Okunma: 725 kez
Neden, hiçbir şey yok değil de var?
Bu soruya dinin verdiği eski cevap, Allah dünyayı yarattı, onun için birşey var. Bundan sonra geri çekilme harekatı başlıyor. Allah’ın kendisi bir şey mi, hiçbir şey mi? Eğer Allah birşey ya da bir şey ise, onu kim yarattı? Buna verilecek hiç bir cevap yok ki, sizi ilk soruya geri döndürsün. X’in ne olduğunu, nereden geldiğini söylemeyeceksek, ‘dünyayı X yarattı’ da diyebiliriz.
Ama Allah hiçbir şey ise, bir şeyi hiçbir şeyden nasıl yaratabilir? Ve eğer Allah hiçbir şey ise, o zaman sadece bir kurmaca, bir boşluk, bir boş küme - Allah her yerde yani hiçbir yerde.
( www.genbilim.com )
Yunan
flozofları bu düşüncelerle oynadılar. Kuşkusuz, Yunandan önceki antik
toplumlarda bu düşüncelerle oynadılar. Tüm düşünceler Allah fikrine
saplanır. Allah fikrinin dışında kalan pek az cevap vardır. Bunların
çoğu da kısırdır döngüdür, biz burada olduğumuza birşey var ve bir
neden-sonuç zinciri birinci nedeni destekler ve birinci neden hiçbir
şey olmaksızın olamaz. Soru soruyu getirir, bu defa da neden bir şey
var diye sorarız, sonra da neden hiçbir şeyden birşey türeyemez?
Yeni fizik bu soruya kendi cevabını insani ilke doğrultusunda verir.
Neden sorusunu ‘ben’ cevabıyla karşılar. Stephen Hawking şöyle anlatır:
“Biz kainatı olduğu gibi görüyoruz, çünkü eğer bizim gözlemlediğimizden
farklı birşey olsaydı, biz burada olup onu gözlemleyemezdik.” Kainat
biz burada olalım diye böyle. Farklı bir şey olsaydı biz burada
olamazdık. Hiçbir şey bizim gözlemlediğimizden farklı değil. Bizim soru
soruyor olmamız, bizim varlığımız, Kainatı burada olduğu gibi yapıyor.
O öyle olduğu için biz biziz.
Bu cevap da kısır döngü ile
flört ediyor. Ama fizikçilerin konu hakkında konuşmayı reddeden
felsefecileri bir kenara bırakıp, konuşmalarını görmek eğlendirici.
Yine de cevap zayıf çünkü kainatta az rastlanır bir olguya dayanıyor:
niçin sorusunu sorma yeteneği olan bizlerin varlığına.
Kainat önümüzde bir halı gibi açılsa bile, biz burada çok yeniyiz - biz
ortaya çıkalı bir milyon yıl ancak oldu. Oysa kainat onbeş milyardır
burada - onbeş milyar önce Bing Bang’le ortaya çıktı. Ya biz ortaya
çıkmadan önce aptal bir şey, aptal bir yaratık veya gelişgüzel bir atom
ya da yıldız grubu aynı soruyu “Neden bir şey var?” sorusunu sormuş
olsaydı ne olacaktı? Belki de kainat bizim için değil, daha henüz
evrimleşmemiş akıllı birileri için açılacak.
İnsani cevabın,
kainat’ın trilyon, katriliyon dallı evrim ağacıyla başı dertte. Çünkü
kainat pek çok biçimde açılabilir. Bir dal ya da bir yol bize Big
Bang’den dünyayı getirdi. Başka dallar bizimki gibi hayat biçimleri ile
sonuçlanabilir. Diğer başkaları öyle başka hayat biçimleri, akıllı
hayat biçimleri, ile sonuçlanabilir ki, bu akıllı yaratıkları biz
görsek de duysak da tanıyamayabiliriz. Şu anda bile bize bağırıyor
olabilirler. Genişleyen kainatta hayat, tavlı zengin toprakta biten
otlar gibi bitebilir. Hayat, genişleyen kainatın ilk aşamasındna ibaret
de olabilir. Gençlikten yaşlılığa geçerken yıldızların çoğu üzerlerinde
su tutabildikle bir kaç milyar yıllık bir “su penceresi” aşamasından
geçerler. Kaldı ki, matematik bize çok büyük sayıda kainatların
olabileceğini, olduğunu ya da olmuş olduğunu söylemektedir. Bunların
pek çoğunda niye-birşey var sorusunu soracak akıllı bir şey ya da
yaratık sorabilir ve insani ilke doğrultusunda cevaplayabilir. Bu soru
tıpkı bizim kainatımızın var olması gibi onların kainatlarını da
vareder. Böyle bir dünya var: bizimkine eşit bir kainat ama içindeki
insan sayısı hatta molekül sayısı bizimkinden bir tane daha az. Niye
tek bir dünya olsun? Niye biz bu kadar şanslı olalım?
Belki
de o kadar şanslı değiliz. Belki de bizim kainatımız
trilliyonlarcasıyla birlikte bir meta-kainatın içinde yer alıyor ve
diğerlerinde de akıllı-şeyler var, vardı ya da olacak. Bence insani
ilke buna götürüyor. İnsani ilke 2001; A Space Odyssey filmdeki uzun
siyah monolith gibi, akıllı olanlara açılan, aptal olanlara kapanan bir
kapı. Her bir dünya çizgisi ya da patikasının içinde akıll bir şey ya
da yaratık ya var, ya da yok. İçinde smart yaratık olanlar oluşuyor,
diğerleri oluşmuyor. İnsani ilke dünya haatlarını filtre ediyor veya
buduyor, aptal yaratıkların tepe filizlerini koparıyor.
İnsani
ilke tek bir dünyayı açıklamaya çalışırken içi akıllı dünyalarla dolu
bir Pandora’nın kutusunu açıyor. Ve neden bir soru sormanın veya beyin
sahibi olmanın ya da beyine benzer şeylerin dünya çizgisi bulduğunu
daha hala anlatmıyor. Dünya çizgisini seçmenin ya da ahmakları
budamanın mekanizmasını vermiyor. Bu durumda kainat burada çünkü bu
kaya ya da bu yıldız burada da diyebiliriz çünkü kainat onun burada
olacağı şekilde açılmasaydı o burada olmazdı. Şu halde insani ilke
iddiasının geçerli olması için akıllı nesnelere gerek yok. Birşeyler
olsun yeter. Dünya tek bir şey için açılabilir. Niye bir şey için
açılır? Bizim için açıldığı gibi açılır. Peki neden o öyle? Çünkü biz
buradayız. Ve saire.
BİR FUZZY CEVAP : Hiçbir varsayımda bulunmayın.
Benim neden bir şey yok değil de var sorusuna fuzzy bir cevabım var. Cevap şu: Eğer hiç bir şey yoksa matematik patlar.
Bu cevap derin olabilir ya da basit matematik olabilir. Her iki durumda
da keşfetmek istediğim bir dünya görüşü kurar. Enformasyonla halleşir.
Entropi ile, fuzzy entropi ile halleşir.
Cevap fuzzy entropi
matematiğinden gelir. Kainat ne kadar saçaklıdır? Şeklinde katıksız
saçaklı bir soru sorduğumuz zaman gelir. Bu sorunun cevabı %100 ile
%9’ın arasında bir yerdedir. Saçaklılık bir derece meselesidir. Asıl
soru, kainatın bir saçaklı küme olup olmadığıdır. Eğer fuzzy değilse, o
zaman kainat sadece bir kümedir ve %0 saçaklıdır. Eğer fuzzy ise bu
değer %0dan fazla olacaktır.
Çoğumuz kainatın saçaklı
olmadığını düşünürüz; %0. Kainattaki her şey %100 kainata aittir.
Kainata ait olmayan şeylerin oranı %0dır. Şey ya vardır ya da yoktur.
Arada bir şey yoktur. Varolmanın gri tonları yoktur.
Kainat
ona dair objelerin kümesidir. Dahası: kainat kainatın tüm alt
kümelerinin kümesidir. Her şeyi içeriyorsa, her şeyin setlerini de
içeriyordur. Ve biz bu parçaların siya ya da beyaz olduklarını
düşünürüz. Kalın bir şey parçası kainata ya iattir ya da değildir. Şey
kümelerinin ya hepsi dahildir ya da hiçbiri dahil değildir.
Belki. Ama bu sonuca mantık yürüterek varmayız. Test etmek gerekir.
Soru verili ya da ampriktir. Şey kümeleri kainata pekala da bir
dereceye kadar ait olabilir. Bence bir ‘elektron’ ya da elektron bulutu
uzayın belirli bir bölgesine sadece bir dereceye kadar aittir. Ama
mesele Bu değil. Bir şeyin var olup olmadığını anlamak için kainatın
saçaklı olup olmadığını bilmek zorunda değilsiniz. Saçaklı olup
olmadığını sormanız yeter.
Şöyle bir düşünce: Farzedelim ki hiç bir şey yok. Tek bir şey bile yok.
Bunu nasıl yapacaksınız? Eğer sadece kelimelerle çalışacaksanız, eki
Yunanlıların yaptığı gibi hiçbirşeyden oluşan birşey gibisinden muğlak
fikirlere saplanırsınız. Ben küme anlamında hiçbir şey fazetmedim.
Hiçbir şey olmayan bir küme nasıl bir kümedir? Biz buna boş set ya da
null set deriz ve 0 diye yazarız. Peki öyleyse hiçbir şey ne? Ben neyin
hiçbir şey olduğunu dğşğndüm? Dünyanın. Kainatın. Her şeyin “uzay”ının.
Bunu X diye yazalım. Hiçbirşeyin olmadığını varsaymak, X’in boş set
olduğunu söylemektir. X=0. Bu matematik dili. Bu formun nereye
gidebileceğini görebiliyordum. Bu form matematik patlamasına gidiyordu.
Fuzzy entropi teoremi kainatın entropisi ya da saçaklılığı ya da
muğlaklığı sıfır bölü sıfırdır, 0/0. 0/0, sıfıra eşit değildir. Ve iki
sıfır birbirlerini götürüp bir yapmazlar. Bu terim tanımsızdır. Sıfırla
bölünmez bölünürse matematik görülmedik şekilde patlar. Patlamaya neden
olan faraziye hiçbirşeyin olmadığı faraziyesidir. Öyleye bu faraziyeyi
reddetmek durumundayız. O halde bir şey var. Benim cevabım bu.
Bunu saçaklı küplerle de görebiliriz. Hiçbir şey yoksa, Artisto Buda
ile çarpışır. Küpün köşeleri orta noktaya yürürler. Orta nokta köşelere
genişler. Şekil 15.1’de tek bir şeyin kaldığı duruma bakın. Fuzzy küp
bir doğru parçasına indirgenmiştir.
0---------------------1/2-------------------1
Son kalan bir şeyden hiç birşeye gittiğinizde, birşeyden hiçbirşeye
gittiğinizde, doğru parçası bölünemeyecek kadar küçük bir noktaya çöker.
Bu nokta, boyutları 0 olan fuzzy küptür. Bu noktada Aristo’nun A ya da
A-değil köşesi %100 geçerli olup, Buda’nın %100 geçerli hem A hem de A
değil orta noktasına çökmüştür. Yin-Yeng denklemi geçerlidir. Ama ikili
mantığın A ya da A değili de geçerlidir. Bu nokta maddenin matematiği
kendisiyle birlikte gömdüğü noktadır.
Acayip olan yanı da
budur. Bir şeyden hiç bir şeye gidiş, fiziki bir şeydir. Kainat son bir
atom içerir sonra da hiç. Bu maddesel bir veridir.
Bu
cevaptan hoşlanmayabilirsiniz. Teknik birşeyler ileri sürüp, reddetmek
isteyebilirsiniz. Ama matematiği basittir. Hiçbir şey yoksa, matematik
patlar. Bunun ne kadar ciddi olduğunu bilmiyorum. Ama bu iddiamın nasıl
test edilebiliniceğini düşünüyor olmanız hoşuma gidiyor.
Teorik olarak test edebiliriz. Yapacağımız tüm maddeyi şey kainattan
boşaltmaktır. Bunu nasıl yapacağımızı ya da boşaltılklarımızı nereye
koyacağımızı ya da bu testi yaparken kendimizi nereye
yerleştireceğimizi bilmiyoruz. Bu bir düşünce deneyi. Son atom ya da
foton ya da madde topu boşlukta asılı kadar ve sonra kaybolur ya da hiç
oluncaya kadar büzülür. Belki bir solucan deliğine kaçar ve ihtitar
kainatı bomboş bırakır. Bunu daha önce duymuş olmalısınız: Yerçekimi
çöküntüsü.
İddiayı kainatın yerçekimsel çöküntüsü iddiayı test
edebilir. Diyelim ki kainatın içinde Big Bang’den bu yana yavaşlamış,
genişlemesini durdurmuş, kendi üstüne yığılan ve Big Crunch’a sıkışan
yeteri kadar karanlık madde ya da neutron ya da herhangi türden
parçacık ya da dalga var. Bu tamamiyle mümkündür. Pek çoğumuz hesabını
bunun üzerine kuruyor. Kainatın genişlemeye devam etmesini ve sıcak
ölümle yokolmasını istemiyoruz. Kainatın çökmesi için her bir metre küp
uzaya üç elektron gerekir. Kütlesi olmayan yada minicik kütleli ve pek
pek az elektrik yüklü hayalet benzeri yaklaşık 100 neutrino yeter.
Kainat Big Cruch’a yönelirse ne olur, kimse bilmiyor. O müstesna
durumda fizik kanunları işlemiyor. Dolayısıyla şimdi bilim-dışı
konuşuyoruz.
Gidip-gelen/sallanan kainat düşüncesi var. Big
Crunch yerini yeni bir Big Bang’e bırakabilir ya da Bing Bang’in
kendisi olabilir - büyür ve yeniden kendi üstüne çöker. Ya da kainat
topu kendi kara deliğine çekilebilir. O kadar küçülebilir ki, bir
solucan deliğinin boynundan başka bir kainata geçer, orada beyaz delik
olarak pırtlar ya da büyük veya küçük bir bang ya da başka garip bir
olay yaratır. Bu durumda eski kainat en azından son anında birşeyden
hiçbir şeye geçecektir. Ben bunu bir deney sayarım. Fizikçiler hali
hazırdaki genişlemenin on milyar yıl daha süreceğini iddia ediyorlar.
Bundan sonra Big Crunch’a çöküş bir on milyar yıl daha sürecek. Demek
ki, iddiamın test edilebilmesi 20 milyar yıl sonraya kalıyor.
Vakum testi de yapılabilir. Vakum, ‘boş’ değildir. Vakum aktiftir ve
quantum olanaklarıyla doludur. Belki onun bir parçanı temizleyip,
etrafını duvar çevirebilir, kapalı bir hiçlik bölgesi yaratabiliriz.
Balki bir kara deliğin etrafını çevirebilir bir kaç bin yıl süreyle onu
olmayan maddeyle doldurabiliriz. Kim bilir?
Mesele bildiğimiz
matematiğin olmaması durumunun nasıl bir şey olacağı meselesidir.
Toplama ya da çarpma yapamazsınız. 2 sayısısı 3 sayısına eşit olabilir.
Rakam fikri kaybolabilir. Fizikçiler, fizik kanunlarının big cruch ya
da kara delik de işlemeyebileceğini söylüyorlar. Fuzzy iddia, bu
durumlarda matematiğin de işlemeyebileceğini söylüyor. Bu tuhaf bir
iddiadır. Ve daha da tuhaf bir şey söyler.
Şöyle ki, belki de
mantık, veriden/olgudan farklı değildir. Belki ikisi bağlantılıdır.
Araştırmak istediğim nokta bu. Mantık ve olgu. Matematik ve şeyler.
Bağlantılı.
KOZMİK ÇİPLER VE ALLAH
Geri
gidelim. Neden bir şey yok değil de var? Bunun bir cevabı eğer hiçbir
şey yoksa o zaman matematiğin başı dertte. Bunun bir ifadesi fuzzy
entropi meselesi. Bir olayın ya da sentin saçaklılığının matematiksel
ölçümü. İyi de, ne olmuş? Bir takım sembollerin karışması,
tutarsızlaşması dünyanın neden umurunda olsun?
Umurunda, çünkü
dünya matematiğe itaat ediyor gibi duruyor. Ama etmek zorunda değil.
Eder gibi duruyor ama etmek zorunda değil. Bildiğimiz matematiğin bir
çalı olduğunu düşünün. Birkaç kökten büyüyor ve her geçen gün dal
atıyor. Tüm bilimleri, tüm verileri de bir çalı gibi düşünün. Bu da
yerçekimi, ışık, molekül zincirleri gibi bir kaç temel kökten büyüyor
ve her gün yeni dallar atıyor, hatta bu yeni dallardan bazıları
diğerlerine ne benziyor ne de uyuyor.
Bu iki çalı
birbirlerinin aynısı değil. Farklı yasalara göre büyüyorlar. Matematik
çalısı katıksız tümdengelimle büyüyor. Veri çalısı ise deneylerle ve
ölçümlerle - tümevarımla - sarsıla, atlıya büyüyor. Bilim adamları eski
dalları buduyor yeni dallar büyütüyorlar ya da aşılıyorlar. Makaslarını
bileyen, yeni veriler. Ancak, iki çalı benzeşiyor da. İkisinin de şekli
kaba, en azından bazı dalların kümelenme biçimleri benziyor. Bu
benzeşmenin mantıklı bir nedeni yok. Mantık bir yoldan gider. Veriler
hemen her yoldan. Baştan bilemezsiniz. Bu nedenle her bilimsel deney
yeni bir kumardır.
Bilim/fan matematiğin izinden gider.
Tümevarım, tümdengelimin izinden gider. Zaman geçtikçe bilim çalısı
matematik çalısına gittikçe daha çok benzemeye başlar - dala dal,
filize filiz. Hangi çalının hangi çalının peşinden gittiğini zaman
farkından anlarız.
Büyük olaylardan bazılarına bakalım. Geçen
yüzyılda James Clerk Maxwell elektrik ve manyatizme dair dört tane
“Mazxwell denklemi” buldu. Bu denklemler veya onların parçaları
deneylerle doğrulandı. Maxwell matematik denklemleriyle oynadı ve
ışığın dalga teorisi ortaya çıktı. Matematik ışığın elektromagnetizmin
bir türü olduğunu söylemişti. Deneyler daha sonra bunu da doğruladı.
Bir kaç yıl sonra Einstein görecelik matematiği ile oynadı ve
eneji-kütle denklemi, e=mc2 çıktı. Sonraki testler ve nükleer bombalar
bu formülü de doğruladı. Başka türlü de olabilirdi. Deneyler e=MC5 ya
da e=m2c formülünü ya da sayısız başka ihtimalleri doğrulayabilirdi.
Ama öyle olmadı. Deneyler matematik dalını doğruladılar.
Birkaç yıl sonra Einstein genel görecelik matematiğini ortaya koydu ve
yerçekiminin bu yanılsama olduğunu söyledi. Madde, uzayı büküyor.
Enerji ve momentum uzay-zaman sürekliliğini (continuum) büküyor.
Gezegen meteoru “çekmiyor.” Meteor yanından uçuyor ama gezegene bir
anlamda yuvarlanıyor. Çekimmiş gibi görünüyor. Einstein’s eğrilik
denklemleri, Maxwell’in denklemleri gibi, bir dalga denklemine
götürüyor. Yani denklemlerin ışık saçan sonuçları var. Bu demek ki,
ışık hızında hareket eden yerçekimi dalgaları var. Fizikçilerin
yerçekimi dalgalarının varlığına dair dolaylı kanıtları dev pulsarların
ya da neutron yıldızların orbital emisyonlarında bulmalarının üstünden
yetmiş yıl geçti. 1917’de, Einstein yerçekimi ya da eğrilik
denklemlerini yayınladıktan hemen sonra, Karl Schwarzschild özel bir
simetrik durum için çözdü onları. Schwartzschild’in denklemleri
gereğinden fazla kütlenin yerçekim denklemini sonsuzluğa kadar
genişletebileceğini gösterdi (bu, bir terimin 0’la bölünmesi gibi).
Kara deliklerin varlığına işaret eden bu denklemlerdi. Yıllar sonra
kara deliklerin varlığına ve bunların bizim Samanyolu da dahil olmak
üzere sık galaksilerin ortasında olduğu ortaya çıktı. ilişkin giderek
daha çok sayıda kanıt ortaya çıktı.
Bunlar verilerin
matematiği izlemesinin meşhur örnekleri. Bu kadar net olmamakla
birlikte her günher dalda bilimsel verilerin matematiği izlediğini
görüyoruz. Ne kadar çok matematik öğrenirsek, tabiatı o kadar iyi
görüyoruz. Ne kadar çok nonlinear matematik öğrenirsek, tabiat o kadar
nonlinear görünüyor. Asırlaca kaosu kaba gürültü saydık. Kaos
matematiğini yakın zamanlarda öğrendik ve kaosu hava durumlarında, kalb
vuruşların, moleküler titreşimlerde bulduk. Matematik çalısını ne kadar
iyi açarsak, aralarında daha çok bağılantı olduğunu görüyoruz. Zamanla
deneyler bu bağlantıları onalıyor. Öyle olmaya da bilir ama oluyor.
Bilimin matematiğin peşinden gitmediği durumlar olabiliyor ama bütünde
öyle değil. Bütünde bilim matematiğin peşinden gidiyor.
Peki, Allah bütün bunların neresinde? Tabiatın derinliklerine her gün
biraz daha fazla nüfuz ediyoruz ama O’na dair bir ipucu
yakalayamıyoruz. Kanıt yok. Allah matematikte de yok, deneylerde de.
Onu ne mikroskop ne de teleskopta görmüş ya da ölçmüş değiliz.
Gözlemlenebilir kainatta yok gibi duruyor. Ayak izi bırakmamış gibi.
Tüm bulabildiğimiz fizik kanunlarına göre şekillenen olaylar. A, A
değil’e, A değil başka bir şeye akıyor. Allah’la açıklayabildiğimiz bu
oluşumu Allah’sız da açıklayabiliriz.
Usavurum bir kez daha
şüphe ile sonuçlanıyor. Ne kadar çok öğrenirsek, toprak ayağımızın
altından o kadar çok kayıyor. Bir adım sonra niye genlerimizi ya da
düşüncelerimizi sürdürmek için yaşam savaşı verdiğimizi düşünmeye
başlıyoruz. Bütün bunlar nihilizme doğru gidiyor.
Ve
nihilizmle sonuçlanabilir de. Hayatın bizim anlayabileceğimiz bir
manası ya da amacı olmayabilir. Bizim Allah düşüncemiz, Pavlov’un
dediği gibi bir toplumsal refleks, Spinoza’nın söylediği gibi doğadan
kaynaklanan korku, ya da Marks’ın söylediği gibi kitlelerin afyonu, ya
da Freud’un dediği gibi kendi babamızın kozmik gaza dönüştürülmüş şekli
yada sosyo-biyologların dedikleri gibi, bazı bencil genlerimizin
otoriteye gözükapalı bağlılıklarının sonucu.
Allah’ın
varlığını kendi içimizde ya da çevremizde hissettiğimizi düşünüyoruz
ama bu bir yanılsama olabilir. Hissediyoruz ama tanımlayamıyoruz.
Beynimizdeki nöral şebeke bu işi iyi bilir. Onlar yüz milyonlarca
yıldır bu işi yapmak, hissettikleri patternleri önceden kaydettikleri
patternlerle eşleştirmek üzere evrimleştiler. Yüzleri, müzik
parçalarını, mevsimleri tanırız ama onları nasıl tanımlayacağımıza dair
hemen hemen hiç bir fikrimiz yoktur. Bir ismi nasıl hatırladığımızı,
bir soruya nasıl cevap verdiğimizi ya da yeni bir fikir ürettiğimizi
izah edemeyiz. Sadece yaparız. Nöral şebekemiz bir şekilde becerir.
Aynı şekilde olmayan bir Allah patternini de tanıyor olabilirler.
Genetik anlamda Allah’ı bir görüp bir kaybetmenin özel bir avantajı var
gibi de durmuyor. Bir görünüp bir kaybolan ya da varlığı hissedilen
Allah’ın, neural şabekemizin deja-vu yada ‘dolduruş’ türü bir animolisi
olması mümkündür. Biz Allah’ı Şekil 15.3deki Kanizsa karesini tanır
gibi tanıdığımızı düşünebiliriz: kanizsa karesi olmadığı gibi Allah da
yoktur.
Gözlerimizdeki ve beynimizdeki neural şebeke olmayan
kenarları ve parlak içiyle Kanizsa-karesi yanılsamasını oluşturur ve
sürdürür. Oysa bu sayfada böyle bir kare yoktur. Bu kare Kant’ın
“duyuların yardımı olmadan, düşünsel içgüdü ile anlaşılan,” orada bir
yerde, duyuların ötesinde ‘kendi başına birşey’ bir noumenon değildir.
Tersine, duyularımızn ve beyinlerimin bir phenomenon’u - yani,
duyuların tanıdığı ve bilimsel olarak tanımlanabilir ve test edilebilir
bir veridir. Bizim bir görünüp-bir kaybolan Allah’ımız ya da Onun
Gölgesi ya da Onun Eseri aynı durumda olabilir - rastgele bir kainatın
rastgele bir galaksisindeki rastgele bir gezegenin üzerinde yakın bir
tarifte ve kısıtlı olarak evrimleşmiş bir yaratığın neural tellerindeki
bir yansılsama.
Ben daha farklı bir sonuça varıyorum. Kainat
enformasyondur. Büyük bir bilgisayar çipi gibi. Bence bir gün enerjinin
enformasyonla ilişkili olduğunu göreceğiz. Enformasyon dalgaları veya
cisimcikleri, infoton’lar olabilir. Enformasyon Leibnitz’in monadları
gibi bölünemeyecek kadar küçük akıllı cisimciklerde toplanabilir.
Doğaya ne kadar çok bakarsak, yapılanmasında o kadar çok enformasyon
görüyoruz. Yapılanma, enformasyondur. Bizim DNA’mız etten yapılmış
enformasyondan ibaret. Beynimizdeki, omurgamızdaki ve kaslarımızdaki
neural ağ enformasyon şifreler, depolar ve şifre çözer. Kültürlerimiz
ve ekonomimiz enformasyon depoları ve akılarından ibarettir. 1940larda
Bell laboratuarlarında Claude Shannon pure enformasyon teorisinin ilk
yasalarını buldu. Dünya bu yasalara uyar gibi duruyor. Termodinamiğin
entropisi soyut enformayon teorisinin entropisinin aynısıdır. Bir yüz,
bir yıldız ya da galaksi kümesi gibi “pattern”ler, azami bilginin yerel
noktası ya da asgari entropi ima eder. 1957’de Stanfordlu fizikçi
E.T.Janesistatistiki kuantum mekaniği kuralının (Gibbs olasılık
dağılımı) temel matematiği enformasyon teorisinin maximize edilmesinin
sonucudur. Bunu kanıtlamak için ne bulgulara deneylere ne de Niels
Bohr’a ihtiyacınız var. Bütün ihtiyacınız soyut enformasyon teorisidir.
Görüp kaybettiğimiz enformasyondur. Bu süreç bitlerle başladı. Şimdi
artık fuzzy motık bizi fitlere götürüyor. Bugüne kadar büyük küplerle
çalışıyorduk ve küpün bir binary köşesinden öteki binary köşesine
atlıyorduk. Şimdi fuzzy matematik bile köüpün içinde koca bir dünya
olduğunu söylüyor ve biz bu dünyaya dalıyoruz. Kübü siyah-beyaz bir
köşesinden diğer köşesine kadar delebiliriz. Fuzzy matematik. Fuzzy
fizik. Fuzzy makina zekası. Olasılık ve göreceli frekansı subsehood ya
da parçanın içindeki bütünle ile ikame edebiliriz. Daha da büyük neural
ağları, bilgisayarları ve birleşik neuro-bilgisayarlaru daha çok
matematik için devreye sokabilir, daha çok yapılanma bulabilir daha çok
enformasyon elde edebiliriz. Ve bu sadece bir başlangıç olur: It from
fıt.
Bu da bir sonraki soruyu getirir: Allah enformasyon
mudur? Bu söylendiği kadar garip olmayabilir. Niye olsun ki, biz
Allah’a her şey dedik: aşk, güç, zihin, enerji, tabiat, maximum
olasılık. Ama ben Allah’ın enformasyon olarak doğru olmadığını hatta bu
tanımın anlamı bile olmadığını düşünüyorum. Enformasyon olan kainat.
Enformasyon olan fiziki yapılanma. Kainat Allah’la ilgisi gözün görmeye
ilgisi gibi.
Bence Allah’ın bilimin matematiği izlemesi ile
ilgisi var. Bence orada birşey,in farkına varıyoruz. Tarif edemediğimiz
bir şeyin. Bir plan var ki onu tanıyoruz. Ya da Plan. Her bir yeni
matematiksel içgüdü ile, her bir yeni fuzzy veri ile bir plan ya da
matematik yapılanması hesabı yapıyoruz.
Bütünbunlar bir
sonraki saniyede değişebilir. Bilim çalısı matematik çalısının peşinden
gitmekten vazgeçebilir. Veri mantığı izlemeyebilir. Enerji bundan böyle
kütlenin ışık hızının karesinin çarpımına eşit olmayabilir. Okyanus
dalgaları bundan böyle sıvı mekanikçilerinin denklemlerine göre hareket
etmeyebilirler. Ampuller watları yükseldikçe parlamayabilirler.
Neden-sonuç ilişkisinin tüm kanavası eriyebilir veya dağılabilir. O
zaman bu tez de dağılır.
Ama farzedinki bu söylediklerim
olmayacak. Farzedinki bilim matematiği daha yüzlerce, binlerce,
milyonlarca, milyarlarca yıl izlemeye devam edecek. Plan hypotezi fuzzy
doğrularla büyüyecek. Pitagoras ve diğer teoremler emirler yağdırmaya
bizler o emirlere riayet etmeyi sürdüreceğiz. Tanıyıp da
açıklayamadığımız o gölge duygusu, görünüp de kaybolan, pattern
açıklığa kavuşacak. Allah olamaytabilir ama Matematik yapıcısı var ve
Bilim onun Peygamberi.
Erkek ya da kadın, bir şey ya da hiçbir şey matematiği yazdı. Allah, Matematiği yazandır. Matematiği Allah yazdı.
FUZZY MAKİNA OLARAK İNSAN: MAKİNA IQ’LARININ YÜKSELMESI
Fuzzy gelecekte insan hayatının niteliği nasıl olabilir? İnsanoğlunun
Matematikyapıcına bir şey söylecek duruma gelmesi için daha çok ama çok
yıllar var. Bu arada daha yüksek makina Iqları bizim nasıl
yaşadığımızı, düşündüğümüzü ve oynadığımı değiştirecek. Fuzzy mantık
bize akıllı aletleri tattırdı ve beyendik. Birgün bu da değişebilir.
Ya gün gelir de yüksek Makina IQ’ları insan Iqlarını kendilerinkine
boşaltırlarsa? Bu durumda insana ve onun kişiliğine ne olur? MIQ’
sistemleri bizi öyle üretken kılarlar ki, hepimiz zengin oluruz - o
zaman emek, adanmak, ılımlılık gibi kavramlara ne olur? Her yanda sesle
çalışan bilgisayarlar. Akıllı telesekreterlerde fuzzy kişilik-profili
cipleri. Ne zaman ihtiyacınız olsa bulabileceğiniz akıllı diş
protezleri. Akıllı yollar üzerende akıllı otomobiller. Makina sağlıklı,
makina zengini, makina akıllı insanlar.
Düşünebildiğniz,
yapabildiğiniz, yaratabildiğiniz her şeyi sizden daha iyi, çok dahay
iyi yapan bir akıllı makina olması nasıl bir şey olur? Bütün bir yıl
tatil mi yaparız? Yumuşar mıyız? Her kuşak daha az risk alıri daha az
insanlara tanışır, devlete ya da büyük firmalara güvenir, zamanını daha
çok sanal gerçeklik siberelbiselerinde, sibersandalyelerinde mi
geçirir? Insan rasyonel hayvan olmaktan çıkar ultra-yüksek teknolojide
bir kanape patatesi mi olur?
Bence işer iyiye gidecek çünkü
bir anda hepimizbirden makina zengini olmayacağız. Büyük ikramiyeyi
kazanmak insanı mahvedebilir. Bir düşünün ortacağ kıralları
otomobillerin, bilgisayarların, uçakların, televizyonun, dişçilerin,
kişisel özgürlüğüm ve zenginliğin bizlerde yapacağı etki hakkında neler
düşünürlerdi. İnsanlık maaş artışları ve primle zenginleşecek, piyango
biletiyle değil. Onun için ne yapacağımızı şaşırmayacağız. Yüksek
makina IQ’lu oyuncaklarımıza ve onların dünyasına yavaş yavaş
gidereceğiz. Akıllı ilaçlar ve akıllı silahlar - şu ikisini bir
düşünelim.
İlk akıllı ilaçlar sokağa dökülünce ne olacak?
Başlangıçta hükümetler onları yasa dışı ilan edebilirler. Kişisel ve
profesyonel kullanımlarını engelleyebilirler. Yüksek IQ haplarını
herkes kullanamıyacaksa kimse kullanmasın diyebilirler. Kobaylar da, ya
da kompüter smulize kobaylarda başağrısına, kap krizine, felce,
tümörlere yol açıyor diyebilirler. Uzun vadeli sonuçları bilinmiyor
diyebilirler. Ama yasaklama yüksek-IQ hapların yayılmasını önleyemez.
Fiyatı arttırır, fiyat artışı arzı sürekli kılar. Daha çok kimyager,
kimya öğrencisi, ya da genci bu haplardan üretmeye ve kara borsada
satmaya teşvik eder. Zaman içinde yüksek IQ hapları yasal olur. Ancak
yasal ya da değil, varlıkları toplumu değiştirir. Kimse yüksek IQ
yaraşında geride kalmak istemeyecektir. Yüksek IQ hapları (yada YIQlar)
insan zihninin steroidleridir. Herkes YIQ alacak. Öğrenciler sınavları
geçmek, çalışacakları yerde eğlendikleri geceleri telafi etmek için
alacaklar. Çalışanlar, iş yetiştirmek için, kalabalık grupların önünde
konuşabilmek, maaşlarını arttırabilmek ama hepsinden öte alanlardan
geri kalmamak için alacaklar. Aşıklar birbirlerini etkileyebilmek için
alacaklar. Sanatçılar yeni birşeyler yarabilmek için. Bilim adamları
yeni fikirler geliştirmek, eskileri atmak için. Askerler yaşama
şanslarını arttırmak için. Avukatlar savcılarla başedebilmek için.
Hekimler teşhislerini iyileştirmek ve davaları önleyebilmek için.
Genelde HIQ’yu akıllılar, daha da akıllı olmak için alacaklar. Daha az
akıllılar, akıllı olmak için alacaklar. YIQlara tıplı otomobillere
telefonlara, televizyonlara ve donuk gıdalara alıştığımız gibi
alışacağız. Daha yüksek IQ toplumu yavaşça oluşacak, sıçramamayla
değil.
Akıllı silahları düşünün. YIQ silahları ülkler arası
ilişkileri kötüleştirdiği gibi iyileştirebilir de. Bunlarla ilk
tecrübemiz, 1991 Irak savaşı iyiceydi. Cruise füzeleri ve akıllı
rocketlerin IQ’ları çok düşüktü. Buna karşın, daha yüksek makina IQ’su
silah yarışına girdi. Herkesin süperakıllı silahları olduğunda,
komşular eşitlenecekler ve silahların birbirlerini götüreceklerdir. Her
ülkenin kendi Yıldız Savaşları kalkanı olacak. Bazı durumlarda öfke,
diplomasi yerine spot atışlarını getirebilecek. Ama ne zamanki ülkeler
kalkanlara sahip olackalar, o zaman daha bir toleranslı olacaklar.
Tehlike akıllı silahların gelişimin ilk yıllarında. Yirmibirinci
yüzyıda hiç kuşkusuz, bunu göreceğiz. Akıllı silahların artışı dünyayı
daha iyi bir yer de yapabilir. Kitle savaşları ortadan kalkabilir.
Her halukarda bence makina zengini olmanın müthiş bir sonucu olacak.
Makina zenginliği hayatımızından kısıtlamaları kaldırmaya yardımcı
olacak. Kısıtlama. Kapasite azalması. Mecburi kararlar. Polisin sanığı
döverek elde ettiği itirafa inanmıyoruz. Kaba kuvvet veya tehdit,
kısıtlamayı arttırır (duress) Çevresel faktörlerin çoğu da öyle. Bu
noktada makina zenginliği çok işe yaracaktır. Tabii ki, yoksulluk da
kısıtlama getirir. Eğer şart olmasa pek az kimse çalar ya da çalışır.
Ama kısa ömür de kısıtlıyıcıdır, hatta belki de en önemli
kısıtlayıcıdır. Saatin tıkırtısı söyleyeceğimiz ya da yapacağımız
herşeyi kısıtlar. Bin ya da milyon yıl yaşayacağınızı bilseniz bir çok
şeyi aynı şekilde yapmazsınız. Çocuk yapmak için acele etmezsiniz,
belki de hiç yapmazsınız. Belki daha az harcama yaparsınız. Belki
dünyayı ve solar sistemi daha az kirletirsiniz. Daha uzun yaşam toplum,
dünya ve solar sistemle daha uzun ilişkiler demektir. O durumda Mars’a
ne yaptığımız, madenlerini boşaltmamız, ısıtmamız ya da dünyavari bir
cennete dönüştürme çabalarımızla ilgilenirsiniz.
Seksüel iştah
da bizi kısıtlar. Her erkek bilir ki, dünyaya dair duygularıız seks
öncesi ve seks sonrası farklıdır. Kadınlar da böyle bir farklılık
hissediyor gibidirler. Kültürün ve förtün bu konuda yapabileceklerinin
bir sınırı vardır. Esas belirleyici olan yaşam uzunluğudur. Robotikde,
malzemelerde ve kozmetiklerdeki gelişmeler hiç kışkusuz seks
ikamelerini getirecektir. Hata belki günümüz pop yıldızlarının siborg
modelleri satılır olacak. Belki de seks ikameleri, seks arttırıcıları
daha yüksek IQ ve uzun hayat kadar istenir olacak. Daha seksi bir dünya
daha hoş bir dünya olabilir. Ancak daha eğlenceli olacağı muhakkaktır.
Peki her kadın ya da erkeğin kendi robot haremi olan bir dünyada
romantik aşkane olur? Özgür seks, özgür aşk anlamına gelmeyebilir ama
etkiler. Romance’den kösnüllüğü ve gen üretimini çıkarırsak ne olur?
Kısıtlarmaları ortadan kaldırırsak ne olur? Belki de ortada hiçbir şey
kalmaz. Ya da belki gerçek aşk kalır ve bugünden düşünemeyeceğimiz
boyutlara ulaşır.
Makina zenginliği bugünden tasavvur
edemeyeceğimiz makina kültürü getirecektir. Sanatta yeni halılar
dokuyacak, bilimse yeni ağlar örecek, yeni algılamalar ve idrak
getirecektir.
Bunların toplam etkisi, ve bunların gerisindei
sanat, bilim, kültür ve tarih, insanın kosmosdaki mercan kayasının alt
katmanını teşkil edecek. Bundan binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca
yıl sonra bizim biyolojik ve makine ahfadımız mercan kayalığımıza bir
iskelet, bir kültür, bir bilim eklemeye devam ediyr olacak. Son
çocuklarımız mercan kayasının üstünde dikilebilir ve kainatın kendi
mercan kayalıkları üzerinde dikilen diğer medeniyetlerini
selamlayabilirler. Diğerlerine yol gösterebilirler ya da diğerleri
bizimkilere yol gösterir.
Veyahutta kendini beyuenmiş bir
makine Babil kulesi üzerinde tek başımıza durur, cevap vermeyen
Matematikyapıcısı bulmak üzere kainatı araştırmayı sürdürebiliriz. Ya
da Matematikyapımcısının bize verdiği cevabı beyenmeyebiliriz. Belki
bizim kainatımız boşlukta büyük bir cipten ibarettir. Başka bir kültür
için enformasyon stoklayan bir çip. Enformasyon kainatın nasıl
değiştiğinde yatabilir. Kozmik genişleme ve sıkışma patternleri - bizim
kainatımız geniş bir neural ağ, bir kompakt disk ya da bir bellek
çipiymiş, bizler de mantık devrelerinin birinin soğuk, sert tellerine
çömelmiş oturan virüsümsü bir koloniymişiz gibi - enformasyon
kodlayabilir/dekodlayabilir. Ya da mesaj var- mesaj yok olabilir.
Mesajlar şu anda burada olabilir ama biz onları algılayamıyor, idrak
edemiyor olabiliriz. Cebir kitabı üzerinde yürüyen karıncalar
olabiliriz.
YIQ’su bu dünyaların kapısını aralayacaktır.
Fuzzy mantık bize bu kapıyı bir bedel ödeyerek açacağımızı gösterdi.
Eski mantığa itaat etmemeli, eski mantığı aşmak için kurallarını
kırmalıyız. Makinaların bizim gibi düşünmelerini sağlamaya ilk
çalıştığımızda, bunu onlar gibi düşünerek yapmaya çalıştık. Aç/kapa
makinaları kadar basit düşünmeyi öğrenmeye çalıştık. BUNU BATILILARA
UYGULA VE MİLLİYETÇİLİĞİNİ GÖRE KARA KALPAKLI ADAMIN - BU NEDENLE
EMNİYET SÜBABIYIZ! Ikili düşünce sisteminin kültürel mirası böyle
yapmamızın doğal ve uygun olduğunu göstermişti. Kesinliği aradık ve
bulamadığımız zaman kendimiz temin ettik.
Kapıyı biraz daha
açtığımıza fuzzy mantığı da daha genel bir düşünce veya teori veya
süreç için terkedebiliriz. Son tahlilde fuzzy mantık doğrunun bugüne
kadar aranandan daha yakın bir tahminine cevaz veriyor. Bizim bilim ve
matematiğimiz daha yeni doğdu.
İnsanlığın akıllı makinarla
geleceği eski köle-sahip temasına yeni çeşitlemeler getirecek. Makina
zekalı üstlerimizi biz kontrol edeceğiz. Onlarla yaşayacak, onları
yaratacak, onlara uyum sağlayacak, belki de onlarla birlikte
doğuracağız. Onlar bizim bizim dizginlerimizi tutarken biz de onların
dizginlerini tutacağız. Aynı zamanda köle, aynı zamanda patron. Mesele,
derece meselesi olacak.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
İnsani İlke: O
Öyle Olduğu için Ben Benim
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |