Okunma: 687 kez
1- "Akla" ve "vicdana-gönüle" dair düşüncelerinizi anlatabilir misiniz?
“Akıl” olmazsa olmaz koşulu insan olmanın. İnsanoğlu, dünyayı/evreni, teoriler yöntemiyle “aklına uygun” bir biçimde kurgular ve aklının kurguladığı bu kurmaca evrenin bir yerde, bir biçimde sahici Evren'in gerçekleriyle çakışacağını umud eder. Matematikçiler ve fizikçilerin bütün uğraşları, kurmaca da olsa, tutarlı, bütünlüklü, işlevsel, bir Evren tasavvuru inşa etme çabasıdır.
( www.genbilim.com )
Bu mümkün olabilmiş midir? Evet. Aklın
kurguladığı matematik, fiziki oluşumları, kimyasal dönüşümleri, açıklayabildiği
sürece, evet. Örneğin, Maxwell, ışığın bir elektromanyetik dalga türü olduğunu
matematikle oynarken keşfeder; fizikçiler test eder, doğru olduğu ortaya çıkar.
Einstein, enerji-kütle denklemini (E=mc2) göreceliğin matematiği ile oynarken
bulur; doğru olduğunu nükleer bomba kanıtlar. Öte yandan, vicdanın/gönülün
denetiminde olmayan insan aklının şerir olabildiği bir vakıadır. Fransız
Aydınlanması’nın “insan aklının/mantığının beşerin esenliğini sağlamaya
yeteceği” savının doğru olmadığı, teknolojinin şer’e hizmet etmesinin
önlenememiş olmasının tasdikindedir. Birbirinden vicdansız iki dünya savaşı,
Vietnam, Afganistan vb., son olarak da Irak. “Ahlâki değerleri reddeden
bilim, zehirli bir yılan gibi şerir olur” deyişi, en az iki yüz yıllık bir
gözlemdir.
2- Sizce "Batı aklı" ile "Doğu aklı" ve "İslâm aklı" arasında bir paralellik var
mı?
Galiba sizinle “akıl” nedir sorusu üzerinde mutabakat sağlamamız lâzım. Ben
“akıl” derken, sadece insana mahsus olan düşünme, anlama, kavrama ve
davranışlarını ayarlama melekesinden bahsediyorum. Bu çerçevede, “akıl” aynı
akıldır, ateş yakar, su boğar gibi hakikatler evrensel kabul görür, ancak, aklı
dizginleyen ya da coşturan saikler farklılaşır. Öte yandan, aklın tek tanımı da
bu değildir. Tecrübeyle sabit olmamakla birlilkte akıl yürütmelerin temel aldığı
a priori yani “kabullenilmiş” ilkeler sistemine de, çıkarım/usavurum
yoluyla fikir yürütme ve doğru hüküm verme melekesine de “akıl” dendiği vardır.
Sonra, “idrak” diye de birşey var ki, onu da kavramlar, olaylar,
vakıalar/veriler arasındaki ilişkileri idrak melekesi olarak tanımlarlar.
Sorunuza buradan baktığımda, “Batı aklı,” “Doğu aklı,” “İslâm aklı” gibi
farklılaştırmaları marjinal görmekle beraber, “idrak”ın toplumların dünya/evren
görüşleri doğrultusunda farklı sonuçlara götürebildiğini teslim ederim. Diğer
bir ifadeyle, aklın yolu da bir olmayabilir, nitekim.
3- Aydınlanma aklı nereye oturtmuştur? Yani orta çağ Avrupa'sı "aklı" aydınlanma
çağı ve devamındaki Avrupa aklı arasındaki fark nedir? Paul Hazard'ın " Batı
Düşüncesinde Büyük Değişme" isimli kitabında geçen "Akıl denen serderge, yepyeni
bir elbise ile geliyor" sözünü nasıl açıklarsınız?
Şöyle söyleyeyim: Aydınlanma, doğrudan tecrübeden kaynaklanmayan, a priori
öncüllerden yola çıkan ilkeler sistemine, fikir yürütme ve hüküm verme yöntemine
itibar etmeyi bırakmış, hakikate a posteriori yani denenmiş/sınanmış
veriler, kavramlar ya da olaylardan ulaşma yolunu seçmiştir. Aradaki fark
hakikate ulaşma yöntemindeki farktır. Yeri gelmişken, bence, Doğu-Batı ayırımı
da Aydınlanmanın tezgâhından geçmiş olanlar- Aydınlanmanın tezgâhından geçmemiş
olanlar olarak yeniden tanımlanmalıdır. Öte yandan, Paul Hazard ne demiş
bilmiyorum ama Kuantum Fiziği ile birlikte, Aydınlanma ile gelen “kesin” yani,
siyah-beyaz, yani 0/1, doğruların şiddetle sarsıldığı da bir vakıadır.
3- Mutlak Hakikate bakışınız anlatabilir misiniz? Sizce bütün insanlığı
kuşatacak tek bir mutlak hakikat var mıdır?
Dinin ve bilimin, dilerseniz, apriori ve aposteriori ilkeler sisteminin
hakikate giden yolun iki yüzü (şimdilik iki yüzü! - bir üçüncü ilkeler sistemi
herzaman çıkabilir) olduğuna inanırım. “Tek bir mutlak hakikat”e gelince, onun
ne olduğunu ancak Yaratan bilir. İnsanoğluna düşen, aklını ve gönlünü açık
tutmak, Allah’ı kendi aklıyla kısıtlamamaktır.
4- "İnsanoğlunun özde iyi olduğu, fıtratında kötülük bulunmadığı inancı dünyaya
hâkim olduğu sürece, özgürlüğün şer lehine bükülmesi kaçınılamazdır. Dünya
insanlara aittir inancı, şerden yanlış toplumsal yapılanmalar sorumludur inancı
geçerli olduğu sürece, özgürlüklerin şer lehine bükülmesi kaçınılmazdır."
Soljenistin'ın, kitabınızda bahsettiğiniz bu sözünden yola çıkacak olursak:
İnsanın fıtratının esası olan iki zıt kutup "hayr ve şerr" neye göre sorusunu
ortaya koymaz mı? Yani, "neye göre "hayr ve şerr" ?
Vicdana göre, gönüle göre hayr ya da şerr. Kitaplı ya da kitapsız, dünya
dinlerinin tümünün hemfikir oldukları bir kavram varsa o da “şerr” kavramıdır.
Eşrefi mahlûkat isek, meselâ, hayvanlara eziyet şerr faslındandır, öyle değil
mi? Öte yandan, mutlak şerr – mutlak hayr kutupları arasında gri bir alan da
vardır.
5- İslâm'a bakışınızı, onu nasıl değerlendirdiğinizi öğrenebilir miyiz?
Semavi dinlerin en mütekâmili, en ihmal edilmiş, en az anlaşılmış olanı.
Bununla beraber, sorunuzu yadırgadığımı da belirtmek isterim – çünkü, nihayet
bir dergi söyleşisi yapıyoruz. Sorunun hakkını verebilmem için kıyaslamalı
dinler değerlendirmesi gibisinden devasa bir siparişin altından kalmam gerekir!
Buna da ne zemin, ne de zaman müsait!
6- Şamanzim sizin için ne mânâ ifade ediyor?
Mitoloji. Eğer Türk şaman/mitolojisinden bahsediyorsanız, çok naif olduğu
kadar da çok derin, çok zengin, çok güzel olduğunu söyleyebilirim. Keşke,
Zeus’tu, Afrodit’ti derken, bir de kendi mitolojimizi öğrensek de Akene’nin,
Beyaz Kaz’ın keyfini çıkartsak; Demirkazık’tı, Polaris’ti öğrensek. Tarih
sıçrama yapmaz, bilirsiniz. İyi bir sosyolog ya da sanatçı, İslam öncesi
toplumun zihinsel terkibini tanımalıdır ki, günü doğru değerlendirebilsin.
7- Alev Alatlı, "Mutlak Hakikat"i Rusya'da mı keşfetti? Veya "mutlak Hakikat"e
Rusya'da mı teslim oldu?
Bu soruyu adamakıllı açmanız lâzım. “Mutlak Hakikat”i keşfetmekten, hele de
“teslim olmak”tan kastınız, Müslüman olmam için Rusya’yı öğrenmemin gerektiği
gibi bir ima içermese gerek?! “Tek bir mutlak hakikat”e gelince, az önce
söylediğim gibi, onun ne olduğunu Yaratan bilir. İnsanoğluna düşen, aklını ve
gönlünü, dine de, bilime de açık tutmak, kendi aklının dalkavuğu olmamaktır.
9- "Şöridenger'in SCHRODINGER’in Kedisi- Rüya ve Kâbus"ta izahını
yaptığınız, "saçaklılık, kırçıllı" dünya görüşü "herkesin hakikati kendisine,
herkes istediğini yapmakta özgürdür" anlayışları; liberalizm, personalizm veya
bütün insanlığı kuşatıcı mutlak bir "hakikat yoktur", zamana, çağa, ve
toplumlara görece değişir" diyen post-modernizme ait felsefî anlayışlar
tarafından temel alınmış değiller midir?
Gelin, sondan başlayalım: liberalizm 1600’lere, humanizmin bir türevi olan
personalizm 15. yüzyıl İtalyasına, relativism asgari İ.Ö. 5.yüzyıl sofistlerine
gider; yani post-modernizmin ürünleri değildirler. Postmodernizm, adı üstünde:
modernizm-sonrası. Yani? Yani, modernizmi oluşturan paradigmaların iflâsından
sonraki dönem. Neydi bu paradigmalar? Batı zihniyetini şekillendiren,
doğru-yanlış çetvellerini tanzim eden Aristo’nun mantığının siyah-beyaz
kuralları. İzleyen kuşaklar, evreni Aristo mantığı ve bilimsel eğilimleri
doğrultusunda algılamaya devam ettiler; matematik, klasik fizik, mantık, hatta
sosyal bilimler, sanat ve kültür, hükümlerin doğru veya yanlış oldukları esasına
göre şekillendi. Bir şey ya öyledir, ya da değildir; A ya A’dır, ya da A
değildir; hem A’dır hem de A değildir olamaz – dı; “-dı” diyorum, çünkü kuantum
fiziği ve refakatçisi saçaklı (fuzzy) mantık bu anlayışa ciddi bir darbe
indirdi. Herneyse. Aristo çıkışlı mantık doğrultusunda her yasa, her yönetmelik,
her kural kesindir ve “doğru düşünme” yöntemi iki bin yıldır Aristo’dan sorulur.
Oysa, işin aslı, bu dünyaya dair olup da yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış
olduğu kanıtlanmış tek bir olgu ya da verinin olmadığıdır. ''Matematik kanunları
gerçeği yansıttıkları sürece kesin değillerdir. Kesin olduklarında gerçeği
yansıtmazlar,” diyen Einstein'in kendisidir. Matematiğin dünyası, sahici
dünyadan farklıdır; tarif ettiği dünyaya uymaz. Birisi yapay, cetvelle çizilmiş
gibi düzgün; ötekisi sahici yani dağınıktır, pusludur, yani, Saçaklı”dır,
kırçıldır. Keza, fiziğin tanımlamaları da yüzde yüz değildir. Fizik, doğrusal
sistemleri çözer, ne ki, gerçek dünyada doğrusal sistem yoktur. Şu şöyle
etkilenirse, bu sonuç alınır şeklinde kesin bir şey söylenemez. Fizik kuralları
ancak belirli bir yere kadar doğrudur. Gerçek, “Bakalım Mevlâm neyler, neylerse
güzel eyler”e, doğrusal sistemlere olduğundan çok daha yakındır. Dahası, “Bazı
şeylerin ilkesel olarak bilinemez olduğu” Werner Heisenberg tarafından daha
1920’lerde matematiksel olarak kanıtlanmıştır ki, bu modernizmin aldığı en büyük
yaradır.
“Saçaklı” ya da “kırçıllı” diye Türkçeleştirdiğim “fuzzy” mantık, Artisto
mantığının şekillendirdiği insan aklının dünyaya ve evrene dair tartışmasız
gerçeği çözemeyeceğini kanıtlar. Böylece, modernizmin “mantık ve bilimden
uzaklaşmak, Doğu mistisizminin ‘mantıksız saçmalıklarına’ kapılmak demektir”
söylemine esaslı bir darbe vurulur. Siyah-beyaz olmayan düşünce biçiminin
karışık kafalar, yanlış ölçümler, kötü tasarımlar, özensiz gözlemler,
bilgisayara yüklenemesi imkânsız verilerden ibaret olduğu hükmü sarsılır.
1970’lerin başlarından itibaren Batı düşünürleri, “Aristo’nun yanlışlık
yaptığına, söylediklerinin o günlerin popüler kültürünü yansıtan bir kapris
olduğuna karar verirsek ne olacak? Ya siyah-beyaz mantığın kabulü apaçık bir
mantık zorunluluğu değil de, o günlere özgü bir zevk, bir kapris ya da kültürel
şartlanma ürünüyse ne yaparız? Aristo felsefesini fizik teorilerimizde
reddediyorsak, akıl yürütürken ya da bilgisayarlarımızı tasarlarken neden
kullanmak zorundayız? Aristo’nun koyduğu sınırlarının dışındakiler neler?
Çokdeğişkenli (multivalued) ya da Saçaklı mantıktan ne haber? Doğu ülkelerinin
(burada ‘doğu’ ülkelerinden kast, Jaonya, Çin ve Hindistan’dır) yüksek
teknolojisine sızan saçaklılığı nasıl açıklayacağız? Saçaklı mantığın yeri
neresi? Doğulu inanç sistemlerinin neresine oturuyor?” gibi soruların
cevaplarını arıyorlar.
Hasılı, “Sen haklısın, sen de haklısın, sen de haklısın” diyen Nasreddin Hoca,
“Yeni Fizik” dünyasının sembollerin birisi olarak yurtdışındaki konferanslarda
yerini alıyor “Saçaklı Devrim” dedikleri değişimi açıklamak için kullanılıyor.
Birşey ya böyledir ya da değildir, terkibi, birşey hem böyledir hem de değildir
terkibi ile yer değiştiriyor. Schrödinger’in kedisinin aynı zamanda ölü ve diri
olabilmesi keyfiyeti, Kuantum fizikçileri ile sufi tayfasının kolkola
dolaşacakları çağın geldiğini haber veriyor. Ve tabii bütün bunlar doğruysa,
bütünlükçü, tasavvufi düşünceye yatkınlığı nedeniyle Müslüman yeni fiziği ve
onun getirdiklerini daha kolay içselleştirecektir diye ummak, klasik fiziğin,
positivizmin siyah-beyaz, kurallara boğulmuş pozitivist dünyasını kolay
içsselleştiremeyen İslam için 21.yüzyılın, 19.yüzyıldan daha çok daha verimli
düşünmek imkân dahiline giriyor.
10- Rüya ve Kâbus isimli kitaplarınızdaki "Onarımcılar"ın sahip oldukları dünya
görüşünü izah edebilir misiniz? "Onarımcılar" bir "İslâm-Şamanizm" kompozisyonu
görüntüsü veriyor. Bu konudaki cevabınız nedir? "Gogol'ün İzinde" isimli 3
ciltlik eserinizle, diğer eserlerinizi bir karşılaştırdığımızda, "iman ve küfür"
arasında bocalayan İmre Kadızade'nin, olgunlaştıkça, "Mutlak Hakikat"e
teslim olan "Güloya Hanım"a dönüştüğünü görüyoruz. Bu tesbitim yanlış mı
acaba?
- Bakın, siz, siz olun roman karakterilerini ne bu kadar ciddiye alın, ne de
romancının kişiliği ile bütünleştirip, çıkarsama yapın. Kadızade, ne kadar
kurgubilim kahramanıysa, Güloya da o kadar kanlı canlı ve Rusya’nın güncel
hallerini çözmeye çalışan birisi olarak kurgulanmıştır. Onarımcılar’a gelince,
onlar, Hakikat’ı genelde kabul gören halihazır tümdengelimsel sistemlerle malûl
olmadan, tümevarımsal yöntemle ararlar. "Millete hizmet etmek istiyorsan
elinden gelen işle başla!" disturu doğrultusunda hareket ettikleri için
kalıplanmış, kağıda dökülmüş bir dünya görüşünden değil, dinamik bir “akı”dan
yani her an gelişen, açılan, dönüşen varoluştan söz ederler. Dünya ve evrene
dair bilgileri, insanoğluna dair hiçbir bilginin, deneyimin, geleneğinin
küçümsenmemesi, yoksayılmaması gerektiği şeklindedir. Bu deneyimler,
Heisenberg’in de olabilir, Altaylı bir şamanın da, Hazreti Musa’nın da, Başbakan
Menderes’in de. Diyeceğim, varsa İslâm-Şamanizm kompozisyonu diye birşey,
Hakikat arayışındaki enstantanelerinden birisi olmalı, asla bütünü değil.
11- Eserlerinizde, "büyük bir "afazi"ye kurban gitmiş Türkiye ve dünyayı yeniden
kendine getirecek düşünce ve eylemlerin, bu afazinin esas sebebi olan Batı
düşüncesi ve hayat tarzının bir yansıması olduğu hissediyoruz. Bu konuda neler
söyleyebilirsiniz? Yani Batı'ya karşı çıkarken, Batıcı olmak, Batıcı bir dille
karşı çıkmak vs.
İki arada bir derede kalmışlık olduğu şeklinde bir öneri getiriyorum. Az önce
de ifade etmeye çalıştığım gibi, benim meselem “Batı” dediğimiz o namevcut bütün
değil. Asıl mesele Aydınlanmanın tezgâhından geçmişlik ve geçmemişlik
meselesidir ki, şundan daha iki yıl önce 2006’da, ABD’de yapılan bir araştırmada
deneklerin %45’i Tekvin’in yaradılış anlatımına inandıklarını ifade etmişlerdi,
Big Bang’a ya da Darwin’e değil. Amerika’dan daha “Batı”sı da yok, var mı?
12-Türk aydını, bu millete ait bir dil meydana getirebilmiş midir? Bu bağlamda,
bu Milleti, Yani Kürdünden, Laz'ına kadar Anadolu'daki Müslüman Türk milletini
nasıl anlamlandırırsınız?
Aydınlar “dil” filân meydana getirmesinler, Allah aşkınıza! Birarada yaşayan
insanlar ortak dillerini eninde sonunda kendileri yaratırlar; dışardan müdahale
olsa olsa afazi doğurur yani kaş yaparken göz çıkarır. Biz yaşadık bunu,
biliyoruz. Kürt’tü, Lâz’dı gibi kimlik arayışlarına da özel anlam atfetmiyorum,
doğrusu. Önemli olan, belirli bir zaman kesitinde yaygın olan dünya görüşünün
paylaşılıp paylaşılmadığı. Nitekim, ne sosyalist solda, ne tarikat ehlinde, ne
de finans kapitalizminde etnik kökenlere bakılmıyorsa, nedeni budur.
13-Sizce, Saçaklılık, çağın en önemli hastalığı olan "önemsizleştirme,
değersizleştirmeye" gidişte önemli bir kavşak değil mi?
Hayır, değil. Tersine, ya-ya da mantığının yoksaydığı varoluşların yeniden
canlanması anlamına geliyor. Size bir örnek vereyim: müzik. Yakın zamana kadar
Türk müziğinin do, re, mi şeklinde sınıflandırılmış Batı notaları arasında kalan
ara sesleri inlemekle ağlamakla bir tutulup değersizleştirilirken, gri-alanın
varlığının kabul edilmesiyle birlikte yeniden varolma noktasına geldiler.
Saçaklılığı yozlaşma gibi algılarsanız, yanlış yapmış olursunuz.
14- Ilımlı İslâm projesine bakışınız nedir? Bu mânâda "Dinlerarası Diyalog"
projesinin aktif mimarı "Stalin "ile günümüzdeki uygulayıcısı "Fetullah Gülen"
hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Fethullah Gülen ile Stalin’in adının aynı cümlede anmış olmanızı ayıpladığımı
bilmenizi isterim. Bu denli indirgemeci ve kaba bir yaklaşım, fevkalâde
yakışıksız olmanın ötesinde, meseleleri doğru değerlendirmeniz, doğru hüküm
vermeniz önündeki en büyük engeldir, haberiniz ola. Ilımlı İslâm hakkındaki
düşüncelerime gelince, sitemdeki makalelerimde bulabilirsiniz.
Fazıl Duygun Röportajı, Eylül 2008, Aylık

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
İnsanoğluna Düşen....
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |