Okunma: 711 kez
Uluslararası İlişkilerde Olaylar ve Yorumlar Dergisi
Erdem Güneş Söyleşisi
Sayın Alev Alatlı, öncelikle dünya ve sistem üzerine saptamalarınızı ve romanlarınızı takip ettiğimizi belirtmek isterim sizinle Avrupa Birliği sürecinde Türkiye ve batı-doğu üzerine konuşmayı ve yorumlarınızı almayı istedik.
Dilersiniz öncelikle küreselleşmeyi nasıl değerlendirdiğiniz ve bu bağlamda ulus-devlet yapısının geleceği ve dış politikayı yürütme konusundaki rolünde ne gibi değişiklikler gözlemlediğiniz ve öngördüklerinizle başlayalım…
( www.genbilim.com )
Hocam liberal bir proje olarak Avrupa Birliği’ni küreselleşme sürecinde nereye konumlandırıyorsunuz?
- 1870’li yıllardan itibaren sahneye koyulan küresel sermaye
imparatorluğunun ya da dilerseniz “konfederasyonu”n üç
“federasyonu”ndan birisi. Diğer ikisi ABD önderliğimde Kuzey ve Güney
Amerikalar, üçüncüsü “Pasifik” ya da Uzak Doğu federasyonlarıdır.
“Konfederasyon’un dili İngilizce, dini yeniden düzenlenecek olan tek
tanrılı bir din (ki, Budizmi olduğu kadar şamanizm, Asartu gibi pagan
inançları ile bezenmektedir) ve muhtemelen çok yıldızlı tek bayraktır.
Alman Şansölyesi Angela Merkel’in Türklerin Avrupalı olmadığına dair
açıklamalarına cevaben “Beni o hanımla aynı kazana koysanız , bin yılda
kaynamam.” demiştiniz. Kabus’ta İmre Kadızade , keza Gogol’un İzinde’de
Güloya Gürelli “ben doğuluyum” vurgusu yapıyor. Avrupa Birliği
sürecinde blok bir batının karşısında “doğulu” olarak hangi konumdayız?
- “Doğulu” kavramını insan yaşamının bireysel ömrün ötesinde bir anlamı
olduğunu bilenler/inanlar anlamında kullanıyorum. Benden sonra tufan
demeyenler/diyemeyenler, insanoğlunun gezegendeki yaşamın tümünden
sorumlu olduğunun idrakında olanlar anlamında. Ki, bu anlayış, sadece
biz Müslümanlar için değil, “tanrı” kavramına sahip çıkanların tüm
inananlar için geçerlidir. Ve küresel kapitalizm için en büyük tehlike
de bu inanca sahip insanlardır, çünkü onların varlığı kapitalist
sistemin “homo economicus,” medeniyet eşittir refah gibi en temel
varsayımlarını doğrudan tehdit eder. Diğer bir deyişle, “doğulu”dan
vahşi kapitalist şöyle dursun, “kapitalist” bile çıkmaz. Ticaret çıkar,
kâr çıkar, zenaat çıkar ama sermaye kapitalizmi çıkmaz. Kendilerini bu
bağlamda “doğulu” hissedenler, kendi yaşam biçimlerine uygun sistemler
geliştirmek zorunda kalacaklardır. Merkel’le aynı kazanda kaynamam
derken, yaşama salt rakamlarla, yasalarla, bildirgelerle bakan
birisiyle kaynamam diyorum. Hanımın fizikçi, ateist Doğu Almanya
arkaplânını ayrıca hatırlayalım.
Peki blok bir doğudan
bahsetmek olanaklıysa; temel sorunsalımız olan küreselleşmeden hareket
ederek, doğunun henüz engellenebilir görünmeyen bu sürece eklemlenmede,
ne gibi sorunlarla karşılaşacağını düşünüyorsunuz?
Doğu”dan
bir blok olarak bahsetmek, “Batı”dan bir blok olarak bahsetmek kadar
anlamsızdır. Küre şeklindeki bir dünyada coğrafya terimleri kullanmak
daha da anlamsız. Anlatageldiğim gibi, “doğu” bir dünya ve kâinat
görüşüdür. Ha, baskın “batılı” dünya görüşü karşısında ne yapar bir
doğulu? Ya asimile olur, ya kendi dünya görüşünü savunur ki, bunun yolu
onu o yapan değerlerine sıkı sıkıya sarılmaktır, ya da kendi kendisini
iptal eder. İptal etmek asimile olmak şeklinde de olur, AIDS’den ya da
açlıktan kırılmak şeklinde de, ya da düpedüz Amerikanın başını çektiği
“koalisyon güçleri”nin bombaları altında can vermekle de. Türkiye’ye
gelince, bu yıllarda bizim asimile olmakla direnmek arasında gidip
geldiğimizi görüyorum.
Gogol’un İzinde romanınızda, Güloya
Sultan diyor ki: “Bu gezegende doğuyu seçmek demek; bitmez tükenmez
reformların saldırısına maruz kalmak, hükümsüzleştirilmeyi göze almak
demektir.” (1. kitap sf. 94) O halde, dış politikasının temelinde
batıya dönük olmayı seçmiş; fakat doğulu olan bir ülke olarak
hükümsüzleştirilmeyi kabul etmiş mi olduk?
Dilimizden,
dinimize, giyimimizden, soframıza, dünya görüşümüzden, ahlâki değer
yargılarımızdan, örf ve adetlerimize kadar bizi biz yapan unsurlara
sahip çıkmaya, bilinçli olarak yaşatmaya, niyet etmediğimiz sürece,
evet, hükümsüzleştirilmeyi kabul etmiş olduk. Gerisi, bir zaman
meselesidir. Öte yandan, asimile eden de asimile ettiğinden birşeyler
alır. Melezleşir. Dolayısıyla, meselâ Almanya da eski Almanya olmaktan
çıkacaktır.
Avrupa Birliği bünyesinde yaşanan “anayasa
krizini” nasıl değerlendiriyorsunuz? Anayasanın Fransa ve Hollanda
referandumlarında reddedilmesi federal bir devlet olmanın AB projesinde
daha geç bir aşama olması gerektiğinden mi, yoksa ulusal
hassasiyetlerin canlılığından mı kaynaklanıyor?
En “liberal,”
en “enternasyonalist” görünen devletler, içlerinde “dünya vatandaşı”
olduklarını iddia eden en çok vatandaşı barındıran ülkelerde bile milli
aidiyet duygusunun kaybolması asırlar sürer. Hal böyleyken ulusal
hassasiyetlerden kolay kurtulunmaz. Siz sanıyor musunuz ki,
Alsas-Lorenli Fransız ve Almanlar İkinci Dünya Savaşında bir diğerinden
çektiklerini kolay unuturlar? Kıbrıslılar unuturlar mı? Erzurumlular
Taşnak mezalimi unuturlar mı? Unutmazlar, ama unutmaya çalışırlar ki,
yaşayakalabilsinler. Mesele unutmaları karşılığı onlara sunulacak
nimetlerdir. Bu nimetler beklentilerinin altında kalırsa homurdanır
hatta başkaldırırlar. Fransa ve Hollanda’da olan da budur. Red oyu
verirken çıkarları bağlamında ne denli gerçekçiydiler, bakın o ayrı bir
mesele.
Sizce Türkiye örneğinde ve genel olarak
ulus-devletin egemenliğinin bir kısmının supranasyonel yapıya
devretmesi ne derecede rasyoneldir? Ulus-devletler böyle bir yapıdan ne
umarlar, bu çerçevede Türkiye-AB birlikteliğinin geleceğini nasıl
görüyorsunuz?
Bence Türkiye’nin ulus-devlet egemenliğinin
bir kısmını supranasyonel bir yapıya devretmiş olması yeni bir mesele
değil. NATO’ya girdiğimiz anda bu iş o bağlamda bitmişti zaten. Kabul
ettiğimiz savunma planlarına bir bakarsanız göreceksiniz. BM bile
ulus-devlet egemenliğinden ödündür – Güvenlik Konseyinde olmadığımızı,
veto hakkı olan beş devletin varlığını düşünün. Ulus-devletlerin böyle
bir yapılanmaktan umduklarına gelince: şöyle ya da böyle kapağı
zenginin kapısına atmaktan ibarettir. Nasıl ki bir bireyin özgürlük
uğruna ailesiyle, çevresiyle ipleri kopartması kolay değildir, aynı şey
devletler için de geçerlidir. Meğer ki, atılsınlar, ne bireyler, ne de
toptan tecridi göze alabilirler. Asırlardır olduğu gibi, gelecekte de
AB ve Türkiye birbirlerinin yörüngesinde, bir yaklaşıp bir uzaklaşarak
gelip gideceklerdir diye düşünürüm. Ta ki, AB kadar güçlü yeni bir
çekim alanı oluşabilsin.
Cemil Meriç Bu Ülke’sinde “Çağdaş
uygarlık düzeyinde İsa‘nın yeri ne?” diye sorar. “Karikatür krizini” de
göz önünde bulundurursak AB’ ye üyelik süreci ekseninde “medeniyetler
çatışmasını” Türkiye açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hangi İsa’dan bahsediyorsunuz? Avrupa Aydınlanması Hıristiyanlığın
içini boşaltalı nicedir. Voltaire’in ruhban sınıfına dair
söylediklerinin binde biri bizde tekrarlansa kim bilir neler olur! O
karikatürleri çizenler için söyleyebileceğim, dünyadan bihaber,
ben-merkezci, empati yoksunu cahiller olduklarıdır. Kendi
duyarsızlıklarını başkalarına da malettikleri için yaptıklarının
farkında bile olmayabilirler. Madonna’nın İsa heykeli ile acayip
hareketleri hatırlamıyor musunuz? Gelin görün kendileri dışında herkese
karşı duyarsız olanlarla, “benden sonra tufan” diyenler, üretim/para
uğruna ozon tabakasını delmekten kaçınmayanlar, Kyoto antlaşmasını
imzalamayanlar aynı adamlardır. Aynı “humanist” dünya görüşünü
paylaşırlar. Bunlar rezil karikatürler de çizer, porno filmler de
çeker, savaş esirlerini sekse zorlamayı bir oyun olarak da
görebilirler. Yeri gelmişken, “hümanist”in asıl karşılığı bizde
kullanıldığı gibi “iyi kalpli” filân değil, “herşeyin başının Tanrı
değil insan” olduğu şeklindeki anlayıştır. Bizde “önce insan” gibi
fiyakalı sloganlar kullananlar, bu ifadenin “Tanrı’dan önce insan”
anlamına geldiğini bilseler, herhalde tövbe ederlerdi derdim.
Hümanizma, özde ateist bir dünya görüşüdür. Öte yandan, AB sürecinin
bir faydasının Türkiye’nin Avro-Amerikan kafa yapısını, dünya görüşünü
ilk elden tanıması olduğunu düşünürüm. Çatışma “medeniyetler” arasında
değil, dünya görüşleri arasında ise kaçınılmazdır. Hep de vardı, zaten.
Topyekûn savaştan bahsediyorsak, o da sermayeyi yönetenlerle onların
isteklerine direnenler arasında çıkar ki, galibi baştan bellidir.
Kıbrıs ve AB konularında belirginleşen aşırı solun ve aşırı sağın fikir
birliğini nasıl yorumluyorsunuz? Milliyetçilik mi yükseliyor, Türk solu
mu değişiyor?
Burada galiba “düşmanımın düşmanı dostumdur”
şiarı çalışıyor. Entipüftan bir ittifaktır derim. İrandaki Tudeh-Devrim
Muhafızları ittifakının nasıl sonuçlandığını hatırlayalım.
Hamas liderlerinin Türkiye’yi ziyareti ve dışişleri bakanı Abdullah
Gül’ün “Filistin’in tapusu bizdedir.” sözlerini Türkiye’nin bölgesel
güç olma yolunda, dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence Hamas’la ilişki kurulması da, Dışişleri Bakanının ifadesi de
yerindedir. Türkiye zaten bölgesel bir güçtür. Bunun daha net bir
biçimde ifade edilemesinde hiç bir mahzur görmüyorum. Bizim sorunumuz
başta komşularımız olmak üzere, diğer ülkeleri tanımamamız. Bilirsiniz,
en ufak bir olumsuzlukta “dünyanın hiçbir yerinde ... olmaz” diye
başlarız. Kar yağar, trafik aksar, İstanbul ya da başka bir il, “kara
teslim oldu!” diye başlarız. Sanırsınız ki, bizden başka hiçbir ülkede
yolsuzluk olmaz, kimse iki yüzlü davranmaz, adalet sistemi mükemmeldir,
belediyeler tepeleme kar makinaları ile doludur vs.vs. Dediğim gibi AB
sürecinin en olumlu yanı bize Avrupa ülkelerini tanımasıdır.
Ahmet Mithat “biz son devir muharrirleri, maarifi garbiyeyi şarka
ithale çalışan birer müstağribiz” demişti. Siz günümüz Türkiye’sinde
“aydın” ve rolünü nasıl görüyorsunuz?
Ahmet Mithat’ın ruhu
şadolsun, başlattıkları hareket katlanarak devam etmektedir. Belki de
“aydın”ları da “batılılaştırmacılar” ve “bağımsızlaştırmacılar” olarak
ikiye ayırsak iyi ederiz. Kimbilir, “bağımsızlaştırmacılar” Kızıl Elma
koalisyonunu anlamakta da iyi bir ipucu olur belki.
Son
olarak size dair bir sorum olacak hocam; Alev Alatlı’nın yaşadıkları,
gördükleri ve farkındalığı; ona yük olmuyor mu, biliyor olmanın bu
toplumdaki zorluğu Alev Alatlı’ya “Neden uğraşıyorsun ki?” dedirtmiyor
mu? Nihai olarak Alev Alatlı medeniyetin alacağı yolu kestirebiliyor
mu, insanlığa dair umudu var mı?
Ben tarihin yaygın anlayışın
tersine doğrusal değil, dairesel ilerlediğine inanır; dinamik bir
sistem olan insan topluluklarının illâ da aynı doğrultuda evrilecekleri
iddiasını anlamsız bulurum. Dinamik sistemlerde “Kelebek Etkisi”
çalışır. Mançurya’da kanat çırpan bir kelebeğin New York’ta fırtınalar
yaratabileceği bilimsel bir olgudur. Aynı dinamizm insan toplulukları
için de geçerlidir. Sırf bu nedenle bile, hiç bir uğraşı fuzulî bulmam,
en azından kendi emeğime acımam. Böyle giderse gezegenin bu üretimi
kaldırmayacağı, kaynaklarının tükeneceği açık gibi görünmektedir. Ama
“böyle gelmiş böyle gider” de Laplace-vari, doğrusal bir kehanet,
dilerseniz kaderciliktir ki, yanlışlığı kanıtlanalı nicedir. Bu saatten
sonra Newton kesinliği de olsa olsa bir temenniden ibaret olur.
Sorularımıza cevap verdiğiniz ,yazdığınız ,bilginizi bizimle
paylaştığınız için; teşekkür ederiz Hocam. Söyleşimizi burada
noktalıyoruz. Hoşçakalın, sizi Mülkiye’de görmek umuduyla,
saygılarımızla…

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Küreselleşme Sürecinde AB
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |