GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Fizik arrow Bilimsel İntihal & İyi Eğitimlilerimiz Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Eyl 19 2008

Bilimsel İntihal & İyi Eğitimlilerimiz Yazdır E-posta
(4 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

Murat Ertürk   
Cuma, 19 Eylül 2008
Okunma: 2972 kez

Bilimsel İntihal ile Suçlananlar Bizim İyi Eğitimlilerimiz Değiller mi? Türkiye’de bilim alanındaki “intihal iddiaları” şaşırtıcı değildir. İyi sonuçları herkes onlara yakıştırır.Bu nedenlerle onların çaldıkları da onların sayılır. Diğer alanlarda sıkça karşılaştığımız bu olgu elbette bilimde de etkisini göstermektedir. Ama bilimsel aşırmacılığa karşı en sert kuralların uygulandığı ülkelerde bile böyle durumlarla karşılaşılmaktadır [1].

Kendimizi gelişmiş ülkelerle karşılaştırırken en çok geri kaldığımız alanların temel bilimler, özellikle de fizik bilimi ve yeni teknolojiler üretimi olduğunu görüyoruz.

Örneğin Milliyet gazetesine yazı gönderenler [2], bilimdeki “intihal iddialarının” nedenlerinden bazılarını doğru tespit ederek eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimlerini yöneten kurumların hepsini, TÜBA’yı ve medyayı haklı olarak suçluyorlar. Ama unutulmamalı ki, toplumun ve doğal olarak parti başkanlarının da kültürümüzde pek olmayan “temel bilimler eğitimi” ile ilgilerinin olmasını beklemek hayaldir. (Hiçbir temeli olmadan kendi zekanın iyi olduğuna inanmakla mutlu olabilirsen, durma ol.-Kuzma Prutkov)

Ciddi bilim ve eğitim ile TÜBA bile sanki ilgilenmiyor. Daha öteye gidelim ve soralım. Acaba fizik profesörlerimizin yarısı bile iyi şekilde (kapsamlı ve derinlikli) lise seviyesindeki fiziği biliyor mu ve anlıyor mu? Üniversite de fizik dersi anlatmak için veya bilim ve yeni teknolojiler üretimi alanında en üst görevlerde olmak için lise fiziğini iyi şekilde bilmeye gerek var mı? Lise fiziğini bile derinden ve kapsamlı şekilde anlamak, çoğumuzun sandığı gibi, kolay bir şey değildir. Keşke bizim akademik çevremizde intihal problemi değil de eğitimin ve bilimin yetersiz olması daha güncel olsaydı. Çünkü eğitim ve bilim ülke ekonomisinin temelidir. Eğitimi ve bilimi olmayan toplumlarda demokrasi ve anarşi kavramları karışır. İntihal kaliteli bilimin kusurudur. Kaliteli olması engellenen bir şeyin kusurları ile ilgili çok tartışmakla bir yerlere varamayız. Böyle durumlarda eğitime ve bilime katkıda bulunan suçlu, ama hiçbir katkısı olmayan diğerleri egemen durumunda olabilirler. Aslında bilim adamları için daha büyük suç, bilimin ve eğitimin engellenmesinde rol almalarıdır. Daha eğitimli olanları ve bilime katkıda bulunanları üniversitelerden uzaklaştırmak, bilim hırsızlığından daha büyük suç değil midir? Yetkililerin böyle durumlara seyirci kalmaları nasıl bir şeydir? Belki de eğitimde ve bilimde, gelişmiş ülkelerin seviyesinden yaklaşık 100 yıl geride kalmış olmamız bizler için önem taşımamaktadır.

Dünyanın büyük kısmı böyle durumda değil mi? Türkiye’de ki gazeteciler arasında yaygın bir görüş olduğunu biliyoruz: Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi, buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Bir makale, okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. Çünkü popüler şekilde bilimi anlatan makalelerin okunması daha uzun zaman alırsa okuru yoruyor ve dikkati dağılıyor. Daha büyük makaleler, çok az sayıda basılan ve az sayıda olan popüler dergilerde yayınlanmaktadır. Bizler okumayan ve doğa ile ilgilenmeyen toplumlardanız. Geçen ağustos ayında, öğretim üyesi olan bir AKP’li kadın milletvekili TV’de ilginç bir durumu anlattı. Politikacıların mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümlelerin 6 yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği şekilde olması gerektiğine benzer sözler söyledi. Bu içerikteki cümleler, Türkiye’de yolunda olmayan şeylerin nedenlerini açık seçik anlamamızı sağlamaktadır. Örneğin DSP başkanı cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili olarak: “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olursa iyi olur” içerikli açıklamalar yaptığını duyduk. Acaba neden iyi olur? Düşüncelerini topluma açıklaması gerekmez mi? Aslında politikacılar kendi aralarında daha yüksek seviyede ve daha kesin anlam taşıyan cümlelerle konuşurlar. Ayrıca, bilinen bir gerçekte şudur: Bir toplumda her problem kesin şekilde ortaya koyulmuyorsa ve yüzeysel anlatıyorsa, toplum gerekli üst seviyeye kadar gelişemez. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşüncelere sahip kişiler zor yetişirler. Belirtelim ki, bilim ile ilgilenmemek ve okumamak bütün Dünya’da önemli bir kusur sayılmaz.

Bununla ilgili bir sürü fıkralar anlatılır: Bir genç yazar olmak arzusunda olduğundan edebiyat sınavına giriyor. Sınavda gençten hangi kitapları okuduğunu soruyorlar. Bilindiği kadarıyla hiç kitap okumamış. Soru cevap sırasında da hiçbir yazarı tanımadığı ortaya çıkıyor. Genç onu yetersiz bulanları anlayamaz ve sorar. “Neden beni yazarlık için yetersiz gördünüz. Benim hiçbir zaman kitap okumadığım doğru, ama ben okur olmak istemiyorum ki. Ben yazar olmak istiyorum.” Bir genç konservatuarda öğretim üyesi olarak çalışmak için başvurur. Giriş sınavında öğretim üyelerinden biri piyanoda bazı notaları ve melodileri seslendirir. Bunlarla ilgili hiçbir soruya bizim genç cevap veremez. Genç, melodilerin sesinin nereden geldiğini anlamaya çalışırken, birden bağırır. Ben seslerin nereden geldiğini anlamaya başlıyorum. Ama bu sınav yapanlar için yeterli olmuyor. Genç sınavı kazanamadığını görüyor ve şaşkın halde soruyor. “Neden siz benim müzik ve müzik aletlerini bilmeme önem veriyorsunuz. Ben çalgıcı olmak istemiyorum ki. Ben öğretmen olmak istiyorum.” Nüfusu oldukça kalabalık olan ülkemizin, yüksek eğitime ve bilime ayırdığı paralar hiç de azımsanacak ölçülerde değildir. Buna rağmen bu konularda ülkemizin kötü durumda olması bizim bu konular üzerine daha çok gitme sebebimizdir. Bu derdimizin iyi anlaşılması için bir örnek verelim. İngiltere’de basılan, Malcolm Longair adlı yazarın yaklaşık 520 sayfa olan, “The new Cosmic Century. A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge 2006, kitabına bakalım. Bu kitapta 1900–2000 yılları arasında kitabın konusu olan alanlarda ve bunlarla ilgili olan konulardaki en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir. Türk Cumhuriyetlerinde yaşayanlar içinde (Türkiye dahil), bu kitapta yalnızca (O. H. Guseinov) adı geçmektedir. Oysaki bu konularda çalışan bazıları TÜBA üyesi bile olan bir sürü çalışanlarımız vardır. Yüzyıl boyunca bilimde nelerle uğraştığımızı sorgulamamız gerekmez mi? Hangi bilimde hangi alanda neyi temsil ediyoruz? Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler bizlerle iç-içe yaşayan Yahudilerde ve Ermenilerde çok daha az olduğundan, sayılarının daha az olmasına rağmen Dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyet bilimine ve teknolojisine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname. Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitapta Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden yine biri (O. H. Guseinov) olmak üzere yalnızca iki kişinin adı geçmektedir. Bizler, fizik dalında bildiklerimizin çok az bir bölümünü aktif deney yaparak ve bilimsel düşünce geliştirme yolu ile elde ediyoruz.

Ön plana ezbercilik çıkmaktadır. Bunları ben (O.H.) Sovyetlerde yaşarken de biliyordum. Burada ek olarak, kitap okumanın da çok az olduğunu gördüm. Bizim çocukları doğuştan geri zekalı olarak suçlayanları [3] (Bizleri Sovyetler Birliğinde yaşayan Hıristiyanlar da geri zekalı olarak nitelendiriyorlardı.) yanlış düşündükleri için kınıyoruz. Neden? Her hangi bir konuyu tartışırken, problemi kesin şekilde ortaya koymak gerekir. Yeryüzünde yaşayan toplumların eğitim ve kültürel düzeyleri çok farklıdırlar. Eğitim ve kültür anlayışları, bu anlayışların içerdikleri ve kapsamları da, toplumdan topluma değişir. Örneğin, inançları, damak tatları, yaptıkları yemekleri, müzik duyarlılıkları ve müzik türleri gibi özellikleri çok farklıdır. Her toplumun kendine ait eğitimde ve kültürde öncelikleri, değerleri ve gelenekleri vardır. Böyle olduğundan toplumların ve milletlerin kültürlerini karşılaştırarak, onların hangisinin daha üstün olduğunu söylemek kolay değil. Çünkü bunlar insan duyguları ile belirlenirler. Bir toplumda, bizim açımızdan pis olan şeyler yemekte kullanılıyorsa ve bize göre çok ayıp şeyleri normal görülüyorsa, bizler onları kınayamayız. Onlara geri zekalı diyemeyiz (böyle düşünmemize rağmen), çünkü zeka kavramını toplumların gelenekleri açısından değerlendiriyoruz. Amerika’daki yerli halklar (Kızılderili) kendilerini oraya gelen Avrupalılardan daha az zeki saymıyorlardı. Avustralya’daki yamyamlar da öyle. Bu şekilde yaklaşım doğru temele oturmadığı için zeka ve bilim kavramlarının kesin şekilde belirlenmesi gerekir. Yalnız bu durumda geri zekalılık hakaret gibi anlaşılmaktan çıkar ve zekanın yetenek gibi olduğu kabul edilir. (İnsanların akıllarını (zekasını) pazara koyup satışa çıkardılar. Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.-Atasözü) Bizim toplumda magazin ve futbol dışında astrolojinin bile öneminin eğitim ve bilimden çok daha fazla olduğunu TV ve gazetelerden görüyoruz. Prof Dr. Zekeriya Beyaz astrolojinin Hindistanlıların ineğe tapmaları gibi saçma sapan bir şey olduğunu iddia ediyor. Ve haklılığını, karşı tarafı ikna etmek için böyle şeylerin Kuran’da bulunmamasına dayandırıyor. Birincisi bunu kesin şekilde söylemeyiz, çünkü başka birisi farklı bir yorum da yapabilir. İkincisi hiç kimsenin diğerlerinin inançlarına saygısızca yaklaşmaya hakkı yoktur. İnanç insanın içinden gelen bir şeydir ve onun temelinde bulunanlar deneysel olarak ispatlanamaz. Dünya bilimine ve yeni teknolojiler üretimine pek bir katkımız olmadığını herkes biliyor. Ayrıca Hindistanlıların bilime ve kültüre bizlerden fazla katkıda bulunduklarını göz önünde tutalım.

Milliyet gazetesinde bilimsel intihal ile ilgili makalede ODTÜ yüksek enerji fizikçisi iki doktora öğrencisinin adları geçiyor. Orada ve bu konuda çalışan Türkiye’deki doktora öğrencilerinin, fizik öğretim üyelerinin bir kısmından daha fazla fizik ve matematik bildiklerine inanıyoruz. Bilim yeniliklere yol açan deneyler ve gözlemler yapıp onları doğru şekilde indirgemek, yorumlamaktır ve daha önemlisi genelleştirmektir. Bilim, deneysel verilere dayanan bilgilere dayanarak yeni yorumlar ve öngörmeler yapmaktır. Bilim, teorileri daha mükemmel matematik temele oturtmak ve yeni tip denklemlerin çözüm yollarını bulmaktır. Bilinen yöntemlerle yenilik getirmeyen deneyler yapmak veya denklemler çözmek bilim üretmek değildir. (Bir ev taşlardan yapıldığı gibi, bilimde olgulardan inşa edilir. Ama nasıl bir yığın taşa ev denmezse, olgular koleksiyonuna da bilim denemez. -Henri Poincare (1854 – 1912)) Bizler, Dünya’nın çoğu ülkesi gibi, bunları unuttuk ve bilim yapmayanlara dereceler ve unvanlar dağıtıyoruz. Bilim içermeyen makaleler yayınlıyoruz, TÜBİTAK ve diğer kurumlar için projeler yapıyoruz. TÜBA, TÜBİTAK, YÖK sistemi ve diğer kurumlar bunlar için ödül veriyorlar ve pahalı cihazlar alıyorlar. Acaba neden? Nedenini gazetelere yazıyorlar, ama kimin umurunda? Bu durumda balık baştan kokar deyimini hatırlıyoruz. Bu aşırma yaptığı iddia edilen gençlerin ünlü olmak, para kazanma yollarını aramak ve uygulamakta olduklarını anlıyoruz. Keşke temizlik işine gençleri kovmadan önce en yukarı katlardan başlaya bilseydik. Makale ve Atıf Sayısı Şüphesiz ki Sovyetler Birliği Türkiye ile karşılaştırılamayacak derecede bilim ve yeni teknoloji üretirdi. Ama Türkiye’de daha iyi iş adamları ve işçilik olduğundan, üretim kapitalist sistemine dayandığından, insanların ekonomik durumu daha iyi olabildi. Bunları düşünürken yeni teknolojilerin ekonomiye etkisinin hızla ve sürekli arttığını unutmamak gerekir. Türkiye yeni teknolojileri dışarıdan alıyor ve üretim yapıyor. Keşke bilim adamlarımızda dışardan bilim getirerek burada eğitimi iyileştirmeyi başarabilseydiler. Ama bu olanaksız hale gelmiştir. Çünkü iyi eğitim direkt olarak para getirmiyor ve ne yazık ki iyi eğitime saygıda ülkemizde yoktur. Ama bilim yapmaktansa bilim üzerinden politika yapmanın, daha fazla para ve şöhret getirdiği bilinmektedir. Bunun için de eline iyi vazifeli bir yer geçirmek veya “büyük siyasiler” ile yakın olmak gerekir.

Bu durumda işe istediğin adamları alabilirsin, yurt dışından davet edebilirsin, toplantılar yaparsın, yurt dışındaki arkadaşlarının çalıştığı kurumlarına ortak işler için paralar gönderebilirsin. Bu durumda haberin bile olmadan adın makalelere konulur ve atıflar gelir. Bu yurt dışındaki bilim adamlarının da işine gelir. Çünkü istedikleri insanları gelişmekte olan ülkelerde ünlü yapma, kendilerine para aktarma ve elleri altında çalışanları bulma politikası gerçekleşmiş oluyor. Ama bu yol pasif bilim politikası yapan ülkelerinde işine geliyor. Böyle ülkelerde sanki “bilim yapıyor(muş)” görüntüsü verilmektedir. Türkiye’de bilimin seviyesini yükseltmek ve teknoloji üretmek için en önemli yol olan takım çalışmaları için pek olanak olmadığını herkes biliyor. Böyle bir durum, bizlerin (Asya da yaşayanların çoğunun), Latin Amerikalıların ve Afrikalıların özelliğidir. Bu nedenle de ünlü bilim adamlarımız genelde matematik ağırlıklı çalışmışlar ve çalışıyorlar. Hiç şüphe yok ki, Feza Gürsey ve Asım O. Barut dünya bilimine en büyük katkıda bulunan Türkiye kökenli fizikçilerdir. Feza Gürsey temel parçacıklar fiziğinin matematiksel aracı olan SU3 ve SU6 simetri teorisine çok büyük katkılarda bulunmuştur. Onun bilimsel çalışmalarına 2006 yılına kadar toplam olarak 2083 atıf vardı. Feza Gürsey’in bu işlerinden 4 tanesi 100-500 atıf alan gruba girmiş. Asım O. Barut’un işlerine toplam atıf sayısı 1079 dur ve bunlardan biri bu grupta yer alır. Günümüzde yaşayan bilim adamlarımızdan en fazla atıfı olan ve fikrimizce en iyi bilim adamlarımızdan biri olan, M. Ali Alpar’dır. Onun işlerine toplam atıf sayısı Feza Gürsey’inkinden az olsa da 100-500 atıf alan gruba düşen makale sayısı 6 dır. Türk bilim adamları içinde bir bilimsel işine 500 den fazla atıf alan birisi 2006 yılına kadar olmamıştır. Benim (O.H.) en fazla çalıştığım konular yüksek enerji astrofiziği kapsamındadır. Bu nedenle de atıfların nasıl bir önemi olduğunu bu konulardaki çalışmalarla açıklamak istiyorum. Ama önce çoğumuzun bildiği Einstein örneğini vermek isterim.

Einstein 1905’inci yılda (26 yaşında) yayınladığı Özel görelilik teorisi ile zamanın en büyük bilim adamı olduğunu herkese kabul ettirdi. 1916 yılında bitirdiği Genel görelilik teorisi ile de, eskiden Newton gibi, yakın 300-400 yılın en büyük bilim adamı olduğunu herkese kabul ettirdi. O 1904 yılında yayınladığı Fotoelektrik olayı çalışmasına göre Nobel ödülü almıştır. Ama en fazla atıf aldığı çalışması, fotoelektrik olayı ile bile kıyaslandığında çok daha önemsiz olan, Brown hareketini anlatan çalışması olmuştur.

1993 yılında Nobel ödülü alan J. H. Taylor çalışmalarına (bazı diğer Nobel alanlar gibi) pek fazla atıf almamıştır. Bu ödülle ilgili çalışmalarına 2005 Aralığına kadar toplam 339 atıf almıştır. Benim (O.H.) çok iyi tanıdığım, 2003 yılında Nobel ödülü almış V.L. Ginzburg’un çalışmaları 23 bine yakın ve arkadaşım R. A. Sunyaev’in kendi çalışmaları yaklaşık 16 bin atıf almışlardır. Diğer bir arkadaşımın, Y. B. Zeldovich’in bizler arasındaki orta seviyede olarak görülen doktora öğrencisi olmuş Prof. N. Shakura yalnızca bir çalışmasına 2005 yılının sonuna kadar 3109 atıf almıştır (Parlak Sovyet teorik fizikçisi Zeldovich’in öğrencisi olan bir profesörün diğer profesörlerden çok üstün olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir). Shakura çok sakin birisi olarak, çok dürüstçe ve değerli bilimsel işler yapar ve kendi reklamını yapmayan birisidir. O bu konuda ki işlerine, söz konusu makalesinin ortağı olan Sunyaev’den önce başlamış ve çok değerli uzmandır. Ama atıfların önceki çalışmalarına değil de bu çalışmasına ve bu kadar çok olması Sunyaev’in çok aktif olmasından kaynaklanır. M. Ali Alpar’ın en fazla atıf alan çalışması (2006 yıla kadar 279) 1982 yılında yayınlanmış ve ortakları kendisinden yaşlı olan, Amerika’da çalışan 3 bilim adamıdır. Bu işte olan sonuçlara, 1974 ve 1976 yıllarında, G. Bisnovatiy-Kogan ve B. Komberg ortak çalışmalarında varmışlar. Bu iki Yahudi bilim adamları işlerini Moskova’nın en iyi dergisinde (İngilizceye hemen tercüme edilen dergilerden birinde) yayınlamışlar ama aldıkları atıf sayısı 50’nin altında kalmış. Bu da Bisnovatiy-Koga’nın dünyada iyi tanınması ve hep yabancı ülkelerde (yani Rusya dışında) çalışma yapmasına rağmen. Günümüzde emeklilik(!) yaşına ulaşmamış fizikçi ve matematikçiler arasında, dünyada en fazla atıf alan kişi Yahudi kökenli Amerikalı matematikçi-fizikçi Witten Edward’dır.

Onun işleri 2006 yılının Şubat ayına kadar, toplam olarak 74 bin 152 atıf almış. Onun işlerinde 500’den fazla atıf alan makale sayısı 43’dür, her birinin 250’den fazla atıf alan çalışma sayısı ise 80’dir ve 153 çalışmasının her birine ayrı ayrı 100’den fazla atıf vardır (Nobel ödülü almamış, ama en büyük diğer ödülü almış. Nobel ödülü matematiksel konulardaki ve doğa bilimlerinin insan yaşamının iyileşmesi için uygulaması olmayan işlere verilmiyor).

1960-1980 yılları arasında Leningrad ve Ermenistan astrofizikçileri ile Moskova’daki astrofizikçileri arasında yıldız ve onların kümelerinin oluşumu problemlerine farklı bakıştan dolayı bilimsel çatışma olmaktaydı. Moskova astrofizikçileri bilimde daha öncül ve bakış açıları daha doğru olanlardı. Moskova astrofizikçilerinin en ünlülerinden biri olan İ. S. Shklovskiy, Leningrad ve Ermenistan astrofizikçilerinin lideri olan V. A. Ambartsumyan’ın hiçbir işine atıf yapmazdı ve diğerlerine de böyle yapmalarını inatla tavsiye ederdi (bastırırdı).

Yaklaşımı şöyleydi: “Evet Ambartsumyan’ın kozmogonik fikirleri yanlıştır. Ama bizler işlerimizde onları çok eleştirirsek, atıflar vererek onların işlerini yere vurmakla kendilerini çok ünlü yaparız. Çünkü insanlar atıf sayısını ve atıf sahibini hatırlıyorlar. İşleri okuyan ve sonuçları değerlendiren insan (özellikle yüksek bilimsel düşüncesi olan) sayısı çok azdır.” (Bu sözleri bana da ayrıca söylemişti). Genelde iyi atıf çok önemlidir, ama unutmamak gerekir ki, aynı zamanda atıf vermek bir politikadır. Genelde, bilimde politik davranan insanlar kendilerine ve önemli pozisyonda olanlara (para babalarına, dergi editörlerine, toplantı yapanlara) çok sayıda atıf verirler.

Kuantum fiziğinin en önemli temellerinden olan belirsizlik ilkesini 25 yaşında ortaya çıkaran Werner Heisenberg (1901–1976) benden (O.H.) daha az sayıda makale yazmış ve bu makalelerine de belki de daha az atıf almıştır. İyi ki böyle bilim adamları, bilimde bundan çok daha küçük olan, az makale yazan ve atıf alan Nobel ödüllüler şimdi Türkiye’ye gelmiyorlar. Gelselerdi YÖK, TÜBİTAK ve TÜBA ölçütlerine göre zor durumda kalırlardı.

ODTÜ’lü bilimsel “aşırma yaptığı iddia edilen” gençler gibi yılda 10 makale yayınlayan Nobel ödüllü fizikçilerde vardır, ama bizde daha fazla makalesi olanlar var. Bizim kurumlarımızı kişilerin makale sayısı ve aldığı atıflar ilgilendirir, ne onların bilime katkıları ne de eğitim seviyeleri pek ilgi konusu değildir. Bilim ve eğitim alanlarında iyi kariyer yapmak (ünlü olmak) için başka özellikler ve en önemlisi de torpil gerekir. TÜBİTAK’ın ve YÖK’ün teşvik ettiği yönde ön plana çıkmak ve biraz zahmetle az para elde etmek için torpilleri olmayan ODTÜ’lü öğrenciler sanki “aşırma yapma iddialarına yol açan bir yöntem” seçmişler. Makale sayın çok ise ve kendi kendine çok sayıda atıf veriyorsan o zaman TÜBA’nın değerleri doğrultusunda ileri gitmiş olursun. Heisenbergin makale sayısı o kadar az ki bilime TÜBİTAK, YÖK ve TÜBA bakış açısından bakınca, o önemli bir fizikçi sayılamaz.

Kesinlikle çok makale ve atıf karşıtı değiliz. Fakat, bilimsel değerleri olmayan çok sayıda makalelerin yayınlanmasını da iyi bulmuyoruz. Aynı zamanda yılda 1-2 makalede olsa, pek emekleri geçmeyenlerin adlarının makalelerde olmasına da kesinlikle karşıyız. Böyle bilim adamları koltukları işgal edince istedikleri adamları da işten atabilirler. Bu tip ünlülerin, kendilerinin bilimsel sonuçlar elde etmeyi öğrenmeleri gerekirdi. Bu insanların makale sayılarının yıllara göre dağılımına bakarsak, onların çoğunun vazifede iken yabancı bilimcileri yanlarında bulundurduğu zamanlar yazıldıklarını görebilirsiniz. Göz önüne alınması gereken, yayınlanan makalelerin maliyeti çok farklıdır. TÜBİTAK Avrupa birliği ile ortak çalışmalar için yılda yaklaşık 70 milyon dolar para ödüyor. Acaba bu paralar karşılığı kaç makale yayınlanır ve her birinin masrafı 100 bin dolardan ne kadar azdır? Acaba TÜBİTAK Ulusal gözlemevi ile ilgili ve bir sürü büyük projeler ile bağlı her bir makalenin maliyeti kaç yüz bin dolardır. Bu maliyeti çok büyük olan makalelerin bilimsel değerleri önemlimi veya var mı? Böyle işler sonucu satılabilen patentler hiç elde edildi mi? Bizim matematiksel fizik çalışan bilim adamlarımızın makaleleri çok daha yüksek seviyededirler ve maliyetleri yok denecek kadardır. Aynen çalıntı yaptıkları iddia edilen ODTÜ’deki gençlerin makalelerin maliyeti gibidir.

Orta öğretim fizik kitapları anlatım yanlışlıkları ile dolu. ÖSS fizik sınav soruları çoğu zaman doğa ile ilgili değil. Problemlerin yaklaşık %20’sinin cevapları ya yanlış verilmiş ya da anlamsız. Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve TUBİTAK bu problemlerle ilgilenirler mi? Böyle ciddi konular ne liseleri (özel kolejler dahil) ne de velileri sanki hiç ilgilendirmiyor gibi!. Üniversiteler de (özeller dahil) fizik eğitimi daha da kötü durumdadır ve bu da hiçbir kurumu sanki ilgilendirmiyor. Fizik eğitimi belki de ODTÜ’de en iyi durumdadır, yani bu çalıntı yaptığı iddia edilen gençlerin bulundukları yerde.

İntihal-bilimdeki aşırma en büyük ayıp mıdır? Türklerin yaptıkları intihal kopya çekmektir Eğitim ve bilim seviyesi düşük, demokrasisi pek gelişmemiş ülkelerde eğitime ve bilime katkıda bulunanlar suçlu ama suçlayanlar haklı durumuna gelebilirler. Böyle ülkelerde ne kadar makale ve atıf alındığı doğru düzgün değerlendirilemez, kimlerin gerçek anlamda eğitime ve bilime katkısı olduğu bilinmez. Hiçbir kurumun (kişinin) ilgisini de böyle şeyler pek çekmez. Aynı zamanda böyle ülkelerde bilimin ne olduğunu ve kimlerin hangi oranda ne gibi katkıları olduğunu doğru şekilde anlayanlar bulmakta çok zordur. Diğer yandan bilim ve yeni teknolojiler üretiminin önemi hızla artıyor. Dünya bankasının verilerine göre, ülkelerin kalkınması üç faktöre bağlıdır. Bunlardan en önemlisi ve kalkınmanın %76’sını temin eden insan faktörüdür. Sanayinin payı %19 ve doğal kaynaklarınki yalnızca %5’dir. Bu bilgileri göz önüne alarak bir bilim adamına bir yılda ortalama olarak ABD’de 200 bin, Avrupa Birliğinin öncül ülkelerinde 120–150 bin, Rusya 20–25 bin (Rusya hızla gelişir ve bu nedenle şimdi bu paranın 15 katı fazlası olabilir) ve Rusya’nın güneyinde yerleşmiş cumhuriyetlerde yaklaşık 3 bin dolar ayrılmaktadır. Bu miktar, bilim adamlarının maaşlarını ve çalışması için gerekli masrafları (gerekli binaların inşaatını ve tamirini, vs.) içermektedir.

Bunları göz önüne alarak bilim yapılan kurumlarda kadro oluşturmak işine çok ciddi şekilde bakmak gerekir. “Yeri doldurulamayan birisi yoktur” sloganı gelişmemiş toplumlarda üretilmiştir. Gelişmiş ülkelerde sanayi birlikleri içinde de bilim ve yeni teknoloji üretimi yapan birimler vardır. Buralarda çalışanlar arasında çok sayıda Nobel ödüllülerde vardır. Sanayi birlikleri bu birimlerinde çalıştırmak için üniversitelerde okuyan öğrencilerden başarılı olanlarını seçerek, onlarla anlaşmalar yapmakta ve parasal desteklerde bulunmaktadırlar.

Bu birlikler çalışmaya yeni alınanları dört gruba ayırmaktadırlar:

1. Hem bilimsel hem de yöneticilik açısından iyi olanlar.
2. Bilimsel açıdan iyi, ama yöneticilikte yetersiz olanlar.
3. Yöneticilikte iyi, bilimsel açıdan yetersiz olanlar.
4. Her iki açıdan yetersiz.

Bu kurumlar ilk önce üçüncü gruba dâhil olanlarla anlaşmasını kesmektedir. Çünkü bu gruba dâhil olanlar kendileri iyi çalışmadıkları gibi “aktif ve etkili olduklarından” diğerlerinin de çalışmalarını engellemektedirler. Türkiye’de de, 1. 2 ve 3. gruplara uygun olanlar tercih edilmektedir. Fakat belli bir süre geçtikten sonra yeterince gelişmemiş herhangi bir ülkede olduğu gibi bu bireyler, bilim ve teknoloji üretimi açısından 3 ve 4 gruptaki bireylere dönüşmekte ve bulundukları mevkii ellerinde tutmak için yöneticilik özelliklerini çok daha fazla geliştirmektedirler.

ODTÜ’den ayrılmaya mecbur kalan öğrenciler suçlu, ama eğitimli (orası en iyi üniversitemizdir) ve çalışkan gibi gözüküyorlar. Eğitimli olabilirler, çünkü makaleleri okumak, anlamak ve onları farklı şekillere sokarak yayımlamak kolay değildir. Teorik fizikte bu işi yapmaya çalışsalar da, öğretim üyelerimizin çoğu bunu bile yapamaz. Ne yazık ki eğitimli insanlar suça bulaşarak bilimden uzaklaşmak zorunda kalabilirler. Birkaç defa bizim çalışmalarımızdan da intihal yaptılar. Bunun için önemli dergilerde görev alanların ve büyük projeler yürütenlerin olanakları bol.

Veriler, dergiler ve toplantılar ve çok iyi İngilizceleri olanların elinde. İyi sonuçları herkes onlara yakıştırır. Bu nedenlerle onların çaldıkları da onların sayılır. Bizim bilimsel sonuçlarımızı bizimkiler asla görmek istemezler, kısmen onlar görürler ve destek olurlar. Onlara teşekkür ederiz. Türkiye’den kim onlardan çalmak istese de çalamaz. O iş onlarındır, herkes onlara atıf verecektir. Bizim çalıntı yapanımızın elinde sadece dünya bilim adamlarının ilgilenmediği bir kopya olacaktır. Bu çalmak değil, kendi çıkarı için kopya çekmektir. Çalındığı sayılan sonuçlar sahibinin elinde kalmış oluyor. Onlar çaldığında ise bizim olarak kalan bir şeyimiz olmuyor, kendimizi geliştirme ve çektiğimiz zahmet dışında.

 Akdeniz Üniversitesinden emekli Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fizik bölümü Araş. Gör. Murat ERTÜRK

[1] Yrd.Doç.Dr.Yusuf SERENGİL, İntihal, Üniversite ve Toplum, Mart 2006, Cilt 6, Sayı 1. [2] Milliyet Gazetesi, Metin Münir 21/09/2007, http://www.milliyet.com.tr/2007/09/21/yazar/munir.html [3] Bilim ve Ütopya, Eylül 2005 Sayı: 135


Etiketler:  



1makale geri çekme
 Mustafa Gundogan 2009-05-17 19:58:00
Bu yazıda üstü kapalı olarak savunulan kişilerden ÇOMÜ Fen Ed. Fakültesi Dekanı İhsan Yılmaz 2005'de yazdığı Physical Review D dergisindeki makaleyi, 2008 başında dergiye gönderdiği iki satırlık "kusura bakmayın ben bu makaleyi kopya yaparak yazdım" diyerek geri çekmiş*. Üstelik, bu geri çekme notu, ÇOMÜ Gözlemevi 2008 yıllık faaliyet raporuna da bilimsel makale diye girmiş**. "Ben kopya çektim özür dilerim" diyerek makale çeken de Physical Review'ın 100 yıllık tarihinde başka yok. İntihalciliği kendisi tarafından tescillenmiş bir kişiyi savunmak bence çok gereksiz. 
 
* http://scitation.aip.org/getabs/servlet/GetabsServlet?prog=normal&id=PRVDAQ000077000002029901000001&idtype=cvips&gifs=yes 
 
**http://physics.comu.edu.tr/caam/faal_rap/2008.pdf (sayfa 13, 3 numaralı yayın)

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
Sponsor Bağlantılar

Nbrsin: Ne yapıyorsun?

GenBilim
GenBilim
GenBilim
Son Etkinlikler
Yakın tarihte gerçekleşecek etkinlik bulunamadı.
GenBilim