1. Genel Değerlendirme:
ABD, neoconsarvative (neo-con, yeni muhafazakâr) siyasal ideoloji ve neoliberal ekonomi anlayışı çerçevesinde şekillendirmeye çalıştığı postmodern küresel sistemin kendi hâkimiyetinde sevk ve idare edilebilmesi için, “radikal İslâm, küresel terör ve medeniyetler çatışması” faktörlerini ciddi bir propaganda aracı olarak kullanmaya çalışıyor.
Bu amaçla, ABD önderliğindeki
koalisyon güçleri, 11 Eylül süreciyle birlikte,
Genişletilmiş Ortadoğu Coğrafyası
sınırlarının bütününü
kapsayan hâkimiyet mücadelesi ya da neoemperyalizm
hareketini Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) şemsiyesi
altında gerçekleştirecek şekilde
planlamışlardır. Kuzey
Afrika, klasik Ortadoğu, Türkiye, Kafkaslar, Orta Asya,
Çin’den Rusya’nın iç kısımlarına
kadar uzanan geniş coğrafyanın tamamını
kapsayan Genişletilmiş Ortadoğu Coğrafyası
içerisindeki 40 kadar devletin toprakları üzerinde
yüzlerce “piyon” devletçik ya da kent devleti
kurmayı amaçlayan BOP, değişik koalisyon üyesi
devletlerin desteğine rağmen, temelde ABD-İsrail-Avrupa
Birliği (AB) mihveri tarafından yürütülmektedir.
Dolayısıyla, New York kentindeki İkiz Kulelerin
saldırıya uğramasının arkasındaki
destekçi güç olarak kabul edilen Afganistan’daki
Taliban Yönetimi ve o ülkede yerleşik olduğu
varsayılan El Kaide örgütü üzerinden
başlatılan operasyonlar, Afganistan’ın
işgalinden sonra Irak’ın teslimine ve arkasından
da Lübnan, Suriye, İran, Sudan, Yemen ve hatta Türkiye’yi
de içine alacak şekilde bütün bir bölgeyi
tehdit eder bir noktaya gelmiştir.
Gerçi,
Mihver ülkelerinin Irak ve Afganistan’da içine
saplanmış oldukları bataklık ve bütün
bölge halklarında oluşan “tepki ve kenetlenme
odaklı” ciddi bilinçlenmeler dikkate alındığında,
“Neo-Con” çetenin hegemonya arayışında
başarı şanslarının sıfır denecek
derecede olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.
Ancak ne yazık ki, bölgedeki değişik ülkelerdeki
Kürt unsurların kullanılmasına yönelik
projelerin Barzani, Talabani ve PKK unsurları tarafından
içtenlikle kabullenilmesi, Mihver ülkelerine önemli
bir fırsat kapısının açılmasına
neden olmaktadır. Öte yandan, Afganistan ve Irak’taki
işgalciler tarafından tayin edilen kukla yönetimlerin
kontrolündeki güçlerin Mihver ülkelerinin
menfaat ve yönlendirmeleri doğrultusunda kullanılabilir
konuma getirilmeleri de işgalcilere ayrı bir destek ve
moral kapısı olarak değerlendirilebilir. Pek tabii
olarak, Mihver ülkelerinin sahip oldukları son model
silahların ürkütücü yapısı ve
Irak’ta karşılaşılan şok saldırıları
esas ala korku psikolojisinin bölge halkları üzerinde
oluşturduğu ürkeklik de işgalcilerin hanesine
yazılabilecek başka bir üstünlük unsuru
olarak kabul edilebilir.
O
nedenle, bölge ülkelerindeki bağımsızlık
yanlısı onlarca farklı ırk mensubu potansiyel
“piyon” grupların varlığı, işgalci
ülkelerin imha gücü yüksek silahları bölge
halklarına karşı kullanma eğilimi ve bölgede
Afganistan-Irak kukla yönetimleri benzeri yapıların
oluşturulma ihtimali bağlamında baktığımızda;
orta ve uzun vadede şansları sıfır olsa da, kısa
vadede Mihver ülkelerinin ciddi potansiyele sahip oldukları
gerçeği bölgemiz için çok ciddi tehdit
oluşturmaktadır. Aşağıda belirtmekte
olduğumuz diğer koşulların “haksız bir
şekilde” Mihver ülkelerinin lehine işlemesi ise,
soruna daha karmaşık ve vahşi bir görüntü
kazandırmaktadır.
2.
Mihver Ülkeleri İle İslâm Ülkeleri
Arasındaki Güç Dengesizliği:
Osmanlı
coğrafyası ve etki alanının “Büyük
Ortadoğu Coğrafyası” ismiyle yeniden dizayn
edilmeye çalışıldığı 21.yüzyıl
koşullarının tek “küresel aktörü”
ABD, doğrudan saldırı tehdidine maruz kalma endişesi
taşımamasının verdiği güvenle, “bilişim
çağının son teknoloji ürünü
silahlar marifetiyle” İslâm dünyasını
“şok operasyonlar” vasıtasıyla terbiye(!)
etmeye çalışıyor. Batılı ülkeler
ile İslam ülkeleri arasındaki bu dengesizlik o derece
yüksek boyutlara varmıştır ki, normal koşullar
altında aradaki açıklığın giderilmesi
neredeyse hiçbir zaman mümkün olamayacaktır. Bu
bariz dengesizliğe rağmen, Irak’ın işgali
“kitle imha silahlarının varlığı”na
dayandırıldığı gibi, İran’ı
işgal etme planları da olmayan “nükleer
silahlar”a dayandırılmaya çalışılmaktadır.
Dolayısıyla, Batı Bloğu’nun “hayali,
zoraki, afaki, sunî ve abartılı rakibi”
konumundaki İslâm dünyasının zayıflığı,
Mihver ülkelerinin taarruza geçmelerinin “perde
arkasındaki en büyük tehdit algılama gerekçesi”
olarak ileri sürülmektedir.
Öte
yandan İslam dünyasının başsız,
başarısız, karmaşık, karışık,
kavgalı, korkak ve geri kalmış ülkelerinin
çaresizlik edasıyla hareket etmelerinin yaydığı
çaresizlik görüntüleri ise, ABD önderliğindeki
mihver ülkelerini daha da kontrolsüz, acımasız,
hesapsız, denetimsiz ve sınırsız yıkım
hareketlerine girişmeye teşvik etmektedir. Öyle ki,
“insan hakları, hukukun üstünlüğü,
özgürlükler, hakkaniyet ilkeleri ve sınırların
ihlal edilemezliği” ilkelerinin neredeyse kutsanmakta
olduğu modern ötesi bir çağda (günümüzde),
“savunduğu erdemli değerlerin ve uluslar arası
kuralların aksine davranışları kutsallaştırarak”
işgalci bir anlayışla dünyayı sevk ve idare
eden ABD’nin insanlık dışı davranışları
karşısında insaf sahibi tek bir ciddi direnç
oluşturulamamaktadır. Dolayısıyla korkaklık,
çaresizlik ve başarısızlığı
“imha, işgal ve işkence politikası” için
fırsat addeden bir küresel diktatörlük karşısında
“tek bir direnç noktasının oluşturulamaması”
asimetrik ilişkilerin yeni tiksindirici yüzü olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Diğer
yandan; ne yazık ki Birleşmiş Milletler, Uluslararası
Atom Enerjisi Kurumu ve Uluslararası Adalet Divanı gibi
uluslar arası kurum ve kuruluşların tavırları
da, ABD-İsrail-Avrupa Birliği üçlü
mihverinin neo-emperyal politikalarına çanak tutacak
şekilde belirginleştirildiği için, haksızlığa
uğramakta olan “masum ve mağdur” ülkeler
söz konusu evrensel resmi kurumların kapısını
çalmaktan kaçınırlarken; işgalci
politikalarında ısrarcı davranmayı marifet
zanneden “mağrur ve gaddar” mihver ülkeleri
ise, ilgili uluslar arası resmi kurumları kullanabilme
yeteneklerini “demoklesin kılıcı gibi”
gelişmemiş toplumların üzerinde sallandırarak
“kendi istismar ve keyfiliklerine” meşruiyet zemini
oluşturmaya çalışmaktadırlar. Mesela,
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’ni
her türlü keyfiliklerde kullanma hakkına sahip olan
Batılı ülkeler, işgal etmeyi arzu ettikleri
ülkeleri bile BMGK vasıtasıyla rahatlıkla
“uluslar arası toplum denen ucubenin ambargosu”na
maruz bırakarak işgale hazır hale
getirebilmektedirler. Açıkçası, dünya
sistemini “zalimin, mazluma eziyetine hizmet eder noktaya
taşıyan” bir Batı Bloğu karşısında,
tamamen bağımlı bir yapıya sahip olan “gelişmemiş
yapıya sahip olan İslam dünyasının
karşılaştığı tehdidin boyutları”nı
net bir şekilde ortaya koymak neredeyse imkânsızdır.
Ayrıca
Mihver ülkeleri ile İslâm ülkeleri arasında
yaşanmakta olan bu “asimetrik, apolitik ve sistem dışı”
hesaplaşma sürecinde, “uluslararası toplum”
denen, ABD-İsrail-AB mihverin güdümündeki
yapmacık mekanizma da “mihver ülkelerinin, işgal
politikalarına meşruiyet arayışlarında”
önemli bir vasıta olarak kullanılmaya çalışılmaktadır.
Gerçekten, ABD liderliğindeki tek kutuplu küresel
sistemin arkasındaki asıl güç konumundaki Çok
Uluslu Şirketler (ÇUŞ) ile Uluslararası Fon
Yönetimleri (UFY) tarafından Mihver Ülkelerine
sağlanan destek ve İslâm Ülkelerini hareketsiz
hale getiren kıskaç, Mihver ülkeleri ile İslâm
ülkeleri arasındaki söz konusu dengesiz mücadelenin
daha da dengesiz hale getirilmesi sürecinin cabası
olagelmektedir. Dolayısıyla, sürece hangi yönden
bakarsak bakalım; maalesef, karşılaşılan
durumun rengine bakılmaksızın “sürekli
olarak Mihver ülkelerini haklı ve güçlü
kılan bir haksız düzen” dünya sisteminin
işleyişine egemen kılınmıştır.
İşte, bu çivisi çıkmış durum
ve koşullardan istifade eden ABD önderliğindeki
koalisyon güçleri, Ortadoğu coğrafyasından
başlayarak, dünyanın geri kalanına “kendi
menfaatlerine uygun olacak şekilde” yeni bir düzen
vermeye çalışıyorlar.
3.
Mihver Ülkelerinin, Genişletilmiş Ortadoğu
Ülkelerine Taarruz Stratejisi:
Soğuk
savaş sonrası dönemde, ABD önderliğindeki
Mihver Ülkelerinin yeni “günah keçisi”
konumuna sürüklenen İslâm dünyası,
Mihver Ülkelerinin güdümündeki değişik
çok uluslu evrensel güç odaklarının
dışlayıcı tutum ve davranışlarının
yaydığı negatif atmosferin de etkisiyle, Mihver
Ülkelerinin “şok taarruzları” karşısında
tamamen şaşkına dönmüş gibi bir izlenim
vermektedirler. 11 Eylül 2001 yılında New York’taki
“İkiz Kuleler” saldırısının
tezgâhlanmasının arkasına saklanarak, Afganistan
ve arkasından da Irak işgalleriyle zirve yapan İslâm
Dünyasını tahakküm altına alma hayaline
kapılan Mihver Ülkeleri, özellikle Arap Ülkelerinin
çoğunun başına getirmiş oldukları
“korkak ve asimile” yöneticileri de kullanarak,
“21.yüzyıl paylaşım ve parçalama
planlarını” rahatlıkla
gerçekleştirebileceklerini zannetmektedirler. Bu yolda
rahat hareket edebilmeleri için, özellikle Osmanlı
hâkimiyet ve etki alanı içerisinde bulunmuş
olan Genişletilmiş Ortadoğu Coğrafyası
üzerindeki işgal, parçalama, güdümlü
hale getirme, “mezhep ve etnik” temelde cepheleştirme
ve “Büyük İsrail” idealini hedefleyen
Siyonizm Projesini gerçekleştirme hesaplarının
önündeki en önemli engel konumundaki
İran-Türkiye-Pakistan Mihverini tamamen ortadan kaldırmaya
kilitlenmiş bulunuyorlar.
Söz
konusu üç İslâm ülkesinin saf dışı
edilmesi amacıyla kullanılmak istenen çok sayıda
yoldan en tehlikeli olanı “mezhep çatışması”
bağlamında Şii Blok ile Sünni Bloğun karşı
karşıya getirilmesidir. Açıkçası,
bu oyunlarının bozulmasında belirleyici bir rol
üstlenmiş olan Başbakanımız Sayın Recep
Tayyip Erdoğan ile o zamanki Dışişleri Bakanımız
Sayın Abdullah Gül’e ciddi anlamda kin beslenilmekte
olmasına rağmen; “etnik çatışma”
silahını kullanarak, bu ikiliyi bölgesel bir çatışma
içerisine çekerek “siyaseten ve idareten”
bitirme hesapları güdüldüğü için,
“şimdilik kaydıyla” güya tahammül
göstermeye çalışmaktadırlar. Bu amaçla,
son aylarda sürekli olarak dozajı artırılan terör
olayları vasıtasıyla ayağa kaldırılan
Türk kamuoyunun yoğun baskılarına maruz bırakılan
AK Parti Hükümeti’nin, ABD-İsrail-AB mihverinin
son teknoloji ürünü silahlarla donatmış
oldukları orduların kamufle edildiği “Peşmerge
kuvvetleri”ne karşı savaşa girdirilmesine
çalışılmaktadır.
Teröre
karşı Türkiye’nin yanında oldukları
izlenimi vermelerine rağmen, ABD güdümündeki Irak
Hükümeti ile Bölgesel Kürt Yönetimlerini
Türkiye’ye karşı anlaşılmaz noktaya
çekip, Türkiye’nin sabrını taşırarak
Irak topraklarını işgale teşvik eden üçlü
Mihver, bu yıpratma savaşında Türkiye ile İran’ı
tamamen güçten düşürerek her türlü
pazarlığa rıza gösterir konuma getirme hesabı
içerisindedirler. Söz konusu iki ülkenin güçten
düşürülmesinden sonra bölgede, İsrail
Devleti’nin arzu ettiği doğrultuda, yüzlerce
devletçik (kent devleti) ortaya çıkarılma
hesapları güdülmektedir. O nedenle, ABD-İsrail-AB
mihveri tarafından devreye girdirilmiş olan taarruz
stratejisi çerçevesinde, Pakistan, Türkiye ve İran
gibi ülkelere yöneltilmiş olan şantaj, tehdit ve
tehlikelere karşı oldukça dikkatli davranılması
gerekmektedir. Bu süreçte, Mihver ülkelerinin
neoemperyal planlarının önündeki diğer engel
konumundaki Pakistan’ın durumu ise oldukça farklı
bir yapı arz etmektedir. Zira, hem Pakistan’dan özel
beklentileri var ve hem de zamanı geldiğinde bu ülkeyi
parçalara ayırmaya yarayacak dinamikler “söz
konusu bu ülkenin kendi içerisinde” bulunmaktadır.
O
halde, Mihver ülkelerinin şok saldırıları ve
sürpriz oyunları devreye girdirilmeden önce,
İran-Türkiye-Pakistan-Suriye-Mısır gibi ülkelerin
derhal bir araya gelerek Mihver ülkeleriyle yapıcı
müzakerelere girişmeleri her iki tarafın da menfaatine
olacaktır. Kaldı ki, İran ve Türkiye’nin
güçten düşürülmesini hedef alan bir
oyunun devreye girdirilmesi halinde, İsrail Devleti’nin
geleceği de gerçek anlamda tartışma konusu
olacaktır. Pek tabii olarak, Ortadoğu halkları
arasındaki kargaşayı kullanma hesapları güden
Mihver ülkeleri kısa vadede başarılı
sonuçlar elde etseler de, orta ve uzun vadede gerçek
anlamda bir yenilgi alacakları için,
Çin-Rusya-Hindistan-Japonya-Kazakistan gibi yeni aktörlerin
sivrilmesinin yolu açılmış olacaktır.
4.
Sonuç Olarak:
Pax
Americana (Amerikan Barışı)’nın zirve
noktaya ulaştığı 2001 yılı, her ne
kadar ABD’nin alternatifsiz tek “küresel aktör”
olduğu zirve noktayı işaret ediyorsa da; bu yıl,
aynı zamanda ABD’nin yükselişinin en son
noktasına ve dolayısıyla duraklama ya da gerileme
sürecinin başladığı noktaya da bir başlangıç
oluşturmaktadır. Açıkçası, ABD’nin
duraklama dönemine mi yoksa gerileme dönemine mi girdiği
hususu ile 11 Eylül 2001 tarihinde başlatılmış
olan yeni sürecin nasıl işletileceği hususu çok
yakından ilişkilidir. Örneğin; nasıl ki
Osmanlı Devleti, 1683 yılında gerçekleştirdiği
İkinci Viyana Kuşatması’nı kötü
idare ettiği için, kesintisiz süren savaşlar
silsilesinin neticesinde kabul ettiği 1699 tarihli Karloftça
Antlaşması’yla kesin bir şekilde gerileme
sürecine girmişse; benzer biçimde, ABD de, 2001
yılında gerçekleştirdiği Afganistan
işgaliyle başlayan kesintisiz savaşlar silsilesini
nasıl idare edeceğine bağlı olarak kendi geleceği
hakkında belli bir kanaatin oluşmasına kapı
aralayacaktır.
Burada
özellikle belirtmek isterim ki, şayet ABD de “Afganistan
ve Irak’ın işgaliyle yaygınlaştırmaya
çalıştığı işgal politikasında”
Osmanlı Devleti gibi hata yaparak başarısızlığa
uğrayacak olursa; nasıl ki 17. asrın tarım
toplumunun hızı ile 21.asrın sanayi ötesi
toplumlarının hızları arasında aklın ve
hayalin alamayacağı derecede bir fark varsa, Osmanlı
Devleti’nin yıkılış hızı ile
ABD’nin yıkılış hızı arasında
da aynı derecede büyük fark olacaktır. Hakikaten,
soğuk savaş döneminin (1946-1991) iki süper
gücünden birisi konumundaki Sovyetler Birliği’nin
1985-1991 yılları arsındaki yedi (7) yıl gibi
kısa sürede dağıldığı göz
önünde bulundurulacak olursa; hâlihazırdaki
hatalarını sürdürmekte ve Türkiye gibi
stratejik konumdaki müttefiklerini karşısına
almakta ısrar edecek olursa, şu anda Ortadoğu
coğrafyasına kan kusturmakla övünen ABD’nin
de “benzer bir biçimde” yakın bir gelecekte
tam bir yenilgi, iflas ve yıkılma tehdidiyle yüzleşmesi
fazlaca bir sürpriz olmayacaktır. Bizden uyarması.
Dr.
Sıddık Arslan (
)
AB-Uluslararası
İlişkiler Uzmanı Ve Stratejist-Siyaset Bilimi Doktoru
bir uluslararası ilişkiler öğrencisi olarak yazınızı sonuna kadar beğenerek okudum. paylaşım için teşekkürler.
güç, hegemonya ve terörizm kavramlarının içinin doldurulması olarak gördüğüm bu yazıda, yakın tarihimizin şekillenmesinde Mihver ülkelerinin etkisi ve "BOP" çerçevesinde olası atmosferin ne olacağı yönünde bir anlam çıkartmak zor değil.
elbette ki coğrafi keşiflerle başlayan, 2 dünya savaşına neden olan, soğuk savaş psikolojisinin yıkılmasıyla daha da hiddetlenen emperyal düşünce tarzına sahip abd önderliğindeki batılı ülkelerin önceleri para ve zenginlik için savaştıkları, sonrasında ise para ve zenginlikten öte-yani para ve zenginlikle elde edilen güçten öte kendilerine "ait" bölgeler oluşturma politikasıyla hegemonyalarını genişletmek istemişlerdir.
merkantilist dönemde kaynakların avrupaya aktarımı, en basitinden Afrika'nın "duyusuzlaşmasını(kör, sağır, dilsiz olmasını)", avrupanın da "duygusuzlaşması"nı tetiklemiştir. nasıl ki köle ticareti gibi günümüz modern dünyasının moda tabiri ile insan haklarına aykırı durumu söz konusu olsa da insanların hayvandan da öte kullanılması, bir önceki yargının açılımı olarak algılanabilir. yeraltı kaynaklarının sömürülmesi ve etnik-dinsel-dilsel anlamda ayrıştırılması da cabası... hatta afrika kıtasal anlamda tam bir özgürlük yaşayamamışken bugünkü sorunlarının ana noktasını oluşturmaktadır ve şimdilerde ise afrikadaki sorunlarla ilgiliymişcesine yapılan uluslararası kurum ve kuruluşlar aracılığıyla yapılan yardımlar da şirin görünme çabasından öte bir şey değildir. afrikalı ulusları; köleleştirme dilsizleştirmekte, yeraltı kaynaklarının sömürülmesi sağırlaştırmakta, yapılan yardımlar da körleştirmektedir. bütün bunlar, sadece afrika için geçerli değildir.(örneklemede afrikayı kullanma sebebim, afrikayı en sevdiğim siyasi kıta olarak algılamamdan kaynaklansa gerek.)
artı değerlerle gücü eline geçiren batı, sömürgeleştirme yoluyla emperyal egolarını tatmin ederek hegemonyalarını hem korumaya çalışmışlar hem de genişletme arzusunda olmuşlardır. hal böyle olunca kurulan yeni sistemde zaman zaman fay hatları oluşmuş ve bu çatlaklardan iki dünya savaşı göz kırpmıştır. üstüne soğuk savaş süreci çift kutuplu yeni bir siyasi sistem ortaya çıkartmıştır. soğuk savaş sonrasında ideolojik açıdan boşluğa düşen kapitalist düşünce sahipleri, "yeşil tehdit"i öne sürmüş ve ortadoğu yolunu kendilerine açmışlardır. sonuç olarak 11 eylül saldırıları, I. dünya savaşını fitilleyen bir sırp genci misali sahnede rol almıştır. terörizm başlığı altında faaliyetlerini meşrulaştırma politikası güden abd, afganistan sınırlarından içeriye girerek bir yandan soğuk savaş sonrası "russia first" ilkesini terk etmiş, diğer yandan bölgeye yalnız enerji bağlamında değil güvenlik ilişkisiyle geçişi sağlamıştır. bu durumdan hoşnut olmayan rusyanın terörizm konsepti altında çeçenistana müdahalesini meşru gösterme isteği ilk başta karşı çıkmamasına neden olmuş,ancak rusya, sonraları abd askeri varlığından kaygı duymuştur. ayrıca rusyanın kafkasya ve orta asyadaki eski etkisini geri getirme uğraşısı içinde olması, soğuk savaş sonrası batılı devletlerin sırt dönmesi nedeniyle yakın çevre politikasını yürürlüğe koymasından kaynaklanmaktadır. bu bağlamda Büyük Ortadoğu Projesi'nin önündeki engellerden birisi de rusyadır. çünkü rusya günden güne kafkasya ve orta asya üzerinde etkisini arttırmakta, bölgesel güç olan iranla yakın ilişkiler kurmaktadır. mihver devletlerinin dikkati, islam ülkelerinin direncinden çok, rusyanın sergileyeceği tutumda olmalıdır.
teşekkürler,
saygılarımla...
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.
GenBilim Editorial Yazar Hakkında: Türkiye Bilim SitesiYazar Şuan Çevirim DışıYazara E-Posta Atin