Okunma: 1328 kez
İnsanların kendilerini tanıtırken kullandıkları ve genelde ilk olarak söyledikleri, ne iş yaptıklarıdır. Dolayısıyla İşin kendisi sadece bireylerin kendilerini tanıtırken kullandıkları isimleri gibi olsaydı, bu konu sosyoloji için anlamlı yani çalışılabilir bir olgu olarak karşımıza çıkarmak olanaksız olurdu. Oysaki bunun ötesinde iş: toplumlumun neden, nasıl oluştuğu sorusuna verilecek yanıtı kendi içinde saklamaktadır.
( www.genbilim.com )
İnsanların kürklerinin kalın, ellerinin büyük ve
bunun gibi özelliklerle doğa karşısında kendilerini koruyacak şekilde
anatomik bir yapıya sahip olmaması, bunun ötesinde doğa da bulunan
diğer canlılardan farklı olarak düşünme yetilerinin olması, insanları,
doğa karşısında hayatta kalma mücadelesinde zorunlu olarak iş ortaya
koymalarını ve bu işin sonucunda, süreç içinde yaptıkları işe göre
doğanın kendileri üzerindeki belirleme gücünü gerileterek iş sayesinde
özgürleşmiş olması insanların kendilerini tanımlamalarından öte, içinde
bulundukları toplumun açıklanması içinde en temel bir kavram haline
gelmektedir.
Ülkemizde yaşanan işsizlik boyutları özellikle
üniversite mezunu kişilerin bu oranda hiçte azımsanmayacak derecede
önemli bir yere sahip olması nedeniyle (işsizliğin eğitim yada başka
bir sınırlamaya gidilerek incelenmesi soruna çözüm bulamayacaktır, ama
en azından üniversitelerin amacı ve sorumluluğu konusunda fikir
verecektir) önemli bir konu olmaktadır. Üniversiteler ve işsizlik
arasındaki algılanan doğrudan ilişkinin aslında üniversitenin bir
sorunu ve sorunun bir sonucu olarak değil de, daha genel anlamda
toplumun geneline yansımış ve bir grup yada sınıfın uyguladığı
politikalardan kaynaklandığını göstermek için bu ayrımın konulması önem
taşımaktadır.
İşsizlik�i bir kavram olarak kullanabilmek için
onun zamansal, mekansal ve toplumsal koşullardan bağımsız olarak ele
almamız gerekmektedir. Çünkü bilim açıklamayı kendisine nihai amaç
olarak alır. Açıklamak ise sadece burada orada olan olayları değil, her
toplumsal formasyonda kullanılabilecek bir kavram ile mümkün olur.
Buradan hareketle işsizlik kavramını iş tanımından kalkarak
yapabiliriz. İş insanların yaşamaları için zorunlu faaliyettir.
Dolayısıyla insanların iş yapma haklarının elinden alınması onların
ölmeleri anlamına da gelir. İşsizlik ise artık insanların iş yapamaz
olma durumudur. Ve bu durum kendilerinin yetersizliklerinden,
bilgisizliklerinden vs. kaynaklanmaz. Doğrudan toplumsal yapıların
ortaya çıkardığı bir sorundur.
Bugün işsizlik Türkiye�de sadece insanların
kendilerinin eksikliklerinden kaynaklanan bir sorun değildir. Liberal
ekonomistler bu sorun hakkında suçu bireylere atarken eksikliklerin
bireyde olmadığını göstermek için basit bir örnek vermek gerekebilir.
Örneğin aynı özelliklere sahip olan iki kişi aynı işe talip olsun.
İşveren ikisini görüşmeye alsın ve ikisinin de tam aradığı özelliklere
sahip olduğunu fark etsin. Bu işe girmek isteyen iki kişi arasından
nasıl bir seçim yapacaktır. Bunun cevabı liberal ekonomi politikalarına
göre basittir. Girdiyi düşürmek için emeğin daha ucuza alınması
gerektiğinden bu iki arkadaştan daha düşük ücrete çalışacak olan kişi o
işe kabul edilecektir. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi işsiz kalmak
yetersizliklerden değil, yapılacak işin ait olduğu yapıdan
kaynaklanmaktadır.
İşsizlik konusunda yaşanan krizin boyutları
aslında işsizlik sorununu açıklamada yardımcı olan ek kavramlarla daha
da anlaşılır hale gelmektedir. Gizli işsiz statüsü ile çalışan
insanlarla birlikte günümüzde işsizlik 15 milyonu aşan bir rakamı
göstermektedir. Bunun yanı sıra vasıflı bir kesimden öte, kalifiye
eleman veya diğer bir anlamda işin nasıl yapılması gerektiğini varolan
bilimsel ve teknolojik gelişmeleri pratiğe geçirebilecek olan
insanların işsiz olması geleceğin tehlike altında olması anlamına
gelir.
Her toplumsal formasyon kendi geleceğini garanti
almak için çeşitli yatırımlar yapmak zorundadırlar. İnsan yatırımı ise
bu yatırımların en ciddi olanıdır ve diğerlerine göre daha uzun vadede
ürün verecek olan yatırımlardır. Yetişmiş insan gücünü, Ankara�dan
Bursa�ya yüklü bir mirası almak için karayolundan giderek ulaşmak
isteyen bir insana benzetirsek gideceği yolu da daha yola çıkmadan önce
tanımlamış oluruz. Bursa�ya karayoluyla gidişte mutlaka ve mutlaka
geçmesi gereken güzergah önce Polatlı, sonra Sivrihisar daha sonra
Eskişehir ve Eskişehir�den sonra Bozuyük ve Bursa�dan önceki son durak
ise İnegöl olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla bu uzun işlemin son
aşamasına gelmeden amacınıza ulaşmış olamazsınız. Yetişmiş insanla
ilişkilendirdiğimizde ise üniversiteler bunun son aşaması olarak
karşımıza çıkar. Böyle yüklü bir mirasın herkese kalmaması gibi
üniversitelere ulaşan ve orada şekillenen insanların toplumsal
sorumluluklarını yerine getirmesi oldukça güç bir uğraş olarak
karşımıza çıkar.
Kişisel amaçların dışında, kokmadan söylenilmesi
gereken, evrensel bir amaca sahip olması tüm insanlığın yararına bilgi
üretmesiyle, üniversitenin bir meslek edindirme yeri olması
tartışmasına girilmesi gerekmektedir. Üniversitelerin meslek edindirme
kuruluşları olmaması doğru bir tavırdır. Ama üniversitelerden yetişmiş
insanların yetiştikleri alanlar yerine başka alanlarda çalışmaları
üniversitenin sorunu olmayıp toplumsal yapının ve politikaların
ürünüdür.
Ülkelerin ihtiyaçları doğrultusunda
üniversitelerden yetişmiş insan mezun etme, farklı bir politika olup,
üniversitelerde üretilmesi gereken bilginin bu politikadan ayrı bir
şekilde desteklenmesi ve önünün açılması için gerekenlerin yapılması
daha farklı bir politikadır. Mezun olan üniversitelilerle ülke içi
istihdam koşulları arasında bir paralellik kurulmazsa bu iki alandan
birisi doğal olarak diğerinin önüne geçer ve geleceğe dönük yatırım
olarak ifade edebileceğimiz üniversiteyi baltalar, üniversiteler hiçbir
zaman işgücü yetiştiren yerler olamaz. Eğer gücü yetiştiriyorsa
üniversite olamaz. Bunun yeri lise sonrası teknik okullardır.
Üniversite ülkenin tüm stratejik noktalarıyla ilgili bilgi ve hizmet
üreten ama ayrıca bilimin bağımsız bir insan etkinliği olarak da
örgütlendiği yerler olarak algılanmalıdır.
Üniversitenin içeriği daha çok belirli bir insan
tipinin en verimli bir şekilde bilgi üreteceği, bu teknik bilgi yada
bilimsel bilgi de olabilir, kurumlardır. Aksi bir tavır yani
üniversiteyi teknik okullar düzeyine indirgeyen tavırlar doğal olarak
işsizlik bağlamında birçok yapısal problemlerde doğuracaktır. Örneğin
ziraat fakültelerinin halen her yıl yüzlerce mezun vermesine karşın
ziraat mühendisi ihtiyacı olmaması... Bilimsel anlamda ziraat
mühendislerinin istihdamı ile ziraat fakültelerine yüzlerce öğrenci
doldurulmasının hiçbir anlamı olmamakla beraber bu durum ziraat
fakültelerinin ve ziraat biliminin toplum içindeki saygınlığını ve
bilimsel etkinlikten öte orada bilim yapmak üzere faaliyet göstermesi
gereken kişileri de bilimsel etkinlikten uzaklaştırarak daha çok
öğrenci yetişmek üzerine zamanını, enerjisini harcaması anlamına gelir.
Bunun bir problem olmasının en büyük nedeni bir bilim ve üniversite
politikasının üniversiteyi ve bilimi meşru kılan tarihsel ve toplumsal
temellerden uzak anlayışların bu politikayı üretememelerinden
kaynaklanmaktadır. Oysa ki bu kadar para ve zaman harcayan uygulamalar
yerine, daha teknik düzeyde örneğin ilk yardım üzerine yada başka bir
alanda bir kurumun kurularak lokal düzeyde faaliyet göstermesi, ilgili
sorunlara çözümler bulma noktasında teknik eğitim veren kurumlar
açılabilir başka bir sürü alternatifler geliştirmek mümkün olsa bile
geliştirilmemesinin ve uygulanmamasının sebebi ülkenin bilim
politikasının olmayışıdır.
Aslında bizim burada önerdiğimiz şeyler ne ilk
olarak söyleniyor ne de son olarak söylenecek. Fakat sorun bu
söylenenlerinin ne kadar basit ve uygulanması ne kadar kolay
politikalar olduğunun ilk yada son söylenmesin kavranması değil,
herkesin düşünebileceği, fikir ileri sürebileceği bir durumdan çıkış
için neden hala hareket edilmemesidir. Bu hareketsizliliğin özünde
sınıfsal bir tavır vardır. Araştırmanın ontolojisini yaparken sağlam
atılan adımlar bu tavrın �aaa gerçekten varmış böyle bir şey�
dedirtebilir düzeydedir. Çünkü üniversiteler 1980�den itibaren YÖK
organizasyonunun kurulmasıyla bilim yapma, araştırma yapma anlayışından
arındırılmaya doğru sürüklenmiş ve büyük ölçüde başarı sağlamış olan bu
proje, üniversitenin ihtiyaçlarını yani özgür bir yapı içinde özgürce
hareket eden tartışan insanları bertaraf etmiş, yerine meslek
liselerinin teknik yüksek okulları seviyesinde faaliyet gösteren ama
yinede adına üniversite denilen ve bir yüksek meslek lisesinden
üniversitenin yaptıklarını yapmasını bekleyen, bekleyen derken halkı
üniversitenin �ulu� imajına inandırıp daha sonrada oradan mezun olan ve
tıp doktoru olan bir kişinin insan kalbini vücudun sağ tarafında
araması veya bir mühendisin bırakın bir proje ortaya çıkarmasını yani
tasarlamasını çizmesini ve yapmasını, varolan bir projeyi daha
okuyamaması karşısında bunlardan sorumlu olarak üniversiteyi gösteren
egemenlik ilişkilerinin alttan pazarlık ihtimali yüksek hareketi
karşısında üniversiteden beklenen ve sonucunda görülemeyen davranışlar
yazılan hikayenin baş rol oyuncusunun sonunda mahpushanede ceza çeken
konuma sürüklerken üniversiteyi bu konuma sürükleyen ve üniversitenin
haberi olmadan �ülkenin ve milletin çıkarı adına� formüle edilen bu
davranışın günümüzde özel üniversitelerin artması ve verilen eğitimin
devlet üniversitelerindekine göre üniversiteden genel anlamda beklenen
doğrultusunda olup gerek özel sektörün ve gerekse devletin ihtiyacı
bulunan yetişmiş insan gücünde yeterli olması arkada kalan büyük
çoğunluğun aldığı eğitimin sadece eğitim alma noktasında kalmasının da
bir nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır.
Üniversiteler küreselleşme olgusu karşısında
kendilerinin almadıkları ve almak zorunda bırakıldıkları piyasa
ekonomisinin gelişimine uygun tavırları yani üniversitenin hayatta
kalması için kendi faaliyetlerini finanse etmesi noktasında piyasa ile
işbirliği içinde olması küreselleşmenin tesadüfi bir sonucu değil tamda
aksine küreselleşmenin üniversite ayağında insanların bu sürece daha
kolay ayak uydurabilmesi için yapılması gereken bir iştir. İnsanlar
artık kendilerini bilim yapma etkinliği temelinde tanımlamaktan öte
büyük bir çoğunluğu, piyasa ekonomisi gereği üniversitenin üzerine
atılan misyona uygun davranmak zorundadır. Varolan egemenlik ilişkileri
üniversiteyi piyasanın dahi gelişiminin arkasına itmiş ve dolayısıyla
üniversitenin ürettiği bilginin kime ne için yarayacağı, nasıl olması
gerektiği baştan belirlenmiş ve sonuçların istenen şekilde olması bu
ilişkinin doğal bir sonucudur.
Sonuç
Üniversitenin böyle bir durumda olması dolayısıyla
bugün için yeni iş alanlarının açılamamış olması ve üniversitelerin
büyük çoğunluğunu oluşturan kesime her yıl bir milyondan fazla
öğrencinin umut kapısı olarak yaslanması, toplumsal bir yıkımın son
yalvarışları olarak görülebilir. Üniversite daha öncede
söyleyebildiğimiz gibi iş ve işçi bulma kurumu değildir. Ama
üniversitelerden mezun olan insanların kişisel yetersizliklerinden öte,
ki bunun ispatı üniversite mezunu olup işsiz olanların sayısının iki
milyona yaklaşmasıdır, yapısal bir sorundur üniversitenin kendisini bu
sorun doğrudan ilgilendirir. İş yapabilmenin bir yaşama hakkı olması,
insanları yaptıkları işte iyi olmayı ve bunu sürekli hale getirmelerini
dayatmaktadır. Üniversiteyi rekabet ortamında faaliyet gösteren iki
farklı işletme gibi düşünülerek yapılması gereken devlet
üniversitelerindeki eğitiminde, karşılarındaki eğitim kurumları gibi
donanımını yükseltmek, fırsat eşitliği sağlanmak, piyasa ekonomisini
güçlendirecek etkinlere ön ayak olmak değil tersine, bu eşitsizliği
yaratan sebepleri ortadan kaldırmak olacaktır. Eşitsizlik kavramı
yerine adalet kavramı burada daha anlamlıdır. Üniversite bunun
uygulayıcısı değil ama işsizliğin önlenmesinde adalet kavramının
yaşanıldığı bir yer olmalıdır.
Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü, Master Programı

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Türkiyede İşsizlik Ve Üniversite Sorunu
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |