|
Irak'ın İşgali ve Uluslararası Hukuk |
|
|
|
Kadriye Bodur
|
|
Cuma, 29 Ağustos 2008 |
Okunma: 732 kez
II.Bush yönetiminin 20 Mart 2003te Iraka başlattığı saldırının ardından gündeme gelen en önemli tartışmalardan biri de bu sürecin uluslararası hukuk bakımından nasıl değerlendirileceğiydi. BM antlaşmasının kuvvet kullanma ve silahlı zorlama yollarının gerekli mekanizmaları çalıştırılmadan ve dünya kamuoyunun yoğun muhalefetine rağmen gerçekleşen bu savaş , Soğuk savaş sonrası ABD hegemonyasının uluslararası hukukla çelişen ciddi adımlarından biridir.
( www.genbilim.com )
İşgal öncesi BM antlaşmasının kuvvet kullanma yasağı çerçevesinde yoğunlaşan tartışmalar bugün ABD nin Irak ta izlediği politikalar ve işkence iddiaları nedeniyle savaş hukuku ve insan hakları ekseninde genişlemektedir.
1990 dan bu yana Irak a uygulanan BM yaptırımlarıyla, işgal öncesi ve sonrası alınan BM Güvenlik konseyi (GK) kararları ABD nin Irak politikasından bağımsız olamamıştır. GK nın Almanya, Fransa, Rusya ve Çin gibi daimi üyelerinin işgal öncesi takındıkları karşıt tavır sonuç doğurucu nitelikte olmadığı gibi işgalin ardından GK konseyi sessiz onayını korumuştur. Bugün bile BM Irak ta etkin rol üstlenememektedir.
Bir süper gücün hegemonyasını 19. yüzyılı hatırlatacak biçimde askeri güç ile kurma girişimi II.Dünya savası sonrası kurulan BM düzeninin yeni bir dönüşüm içinde olup olmadığı sorusunu doğurmaktadır. ABD de Bush ve ekibi Neo-conların iktidara gelişi ve 11 eylül saldırısı sonrası sıkça dile getirilen Ön alıcı savaş stratejisi (Tehlikeyi tehdit haline bile gelmeden önleme!) sonuçlarını Irak ın işgalinde göstermektedir ki bu strateji BM antlaşmasının temel ilkeleriyle ciddi bir aykırılık içermektedir.
ABD nin Irak a saldırısıyla ortaya çıkan fiili durumun hukuki meşruiyetinin aranacağı zemin BM antlaşmasıdır. BM antlaşması II.Dünya savaşı kurulan uluslararası düzenin belgesi olmakla birlikte, Westfalya dan beri Avrupa devletleri arasında genel kabul gören devletlerin egemen eşitliği , kuvvet kullanmama ve içişlerine karışmama gibi ilkeleri uluslararası düzeyde korumaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası düzenin meşruiyet araçları olarak dünyanın geri kalanına sunulan bu ilkeler Soğuk savaşın iki kutuplu dünyası içinde tam olarak gerçekleşememekle birlikte, sistemin yapısı gereği , süper güçler karşılıklı dengeleri gözetmek zorunda kalmışlar ve en azından görünürde bu ilkelerle çatışmamak ve meşruiyeti korumak çabasında olmuşlardır.
BM antlaşmasının bu ilkelerle ilgili düzenlemeleri açıktır. Antlaşmanın 2. maddesinin 4. fıkrası örgüt üyelerinin bir başka devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı, BM nin amaçları ile bağdaşmayan herhangi bir şekilde kuvvet kullanmasından kaçınacağını belirtmektedir. Aynı maddenin 7.fıkrası ise BM antlaşmasının hiçbir hükmünün devletlerin ulusal yetkisine giren konulara karışılmasına izin vermeyeceğini ve devletlerin bu nitelikli konuları bu antlaşmaya göre çözmelerini zorunlu kılmayacağını dile getirir. Ancak , BM antlaşması ilke olarak devletlerin birbirlerine kuvvet kullanmasını yasaklamakla birlikte 4 istisnai halde kuvvet kullanmaya izin vermektedir. Bu durumlar; 1.Güvenlik konseyi çalışmaya başlayana kadar geçerli olan istisnalar, 2. II. Dünya Savaşı nda düşman olan devletlere karşı girişilecek eylemler, 3.Meşru Savunma ve 4.GK kararıyla uygulanan zorlama önlemleridir. Adı geçen istisnaların ilk ikisi hukuken var olmakla birlikte günümüzde kullanım ihtimalleri son derece düşük olduğundan kuvvet kullanma yasağının temel istisnaları olarak kabul edilen meşru savunma ve zorlama önlemleri önem kazanmaktadır.
Bu bağlamda mevcut uluslararası hukuk sistemi içinde kuvvet kullanmaya imkan verebilecek iki durum bulunmaktadır. Kuvvet kullanma yasağına getirilen ilk istisna, antlaşmanın 51. maddesinde düzenlenen Meşru Müdafaa hakkıdır. 51. madde antlaşmanın hiçbir hükmünün BM üyesi bir devletin silahlı bir saldırıya uğraması durumunda, doğal olan, bireysel ve birlikte meşru savunma hakkına halel getirmeyeceğini düzenler. Anlaşmanın bu hükmü meşru savunma hakkını da belli koşullara bağlamaktadır. Bu koşullar; i-silahlı bir saldırının varlığı , ii-Güvenlik konseyine bilgi vermek ve onun olaya el koyması durumunda meşru savunma hakkının kullanımına son vermek ve iii-maddede açıkça yer almamakla birlikte orantılılığın yapılagelişinden kaynaklanan bir orantılılık koşulu olmaktadır. Irak savaşının bu koşulları taşımadığı! da açıktır.
Kuvvet kullanma yasağının ikinci istisnası ise uluslararası hukuka uyulmasının sağlanmasında başvurulan zorlama yolları olmaktadır. Böylece üye devletlerin silahlı kuvvetleri ile bazı durumlarda diğer bir üyeye müdahale edilmesi bir yaptırım olarak ortaya çıkmaktadır ki ABD nin savaş öncesi işgali hukuka uydurma çabası temel olarak bu mekanizmayı çalıştırmak üzerinde yoğunlaşmıştır.
Zorlama yolları, antlaşmanın 7. bölümde 39-51. maddeler arasında Barışın tehdidi, bozulması ve saldırı fiili durumunda yapılacak hareket başlığı altında düzenlenmektedir. 39. madde Güvenlik Konseyine barışın tehdidi, bozulması ya da herhangi bir saldırı durumunda bunu saptama ve gerekli tavsiyelerde bulunma ya da Antlaşmanın 41. ve 42. maddeleri gereğince alınacak önlemleri kararlaştırma yetkisi vermektedir. 41. madde GK nın silah içermeyen önlemlerini, 42.madde ise silahsız önlemlerin yetersiz kalabileceği durumlarda hava, deniz ve kara kuvvetleri aracılığıyla GK nın gerekli saydığı girişimlerde bulunulacağını belirtir.
İşgal öncesi ABD ve İngiltere nin Güvenlik Konseyinden bu yönde bir karar çıkartma gayreti sonuçsuz kalmıştır. BM Güvenlik konseyinin Irak ın silahsızlandırılmasına ilişkin 1441 sayılı kararı da dahil olmak üzere Irak a karşı bir askeri müdahaleyi mümkün kılacak herhangi bir kararı veya ABD ye bu konuda yapılan bir görevlendirme bulunmamaktadır. Sonuç olarak bir ülkenin diğerine yönelik böyle bir işgal eyleminin hukuki açıklaması bulunmamaktadır..
Elbette ki tüm diğer hukuk düzenlerine olduğu gibi Uluslararası hukuka politik süreçlerden ayrı olarak yaklaşmak anlamsız ve yetersiz olmaktadır. Bugünkü BM sistemine açık bir aykırılık taşıdığını tespit ettiğimiz Irak işgali aslında Soğuk savaş
sonrası yeniden şekillenen uluslararası sistemin bir parçası ve sinyallerini Kosova ve Afganistan operasyonlarında veren yeni hukuksuzluk anlayışının yansımasıdır.
Bu hukuksuzluk 18.- 19. yüzyıl emperyalizminin dirilişi izlenimi veren ABD hegemonyasının rızadan yoksun ve güce dayalı dayatmalarının yarattığı bir belirsizlik, Kaos durumudur.
Bu durumu daha da vahim kılan ise ABD nin bugün başında bulunan Yeni Muhafazakar grubun bu hukuksuzluk halini zorunlu bir görev ve hatta yeni düzeninin hukuku olarak sunmaları, BM düzeninin çöküşünü memnuniyetle ilan etmeleridir.
İşgal öncesi Irak ın elinde kitle imha silahı bulunduğu iddiaları savaşın en önemli nedeni olarak sunulmasına rağmen, aradan geçen bir yıldan fazla zamanda bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıkmış ve ABD ve İngiliz hükümetleri istihbarat raporlarını abartmakla suçlanmıştır. Demokrasi ve barışın taşınacağı Irak bugün bir içsavaş halinde yaşamakta, insan hakları ihlallerine ve işkenceye ilişkin görüntüler dünya kamuoyunda geniş yankılar uyandırmaktadır.
Bugün dünyanın en büyük askeri, ekonomik ve siyasi gücü olan ABD nin giriştiği bu savaşa karşı Avrupa Birliği dahil olmak üzere ciddi bir itiraz gelmemekle birlikte (giderek ABD kamuoyunun da dahil olduğu) Dünya kamuoyunun içinde bulunduğu ABD karşıtı hava ve tepki durumu hiçbir hükümete açıkca ABD yi destekleyecek gücü de vermemektedir. ABD nin en sıkı müttefiki İngiltere de bile Blair hükümeti yükselen ABD karşıtlığı nedeniyle zor zamanlar yaşamaktadır. İspanya gibi sınırlı destekle Irak ta bulunan ülkeler bile ABD nin Irak işgaliyle kendilerine yönelen terörist saldırılar arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır.
Hegemonyanın iki bileşeni bakımından değerlendirildiğinde ABD giderek rıza dan yani yumuşak güç ten yoksun bir süper güç haline gelmektedir. Kendi kamuoyunun desteğini bile hızla yitiren , belli çıkar gruplarının elindeki ABD iktidarının yalnız ellerindeki güce dayanarak kurmaya çalıştıkları yeni düzen, devletler hukukunun bugüne taşıdığı tüm ilkeleri ve insan haklarına dair insanlığın kazanımlarını ne kadar daha göz ardı edebilecektir?
Bugünkü tablo ne yazık ki bu sorunun cevabına çok da umut verici yanıtlar verecek nitelikte değil. ABD hegemonyasının bugün için rakibi bulunmayan gücüne karşı tek zayıf noktası meşruiyet ihtiyacı ve kamuoyu baskısı olabilir ancak.
Bu anlamda hem ulusal hem uluslararası düzeyde kamuoyunun yükselen sesi insanlığın ortak mirası olan değerlere sahip çıkmanın bir yolu olabilir.

Etiketler:
Bilimler
Hukuk
Irak'ın İşgali ve Uluslararası Hukuk
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |