Okunma: 1095 kez
Beyin Bir Hologramdır
Bu tanımlama, görünen dünyanın yanlış olduğu anlamına gelmez; orada bir gerçeklik seviyesinde nesnelerin bulunmadığını göstermez. Bunun anlamı şudur: Bu gerçekliğin arasından geçip, evrene holografik bir sistemle bakacak olursanız, başka bir görüntüye ulaşır, farklı realiteye varırsınız. Ve bu diğer gerçeklik şimdiye dek bilimsel olarak açıklanamayan şeyleri-paranormal fenomenleri, eşzamanlılığı, olayların sanki anlamlı gibi görünen karşılaşmalarını-açıklayabilir.
( www.genbilim.com )
Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık
Bohm’u biraz daha araştırma gereği hissettim ama konuya önce Pribram’ın
Holografik Modeli ile giriş yapalım. Bakın neler buldum, umarım bu yazıların sonunda
bir ekonomist olarak, ünlü ekonomist fıkrasında olduğu gibi size karşıdaki tepeyi
göstermem. Bilmeyenler için önce bu fıkrayı anlatarak başlayayım:
Bilim adamları kaybolurlar, ellerinde bir harita vardır. Ekonomist
‘durun! Ben şimdi nerede olduğumuzu bulurum, merak etmeyin ’ der, biraz hesap yapar,
inceler ve şöyle devam eder. ‘Tamam buldum. Şu karşıdaki tepeyi görüyormusunuz?
İşte hesaplarıma göre şuan tam o tepenin üzerinde bulunuyoruz.’
Pribram’ı holografik modeli biçimlendirmeye yönelten ilk çıkış
noktası, anıların beyinde nasıl ve nerede depolanmakta olduğu sorusuydu. Bu gizemle
ilgilenmeye başladığı 1940’ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir
yerde yerleşmiş olduğu kanısı egemendi. Kişinin sahip olduğu her anı, örneğin
büyük annesini en son gördüğün anın, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde
bulunduğuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar deniliyordu, bir engramın
hangi maddeden yapıldığını-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduğunu
– hiç kimse bilmiyordu.
Genç bir nöroşirurji(*) öğrencisi olan Pribram’ın,
Penfield’ın enegram kuramından kuşkulanmak için bir nedeni yoktu. Ancak daha sonra
düşüncesini tümüyle değiştirmesine neden olan bir şey oldu. Büyük Nöropsikolog(*)
Karl Lashley’le çalışmaya başlamıştı. Lashley hafızadan sorumlu o bir tür
bilinmeyen mekanizma üzerinde otuz yıldır kişisel inceleme yapıp, duruyordu ve orada
Pribram, Lashley’in çalışmalarının meyvelerine ilk elden tanık oldu.
Şaşırtıcı olan, Lashley’in engramın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde
edememiş olmasınında ötesinde, yaptığı incelemenin, Penfiled’ın tüm
bulgularının dayandığı zemini yerle bir etmiş olamasıydı. Lashley’in yaptığı
şey, fareleri, örneğin bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine
getirmek üzere eğitmekti. Farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla
çıkarttıktan sonra yine bu deneyleri uyguladı. Amacı, farelerin beyinlerinden
labirent içinde koşma yeteneklerinin anılarını kapsayan bölümleri devreden
çıkartmaktı. Beyinlerinden hangi oranda parça alırsa alsın,
Anılarını ortadan kaldıramadığını görerek şaşırmıştı.
Genellikle farelerin motor yetenekleri zayıflıyor ve labirentin koridorlarında
beceriksizce topallıyorlardı ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa
bile hafızaları inatla tam kalıyordu.
Pribram için bunlar olağanüstü bulgulardı. Eğer hatırlara beynin
içinde kütüphane raflarında belirli yerlerde bulunan kitaplar gibi özel yerlere
sahipse, Lashley’in cerrahi müdaheleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu?
Pirbram’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde
yerleşmiş olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış
durumda oluşuydu. Sorun, bu durumun oluşmasını hangi mekanizma ya da sürecin
sağladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi.
1960’ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduğu bir
makale onu şimşek gibi çarptı. Bu makale, bir hologram düzeninin nasıl kurulduğunu
anlatıyordu. Şaşırtıcı olan yalnızca holografi kavramının kendisi değildi, aynı
zamanda Pribram’ın çözmeye çalıştığı bilmeceye bir çözüm sağlıyordu.
Holografinin ortaya çıkamasına neden olan şey girişim diye
tanımlanan olgudur. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri
içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir.
Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınıza suda bir dizi eş merkezli dalgalar
oluşur. Ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak
olursanız, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz.
Böyle çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan
karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir.
Dalga benzeri her fenomen ışık ve radyo dalgaları da dahil bir
girişim deseni yaratabilir. Lazer ışını son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık
türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle
başarılıdır.Deyim yerideyse lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz
oluşturur. Sonuçta, bugün bildiğimiz hologramlar ancak lazerin bulunuşundan sonra
oluşturulabilmişleridir.
Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına
ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra
ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya
çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir.
Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı
çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza
atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir.
Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin
içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden
ortaya çıkar. Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek
derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki
gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte
uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o
zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız.
Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu
değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye
böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma
imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar
bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük
parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer
aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik
bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiş tüm bilgileri
kapsamaktadır.
Pribram’ı böylesine heyecanlandıran şey de işte hologramın bu
özelliğiydi; çünki, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin
içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir yanıt getiriyordu sonunda. Eğer bir
holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm
bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı
hatırlayabilemek için gerekli tüm enformasyonu içermesi mümkündür.
Pribram 1970’lere dek kuramanı doğrulayacak yeterince kanıt
birikimin sağlandığı düşüncesindedir. O’nu rahasız etmeye başlayan soru ise
şuydu: Eğer beyinlermizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değilde,
bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa
başında oturan bir grup insan yerine bir leke halindeki girişim deseniyle
karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: Hakiki
gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya
mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan leke mi?
Buradaki örnek bana rüyalarımı hatırlattı. Rüyalarınızda
kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Ben kendimi bir kameraya benzetiyorum. Oradayım ama
kendimi görmem, gördüklerim bir kameranın gördükleri gibidir. Başka şeyleri
gören, rüyaların içinde olan ama asla neye benzediğini bilmediğim ben…Aslında
bunu rüya da iken fark da etmem. Başrolde olan ben; izler, görür, korkar, sevinir,
duygular çalışır. Başka oyuncular da vardır, bir kısmı tanınan, bir kısımı
tanınmayan. Hiç tanımadığımız birini rüyamızda gördüğümüzde onu
tanımadığımız biliriz. Peki ya rüyayı gören..? O neden kendisini görmüyor,
diğer oyuncuları görürken..?
Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal
önermenin, nesnel gerçekliğin – kahve fincanları, dağ manzaraları, karaağaçlar
ve masa lambaları dünyasının- belki gerçekte var olmadığı ya da bizim
inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doğuracağını algıladı. Mistiklerin
yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilirmiydi? Gerçeklik bir maya(*),
bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları
senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen
bir ‘ frekanslar ülkesi’miydi?
Aradığı çözümümün kendi alanı dışındaki bölgelerde
olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü almak istedi. Oğlu
kendisine David Bohm adındaki fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi.
Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını
bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm’un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram
olduğunu keşfetti.
Hülya Xxanadu
Kaynaklar :
- Holografik Evren, Michael Talbot, Ruh ve Madde Yayınları (Ana Kaynak)
- Dinlerde, Bilimde ve Metafizikte Zaman Enerjisi, Murry Hope, Ruh ve Madde Yayınları
- Zamanda Yolculuk Arkeolojik Bulgular ve Yeni Bilimsel Perspektifler, J. H. Brennan, Ege
Meta Yayınları.

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |