
gayr-i müslime ehl-i islâm ile müsâvî addolunuverdi. Ehl-i islâmdan
birçoğu Âbâ ve
ecdâdımızın kanıyla kazanılmış olan hukuk-ı mukaddese-i milliyyemizi
bugün ga’ib ettik. Millet-i İslâmiye millet-i hâkime iken böyle bir
mukaddes hakdan mahrum kaldı. Ehl-i islâma bir ağlayacak ve mâtem
edecek gündür deyu söylenmeğe başladılar.
Teb’a-i
gayr-i müslime ise ol gün raiyyet silkinden (vergi veren tebaa, azınlık
olmaktan) çıkıp millet-i hâkime ile tesâvî (eşitlik, denklik) kazanmış
olduklarından anlarca bir yevm-i meserret idi. Lâkin patriklerin ve
sâir rüesâ-yı rûhâniyyenin tavzifleri (ruhanî liderlerin
görevlendirilmeleri, tayinleri) Ferman’da
münderic olduğundan anlar dahi hoşnud olamadılar ve bir de öteden beri
Devlet-i Aliyye’de ehl-i islâmdan sonra rumlar ve ba’dehû ermeniler ve
ba’dehû yahudiler derece derece mu’teber oldukları halde bu kerre
cümlesi bir raddede tutulacaklarından rumların bazıları Devlet bizi
yahudilerle beraber etti. Biz İslâm’ın tefevvukuna (üstün tutuluşuna)
râzı idik deyu
i’tiraz eylediler. Binâenaleyh ol gün hava nasıl puslu ise arz odasında
Ferman okunurken hazır olanlardan ekseri abûsü’l-vech (asık suratlı,
somurtmuş) idi. Ancak bizim ziyy-i islâmda (müslüman kılığında) bulunan
birtakım alafranga çelebilerin yüzlerinde eser-i beşâşet (güler yüz,
neşe) görülüyordu ve bu makulelerden (bu cinsten) birtakım yâdgârlar5
(edepsizler) dahî Teba’a-i gayr-i müslime ehl-i islâm içine yayılıp
mahalleler mahlût olıcak (mahalleler karışık hâle gelince) emlâkimizin
fiatı terakkî ve medeniyyet tevessü’ eder (emlâkimizin değeri artar,
medeniyet yaygınlaşır) dedikleri ve bu vechile izhâr-ı memnuniyyet
etdikleri (memnuniyet gösterdikleri) işidildi ve görüldü.
…
Elhâsıl bu Islahat Fermanı’ndan dolayı millet-i
islâmiyye dil-gîr (kırgın, gücenik) olarak vükelâ-yı hâzırayı fasl ü
mezemmet eder oldular.” (Devrin kabine üyelerini, yetkililerini
çekiştirdiler, kınadılar)6
Kısacası,
bu zamana kadar resmî makamlarca yürütülen ıslahat hareketleri, sosyal
ve siyasî bünyede esaslı bir iyileşme meydana getiremediği gibi,
ısrarlı ve çok yönlü müdahalelerle sarsılan,
zayıflayan eski yapının yerine yeni bir sistem ikame edilemediği için
devlet iyice zayıflamış; devlet adamları ve aydınlar arasında baş
gösteren yenilikçi-muhafazakâr çekişmesi
de ciddî sıkıntılara yol açmıştır. Dış devletlerin, açılan kapıdan her
fırsatta içeri girerek devleti yönlendirir pozisyona gelmeleri ise,
milletin maneviyatı üzerinde yıkıcı etkiler bırakmıştır.
Şu
da var ki, yıllarca süren değişme-yenileşme çabaları, artık “resmî
faaliyet” çerçevesini aşarak bir dünya görüşü, hattâ bir ideoloji
mahiyetinde aydınların kafasında şekillenme istidadı göstermeye
başlamıştır. Zorlayıcı tedbirlerin kısa vadede belli bir yere kadar
ulaşma şansı mevcut ise de, toplumları köklü değişikliklere hazırlamada
fikir ve sanat hareketlerinin daha geniş bir etkiye sahip olduğu ve
özellikle sanat yoluyla halka ulaşan telkinlerin bir “yaşama felsefesi”
hâline gelmesinin kolaylaştığı, örneklerle sabittir.
Yenileşme Hareketleri Karşısında Aydınlar Sanatçılar ve Devlet Adamları
Bu
gerçeği yakından bilen aydınlar -ki II. Mahmud zamanından itibaren
Avrupa’ya tahsil için gönderilen gençler, oralardan yenilikçi fikirler
devşirerek dönmeye ve bu fikirlerini çeşitli yollardan yaymaya
başlamışlardı- Osmanlı Devletini kurtarmak, toplumu yeni bir nizama
kavuşturmak amacıyla fikir, sanat ve kültür faaliyetlerine giriştiler.
Bu faaliyetlerde devletin çeşitli kademelerinde görevli olan kimseler
öndeydiler. Çeşitli lâyiha, makale ve mektuplarla ortaya attıkları
düşünceler Tanzimat edebiyatının fikir temellerinin atılmasında
küçümsenmeyecek bir rol oynamıştır.
Resmî
görevlerle Avrupa’ya giden devlet adamlarının bazıları zengin
intibalarla döndüler; oralarda gördüklerini gerek devlet yetkililerine
ve gerekse halka aktardılar.
Meselâ, Paris Sefareti Başkâtibi Mustafa Sâmî
Efendi’nin Avrupa Risalesi adlı kitapçığına göz atalım (bu risale,
1840 yılında Takvim-i Vakayi’de yayınlanmıştır).
Gezip
gördüğü ülke ve şehirlerin tabiî güzelliklerine de dikkat eden Mustafa
Sâmî Efendi (öl.1855), şu hususları tesbit ediyor (sadeleştirilerek
özetlenmiştir):
*Avrupa’da hangi din ve mezhepten olursa olsun, liyakat sahibi olan kimse devlet hizmetinde istihdam olunur.
*Kadın-erkek bütün Avrupa ahalisi okur-yazardır.
*Eğitim-öğretim
o derece ileridir ki dilsizler ve körler için özel kitaplar vardır.
Benzeri sakatlarda kimseye muhtaç olmadan geçimlerini temin ederler.
Akıl hastaları son derece rahat şartlarda tedavi edilir.
*Maliye, askeriye, şehircilik konuları öyle esaslı düzenlenmiştir ki her iş saat çarkı gibi yürümektedir.
*Sağlık işleri fevkalade ileridir. Hastaneleri çok büyük, temiz ve rahattır. Buralarda gönüllü hemşireler çalışır.
*Maddî refah yüksektir. İlim yoluyla öğrendiklerini pratik hayata uygulamışlardır.
*Yolları düzgündür; yollarda istikametleri gösteren levhalar vardır.
*Belediye hizmetleri çok iyi tanzim edilmiştir.
*Avrupalı, dünyada en utanılacak şeyin atâlet olduğunu bildiğinden ilim ve fenne önem verir.
*Toprakları o kadar verimli ve müsait olmadığı halde müreffeh yaşamaları ilim ve fen sayesindedir.
*İlim
ve fennin kaynağı İslâmiyettir. Memleketimizin toprağı verimli, insanı
çalışkan ve fıtraten zeki olduğuna göre, kendi malımız olan ilim ve
fenne sarılsak, Avrupalının o kadar uğraşarak ulaştığı seviyeye biz çok
daha kısa zamanda ve kolaylıkla varırız. Bu suretle, başka
memleketlerin erzak ve emtiasına ihtiyacımız kalmaz; onlara ödediğimiz
paralarla memleketimizi imar ederiz. Fakir ve düşkünlerimizi
çaresizlikten kurtarırız. Mesken, hastane, tekke, medrese yaparız.
Zenginlerimiz çoğalır; hayır hasenat artmak suretiyle mescidler,
camiler, çeşmeler yaparız; böylece âhiretimizi de ma’mur etmiş oluruz.7
Mustafa
Sâmî Efendi’nin gözlemleri oldukça ayrıntılı, dikkatleri güzeldir.
Avrupa’dan örnek olarak getirilmesini arzu ettiği hususlar -salim bir
düşünce yapısı ve sağduyu ile tesbit edilmiş
olması bakımından- dikkat çekici olduğu için, bu metin üzerinde uzunca
durulmuştur. Ayrıca, bu risalenin muhtevası ile Islahat Fermanı’nın
muhtevası arasındaki ortak noktalara dikkat edilmesi gerekir.
Tabiî,
Mustafa Sâmî Efendi’nin Tanzimat edebiyatının meydana gelişinde önemli
bir etkiye sahip olduğu söylenemez. Bu hususta, birer hazırlayıcı, yol
açıcı olarak, Ahmed Cevdet Paşa, Münif Paşa, Saffet Paşa, Sadullah
Paşa, Sadık Paşa, Hoca Tahsin Efendi gibi, bilgileri yanında edebî
kabiliyetleri de gelişmiş bulunan aydın devlet adamlarının etkileri
daha fazladır.
Bunlar arasında Münif Paşa ile Ahmed Cevdet Paşa’nın yeri daha ileridedir.
Ahmed Cevdet Paşa
(1822-1895), Kırklareli’nin bir köyünden Lofça’ya göçen bir ailenin
çocuğudur. İlk öğrenimini doğduğu yer olan Lofça’da yaptıktan sonra
İstanbul’a geldi ve medrese öğrenimine başladı. Devrin tanınmış
hocalarından dersler aldı. İlahiyat, Hikmet (Felsefe), Arap Edebiyatı,
Matematik, Arziyat (Jeoloji), Felekiyat (Astronomi) okudu. Farsça
öğrendi. Eski tarzda, hikemi şiirler yazdı. Bu
şiirlerin estetik seviye olarak yüksek olduğu söylenemez. Onun asıl
başarı sağladığı edebiyat sahası tarih yazarlığı ve dilbilgisidir
Çok çeşitli resmî görevlerde bulundu: Fuad Paşa
ile birlikte Bükreş’e gitti (1848), Dârülmuallimîn Öğretmen okulu)
müdürü ve Meclis-i
Maarif azası (1850), Fuad Paşa ile Mısır’a gitti (1853), Vakanüvislik
görevine getirildi (1855), Meclis-i Âlî-i Tanzimat azası (1857),
İşkodra Fevkalade Komiseri (1861), Bosna’da müfettiş (1863), Kozan
Fevkalade Komiseri (1865), Vezirlik rütbesi verildi, kısa bir müddet
Halep valiliği yaptı, Divân-ı Ahkâm-ı Adliye reisliğine getirildi.
(1866), MecelleHeyeti Başkanı (1868), Bursa, Maraş, Suriye, yanya
valiliklerinde bulundu. Adliye Nazırlığı (5 defa), Maarif Nazırlığı (3
defa), Evkaf-ı Hümâyûn Nazırlığı (2 defa), Dahiliye Nazırlığı ve
Ticaret Nazırlığı yaptı.
Bu
geniş görev yelpazesi, Ahmed Cevdet Paşa’nın hem siyaset, hem ilim, hem
de kültür-sanat hayatının tamamıyle içinde yer aldığını ortaya
koymaktadır.
Medrese ve tekke kültürünü alarak yetişen
Cevdet Paşa’nın Reşid Paşa’yı yakından tanıması, Paşa ölünceye kadar
çevresinden ayrılmaması onun için iyi bir ufuk genişletme fırsatı
olmuştur.
Değişik konularla ilgilendi ve önemli eserler kaleme aldı. 1855’te Sadrazam
Fuad Paşa ile birlikte kaleme aldığı Kavâid-i Lisân-ı Osmanî, Türkçenin
doğru okunup yazılması ile ilgili kuralları anlatır. Almanca’ya da
çevrilmiş olan bu eser, Encümen-i Dâniş’in ilk eseridir.8
Ahmed Cevdet Paşa’yı, “yenileşme hareketinin
içinde yer alan, yeni nizamın bizzat tatbikçiliğini de yapan bir
muhalif” olarak
değerlendirmek mümkündür. Meclis-i Âlî-i Tanzimat Âzalığı, Islahat
Komisyonu Âzalığı, Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi Reisliği, Meclis-i
Maârif Âzâlığı
ve Maârif Nâzırlığı gibi, yenilik hareketlerinin belirlenmesi,
planlanması ve uygulanmasıyla ilgili meclis ve nezaretlerde görev alan
Ahmed Cevdet Paşa, “devri gibi kurucu, yapıcı ve uzlaştırıcıdır. Devri
gibi Avrupa’ya hayran bir medeniyetçidir. Terakkîye inanır.”9
Fakat
aynı zamanda, “Biz o zamanlar ileri gidiyoruz der iken ne kadar geri
gittiğimizi ve kudretimizden ne kadar düştüğümüzü çok sonra anladık.
(…) Bizim bazı ahvâl,i husûsiyyemiz (özel durumlarımız) var ki başka
devletlere nâfî (yararlı) olan bize muzır (zararlı) olur.
Himâye-i
ecnebiyye belâsı bize yeter iken, belâ üstüne belâ olarak bir de
mahkeme-i muhtelite (karma mahkemeler) yapıldı. Ya o zaman, hikmete
muvafık yolda bir ticaret mahkemesi yapmak kabil değil miydi? Evet
kabildi, lâkin o zaman ser-i kârda (iş başında) bulunanlar dekaayık-ı
adliyeyi (adalet işlerinin inceliklerini) bilmezler ve erbâbından
öğrenmeğe tenezzül etmezlerdi.” (Cevdet Paşa’nın Sadullah Paşa’ya
Mektubu, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi-I, s. 67) diyecek kadar da
ihtiyatlı ve geleneksel yapıya saygılıdır. “O daima ayıklanmış eskidir.
”10
“… üzerinde durulacak asıl vasfı çalışkanlığıdır. Hayatı, işin
terbiyesi, işin zaferidir. 1850’den 1895’e kadar memlekette yapılan
şeylerin büyük bir kısmı onun eseridir. Adliye, Maarif, Dahiliye, Evkaf
nezaretleri asıl teşkilâtlarını onun nazırlık zamanlarında tamamlar.
Başta
Mecelle olmak üzere yeni yapılan kanunların çoğu onundur. Ceza, Ticaret
ve Arazi kanunları onun kavrayıcı ve amelî (pratik) zekâsının
mahsulüdür. Meclis-i Maarif, Meclis-i Vâlâ ve Şûra-yı Devletteki
vazifeleri, muhtelif nazırlıkları, valilikleri ve zaman zaman memur
edildiği ıslah ve tenkil cinsinden fevkalâde vazifeler gibi hakikaten
mühim ve yorucu işlerin arasında başta Tarih-i Cevdet olmak
üzere telif ve tercüme otuz cilde yakın, devri için daima ön safta
kalan bir eseri destekleyecek fikrî mesaiyi devam ettirebilmesi
hakikaten şaşırtıcı bir şeydir.”11
Ahmed Cevdet Paşa’nın eserlerinden bazıları şunlardır:
a)Tarih: Târih-i Cevdet (Encümen-i Dâniş
tarafından yazdırılan ve toplam 12 cüz olan bu eser, 1853-1883 yılları
arasında 30 yıllık bir emekle tamamlanmıştır.), Kısâs-ı Enbiya (12 cüz,
1774-1888)
b)Dil ve Edebiyat: Belâgat-ı Osmaniye (1880), Kavâid-i Osmanî (Fuad Paşa ile birlikte, 1884)
c)Muhtelif eserleri: Mukaddime-i İbn-i Haldun
(1860), Tezâkir (Cavit Baysun tarafından yayınlandı, 1953), Ma’rûzât
(Abdülhamid’in emriyle kaleme alınmış, tarihe ait bilgi notları)
Münif (Mehmed Tâhir) Paşa (1828-1910) Antep’te doğdu. 1851’de Şam
eyaleti Meclis-i Kebir kâtipliğiyle başlayan resmî görevleri yaklaşık
50 yıl sürdü. Başlıca şu görevlerde bulundu: Bâb-ı Âli Terceme Odası
Arapça ve Farsça mütercimliği (1852), Berlin Sefareti 2. Kâtipliği
(1855), Bâb-ı Âli Baş Mütercimliği (1862), Zabtiye Müsteşarlığı (1867),
Meclis-i Maarif Reisliği (1869), Tahran Sefirliği (1872), Maarif
Nazırlığı (1877, ilki), Ticaret Nazırlığı (1877), Maarif Nazırlığı
(1878, ikincisi), Maarif Nazırlığı (1884, üçüncüsü), Tahran Sefirliği
(1896)…
Maarif
Nazırlığına kadar çeşitli ve önemli resmî görevlerde bulunan Münif
Paşa, çok yönlü, araştırıcı ve gayretli bir aydın ve aşırılıkları
olmayan samîmî bir yenilikçidir. Arapça ve Farsça yanında Fransızca ve Almanca biliyordu, İngilizce öğrenmeye de çalıştı.
Berlin Sefaretinde görevliyken üniversiteye de devam etti; oradaki ilim
hayatı hakkında bilgi sahibi oldu. Batılı kaynakları doğrudan
okuyabilecek donanıma sahipti. Ülkenin ancak eğitim sayesinde
kalkınabileceğine inanıyordu.
Münif Paşa’nın Osmanlı toplumunun içinden
geçtiği değişme ve yenileşme macerası hakkındaki temel görüşü şudur:
Avrupa ilim ve tekniğini alalım, taklitçi olmayalım; kendimiz olarak
kalalım.
Özellikle
Mecmua-i Fünûn (1863-1865 ve 1882) adıyla çıkardığı dergiden dolayı hem
gazetecilik tarihimizde önemli bir yer edinmiş, hem de topluma
benimsetilmek istenilen “yeni yaşayış”ı tanıtma yolunda hizmet
etmiştir. Voltaire, Fenelon ve Fontenelle’in eserlerinden çevirdiği
yazılardan meydana gelen Muhâverât-ı Hikemiyye (1859) adlı eseri de
bizde Batı tipi aydın tabakanın yetişmesine katkıda bulunmuş olduğu
kabul edilen eserlerdendir.
“Münif
Efendi’nin bu eseriyle ebnâ-yı memlekete ifa ettiği hizmeti, kemâl-i
esefle tekrar ediyorum, devlet ifa edememiş ve belki ifa edenlere
manialar teşkil etmiştir. Binaenalyh Münif Efendi’ye muallimîn-i irfânı
milletin en müfidi nazarıyla bakmak ve nâmını hafıza-i ebnâ-yı vatana
nakşetmek cümlemiz için bir vazife-i şükürgüzârîdir.” 12
Mecmua-i Fünûn, Münif Paşa tarafından, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin yayın organı olarak Temmuz
1862’de çıkarılmıştır. İlk iki yıl aralıksız 24 sayı çıkmış, sonra
İstanbul’da baş gösteren kolera dolayısıyla aksamalar olmuş ve yayınına
33. Sayıda ara verilmiş; 1966’da kaldığı sayıdan devam ederek 14 sayı
daha çıkmış, 47. Sayıda yayını durdurulmuştur. Aradan uzun bir zaman
geçtikten sonra 1882’de dergisini yeniden yayınlamaya başlayan Münif
Paşa, ancak tek sayı çıkarabilmiş; yer verdiği bir makale yüzünden
yayını durdurulmuştur.
Derginin yazı kadrosunda Ahmed Vefik Paşa,
Münif Paşa, Ethem Pertev Paşa, Hayrullah Efendi gibi önemli imzalar yer
almıştır.
Münif
Paşa dergiye yazdığı önsözde, temel amacının vatan çocuklarını
yetiştirmek olduğunu belirtir. Kullanılan dil, amaca uygun olarak, sadedir.
Dergideki yazılarda kullanılan kavram ve terimlerin Türkçe olması ,
karşılığı bulunmayan kavram ve terimlerin de bulunması hedeflenmişti.
Cemiyet-i
İlmiye-i Osmaniye Münif Paşa tarafından kurulmuştur. Cemiyet üyeleri
Arapça veya Farsça’dan biri ile Batı dillerinden birini bilmek zorunda
idiler. Ayrıca ders vermeleri, çeviri yapmaları ve Mecmua-i Fünûn’un
yayınlanması işinde çalışmaları gerekiyordu.
“Münif Paşa éclectique bir
adamdı. Gazetecilikten başka, hukuk, iktisat, edebiyat, felsefe, hepsi
onu çekmiştir. Herkesin, her şeyi birden öğrenmeğe çalıştığı ve
gençlerin bazan hiç bir hocasız ve rehbersiz yepyeni bir bilginin
ortasına tek bir kitapla atıldığı böyle bir devirde bu çok tabiî idi.
Fakat asıl hüviyetini, ne bu tecessüs, ne de resmî hayatını o kadar
başarılı yapan büyük vazifelerinde aramalıdır. O da Cevdet Paşa gibi,
öğretmek için doğanlardandı. Ve ömrünün sonuna kadar öğretti.
Gazeteciliği dahi bir nevi hocalıktır.”13
Cevdet Paşa da, Münif Paşa da kuvvetli birer edebiyatçı değillerdi. Fakat her ikisinin de zaman zaman çok sadeleşen dil
ve üslûplarıyla, meselelere getirdikleri yeni bakış açılarıyla Tanzimat
devri edebiyatının hazırlayıcılarından oldukları kabul edilir.
Bir
toplumda her şeyi tamamen değiştirip yerine bütün unsurlarıyla başka
bir sosyal hayat ikame etmek mümkün değildir. Ancak, hiç bir toplum da
geleneksel hayatını yıllarca süren dış müdahalelere rağmen, olduğu gibi
sürdüremez. Önemli olan, değişirken dağılmamak ve aslını muhafaza
etmektir. Ahmed Cevdet Paşa, Münif Paşa, Mustafa Sâmî Efendi, Saffet
Paşa, Sadık Rıfat Paşa gibi şahsiyetleri, ifrat ve tefritten uzak
kalmaya çalışan tutumlarıyla, dengeli değişmenin emniyet unsurları
olarak kabul edebiliriz.
Onlar
devlet teşkilâtında çeşitli sorumluluk ve yükümlülükler almış ve
toplumun yönlendirilmesinde mevki-makamlarının imkânlarından da
yararlanmış olan kimselerdi; bir bakıma, ortaya çıkacak olumsuz
sonuçların vebâlini de yüklenmek zorundaydılar. Temkinli
davranmalarının en önemli sebeplerinden biri budur. “Tanzimat’ın
babası” olan Mustafa Reşid Paşa’nın bile, Islahat Fermanı’nın dış
müdahaleleri davet edici ve gayrimüslim tebaaya ziyadece taviz verici
mahiyetine “Hıristiyanların hiç bir şey yapmamışken bu kadar imtiyâzâta
nâil oldukları halde…”14
sözleri ile, Avrupa devletlerine şirin gözükmek için devletin aslî
unsuru olan müslüman halkın ikinci plâna düşürülmesine itiraz edişi de
bu temkinin göstergesidir.
Fakat
yenilik hareketleri artık kendi ideologlarını yetiştirmeye de
başlamıştır. Bunlar, resmî sıfatları veya siyasî nüfuzları icabı değil,
siyasî ve ideolojik görüşleri icabı yenilik hareketlerine girişen,
bunun -basit de olsa- felsefesini yapan, çalışmalarında edebiyat gibi
kuvvetli bir telkin ve tebliğ vasıtasından faydalanma imkânına sahip sanatçı-aydınlardır.
“Edebiyat (…) insanı istemediği halde çekip alır, durmadan onun içine nüfuz eder…”15
Bu nüfuz, elbette, kamu vicdanının oluşmasında ve bir davranış zinciri
hâline gelişinde kuvvetle rol oynar. Sosyal değişmeler, edebî
muhayyileye, sanat eserine, kitaba konu olmaya başladıktan sonra asıl
mihrakına oturma imkânına kavuşur. “Tarih
boyunca rastladığımız yığınla örnek gösteriyor ki kitaplar faydasız,
zararsız veya masum olmaktan çok, bütün olayların yönünü değiştirebilen
-bazan iyi, bazan kötü yönde- dinamik, canlı varlıklardır.”16
Tanzimat
dönemi aydınları, büyük bir bağlılıkla inandıkları Batılılaşma
faaliyetlerini edebiyatın konusu yapmakla çok önemli bir silâha
kavuşmuş oldular. Fakat Ziyâ Paşa, Nâmık Kemâl, Ali Suâvî, Ebuzziya
Tevfik gibi Tanzimat sanatçıları, edebî şahsiyetlerinin yanında,
ihtilâl düşüncesi de taşıyan kimseler olarak görmek gerekir. Bu
bakımdan, edebî faaliyetlerinden önce onların gizli
faaliyet-cemiyetçilik tarafını ele almakta fayda vardır. Bu suretle,
edebî faaliyetlerinin kültürel ve ideolojik arka plânını da vermiş
oluruz.
Yeni Osmanlılar Cemiyeti
“Âli Paşa’nın ağır ve ezici politikasına nihayet
vermek ve devlette bir idare-i ahrarâne vaz’eylemek… Bunu için evvelâ
Âli
Paşa’yı ıskat ve saniyen onun yerine usûl-i cedîdeyi tervil ve
hürriyetkâr idareyi temin edici bir hey’et tedârük ve ikame eylemek…
İcâb ederse Âli Paşa’yı izâle etmek…”17 amacıyla kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kuruluşu
hakkında Ebuzziya Tevfik şunları söylüyor: “… cemiyet-i inkılâbiyyenin
esası o gün mevzu-i bahs ü müzakere olur ki 1865 sene-i efrenciyesi
Haziran’ında bir Pazar günüdür, maatteessüf kaçıncı günü olduğu
müessislerce de muayyen değildi.
O
günkü müzâkere, idare-i mutlakanın idare-i meşrûtaya tahvili için
ittihaz olunacak tedâbir-i evleviyyeye, yani bir cemiyyet-i inkılâbiyye
teşkiline teşebbüs hakkında cereyan eder…”18
Kuruluş
macerası ve maksadı bu iktibaslardan kısmen de olsa anlaşılan Yeni
Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucuları Nâmık Kemâl, Nuri Bey, Âyetullah Bey, Reşad Bey, Refik Bey ve Âgâh Efendi’dir.
Cemiyet,
İtalyan Carbonari (kömürcüler) derneğinin tüzüğünü örnek almak
suretiyle bir de tüzük hazırlar. Ebuzziya Tevfik bu tüzüğün “bizim
muhit ve ahlâkımızı dikkate alarak” adapte edildiğini söylemektedir.19
Cemiyetin
kuruluşundan itibaren, gizli toplantılar düzenleyerek ülkenin içinde
bulunduğu durumu gözden geçiren, kurtuluş çareleri üzerinde görüş alış
verişinde bulunan Yeni Osmanlılar, son bir hamle olmak üzere, Sultan
Abdülaziz’e bir dilekçe verip meşrutiyet ilânını istemeye kalkışırlar.
Sultan Aziz’in çevresindeki ricalden bazılarına müracaat ederek destek
talebine karar verirler. Hattâ destekleneceklerine kanaatleri de
vardır. Fakat Âli Paşa bundan haberdar olur, teşebbüs sonuçsuz kalır.
İttifâk-ı Hamiyyet
de denilen bu cemiyetin genç mensupları, gizli faaliyetler yanında
yayıncılığa da ağırlık vermeye başlar; gazetelerde dahilî ve haricî
meseleler ele alınıp işlenir. Tabiî, bu tür faaliyetleri zülf-i yâre
dokunmadan yürütmek çok zordur. Nitekim, ateşli yazılar yayınlamakla
tanınan Muhbir gazetesi, Mısır valisinin yeni imtiyazlar istediğine
dair bir haber yayınlar. Mısır valisi, “Aziz-i Mısr ünvanı, kendisine
mahsus arma ile sikke darbı (para bastırma), müşirliğe (mareşalliğe)
kadar rütbe, kendisine mahsus alâmet ile nişan, askerinin yüz bine
iblâğı” 20 gibi fevkalâde önemli imtiyazlar peşindedir. Muhbir, bu istekleri kamu oyuna açıklamakla Bâb-ı Âlî’yi
rahatsız eder; gazete kapatılır. 4 Zilkade 1283/ 10 Mart 1867) tarihli
Tasvîr-i Efkâr’da Nâmık Kemâl’in “Mes’ele-i Şarkıyye” adlı makalesinin
yayınlanması geniş yankılar uyandırır. Arkasından da basını yakından
denetlemeyi hedefleyen meşhur Karar-nâme-i Âlî
yayınlanır (8 Zilkade 1283/ 15 Mart 1867). Resmî görevi bulunan cemiyet
mensuplarından bazıları hakkında sürgün kararları çıkarılır. (Ali Suâvî
Kastamonu’ya sürgün edilir; Nâmık Kemâl Erzurum Vali Muavinliğine, Ziyâ
Paşa Kıbrıs Mutasarrıflığına tayin edilmek suretiyle İstanbul’dan
uzaklaştırılmak istenilir.)
Avrupa Macerası
İçerde
havanın bulanması, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyelerini rahatsız ederken,
kaybettikleri ikbal ve itibarı yeniden yakalamak arzusunda olan bazı
kimselere de iyi bir ortam hazırlamış oldu. Bir kısmı aileden
politikacı da olsa kuvvetli bir siyasî terbiye ve tecrübeleri bulunmayan Yeni Osmanlılar, bir taraftan kendileriyle ilgili
endişeleri ortadan kaldırmak, bir taraftan da birtakım imkânları
bulunan “küskün ricâl”in desteğiyle mücadeleye devam edebilmek ümidiyle
bazı kimselere bel bağladılar. Onların
karşılaştıkları son duruma etkili şekilde müdahale eden en önemli
“imkân sahibi”, Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’dır.
Mısır
veraset usulünün değiştirilmesi suretiyle, ağabeyi İsmail Paşa’dan
sonra vali olma hakkı elinden alınan, malî haklarından da mahrum edilen 21
Mustafa Fazıl Paşa, İstanbul’dan elini çekmek istemiyor; yürüteceği
siyasî mücadelede katkısı olabilecek tanınmış muhalif aydınları
çevresinde bulundurmak istiyordu. Bu sebeple, durumları tehlikeye giren ve
“aydınlık fikirleriyle tanınmış kalem sahipleri” olarak kabul ettiği
Nâmık Kemâl ve Ziyâ Paşa’yı Paris’e davet etti. Ebuzziya Tevfik’e göre
gönderdiği davetiyenin meâli şudur:
“Memleketimizin
sevk olunageldiği mehâlik (tehlikeli işler) cümlemizin ma’lûmudur.
Zaman bize bir vazife-i mukaddese tahmil etmiştir ki o da vakit varken
mülkü bu tehlikeye düşmekten kurtaracak mânialar vücuda getirmeğe sa’y
etmek ve istikbal için te’min-i muvaffakiyyet eylemektir.
Sizler
memleketimizde efkâr-ı münevvere ile şöhret-şiâr iki sahib-i
kalemsiniz. Hamiyyetiniz, gayretiniz dirayetiniz sizi çekemeyen ve
me’muriyetle nefyetmek isteyen muhbirân-ı vatanın bile müsellemidir.
Gayet
vâsi’ olan sâha-i hürriyette vatanın saadet ve selâmetine kaleminizle
hizmet etmek zamanıdır. Sizi bu hizmeti birlikte îfâ için Paris’e davet
ediyorum. Meftun olduğunuz hamiyyet-i vatanperverâneden ümidvârım ki, aynı hamiyyet neticesi olan bu davete icabet buyrulur.
Hiç
bir fikr-i dîgere mahmûl olmayacağından (başka hiçbir maksada
yorulmayacağından) emin olduğum için, serbestçe beyan ederim ki,
maksadı istihsal edinceye kadar hepinizi ve beraber götürmeğe lüzum
gördüğünüz erbâb-ı kalem ü hamiyyeti ikdâ edecek kadar param var ve
emrinize müheyyâdır.” 21
Bu davet üzerine, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Mehmed Bey, Reşad Bey, Nuri Bey, Âgâh
Efendi ve Ali Suâvî Paris’e giderler. Mustafa Fazıl Paşa, davetiyede
vaad ettiği gibi, geçimlerini sağlayacak desteği verir. Onlar “gurbette
vatan kurtarma sevdası” peşinde birçok sıkıntıya katlanmak zorunda
kalırken, İstanbul’da kalan arkadaşları da sıkı takipler, tutuklamalar ve görevle uzaklaştırmalar sonucu dağılırlar.
Nâmık
Kemâl ve arkadaşlarının ilk günleri çevreyi tanıma ve uyum sağlama,
yapılacak çalışmaların görüşülüp planlanması ile geçer. Kısa bir müddet
sonra, Fransız İçişleri Bakanlığınca Sultan Abdülaziz’in Paris ziyareti
sırasında (23)
Fransa’da bulunmalarının sakıncalı olduğu kendilerine bildirilir. Bir
kısmı Londra’ya gider, diğerleri çeşitli Avrupa ülkelerine dağılırlar.
Sultan Abdülaziz’in Paris ziyaretinden sonra Mustafa
Fazıl Paşa affedilir; bilâhare İstanbul’a döner. Avrupa’da Jön Türk
olarak
bilinen Yeni Osmanlıların durumu kötüleşmiştir. Bir yıl kadar süren bir
boşluğun ardından, yine Mustafa Fazıl Paşa’nın maddî desteği ile yayın
faaliyetlerine girişirler. Ali Suâvî Muhbir’i (Londra, 31 Ağustos
1867), Ziyâ Paşa Hürriyet’i (Londra,29 Haziran 1868; daha sonra
Cenevre’de), Ali Suâvî Ulûm’u (Paris, 1 Ağustos1869), Mehmed Bey
İttihâd’ı (Paris, 15 Mayıs 1869), yine Mehmed Bey İnkılâb’ı (Cenevre,
28 Nisan 1869) çıkardı. Bunlar arasında Muhbir ve Hürriyet daha geniş
etkiye sahip olabilmiştir.
Bu
gazetelerde çıkan yazıların geniş halk kitleleri arasında doğrudan ve
derin etkiler bıraktığı iddia edilemezse de aydınlar ve devlet adamları
üzerindeki etkileri hayli derin olmuştur. Esas fikirlerini meşrûtiyet
fikri etrafında yoğunlaştıran Yeni Osmanlılar, özellikle Bâb-ı Âlî’yi
rahatsız etmiş; bu yüzden hükûmet, Avrupa hükûmetleri nezdinde çeşitli
teşebbüslerde bulunarak onların yayın faaliyetlerinin kısıtlanmasını da
sağlamıştır. Hürriyet gazetesinden aldığımız ve “Kemâl” imzalı
aşağıdaki yazı, Yeni Osmanlılar’ın karşılaştıkları bazı engellemeler
hakkında bilgi vermek ve onların bu suçlamalara nasıl karşılık
verdiklerini anlamak bakımından, iyi bir örnektir:
“Fırkamız
meydana çıktı çıkalı İstanbul’da bir hayal levhası peydâ oldu. Bir
tarafına bir elinde şarâb bir elinde baston bir adam resmolunmuş,
ayağının altına şeyhülislâmlar, kazaskerler verilmiş; öteki tarafına
yine o adam bir elinde kitab bir elinde kılıç olduğu halde tasvir
edilmiş, ayağının altına patrikler, piskoposlar atılmış.
Yeni
Osmanlılar’ın hâlini bilmek için her kim büyüklere müracaat ederse ve
şu müracaat eden Osmanlılardan bulunursa bu levha-i hayâlin şapkalı ve
bastonlu tarafı gösterilir; yok Avrupalılardan ise, derhal kılıçlı
kitaplı cânibi çevrilir.
Biz
İstanbul’da iken içimizden bir büyük zât vükelâdan birinin meclisinde
bulunur. O esnada meclise bir Avrupalı gelir. Sevk-i kelâm ile ‘aman
Yeni Osmanlılar namında bir fırka çıkmış, bunların efkârı nedir’ yollu
sorar. Vükelâdan olan zât ‘evet öyle bir fırka var. Birtakım erbâb-ı
ma’rifettir ki milliyet dâiyyesiyle mecbûl olduklarından Avrupalıların
İslâmı ezerek Hıristiyanları şımartmasından
dolayı şikâyet ediyorlar. Hattâ ben bile onlardanım’ der. Yeni
Osmanlılardan olan zât buna karşı ‘ efendim ihsan buyurun, vâkıa Avrupalılar
Hıristiyanları himaye ediyorlar. Müsavat bir dereceye kadar imtiyaz
mertebesine vâsıl oldu; fakat Yeni Osmanlılar Hıristiyanları İslâmın
derece-i mazlumesine indirmek istemezler. Umum ahalinin hakları olan
derece-i hürriyyete îsâlini arzu ederler’ meâlinde mukabele eder. İşte
hakikat-i hal dahî budur.
Görüyoruz ki Osmanlıların fetânet-i tabiiyyesi
kendilerine karşı bize isnâd olunan şeylerin hakikatini pek a’lâ
keşfediyorlar.
Lâkin bazı Avrupalılar levha-i hayâle hakikat aldandıklarından mıdır yoksa aldanmağı
daha fâideli gördüklerinden midir nedir, her yerin gazetelerine
muhbirlik ederler: ‘Yeni Osmanlılar müddeâlarını din üzerine te’sîs
ediyorlar. Onlardan hayır me’mûl olunmaz’ derler.
İşte
zuhûrumuzdan beri efkârımızca bize bulabildikleri kabahat budur. Evet
biz din üzerine te’sîs-i müddeâ ederiz. Dinin ahkâm-ı siyasiyyesinde
mânî-i terakkî olacak bir şey görmedikten başka şuna lâyıkıyla yakîn
hâsıl ettik ki vatanı kurtaracak hürriyyet-i âmmeyi hâsıl eyleyecek bir
çare var ise zikr olunan ahkâma müracaattir. Bu bâbda her kimin bir
şüphesi var ise meydana koysun. Yeni Osmanlılar halline müsâraat eder.
Ey mösyöler, din var iken terakkî mümkün olamayacağını siz neden
bildiniz? Acaba tâbî olduğumuz mezhebin ahkâmından hiç haberiniz var
mıdır? Bizde indallah ve indennâs her fi’linden mes’ûl olan erbâb-ı
hükûmeti papalar gibi ma’sum mu kıyas ediyorsunuz? Ulemâyı papaslar
hükmünde mi tutuyorsunuz? Hıristiyanlara zulmetmekliğimizden mi? Bilin
ki dinimizin ahkâmına göre hukukca herkes müsâvîdir. Düşünün ki
İspanyollar Gırnata’yı aldıkları zaman halkı tebdîl-i din icbârıyla
ateşlere yaktılar: Biz İstanbul’u aldığımız vakit her mezheb sahibine
icrâ-yı âyin için me’zûniyyet-i kâmile verdik.
Ahkâm-ı dine ittibâ edersek size ondan büyük emniyyet olamaz ki kimseye zulm değil hîle bile etmeyiz.
Sübhânallah
biz usûl-i meşveret istiyoruz, meclis-i şûrâ-yı ümmet talebindeyiz.
Onda her mezhebden adam bulunacak, hükûmete nezâret edecek; umum halk
hürriyyet-i siyasiyyesine mâlik olacak. Bu müddeâlarımızı din üzerine te’sîs
ediyoruz. Siz yine tutup dinimizi mânî-i terakkî addediyorsunuz.
Terakkî birkaç kişinin dest-i istibdâdında kalmakla mı olur?
Diyorsunuz ki Asya’da bu kadar milyon nüfûs çürüyüp duruyor. İslâmın kavaidinde ne hâssiyet olduğu bundan ma’lûm olur.
Bilmiyorsunuz ki halkın çürümesi o kavâide ittibâ
olunmadığındandır. Bir kere düşününüz Romalıların inkırâzından sonra
âlemde müessir-i medeniyyeyi ibka eden İslâm değil miydi? Maârif-i
hikemiyyeyi
tevsî ve ihyâ eden İslâm değil miydi? Sizden birtakım ukalâ ‘Avrupa’nın
üstâd-ı maârifi Endülüs Araplarıdır’ diye bağırıyorlar. Onlar İslâm
değil miydi?
Eğer sizin medeniyyet zannettiğiniz şeyler karıların
açık saçık sokağa çıkması ve meclislerde dans etmesi ise onlar
ahlâkımıza muğayirdir; biz istemeyiz, istemeyiz, bin kerre istemeyiz!
Biz o milletiz ki din sayesinde Hicaz’ın iki küçük şehrinden
çıkarak dünyanın üç büyük kıt’asına istîlâ ettik. Ma’rifet ve celâdetçe
Yunanlıları Romalıları geçtik. Bir kere esâret bârını üzerimizden
atınca kaybettiğimiz mertebe-i i’tilâya az zaman içinde yine suûd
edeceğimizden emîniz.”
İstanbula Dönüş
Avrupa’da
medenî dünyanın çehresini yakından görme ve gözleme imkânını bulan,
gazeteler yayınlayıp inkılâpçı, hattâ ihtilâlci fikirlerini kamuya
ulaştırmak için hayli azim gösteren, bazıları (Mehmed Bey, Nuri Bey ve
Reşad Bey) ordusunda İspanyollara karşı fiilen savaşacak kadar
Fransa’ya bağlılık gösteren, fakat karşılaştıkları çeşitli durumlardan
çıkardıkları derslerle her geçen gün duyuş ve düşünüş dağarcıkları
zenginleşen Yeni Osmanlılar, birlikte mücadele anlayışını
kazanamadıkları için, zaman içinde birbirleriyle çekişmeye başladılar.
Bu durum onların etkileme gücünü hayli azaltmıştır. Üstelik, “hamiyyet
duygusuyla ve hamiyetlerine güvenerek” onları Avrupalara davet eden
Mustafa Fazıl Paşa, Bâb-ı Âlî
ile anlaşarak maddî yardımını kesti. Bu durumda uzun süre gurbette
kalmalarına imkân bulunmadığından peyderpey yurda döndüler.
İçlerinde edebî yetenek ve donanımı zengin olanlar
vardı; bunlar, artık, gurbetçi ideolog vasfından sıyrılacak ve
mücadelelerine birer edîb-i müceddid sıfatıyla devam edeceklerdir.
Asıl ukmduklarını bu safhada elde ettikleri söylenebilir. Çünkü değişik
edebî türlerde sosyal faydayı ön plâna alan eserler yazmak suretiyle,
1870 sonrası Türkiyesinde birer mürebbî, birer muallim olmuşlardır.
Onların bundan sonraki mücadelelerini, devrin edebî çehresiyle birlikte değerlendirmek daha doğru olur.
Tanpınar, a.g.e., s.179-180
Hürriyet, Sayı:11, 7 Septembre/ Eylül (20 Cemaziyelevvel 1285) 1868, sayfa: 7 (Ziya Paşa’nın meşhur Şiir ve İnşâ makalesi

Etiketler:
Bilimler
Edebiyat
Tanzimat Dönemi Edebiyatına Giriş
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |