Okunma: 852 kez
Bundan sonra alınan kararların tümü ekonomiyi canlandırmak, üretimi teşvik etmek amacını güttü. Birincisi, devasa bir altyapı inşaatı girişimi, ikincisi Amerikan iş hayatına kurallar getiren, haksız rekabeti önleyen karmaşık bir program. Programı Ulusal Kurtarma İdaresi yürürlüğe koydu. Her bir sektör için rekabeti mümkün kılacak kurallar getirdi.
Durumu kurtarmak isteyen hükümet tekrar atağa kalktı, liberalizmi şiar edinmiş bir ulusun yöneticileri için hayli şaşırtıcı "sosyal adalet" söylemiyle, işçi sınıfını arkasına aldı. İkinci New Deal denilen bir dizi program daha önerdi!
Asgari ücret ve azami çalışma saatlerini saptayan, çocukların çalışmasını yasaklayan Adil İşçi Standartları Yasası buna rağmen yürürlüğe girdi. Onu emeklilik, iş kazası tazminatı, işsizlik sigortası, ölüm halinde çocuklara ve eşlere, sakatlara yardım öngören Sosyal Güvenlik Yasası izledi.
Roosevelt'in bu bağlamdaki en şaşırtıcı girişimlerinden birisi Kültürel Programlardır. Bunlar Amerikan Hükümetinin kültürel gelişmeye yaptığı ilk doğrudan yatırımlardı.
Gramofon, radyo ve sinemanın işlerinden ettiği müzisyenlere - meselâ, canlı müzik yapan 30,000 müzisyen, bir o kadar da tiyatrocu işsizdi - iş yarattı. 1936 yılında Federal Edebiyat Projesi kapsamında 6,686 vardı. Bu yazarlar, toplam 3.5 milyon satan 800 eser ürettiler.
Bütün bu programlar bugün sosyal demokrat diyebileceğimiz, refah devleti diyebileceğimiz yönetim modeliyle örtüşüyordu. Amerikanın liberalizme gönül vermiş insanlarının itiraz etmeleri uzun sürmedi. 1937'den itibaren sesler yükselmeye başladı, Roosevelt'in sağcı mı, solcu mu olduğu konusu gündeme geldi. İşverenler İkinci 100 günün icraatını beğenmemişlerdi. Başkanı, kendi sınıfına ihanet etmekle suçluyorlardı. Öyle ki, Roosevelt yönetimi işveren-karşıtı bir yönetim olarak damgalandı.
Bu durum Başkan'ın Ekonomiden anlamıyordu diyenler de çıktı. Devlet bütçesi orta vadede denk olmalıdır, kısa vadede değil, diyordu Keynes. Kısa vadeli ekonomik politikaların yararını anlatan bir de ünlü sözü vardır: "Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız." Keynes, 1883-1946 yılları arasında yaşamış olan, İngiliz asıllı bir iktisatçı. Önemi, klasik iktisadın serbest piyasa ekonomisine dair teorilerini reddetmiş olmasından ileri gelir.
Günümüzde kapitalist ekonomiler Keynes'in önerileri doğrultusunda yönetilir ama '30lı yıllarda, hayır
Şimdi buradan geriye baktığımızda, New Deal'ının bir ekonomik devrim olmadığını, radikal değişiklikler getirmediğini görüyoruz. Büyük Çöküntü'yü sona erdirmediğini de görüyoruz. Ancak, Amerikan toplumu üzerinde önemli bir etkisi oldu: hükümet ve işadamı/sanayiciler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenledi.
New Deal'e kadar, Amerikan halkı geleceğini özel sektörde görür, ulusal meseleleri özel sektörün düzenleyeceğine inanırdı. New Deal'den sonra yüzünü Washington D.C.'ye çevirdi. Federal hükümetin ekonomiye müdahale etmesini bekler oldu.
Yine New Deal'a kadar, sanayici ve işadamlarının gerek politikacılar gerekse hükümet üzerindeki etkileri tartışılmazdı. Hatta, siyasi gücün sanayici ve işadamlarının tekelinde olduğu söylenebilirdi. Ancak, Roosevelt'in iş hayatını tanzim eden yasalarından sonra durum değişti. Sahneye işverenlerin dışında iki aktör daha çıktı: hükümet ve işçi sendikaları. Hükümet, Merkez Bankası Sistemi aracılığı ile para yönetimini üstlendi. Vergi, harcama, borçlanma politikalarının nelere kadir olduğunu, ne gibi sonuçlar doğuracağını öğrendi. İşçi sendikaları, ekonominin bütününü görmeyi ona göre tavır almayı öğrendiler.
Nihayetinde, işverenler, işçi sendikaları ve hükümetin oluşturduğu sacayağı İkinci Dünya Savaşında bir bütün olarak hareket etti. İşçiler istikrarlı bir işgücü garanti ederlerken, hükümet yalpalamayan, iniş çıkışların hırpalamadığı istikrarlı bir piyasayı garanti etti. İşverenlere gelince, onlar hem hükümetle hem de işçilerle uzlaşmak yoluna gittiler.
1939'a gelindiğinde New Deal dönemi kapanmış, Amerikalılar dış politika ve savunma stratejileri üzerinde konuşur olmuşlardı.
Büyük Çöküntü'nün ekonomi tarihinin en önemli hadiselerinden olmasının bir nedeni de Amerika'da başlamış olmasına rağmen, kısa sürede Avrupa'ya atlamış olmasıdır. Mağlup ya da galip, Birinci Dünya Savaşından bitkin çıkan Avrupa ülkelerinin Amerika'ya olan borçları bellerini büsbütün büktü.
Almanya'da işsizlik 1929 yılının sonunda itibaren arttı, 1932'de altı milyonu buldu. Bu rakam toplam işgücünün %25'iydi. İngiltere'de durum biraz daha iyiydi ama o ülke de, İkinci Dünya Savaşına kadar kendisini toparlayamadı. Ve bu arada hemen herkes aynı yanlışı yaptı: ulusal sanayilerini korumak için gümrük duvarlarını yükselttiler. Bunun sonucu olarak uluslararası ticaret yarı yarıya azaldı. İç talebin kısıtlı olması nedeniyle malları ellerinde kalan sanayiciler, dışarıya da satamaz oldular.Amerikan ekonomisinin krize girmesi, Avrupa'ya açtığı kredilerin durması tuz biber ekti. Almanya ve İngiltere Büyük Çöküntü'den en çok etkilenen iki Avrupa devleti oldu.
Büyük Çöküntü liberal demokrasinin itibarını zedeledi. Özellikle de Avrupa'da kapitalizm karşıtı akımları güçlendirdi. Almanya'da Hitler'in iktidara gelmesine doğrudan neden olduğu söylendi. 1933'de şansölye olan Hitler, bir yandan altyapı yatırımları, öte yandan silâhlanma harcamalarıyla New Deal'in senelerce yapamadığını üç yılda yaptı.
1936'ya gelindiğinde Almanya'da Çöküntü bitmişti.
İkinci Dünya Savaşı ilaç gibi geldi. Savaşla birlikte Amerikan fabrikaları yurtdışından gelen silâh ve malzeme talepleriyle doldu taştı. Birdenbire üç vardiya çalışır oldular. İşsizlik ortadan kalktı. Ekonomi canlandı. Amerika'nın 1941'de savaşa girmesiyle birlikte Büyük Çöküntü sona erdi.
İkinci Dünya Savaşında en büyük harcamayı Amerika Birleşik Devletleri yaptı. 341 milyar dolar! Diğer bir deyişle, Amerikalılar Büyük Çöküntü'den sakındıkları paralarını savaşa harcadılar.
Yıkıntı da ona göre oldu. Avrupa baştan aşağı haraptı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği servetinin %20'sini kaybettiğini açıkladı. Almanya %30'unu. Kuzey Fransa'yı İtalyan ve Alman bombardımanı mahvetti. Nükleer bombalar Japonya'yı.
Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF), böylesine ağır şartlar altında kuruldular. Avrupa'nın yeniden yapılanması için büyük yardıma ihtiyaç vardı. Dünya Bankası 25 Haziran 1946'da, sekiz milyar dolar sermaye ile işe girişti. IMF daha eskiydi. Uluslararası Para Fonu gibi bir teşkilâtın şart olduğu daha '30lu yıllarda, altın esasından vazgeçilmesi ile belli olmuştu.
Kaynak:Alev Alatlı ‘nın 2001 yılında TRT-2 de yayımlanan konuşmalarından özettir.

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Tarih Tekerrür ve Ekonomik Krizler - 3
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |