GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow Darwin Teorisinin Düşündürdükleri Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Tem 20 2008
Darwin Teorisinin Düşündürdükleri Yazdır E-posta
(6 Oy)



paki tolmacı polonyum   
Pazar, 20 Temmuz 2008
Okunma: 765 kez

1859 da, İngiltere de yayımlanan On The Origin Of Species - By Means Of Natural Selection (Türlerin Kökeni) adlı bir kitabın tüm baskısı çıkar çıkmaz hemen tükenmişti. Bu kitabın yazarı, öne sürdüğü görüşleriyle o zamanlarda ve daha sonraları bilim ve din çevrelerini derinden etkileyen Charles Darwin idi. Aslında Darwin fen bilimleri dallarından herhangi birinin öğrenimini görmüş değildi. Yani aslında diplomalı bir biyolog değildi. ( www.genbilim.com )

Ama bu konulara meraklıydı ve çizim yeteneği de vardı. Önce tıp okumaya başlamış ama o zamanlarda anestezi kullanılmadan yapılan ameliyatlara dayanamadığı için bunu devam ettirememişti. Sonra ilahiyat okumak üzere Cambridge e gönderildi ama bu konuda da sebatlı olamadı. Fakat orada botanik profesörü J.Henslow ve diğer bilim adamlarıyla yaptığı tartışmalar bu konuda kendine güven duymasını ve doğayı incelemeye ilgi duymasını sağladı. Daha sonra prof. Henslow, Güney Amerika kıyılarının haritasını çıkarmak için yolculuğa çıkacak bir Kraliyet Donanması gemisi için aranan doğa bilimcisi görevine Darwin i önerdi. Bu gezi Darwin in parlak bilimsel hayatının başlangıcı oldu. Her ne kadar Darwin, geliştirdiği  evrim teorisinde  doğrudan,  insan, maymunların soyundan gelmiştir  gibi bir cümle kullanmadıysa ve insanın atası olarak atıfta bulunduğu varlıkların adı primatlarsa da (*), geliştirmiş olduğu tezler ve bunların açıklanma biçimi, -değişik kültürlerden olan insanlara bile- hem Darwin zamanında, hem de daha sonraları  insanın maymunlardan türemiş bir varlık  olduğunun söylendiği izlenimini verdi. Aslında başka bir izlenim vermesi de pek söz konusu olamazdı, çünkü Darwin teorisinin temelinde bulunan  doğal seleksiyonla  oluştuğu öne sürülen  insanın  kökenine (soy ağacına) yerleştirilen varlıklar maymunlar ve primatlardan (goriller ve orangutanlar, vb.) başkası değildi.


(*)Primat/Primatlar kelimesi ve bu kelimenin kapsadığı sınıflandırma Linneaus tarafından oluşturuldu. Linneaus, -ilk baskısı 1735, son baskısı 1758 de yayımlanan-  Systema Naturae  adlı eserinde pek çok bitki ve hayvanın sınıflandırmasını yaptı. Bu bakımdan Linneaus taksonomi biliminin (canlıların sınıflandırılması) babası olarak bilinir. Bu kitabında Linneaus  Primatlar sınıfına  goril ve orangutan türü hayvanlar koydu. Ancak aynı zamanda bu kategoriye, insanın atası olabileceğine inandığı bir goril-insan ya da orangutan-insan denebilecek bir varlık da yerleştirdi. Darwin in teorisinde insanın atası olduğu  ima edilen  de bu varlıktır. Yani Darwinizm den kaynaklanan tezlere göre insanın atası, tam anlamıyla doğrudan bir goril veya orangutan olmasa bile, onların familyasından gelen ve onların belirgin özelliklerini taşıyan bir varlıktı. Ancak Linneaus bu sınıflandırmasından çok emin değildi ve bir anlamda bir öneri/bir fikir şeklinde sunduğu,  insanın atasının primatlar olabileceği  fikrini hiçbir zaman -bu fikri Linneaus tan almış olan- Darwin gibi vurgulamadı ve bununla ilgili bir teori öne sürmedi. Zaten kendisi bir ateist veya Darwin gibi agnostik değildi.  Systeme Naturae  adlı eserinin son baskılarının girişinde de şu sözleri yer almaktaydı:   Her şeyi bilen, her şeye kadir ve sonsuz Tanrı nın doğadaki çayırlar üzerindeki adımlarını izledim ve her yerde sonsuz hikmet, güç ve sırrına erişilemez bir mükemmellik gördüm.  Bu bakımdan, bu yazıda sıkça geçen primatlar kelimesiyle, ilksel zamanlarda  yaşamış olabileceğine  inanıldığı için, Linneaus un taksonomisinde goril ve orangutan gibi türlerle aynı sınıfa konmuş olan ve Darwin teorisinde ima edilen  gorilimsi, orangutanımsı bir tür insan  kastedilmemektedir. Burada kastedilen, primatlar sınıfının gerçek temsilcileri olan goriller, orangutanlar ve babunlar gibi hayvanlardır. Darwin in bu düşünceleriyle ilgili tartışmalar zamanımızda da şiddetinden hiçbir şey yitirmeden devam etmektedir. Kendi açılarından bakıldığında, hem Darwin in evrim görüşlerini destekleyen Darwinizmcilerin - evrimcilerin, hem de karşıt görüş olan  yaratılışçıların  ve  akıllı tasarımcıların  savundukları görüşlerin kulağa doğru gelen tarafları olduğu söylenebilir.

Sonuçta, her iki taraf da şahsi kanaatlerini insanlığın dikkatine sunmaktadır ve her insan bunları ancak kendi inanç ve düşünceleri doğrultusunda değerlendirebilir. Hiç kimse, böyle hassas bir konuda bir başkasına -inanılması mecburi- bir  resmi görüş  dayatmak konumunda değildir. Taraflardan birinin görüşlerinin üzerine  Tanrı yla   ilahiyatla ilişkili inançlardır  şeklinde bir damga, öteki tarafın öne sürdükleri üzerine de,  tamamen bilimseldir, inançla ilgisi yoktur  biçiminde bir damga vurarak insanlara, ya onu, ya da bunu mecburen benimsemeleri için sunulmasının doğru bir yaklaşım olduğu söylenemez. İnsanların özgür düşünce, özgür görüş ve özgür inançları mutlaka tanınmalı ve de kendimizinkine uymayan karşıt görüşlerin varlığına anlayış ve saygı gösterilmelidir. Çağımızda, bir ateisti Tanrı ya inanmaya zorlayamayacağımız gibi, Tanrı nın varlığına inanan bir insanı da ateist olmaya zorlayamayız. Bunun gibi, salt bilimsel bir anlayış ile sunulan  insanın varoluşuna  dair bilimsel teori ve varsayımların herkes tarafından aynen kabul edilmesini veya karşıt görüş olan  yaratılışın temelinde ilahi bir güç olduğu  inancını herkesin hiç kuşku duymadan kabullenmesini ummak da gerçekçi bir yaklaşım değildir. Geçmişten gelen spiritüel inançlarla bağlantılı olarak Tanrı nın Varlığı ve Tanrı nın  yaratılışla ilgili işlerine  hiç kuşku duymadan inanma hakkına sahip olunması ne kadar geçerliyse, artık bilim ve teknolojinin ön plana çıktığı zamanımızda her şeyin kaynağında Tanrısal bir gücün olduğu görüşünü benimsemeyen insanların bulunması da çok doğaldır. İnsan evriminde (*) gelinen aşamada bu iki karşıt görüşün ortaya çıkması ve ortak bir noktada buluşamamaları kaçınılmaz bir gelişmeydi. Yalnızca dogmatik dini inançlara dayanan açıklamaların artık bazı insanlar için yeterli olmadığı bir noktaya gelindi. Eskiden gelen açıklamalar onları tatmin edemiyordu çünkü geçen çağlar boyunca insanın düşünce akıl ve mantık yeteneği gelişmiş ve bu gelişmeler doğrultusunda insanın ruhsal ve tinsel (spiritüel) yapısı da değişmişti. Bunun sonucunda da, insan artık fiziksel dünyaya farklı gözlerle bakmaya ve   farklı bir dünya tarifi   oluşturmaya başlamıştı. (*) Sözü geçen  insan evrimi  Darwin teorisinde öne sürülen  evrim  değildir. Tinsel (spiritüel) bir evrimdir. Bu konu ilerde açıklanacak. Bu yazıda da, karşıt görüşler olan  yaratılışçıları  -  akıllı tasarımcıları  ya da  evrimcileri  haklı veya haksız çıkarmaya çalışmadan, objektif bir yaklaşımla bazı farklı bilgilere yer vererek insanın varoluşu değişik bir açıdan incelenecek. Darwin Teorisinin Düşündürdükleri Yazar Bülent Akan Darwin in öne sürdüğü neydi ve bu hangi anlamda anlaşılıyor? Darwin in evrim teorisinin özünü/temelini  Doğal seleksiyon     Doğal seçilim  ve  Güçlü olanın soyunu sürdüreceği  şeklindeki düşünceler oluşturuyordu. Darwin in doğrudan  insan maymundan gelmiştir  demediğine değinildi. Ancak onun,  insanın ortaya çıkışına  dair tezlerinde öne sürdüğü aşamaları geriye doğru takip ettiğimizde, böyle bir iddiaya endirekt olarak işaret ettiği görülür. Darwin in söylediği  insanların da, primatların da ortak bir atası vardır  sözüne bakılırsa, bunun oldukça belirgin bir ima olduğu söylenebilir. Bu bakımdan, Darwin teorisinin ilk ortaya atıldığı zamanlardan itibaren bu savlara büyük tepkiler gösterilmiş olması şaşırtıcı değildir. Darwin in öne sürdüğü teoriyi ve imalarını  bu şekilde  anlayan yalnızca din çevreleri değildir. Nitekim Darwin teorisinin ve Darwinizmin Almanya daki ilk savunucusu olan Ernst Hackel,  İnsan Evrimi  adlı kitabında yer alan bir evrim ağacı çiziminde gayet açıkça: ağacın tepesinden biraz aşağıya maymunları / primatları, bunların üstüne, ağacın en tepesine de insanı yerleştirmiştir. Ağacın tepesinden biraz aşağıda yer alan  maymun insan dan sola doğru çıkan yan dala şempanzeleri, sağdaki dala şebekleri, yine solda şempanzenin üzerindeki dala gorilleri, sağda ise şebeklerin üzerindeki dala orangutanları yerleştirmiştir.

Bir bilim adamı olan E. Hackel, Darwin in sözlerini bu şekilde anlayıp, Darwinizm de yer alan tezlerin savunucusu olmuş ve bunu o şekilde kitabında ve kitabındaki  soy ağacında  da açıkça belirtmişse, bilimci olmayan insanların da, bu sözleri  insan maymunlardan türemiş bir varlıktır  şeklinde yorumlaması pek de haksız sayılmaz. Darwin teorisinde  ima edilen  ama bu imanın neye işaret ettiği çok belirgin olan tez, daha sonraları da evrim biyologları tarafından mikroevrim ve makroevrim gibi kelimelere yüklenen bazı bilimsel farklılıkların ilavesiyle prezante edilmiştir. Darwin in evrim teorisinde yer alan bu fikirlere katılmayanların yanı sıra, bu teori Darwin den ve Hackel den zamanımıza kadar pek çok kişi tarafından kabul görmüş ve desteklenmiştir. Darwin den önce,  Tanrı kavramından  uzaklaşmaya neden olan bazı gelişmeler Aslında, bazı canlıların birbirleriyle bağlantılı olduklarına ve bir evrimden geçmekte olduklarına dair düşünceler daha önceleri de vardı. 17 yüzyılda türlerin sınıflandırılması, gelişmesi ve mutasyonu konularında gelişmeler oldu. Örneğin Marco Severino 1645 de yayımlanan  Zoolomia Demokritae  adlı insan ve hayvanların karşılaştırmalı anatomisine yer verdiği kitabında, insan ile maymun ve genel olarak memeliler arasında yapı benzerlikleri olduğunu göstermeye çalıştı. Bu doğrultuda, Edward Tyson  Anatomy of Male Pigmy  adlı kitabında pigmenin (*) gelişmiş bir şempanze olduğu sonucuna vardı. (*)Pigme/pigmeler: Boy ortalaması 150cm. altında olan Afrika kökenli bir zenci topluluğu oluşturan insanlar. Doğa bilimcisi John Ray ise, yaratılışta ilahi bir gücün rolü olduğuna dair düşünceleri benimsemeye devam ediyordu. 1693 de ve 1710 da çeşitli hayvanların sınıflandırmalarını yaptığı iki kitap yazdı. J. Ray yaptığı tasniflerde, Tanrı nın, hayvanların yaşamalarını planladığı çevreye uyum sağlayacak şekilde yaratılmış olduklarını yansıtmaya çalıştı. Bu tasniflerini yaparken,  doğada hayvanları değiştiren biçimlendirici bir kuvvetin  olduğunu öne sürdü. (J.Ray in, ilahi bir güce atıfta bulunarak  biçimlendirici güç  dediği şey, daha sonra Darwin teorisinde  doğadaki değişimlerden kaynaklanan doğal seleksiyon  şekline büründü). İsveçli Linneaus un da, 1735 de yayımlanan, bitki ve hayvanların sınıflandırmasını yaptığı  Systema Naturae  adlı kitabında J. Ray in görüşleri doğrultusunda düşündüğü görülmekteydi. Bu ve diğer çalışmalarında Linneaus, yaptığı bilimsel çalışmaların  Tanrı nın eseriyle uyumlu olmasına  özen gösterdi. -Yukarıda da değinildiği gibi- Systema Naturae adlı kitabının son baskılarında şöyle demekteydi:  

Her şeyi bilen ve her şeye kadir sonsuz Tanrı nın doğadaki çayırlar üzerindeki adımlarını izledim ve her yerde sonsuz hikmet, güç ve sırrına erişilmez bir mükemmellik gördüm.  Ancak Darwin, 1831 de Güney Amerika ve Galapagos adalarına yapmış olduğu beş yıl süren inceleme gezisinde karşısına çıkan -önceden hiç görmediği- zengin bitki ve hayvan türleriyle karşılaştığında bile, onlarda Tanrı nın hikmet, güç ve mükemmelliğini göremeyecek ve daha sonraları da, içinde Tanrı nın hiç rolü olmayan, mekanik   kendi kendine gelişmeleri temel alan açıklamalara yönelecekti. Avrupa da ortaya çıkmış olan Rönesans ve Reform hareketinin sonuçlarından biri de,  Katolik Kilisesinin  eski gücünü kaybetmeye başlamasıydı. 1517 de Almanya da Martin Luther in, Katolik Kilisesinin kusurlarını ve işlerini ifşa eden protesto yazısını bir kilisenin kapısına çakıp halka duyurmasıyla tüm Avrupa yı etkileyen Protestan reform hareketi başlamış oldu. Kilisenin din adına yaptığı baskılar, insanların cadılıkla, dine karşı gelmekle ve şeytanla işbirliği etmekle suçlanarak yargılanması, onlara engizisyon işkenceleri yapılması ve pek çoğunun yakılması insanların kiliseden ve dini inançlardan uzaklaşmasına neden olmuştu.

Bunların yanı sıra, uzaya ve dünyaya farklı bir biçimde bakarak, Kilisenin görüşlerine uymayan görüşler/bulgular öne süren o zamanın bilim adamları da Kiliseden sert tepkiler alıyorlardı. Katolik Kilisesi - engizisyon, yaşlı Galileo yu işkenceyle korkutarak sindirmiş ve öne sürdüğü her şeyi inkâr etmesini zorla sağlamıştı. Dini doğmaların yerini artık akıl ve mantığın alması gerektiğini vurgulayan ve bu yaklaşımını doğa bilimleri ve astronomiyle ilgili çalışmalarına yansıtan Giordana Bruno ise, Galileo gibi sözlerini geri almadığı için 1600 de yakılarak öldürüldü. Kilise, hala dünyanın düz olduğunu iddia ederken, Copernic dünyanın bir küre olup uzayda yörüngeler üzerinde dönen kürelerden biri olduğunu söylemiş ve dünyanın uzaydaki konumuyla ilgili olarak merkezde dünyanın olduğunu söyleyen kilisenin aksine, Güneş in merkezde olduğunu ileri sürmüştü. Ayrıca, Copernic in çağdaşı olan Johannes Kepler in Güneş sistemiyle ilgili olarak öne sürdüğü kanunlar da Katolik Kilisesinin görüşlerine aykırıydı ve Kilise, yeryüzüne ve uzaya farklı bir açıdan bakarak farklı görüşler öne süren bilimsel yaklaşıma sert tepkiler göstermekteydi. Bütün bu gelişmeler bazı çevrelerin Kiliseden soğuyup uzaklaşmasına, dolayısıyla Kilisenin giderek etkinliğini yitirmesine neden olmuştu. Katolik Kilisesine karşı gelişen tepkiler doğrultusunda artık farklı görüşler benimseyen bazı bilim adamları,  yaratılışta ilahi bir varlığın rolü olduğu  kavramını dışlamayan John Ray ve Linneaus un bu tutumunu benimsemedi ve onların anlayışını sürdürmedi. Birçok bilim adamı 17 yüzyılda başlayan  Aydınlanma  hareketine katılmayı seçtiler.

Aydınlanma, dünyaya yeni bir açıdan ve rasyonalizmle bakan hareketin ismiydi. Temelinde rasyonalizm olan bu görüş, fiziksel evrenle Tanrı nın bu evrenle olan ilişkisi arasındaki bütün bağları giderek ortadan kaldırmaktaydı. Bu gelişmelerin yer aldığı süreç içinde, Batılıların Uzakdoğu ya yaptıkları seyahatlerde kendilerinin semavi dini olan Hıristiyanlıktan farklı spiritüel inançlara sahip, fakat  faziletli  insanlarla karşılaşmaları sonucunda da,   insanlardaki din duygusunun Tanrı tarafından vahiyle gönderilmiş olmasından ziyade, bunun insanlara doğa tarafından aşılanan bir şey olduğu  fikri gelişti. Bu fikirlere göre, farklı bir coğrafyada yaşayan bu insanların gerçek bir dini olmamasına rağmen doğal bir dine sahiptiler ve kaba ve barbar değillerdi. Bu da, Hıristiyanlığın Batıda var olduğu biçiminin sorgulanmasına neden olan sebeplerden biriydi. Daha sonraları bu görüşler, Tanrı nın  İlahi Baba Tanrı  olduğu kavramından giderek uzaklaştı ve Newton un  Principia  adlı kitabında yaptığı sentezle ortaya koyduğu fikirlerle birleşti. İncil in verdiği ilham kabul edilmez oldu ve kutsal kitaplar sorgulanmaya başlandı. Newton un  Principia da betimlediği evren daha çok doğayı ve doğa yasalarını ön plana çıkartıyordu. Ona göre, evren bir kere kuruldu mu, doğanın davranış yasaları etkin olacak ve bu yasalara uyulacaktı. Değişik coğrafyalarda yaşayan bu insanların kendi dinlerinden farklı da olsa spiritüel/tinsel duygulara (Budizm, Hinduizm ve Taoizm gibi) sahip olmaları, yani din duygusunun doğa tarafından aşılanmış bir şey olduğu inancı, İngiltere de  deizm  olarak bilinen hareketin oluşmasına neden oldu. Bu gelişme doğrultusunda filozof Edward Herbert,  De Veritate  adlı kitabında  eğitilmiş akıl ın gerçeğe ulaşmada en güvenilir bir rehber olduğunu öne sürmekteydi. Deizm in Fransa daki en büyük savunucularından biri de Voltaire idi. Deizm le İngiltere de kaldığı yıllarda tanışmış olan Voltaire, anti Hıristiyan rasyonalizm ile bağlantılı deist görüşlerini 1734 de yazdığı  Lettres Philosophiques  adlı kitabında tanıttı. Daha sonraları Jan Jak Rousseau da  Emile  adlı romanı ve  Le Contrat Social  adlı kitabında deizm i destekledi. Batı dünyasının giderek dinin etkinliğinden sıyrıldığı bu süreçte,  Şüphecilik  olarak adlandırılan görüş de daha sonraları etkin oldu. Şüphecilik, deizm e benzer bir bakış açısıydı. Bu dönemde Hıristiyanlık âleminde çok kutsal addedilen inançlara hücum edildi. Bu akım Fransa da daha da ileri giderek açıkça  ateizm i öne sürdü. Julien La Mettrie 1747 de yazdığı   L Homme- machine   adlı kitabında tamamen materyalist bir görüşü ortaya koydu:   İnsan denen varlık hareket halindeki maddeden başka bir şey değildir.  Hatta La Mettrie daha da ileri giderek,  insanın, ilkel içgüdülerine itaat ederek işlediği herhangi bir suç, Nil nehrinin veya denizin taşıp zarar vererek işlediği suçtan daha büyük değildir.  dedi. Bu görüşler filozof D. Diderot tarafından da benimsendi. Diderot, Jan d Alambert le birlikte  Encyclopedie ou Dictionnaire des Sciences  adlı kitabı yayımladı.

Bu kitap, dine ve dini kurumlara ciddi eleştiriler getiren yeni akılcı düşüncenin bir derlemesiydi. Avrupa da ortaya çıkan  Aydınlanma  akımının rasyonel bakış açısına deist, şüpheci, agnostik ve ateist görüşler de eklenmişti. Aydınlanma nın devrim yaratan yeni düşünceleri doğrultusunda bazı biyologlar Linneaus un  Systema Naturae  adlı eserini inceleyip, Linneaus gibi Tanrı nın izinden gitmenin onların amaç ve hedefi olmayacağını belirlediler. Onların yolu, tamamen  materyalizm in belirlediği bir yol idi. Bu biyologlar arasında en ileri fikirli olan G.Leclerc in çalışmaları 1788 de   Historie Naturelle   adıyla yayımlandı. Bu çalışmada Leclerc in yeryüzünün tarihiyle ilgili fikirleri yer almaktaydı. Leclerc, fosilleri artık var olmayan türlerin delilleri olarak kabul etti. Ancak kitabındaki en önemli fikir, türlerin  zamanla değiştiği  yani  evrime uğradığı   fikriydi. Leclerc bu fikirlerini,  insan, maymun ve dört ayaklıların tek bir atası olabileceğini  teklif edecek kadar ileri götürmüştü. C.Darwin in evrim teorisinin ortaya çıkışından evvelki aşamalara, bilim alanındaki gelişmelere ve bilim adamlarının düşüncelerini etkileyerek onların bilimsel çalışmalarına/tutumlarına yön veren deizm, şüphecilik, agnostisizm ve ateizm gibi akımlara dair kısaca anlatılanlarla, Darwin teorisine doğru giden yolun temelinde yer alan ve bu teorinin oluşmasında katkısı olan etkenlere işaret etmiş oluyoruz. Darwin in teorisine zemin hazırlayan faktörleri göz önünde bulundurmadan, onun,  İlahi bir gücün varlığını  tamamen dışlayan fikirlerinin durup dururken nereden ortaya çıktığını anlamakta güçlük çekilebilir. Darwin den önceki bilimsel gelişmelere katkısı olan ve onun düşüncelerini etkileyip yönlendiren başka bilim adamları da var.

Bunların hepsini ayrıntılı bir biçimde açıklanması bu incelemenin kapsamı dışında kalıyor. Ancak, Darwin den önce yaptıkları çalışmalarla onu etkilemiş olan iki bilim adamına daha mutlaka değinmek gerekir. Bunlar, Darwin in dedesi Erasmus Darwin ve Lamarck idi. Bir tıp doktoru olan E.Darwin yaptığı incelemeler sonucunda hayvanlarda, sonradan kazanılmış özelliklerin miras (soya çekim) yoluyla yeni nesillere aktarıldığına inandı ve -fikirleri bir çok soruyu yanıtsız bırakmış olsa da-  gelişmekte olan bir evrim  teorisi ortaya koydu. Lamarck da, türlerin mutasyonlarını (kalıtsal değişimleri) etkileyen faktörlerin çevre koşullarındaki değişimlerden kaynaklandığına (*) inandı. Ayrıca evrimle ilgili olarak, kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarıldığına dair fikirleri de Erasmus Darwin in evrim hakkındaki düşüncelerine benziyordu. (*) Sonraları Darwin in,  doğal seleksiyon la ilgili fikirlerini desteklemek için, bu fikirlerin temeline yerleştirdiği tez. Roma Katolik Kilisesinin tutumuna değinildi. Kilisenin bu bağnaz yaklaşımlarına karşın insanların artık uzayı ve içinde bulundukları doğayı daha farklı bir biçimde bilme istekleri giderek güçlenmekteydi. Dini dogmalardan kaynaklanan yanıtlar artık onları tatmin etmiyordu. Bu zihinsel kıpırtıların, merakın ve yeni gözlemlerin/bulguların yanı sıra, Kilisenin acımasız engizisyonu da insanları dini inançlardan uzaklaştırmış ve Kiliseye karşı tepki vermelerinin zeminini hazırlamıştı. Martin Luther le başlayan Reform hareketlerini takip eden süreçte, deizm ve şüphecilik akımlarından geçerek, agnostisizm ve ateizm e kadar varan süreç, tabiri caizse, Avrupa insanının Kiliseyle göbek bağının kopması süreciydi. (Bu söylenen elbette Avrupa daki her insanın Kiliseden tamamen koptuğu şeklinde anlaşılmamalı).Böylece artık, dini inançlarla bağlantısını kesmiş ve dini kaynaklı açıklamalara inanmayıp bağımsız gözlem ve incelemelere dayanan  bilimsel yaklaşımın  önü açılmış oldu. Dolayısıyla artık insanlığın önünde, sadece gözle görünenlere dayalı  materyalistik bakış ı benimseme yolu da açılmıştı.

Esasen gelinen bu nokta, yani Kilisenin bağnazlığı ve baskısından kurtulmuş olarak bilimin ön plana çıkması, insanlık tarihinde/tinsel evriminde belli ön hazırlıklardan sonra insanlığın yaşaması gereken doğal bir gelişmeydi. Bu bakımdan, yukarıda açıklanan gelişmelerin evveliyatını biraz daha incelediğimizde, ne Roma Kilisesi kendini bağnaz durumuna düşüren bazı tutucu fikirlerde ısrar etmekle çok fazla suçlanabilir, ne de, agnostik ve ateist görüşler doğrultusunda Tanrı nın Varlığını giderek dışlayan ve sonunda tamamen ret eden  aydınlanma akımının  temsilcileri olan bilimciler ayakta alkışlanabilir. Çünkü her iki taraf da, insanlığın geçirmekte olduğu bu belli ve kaçınılmaz süreç içindeki rollerini oynamaktaydılar. Kilisenin temsil ettiği skolâstik düşüncenin arkasındaki bilgilere şimdinin bilimi açısından bakıldığında, bunların dini dogmalardan kaynaklanan bilgilerden oluştuğu -ve o sıralarda insanlık henüz bilimsel bakışa sahip olmadığı için- bir anlamda bunların  bilimsel bilgilerin yokluğundan  kaynaklandığı öne sürülebilir. Ancak, sonradan   bağnaz olma   konumuna düşen skolâstik felsefe ile aslında dini konuların anlaşılır kılınması hedefleniyordu. Orta çağda da dini konuların anlaşılması hala önemliydi. Bu doğrultuda geçerli olan skolâstik felsefe, aslında, Rönesans ve Reform dönemi öncesinde dünyaya ve uzaya çok farklı bir anlayışla bakan insanlar için pek çok kıymetli ve doğru bilgiler de içeriyordu. Fakat yeni gelişen  akılcı ve şüpheci  yaklaşım,   skolâstik yaklaşımı  bağnaz durumuna düşürdü. Tabi bu gelişmelerde Kilisenin benimsediği tutumların da büyük rolü oldu. (Aslında insanlığın tinsel gerçeklerden uzaklaşması sürecine çok büyük katkısı olan bir gelişmeye çok önceleri bizzat Kilise önayak olmuştu. 869 yılında sekizinci Constantinople Ekümenik Konseyinde, insanın yalnızca fiziksel ve ruhsal bir varlık olduğu ve insan doğasının tinsel (spiritüel) bir yönünün olmadığına hükmedildi. Kilisenin, 9. yüzyılda aldığı bu karar, zamanla insanlığın tin / tinsellik kavramıyla ilişiğini tamamen yitirmesine neden oldu. Aynı zamanda, bu doğrultudaki bir hüküm, zaten giderek Tinsel Dünya dan uzaklaşmakta olan insanlığın yönünü sabitlemiş oldu). Ancak, geçen zaman içinde insanın ruhsal ve tinsel doğası değişmiş ve Katolik Kilisesi de bu değişimin  farkına varmayarak , insanın evvelki ruhsal yapısıyla(dünyayı kavrama yetenek ve kapasitesiyle) doğal bir biçimde bağdaşabilen farklı karakterdeki skolâstik bilgilerin hala geçerli olduğunda ısrar etmişti. Fakat artık bu bilgilerin çoğu, yeni bilimsel bakışla elde edilen bilgilerle/yeni materyalist dünya tarifiyle örtüşmüyordu. Bu bakımdan, eğer Kiliseyi bir şeyle suçlamak gerekiyorsa, Katolik Kilisesi çok yönlü gelişmelerin farkına varamamakla ve insanlığın içinden geçmekte olduğu bu doğal gelişmelere karşı gerekli esnekliği ve anlayışı göstermeyip karşı çıkmakla suçlanabilir.

Ayrıca, Roma Katolik Kilisesinin engizisyonlarının korkunç ve gayri insani olduğunu kimse inkâr edemez. Bir dinin ve tinselliğin (*) temsilcisi olma konumunda olanların, insanların üzerine korku salması ve şiddet uygulaması büyük bir kabahat olarak hatırlanacaktır. (*) Tabi, 869 daki Konseyde artık insanın tinsel yönü silik bir varlık olduğuna hükmetmiş olan Kilisenin, çok daha sonraları Hıristiyanları engizisyon işkencelerinden geçirmesi çok şaşırtıcı değildir. Çünkü karşımızdaki insanın tinsel bir varlık olduğu bilincine sahip olmak, ona çok daha farklı davranılmasını gerektirir. İnsanın tinsel yönünün yok sayılması, Kilise mensuplarının kendi tinsel yönlerinin de üzerinin örtülmesine ve çarpık davranışlara sapmalarına neden oldu. Öte yanda her ne kadar, bilim adamlarının agnostik ve ateist görüşler benimseyip dine ve ilahiyata dair düşünceleri tamamen dışladığı gibi bir izlenim ortaya çıksa da, bu, bütün bilim adamlarının bu görüşlere aynen katıldığı anlamına gelmez. Örneğin, Galileo ve Kepler gibi, modern bilimsel astronominin temellerini atmış olan Copernic, Güneş sistemi olarak bilinen sistemin merkezinde dünyanın değil, Güneşin olduğunu ileri sürdüğü kitabında şöyle yazmaktadır:  Hareketsiz olmakla birlikte, her şeyin ortasında duran Güneştir. Çünkü bu en güzel tapınakta, kim lambayı her şeyi aynı anda aydınlatabileceği bir yerden alıp başka ve daha iyi bir yere koyacaktı? Güneşin bazıları tarafından evrenin feneri, bazılarınca evrenin aklı ve daha başkalarınca da onun hükümdarı olarak adlandırılması yersiz değildir.  Bu sözlerine bakıldığında, Copernic in eski Mısır ın kadim bilgeliği olan Hermetizm den etkilendiği görülmektedir. Copernic, bu satırların devamında Hermes Trismegistus un adını vererek ona atıfta bulunmuştur. Kitabında Hermetik bilgeliğe yer vermekle Copernic, tesadüfler sonucunda kendi kendine oluşup var olan bir evren yerine, Hermetik bilgeliğin özünde yer alan  Tanrısal bir düzenleyicinin  ve  Kozmik bir zekâ nın varlığına ve bu göksel idareciden kaynaklanan Kozmik ahenge işaret etmiş oluyordu. Bir de, başka bir insanın bazı sözlerine göz atalım:  Gezegenlerin ve birbirleriyle bağlantılı pozisyonlarının insanın ruhsal güçleri üzerinde etkisi vardır. Bu tip etkiler, insanın duygularında ve çeşitli tutkularında karışıklık yaratır ve onun çok kötü davranış ve olaylara sürüklenmesine neden olurlar. Bunlar hamile kalma (ilkah) zamanında da etkin olur ve dolayısıyla insanın huyunu ve karakterini etkilerler; astrolojinin büyük bir bölümü bununla ilgilidir. Güneş, Kozmos a sadece ışık ve sıcaklık yayıyor olmayabilir; aynı zamanda saf aklın bulunduğu yer ve saf evrensel ahengin kaynağı olabilir. Bütün gezegenler bir ruha sahiptirler.   

Bütün yaratılışta muazzam ve harika bir ahenk mevcuttur. Bu ahenk, hem duyularla algılanan âlemde, hem de duyuüstü âlemde, hem düşüncede, hem de maddesel yapısı olan cisimlerde, ayrıca doğadaki âlemlerde (mineral, bitki, hayvan ve insan) ve bizlere hediye olarak verilen lütuflarda görülür. Bu ahenk hem her şeyin kendi içinde, hem de diğer şeylerle aralarındaki ilişkide bulunur .  En yüksek/yüce ahenk Tanrı dır ve bütün ruhların üzerine kendi imzası gibi bunu işlemiştir. Sayılar, biçimler, yıldızlar ve genelde doğa, Hıristiyanlık dininin özündeki belli gizemlerle uyum içindedir. Bundan dolayı mesela Kozmos ta üç şey hareketsizdir. Güneş, sabit yıldızlar ve aralarındaki uzay. Bunun dışındakiler devinim halindedir; bu doğrultuda  Tanrı nın Birliği  içinde Baba Tanrı, Oğul ve Kutsal Tin in Varlıkları bulunur. Bu küre (tinsel küre) Teslis i (Kutsal Üçlü yü) temsil eder. Baba merkezdir, Oğul yüzeyi, Kutsal Tin ise merkez ile yüzey arasındaki mesafelerin düzenini oluşturur. Bu, kâinattaki diğer gizemlere de yansımıştır.   Tinler (spirits) ve ruhlar olmadan her yerde ahenk olamazdı. Bütün dünya bir ruha sahiptir, bundan dolayı her şeyde muazzam bir ahenk bulunmaktadır. Ve bu, sadece dünyada değil, dünya ve takımyıldızların arasında da mevcuttur. Bu ruh bütün dünya üzerinde etkisini göstermektedir. Ancak, insan ruhunun bulunduğu yer kalp olduğu gibi, bu ruhun da bulunduğu belli bir yer vardır; etkileri buradan kaynaklanıp okyanuslar ve atmosferin üzerinde etkin olur. Dünyanın yıldızlarla yakınlığı/bağı ve doğa olaylarında var olan düzenin arkasındaki neden budur   Bu satırlardan yansıyan derin anlamların verdiği izlenime bakıldığında, bu sözlerin sahibinin bir Hıristiyan rahip yahut bir ilahiyatçı olduğu düşünülebilir. Ancak bu satırların yazarı, modern ve bilimsel astronominin kurulmasına ve temellerinin oluşmasına büyük katkısı olmuş ve günümüzde halen geçerli olan  Kepler Kanunlarının  sahibi olan Johannes Kepler dir.

Bu yazıda kısaca değinebildiğimiz Keplerin sözleri, bugünkü astronominin henüz dikkatini çekmemiş olan  Kürelerin Müziği  (gök kürelerin devinimlerinden ve aralarındaki olağanüstü ahenkten kaynaklanan tinsel müzik) kavramına dair söyledikleriyle beraber 1618 yılında yayımlanmış olan  Harmonica Mundi  adlı eserinde daha detaylı olarak okunabilir. Yıllarca bilimsel çalışma ve gözlem sonucunda Kepler, Evrenin arkasındaki İlahi Varlığın yadsınamayacak mevcudiyetini hissederek/sezerek görebilmiş ve bir bilim adamı konumunda olmasına rağmen bu anlayışını açık yüreklilikle belirtmekten çekinmemiştir. Bu örneklerden başka, başka bilim adamları da, Kâinatta Tanrısal bir gücün etkin olduğu veya olabileceği düşüncesini benimseyerek bilimsel çalışmalarına devam etmişlerdir. Bu tutumu benimsemiş bilim adamlarının var olmasına bakılırsa şöyle bir sonuca varılabilir: Tarafsız - objektif gözlem ve incelemelere dayanan bilimsel yöntemi benimseyen ve  bilim adamı  sıfatını taşıyanlar, evrende Tanrısal bir prensibin varlığını ve etkinliğini otomatikman reddetmek zorunda değildirler. Başka bir deyişle, bir bilim adamı olarak yola çıkıldığında, bilimsel olabilmenin ilk şartı, başlangıç olarak dünyada ve kâinatta bulunan olağanüstü ahengin arkasında  bir yaratan  olabileceği kavramını tamamen dışlamak değildir.  Her olasılığın göz önünde bulundurulması gerektiği  prensibinden yola çıkılacak olursa, bilimle uğraşanlar bu olasılığı da (ilahi bir gücün varlığı) göz önünde bulundurmazsa, bu tutumun tamamen objektif olduğu söylenemez. Hatta bunun önyargılı bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Bilimsel yaklaşımın esaslarından biri, her olasılığın göz önünde bulundurulmasıdır.

Evrenin arkasında bir  ilahi güç  olduğu kavramı tamamen dışlanırsa, pek çok bilimsel araştırma, ne amaca hizmet ettiği belirsiz düşünce veya varsayımlardan öteye geçememe durumuna düşme tehlikesiyle karşılaşabilir. Bağnazlık, yani başka görüşleri hiç göz önünde bulundurmadan sadece tek bir bakış açısını benimsemek ve katı savunucusu olmak yalnızca Katolik Kilisesinin düştüğü bir yanılgı olmayabilir. Bilimin temsilcileri de bu yanılgıya düşmekten muaf değillerdir.  Tinsel evrim i doğrultusunda belli aşamalardan geçerken insan, -farkına varılması çok zor bir kaynaktan gelip- insanlığın üzerinde etkin olan bazı itkilerin ve ilhamların sonucunda, Kilisenin temsil ettiği dogmatik fikirlere (ve bağnazlığa) karşı koyma, yani  yaratıcı Tanrı  kavramının dışlanması sürecini mücadeleli bir biçimde yaşadı. Çünkü o sıralarda Kilise,  yeni bir evren görüşünün  oluşması ve yeni kavramların benimsenmesine karşıt bir konumda yer almaktaydı. Fakat zamanımızda Kilisenin konumu artık böyle değildir ve de varlığı artık bilimsel gelişmelere bir engel oluşturmamaktadır. Dolayısıyla artık evrende bir Tanrının ve -onun hizmetindeki güçlerin- varlığını eskiden gelme tepkisel alışkanlıkla otomatikman ret etmek gerekmeyebilir. Bilimle uğraşanlar bu konuda rahat olabilmeli ve eski zamanlardan çağımıza yansımış olan tepkisel tutumu artık geride bırakabilmelidirler.

Bilimsel astronomi ve fiziğin babalarından olan J.Kepler örneğinde görüldüğü gibi, yukarıdaki sözlerinde Kepler, Kilisenin mecburi bir inanç olarak dayattığı bir Tanrı kavramından yola çıkarak değil, kendi objektif ve bilimsel gözlemlerinin sonucunda, Tanrının yarattığı olağanüstü evrenin ahenk ve ayrıntılarına aklıyla bizzat tanık olduğu ve önündeki verileri anlayıp kavradığı için Tanrı dan söz etmektedir. Bunlar, dogmatik bir inancın veya inançları reddedip  inanmamanın  etkisi altında kalmadan belirtilmiş özgür bireysel kanaatlerdir. J.Keplerden çağımıza geldiğimizde, Rölativite (görecelilik) teorisi gibi açıklamaların sahibi olan A.Einstein ın da Tanrı yla ilgili konulara yaklaşımının ve söylediklerinin kayda değer olduğu görülür. A.Einstein:  Benim dinden anladığım şey; biz insanların ancak yetersiz ve zayıf aklımızla algılayabildiğimiz,  kendisini  varoluşun en ince detaylarında gösteren sınırsız yücelikteki tinsel varlığa alçak gönüllülükle duyduğum hayranlıktan ibarettir.  Görüldüğü gibi, dünya çapında dahi bir bilim adamı olan Einstein,  evrendeki ilahi gücün varlığı  kavramına tepki göstermemiş ve  bilim adamı olduğu için Tanrı nın varlığını ret etmeyi  otomatikman benimsememiştir. Bu sözleri incelediğimizde Einstein ın,  ilahi bir gücün varlığı  kavramını yalnızca bir olasılık olarak düşünmediği ve bu kanaatlere Kepler gibi bizzat kendi objektif gözlemleri sonucunda ulaştığı anlaşılır. Kendisine,  Tanrı ya inanıp inanmadığı  sorulduğunda Einstein şöyle yanıtlamıştı:  Bunu basit bir  evet  ya da  hayır  ile yanıtlayamam. Ben bir ateist değilim. Tam olarak panteist olduğumu da söyleyemem. Biz insanlar, içinde çeşitli dillerde yazılmış kitaplarla dolu muazzam bir kütüphaneye girmiş küçük bir çocuğun konumundayız. Çocuk bir şekilde, bunları birisinin yazmış olması gerektiğini bilmekte ama bunun nasıl olduğunu bilememektedir. Çocuk, sönük bir anlayışla olsa da, kitapların dizilişindeki gizemli düzenin farkındadır ama bunun ne olduğunu bilememektedir. En akıllı bir insanın bile Tanrı ya yaklaşımının bu olduğunu düşünüyorum .  

Bizler evrenin muhteşem bir şekilde düzenlenmiş olduğunu ve bazı yasaların etkin olduğunu gözlemliyor fakat bu yasaları ancak sönük bir biçimde anlayabiliyoruz. Bizlerin kısıtlı aklı, takımyıldızları hareket ettiren gücü kavrayamıyor.   Öte yanda bilimle ciddi bir şekilde meşgul olanlar, insanın çok yükseklerinde olan bir tinsel varlığın evrendeki bütün yasalarda kendini gösterdiğini ve bunun karşısında naçizane yeteneklerimizle, bizlerin mütevazı olması gerektiği kanaatine varır. Bu anlamda bir bilimsellikle de, özel bir maneviyatın yolu açılacak ve bu, daha nahif bir insanın dindarlığından daha farklı olacaktır.  Bu sözlerinden açıkça anlaşılacağı gibi Einstein, evrendeki her ayrıntıda ve yasada gözlemlenen irfan ve ahenk karşısında ciddi bir bilim adamının ancak mütevazı bir yaklaşım sergileyebileceğini anlatmaya çalışmaktadır. Yukarıdaki sözleriyle Einstein,  bir bilim adamının  hemen en baştan Tanrı nın varlığını dışlamaya gerek görmeden, objektif ve tarafsız gözlemler sonucunda özel ve farklı bir maneviyatın yolunu açabileceğine ve bunun, sıradan ve dogmatik dini anlayışlardan daha farklı bir anlayış/biliş olacağına  işaret etmektedir. Einstein ayrıca,  Gözlem ve bulgularının sonucunda hayret ve şaşkınlık deneyimlemeyen bir bilim adamının ölüden farklı olamayacağını  da söylemiştir. Bilim dalında bir dahi sayılan ve saygın bir yeri olan Einstein nasıl oluyor da bilimcilerin genel olarak benimsedikleri  din ve Tanrı ya dair kavramların benimsenmesinin bilimin gelişmesi yolunda engel oluşturacağı  jargonundan hiç etkilenmeden, açık yüreklilikle ve dürüstçe, olağanüstü ve sınırsız bir gücün evrenin en ince detaylarında bile kendini gösterdiğinden bahsedebiliyordu? Bunun yanıtı, Einstein ın, gözlemlerini sadece  fiziksel gözler  ve   fiziksel bir beyinle   mekanik  bir biçimde yapmayıp (sadece kuru bir entelektüel kapasite kullanmayıp) ruhunu ve   tinsel yüksek benliğini  de işin içine katmasında bulunabilir. Ayrıca, Einstein ın böyle bir anlayışı ve yaklaşımı benimseyebilmesinin bir nedeni de, Yahudi dininden gelmiş olmasıyla açıklanabilir.

Yahudi dininden olanların, Katolik Kilisesinin Hıristiyanlar üzerindeki tahakkümünün dışında kalmaları ve engizisyon şiddetine hedef olmamaları nedeniyle Kilisenin temsil ettiği dini doğmalara ve Tanrı kavramına karşı kişisel bir antipatileri yoktu. Dolayısıyla, herhangi bir tepki içeren karşıt bir görüş öne sürmek durumunda değillerdi. Bundan dolayı Einstein da, deist, şüpheci agnostik veya ateizm gibi tepkisel görüşleri benimsemek gereğini hissetmemişti. (Yukarıdaki sözlerinde de zaten  ateist olmadığını  açıklamaktadır). Bu bakımdan Einstein ın bir bilim adamı olarak herkese örnek olabilecek, gerçekten tarafsız /objektif bir anlayış ve yaklaşıma sahip olduğunu söylenebilir. Konumuzla ilgili olarak  evrim teorisinin  sahibi olan Darwin e döndüğümüzde, onun zamanlarında etkin olan şüphecilik agnostisizm ve ateizm gibi reaksiyoner akımların geçerli olduğu bir ortamdan  Tanrı nın, yaratılıştaki rolünü tamamen dışlayan  bir teorinin çıkmasını doğal karşılamak gerekir. Başka bir deyişle Darwin in evrim teorisinin, Katolik Kilisesine karşı gelişen tepki ve  bir ilahi gücün varlığı  kavramından giderek uzaklaşıldığı bir süreçte, doğa bilimleri alanında Darwin öncesi çok yönlü gelişmelerin sentezinin  bir meyvesi  olduğu söylenebilir. Evrim teorisinin kurgusunun bu sentezin etkin olduğu bilim ortamından etkilenmiş olmasının yanı sıra, böyle bir teorinin oluşmasında elbette Darwin in şahsi kanaatleri de rol oynamıştı. Darwin tam anlamıyla bir ateist olmasa bile, ateizme eğilimli bir agnostik (Bilinmezci) idi. Ayrıca Darwin ailesine düşkün ve çocuklarını çok seven bir insandı. Belki de Darwin i giderek  Tanrının Varlığı  kavramından uzaklaştıran etkenlerden biri de, çok sevdiği küçük kızının erken ölümü olmuştur. Kızının vakitsizce elinden alınmasından Darwin in Tanrı yı sorumlu tutup tutmadığı hiçbir zaman bilinemeyecek. Darwin, Tanrı nın varlığını tamamen reddeden bir ateist olmasa bile yine de O nun varlığına dair bazı kuşkuları vardı. Örneğin şu sözleri onun kuşkularını açıkça yansıtmaktadır:  Fareyle oyun oynayan kedileri tasarlayan ve yaratanın, lütufkâr ve kadir-i mutlak bir Tanrısal varlık olabileceğine kendimi ikna edemiyorum.  

Bundan anlaşılan, eğer Tanrı,  evrenin yaratıcısı olma  sıfatıyla uyumlu işler yapan bir varlık konumundaysa, bilinçsizce fareyle oynayan bir kedinin yaratılmasından çok daha ciddi işlerle uğraşmalı ve büyük kozmik projelerin arkasındaki imza olmalıydı. Kim bilir, Darwin yalnızca doğanın işleyiş mekanizmalarını inceleyen biyolojiye meraklı birisi değil de, Kepler ve Einstein gibi sonsuzluğa açılan uzayı inceleyen bir astro fizikçi olsaydı, onların uzayda görmüş olduğu ilahi imzayı belki o da görebilirdi. Şimdiye kadar anlatılanlarla,  ilahi güce hiçbir rol vermeden  insanın varoluşuna açıklama getirmeye çalışan Darwin in, öne sürdüğü teoriyi oluştururken içinde bulunduğu ruh haline ve çevresini kuşatan entelektüel yaklaşımın onun düşüncelerini nasıl etkilemiş olabileceğine değinilmek istendi. Onun durumu belki şöyle bir benzetmeyle açıklanabilir. Bir insanın ayakları sıkıca birbirine bağlanırsa, elleri de arkadan bağlı olursa, bu insan bir maraton yarışına katıldığında, bu haliyle yarışın kırk kilometre koşulması temel koşuluyla nasıl başa çıkabilir? Bunun gibi, insan ruhuna, düşüncelerine ve mantığına  yaratılışa dair gizemler bilinemez  şeklinde bir ruhsal ve zihinsel kelepçe taktığında, elbette ki  yaşamsal öneme sahip  bazı konuları kavramakta zorlanacaktır. Çünkü en baştan  Aslında bunlar bilinemez şeylerdir ve ilahi bir gücün varlığıyla bağdaştırılamaz  diyerek algılarını ve düşünce kapasitesini engellemektedir. Darwin de tam anlamıyla bir ateist olmasa bile, dünyaya agnostik bir bakış açısından baktığı için, çevresindeki olağanüstü gizemleri  ilahi bir gücün varlığıyla  bağdaştırmadan bir açıklama yapabilmek istemiştir. Darwin en baştan kendini,  zaten tinsel dünya, Tanrı ve fizik ötesi anlaşılamaz ve bilinemez şeylerdir  gibi bir düşüncenin getirdiği kısıtlamanın içine sokmuştur.

Darwin kendi koyduğu bu kısıtlamayla, hem kendi düşünce kapasitesinin materyalizmin etkisinde kalmadan gelişip Einstein gibi farklı bir algılama boyutuna geçebilmesinin önünü kapatmış, hem de,  yaratılışın arkasındaki Tanrı kavramını  tamamen dışladığı için aklını kurcalayan ama aklının çözmekte zorlandığı  varoluş gizemine  yanıt bulmak gibi bir ikilemle karşı karşıya kalmıştır. Bunun sonucunda da çıkış yolunu, dış biçimi itibariyle insanı biraz andıran hayvanlar olan maymun ve primatlara insanın atası olmak rolünü veren bir teori öne sürmekte bulmuştur. (Çok daha evvel öne sürdüğü benzer düşüncelerle G.Leclerc, onun bu varsayımlarının yolunu açmış oldu). Ancak Darwin teorisi, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde  insanın atası olduğu öne sürülen bu primatların en başta hiç yoktan nasıl var olabildiğini açıklayamadı. Ancak bu sözler yanlış anlaşılmamalı. Burada Darwin in inançsızlığı veya  doğru olduğuna inanarak  öne sürdüğü düşünceler yargılanmıyor. Onun öne sürdüğü düşünceleri,  yaratılışçılarla   evrimciler  arasındaki bitmeyen tartışma doğrultusunda; yaratılışçıların dediği gibi,  adı üstünde, Darwin in öne sürmüş olduğu şeyler sadece bir teoridir, teori denen şey de, henüz ispatlanmamış varsayımlardır  diyerek bir kalemde silmek ona haksızlık olurdu. Çünkü aslında Darwin teorisinin doğru olan bir yönü de vardır. Ancak doğru olan yönü sadece hayvanlara dair gelişmeleri/değişimleri (mutasyonları) kapsamaktadır. İnsanla ilgili bölümünün ise,  iyi niyetle şansını denemiş bir varsayım  olduğunu söylemeliyiz. Darwin kuramına gönül vermiş olanlar, evrim biyologları ve insan fosillerine ait son bulguları takip eden paleontologlar bu son söylenenden pek hoşnut olmayabilirler. Ancak bu inceleme sabırla okunmaya devam edilirse, dogmatik inanç ötesi başka bilgilerle de karşılaşılacak. Önce, Darwin in öne sürmüş olduğu şeyin ne olduğunu tekrar belirlemeye çalışalım. Güney Amerika seyahatinde Darwin, yeni (evvelce karşılaşmadığı) hayvan türleriyle karşılaştı. İncelemeleri sürecinde bu hayvanlardan bazılarının fosil kalıntılarını da buldu. Ancak aynı hayvanın fosillerini ve canlısını karşılaştırınca arada bazı farklılıklar olduğunu gözlemledi. Aynı türden olmalarına rağmen aralarında neden farklılıklar olduğunu merak etti. Acaba bu farklılaşmaya ne sebep olmuştu? Ayrıca Darwin bu gezisinde, Tierra del Fuego da vahşi bir insan ırkıyla karşılaştı. Kendi kültürünün ürünü (ve benzeri) olan insanların  insan  olarak bilindiği bir ülkeden geldiği için, karşılaştığı bu farklı yapıdaki insanları bildik insan kategorisine koymakta zorlandı. Darwin in bu duyguları da anlaşılabilir çünkü hayatında ilk defa vahşi bir insanla karşılaşıyordu. Ancak, bu vahşi ve ilkel ırk, -yani onun bildiği anlamda insana benzemeyen geri kalmış bir insanın varlığı- Darwin de, insanın kökeninin  daha da geri  bir varlıkla bağlantısı olabileceğine dair bazı kuşkular oluşmasına neden olmuştu. Darwin, yolculuğu boyunca yanına almış olduğu Charles Lyell in kitaplarını incelemekteydi.

Dolayısıyla Darwin in seyahati sırasında yaptığı çalışmalar C. Lyell den aldığı etkiler altında gelişti. C.Lyell, jeolojiyi ve katman kayaları belli katmanlarda çıkan fosillere göre tarihlendirebileceğine inanıyordu. Lyell, bu görüşünü desteklemek için bitkilerin ve hayvanların coğrafi yayılışlarından çıkardığı delilleri kullanmıştı. Her türün belli bir merkezde doğduğunu, etrafa buradan yayıldığını ileri sürmüş ve her türün yok olup yerine başka türler gelmeden önce, varlığını bir müddet daha sürdürdüğüne inanmıştı. Lyell, yeni türlerin ortaya çıkışının jeolojideki tarihsel değişimlerle bağlantılı olduğunu öne sürmekteydi. Yani jeolojik yapı değiştikçe değişen doğa koşulları, bu koşullarla uyumlu türlerin ortaya çıkmasına neden oluyordu. Darwin de, -yukarıda değinildiği gibi- aynı türden olduğu belli olan, ama canlı olanlarla, bunların fosillerinin arasında farklılıklar gözlemlediği hayvan türleriyle karşılaşmış ve bunun açıklaması üzerinde düşünmekteydi. Sonunda Darwin, Lyell den etkilenmiş olarak, doğa ve çevre koşullarındaki değişimlerin türlerdeki değişimlere neden olduğuna kanaat getirdi. Ona göre, doğa ve çevre koşullarındaki değişimlere uyum sağlayamayan hayvanlar zamanla yok oluyor, yerine uyum sağlayacak yeni türler geliyordu. Doğanın güçlü etkilerine karşı koyabilenler hayatta kalmaya ve varlıklarını sürdürmeye devam edebiliyordu. (Survival of the fittest). Bu gelişmenin temelinde doğal bir ayıklama, yani  doğal seçilim     doğal seleksiyon  vardı İşin sadece  mekanik yönü  ve  yalnızca hayvanlar  söz konusu olduğu sürece, Darwin in bu öne sürdükleri bir dereceye kadar doğru idi. Darwin, farklı kaynaklardan elde ettiği verileri bir araya getirerek türlerdeki değişimlerin (mutasyonların) arkasındaki bir  doğa yasasına  ulaşmıştı. Ama o, arkasında bir  İrade  olması gereken bu  canlı yasanın  varlığını ve dolayısıyla hayvanlardaki mutasyonları sadece kendi kendine gelişen  otomatik ve mekanik fiziksel etkilerle  açıklamaya çalışmıştı. Böylece Darwin, doğada etkin olan bu yasanın  aslında tinsel gerçeklikle dolu olan içini boşaltmış   oluyordu. Darwin, öne sürdüğü evrim teorisini fiziksel nedenlerle açıklamayı başarmış ve bunun işleyiş mekanizması olarak da  doğal seleksiyon  ve  güçlü olanın hayatta kalması  gibi açıklayıcı ilkeler öne sürmüştü. Tanrı nın, yani belli bir Kozmik Benliğin rolü de böylece doğaya devredilmiş oldu! Ona göre,  artık değişik türlerin ortaya çıkması için yaratan bir Tanrı ya ihtiyaç yoktu . Fiziksel gözlerle bakıldığında zaten doğada Tinsel-Tanrısal bir özellik görülmüyordu. Görünüşe bakılırsa doğa, zaten gayet sessiz ve kendi kendine bütün bu işlevleri yerine getirmekteydi. Türlerin kendilerine has biçimlerinin oluşmasında da doğadan kaynaklanan nedenler etkiliydi. Ayrıca, kendi başına milyonlarca değişik türden hayvan ve bitkiler oluşturan, kendi başına meyveler büyütüp çiçekler açtıran, rüzgârları yönlendiren, yağmur, kar ve dolu yağdıran bu doğanın yaratıcı/yaratan bir  kişilik  olmak gibi bir iddiası da yoktu. Doğa,  Tanrı Baba  gibi bir zat, bir şahsiyet değildi, dolayısıyla doğanın şahsına inanılması ve hürmet edilmesi de gerekmiyordu. İnsanın varoluşu dâhil tüm soruların yanıtları artık doğada bulunabilirdi! Bundan böyle Tanrı nın rolü sona ermişti. Zaten var olan bir dünyada, zaten var olan doğaya yüklediği yeni rol ile pek çok kozmik fenomenin varlığını kanıksadığı anlaşılan Darwin, ayrıca yaratılışın ve insanın dünyada var olmasının arkasındaki tüm tinsel gizemleri ve  Kutsal Olan a dair kavramları da göz ardı etmişti. Böylece, belli bir süredir gelişen ve insanlığın üzerinde etkin/hâkim olan materyalistik anlayış, Darwinizm in temeline yerleştirmeyi başardığı bu tür  ilhamlarla , sonunda insanın yaratılışını Tanrısal Âlemden alıp, sadece fiziksel dünyadan kaynaklanan nedenlere bağlamayı başarmıştı. İnsan tesadüfen meydana gelmiş bir varlık olabilir mi? Evvelce değinildiği gibi, Darwin in bu savları,  hayvan türleri  söz konusu olduğu sürece -bir yere kadar- doğru ve geçerliydi.

 Ancak, hayvanlar için geçerli bu tezlerin insan için de aynen geçerli olduğu öne sürüldüğü takdirde, doğa kaynaklı etkilerle bir bağlantı kurularak oluşturulmuş olan mekanik - otomatik işleyiş ilkelerinin yanı sıra başka etkenleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü insan gibi fiziksel bedeni bile tek bir uzmanın bilmesi mümkün olamayacak kadar karmaşık ve fiziksel bedenden başka, öteki unsurları da kozmos ile doğrudan bağlantılı ruhsal ve tinsel bir varlığın oluşumunu yalnızca mekanik ve fiziksele indirgenmiş bir teori ile açıklamak yetersizdir, bu da kaçınılmaz olarak bu teoriyle ilgili bazı haklı kuşkuların doğmasına neden olmaktadır. İnsanın yalnızca fiziksel bedeninin bile çok karmaşık bir yapıya sahip olduğuna değinildi. Bu doğrultuda, insanla ilgili tıptaki uzmanlık alanlarından bazılarına göz atalım. Anatomi, Biyofizik, Histoloji, İmmünoloji, Mikrobiyoloji, Tıp bilişimi, Tıbbi biyokimya, Tıbbi genetik, İç hastalıkları, Hematoloji, Gastroenteroloji, Endokrinoloji, Nöroloji, Onkoloji, Romatoloji, Enfeksiyon hastalıkları, Fizik tedavi, Uyku hastalıkları tanı ve tedavi, Anestezi ve reanimasyon, Çocuk cerrahisi, Genel cerrahi, Kalp ve damar cerrahisi, Göz hastalıkları, İlk ve acil yardım, Kadın hastalıkları ve doğum, Kulak burun ve boğaz, Beyin ve sinir cerrahisi, Ortopedi ve travmatoloji, Patoloji, Plastik ve rekonstrüktif cerrahi, Üroloji, Çocuk hastalıkları, Dermatoloji, Tıbbi farmakoloji, Fiziksel tıp ve rehabilitasyon, Göğüs hastalıkları, Kardiyoloji, Radyoloji, Nükleer tıp, Radyasyon onkolojisi, Diş tedavisi, Alerji, Nöroşirurji, Plastik cerrahi, Göğüs cerrahisi. Yalnızca  fiziksel bedenle  ilgili dendiği için, yukarıda insanın ruhsal boyutuyla ilgili tıbbi alanlara değinilmedi. Modern bilimsel araştırmaların yapılabildiği ve teknolojik tıbbi aletlerin tıbbın hizmetinde kullanılabildiği çağımızda bile hiç kimse tek başına bütün bu alanları kavrama ve uzmanı olma kapasitesine ve yeteneğine sahip değildir. Yukarıda belirtilen dalların her biri yıllarca eğitim gerektiren ayrı (birbirleriyle bağlantısı olan branşlar elbette var) uzmanlık alanlarıdır. Örneğin bir göz hastalıkları mütehassısı diş problemini kendisi halledemez, mutlaka bir diş doktoruna gitmek zorundadır, keza bir dermatolog gerektiğinde bir kardiyologa görünmek zorundadır. Kozmos la olan ruhsal ve tinsel bağlantılarına henüz hiç değinmeden bile, ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğu görülen insan gibi bir varlığın, doğadan kaynaklanan etkilerle tesadüfî (random) mutasyonlar geçirerek bir hayvandan oluşa geldiğini öne süren bir teorinin  gerçeği  yansıtıp yansıtmadığı hakkında kuşku duymamak olası değildir.

Bunların üzerinde biraz düşünmek,  kendi kendine tesadüfî oluşum ve evrilme  fikirlerine biraz daha ihtiyatlı yaklaşmamızı sağlayabilir. İlkel nükleik asidin ve amino asitlerin kendi kendilerine hiç yoktan ortaya çıkıp, yaşamın yapı taşlarını oluşturabilmelerinin, hücre oluşumlarının, bu hücrelerin yan yana gelebilmesinin ve bunların, yaşam dolu organizmalara dönüşebilmeye uygun atmosfer ve ısı şartlarını da arkasına alarak  belli bir canlı varlığı  oluşturabilmesini (ve ayrıca milyonlarca farklı canlının meydana gelmesini) hep bazı tesadüflerin sonucuna bağlamak ne kadar açıklayıcı, inandırıcı ve gerçekçi olabilir? Yine bu doğrultuda, kendi kendini tesadüfler sonucunda oluşturmuş bir varlığın fiziksel bedeninin içine, farklı dokulardan oluşmuş ve çeşitli hayati işlevleri hiç aksatmadan yerine getiren, beyin, karaciğer, kalp ve mide gibi birbirleriyle ahenkli bir koordinasyon içinde çalışan organların kendi kendine yerleşmiş olduğu ve kendi kendini görevlendirmiş olduğu gibi bir varsayım akıl ve mantığı ne kadar tatmin edebilir? Ayrıca bilindiği gibi, insanın yanı sıra dünyada var olan milyonlarca bitki türü ve yüz binlerce birbirinden farklı hayvan cinsi vardır. Farklı iklim koşullarında, karada, tatlı ve tuzlu suda yaşayan bitki türlerinin, yine farklı iklim ve ısı koşullarına uyum sağlamış olarak hava, su ve kara (ve toprak altı) ortamlarında yaşayan hayvanların  doğadaki değişimlerden  ve  tesadüfî birleşimler  sonucunda meydana geldiği gibi tezlerin ikna edici açıklamalar olduğu söylenebilir mi? Bütün bu varlıkların, organizmalarıyla uyumlu çeşitli gıdaların zaten dünyada tesadüfen var olmasına, her varlığın neyle besleneceğini biliyor olmasına, yenen gıdaların her bir canlıdaki hazım faaliyetine, bu varlıkların üreyip kendi soyunu devam ettirebilmesine, nefes almalarına ve hayvanların hareketlerinin arkasında hiç yanılmayan bir içgüdünün olmasına da kısaca değinmek gerekir. Ya yaşam? Bütün varlıkların her birinin yaşam dolu ve canlı olmaları? Geri dönüşü olmayan  ölümle  karşılaştırıldığında, Yaşam  denen fenomenin varlığı bu kadar kolayca kanıksanabilir mi? Kısacası, terazinin bir kefesine bütün bunları koyduktan sonra, öteki kefesine  kendi kendine tesadüfî gelişmeler ve değişimler ve  doğal seleksiyon  gibi bir açıklama koymakla bu terazinin dengelenmesini sağlamak olası değildir.

Dünya gezegeninde yaşamın ilk olarak nasıl başladığı, bilimin ve evrimcilerin halen yanıtlayamamış oldukları bir gizemdir. Yaşamın başlangıcına bir yanıt arayan evrimci görüşleri benimseyenler arasında astro kimya analizleri sonucunda yaşamın (ilkel nükleik asit, amino asitler ve bunların oluşturduğu bileşimlerin) uzaydan gelmiş olabileceğini ve bunların göktaşı içinde dünyaya düşmüş olabileceğini düşünenler vardır. Ayrıca bazıları da, yaşamın  evrim dışı  (evrim öncesi) başlamış olma olasılığına bir açıklama getirebilmek için  ilk hücreleri milyarlarca yıl önce uzaylıların dünyaya getirmiş olma olasılığına  da (*) yer vermektedir. (*) Temmuz 2002  Scientific American da   John Rennie nin yazısı. Göktaşı veya hücre taşıyan uzaylılar (*) tarafından uzayın bilinmeyen bir yerinden getirilen bu ilk hücrelere her bakımdan uyumlu ve elverişli yaşam ortamı (elverişli ısı ve atmosfer, suyun varlığı ve bunların yanı sıra bu ilk hücrelerin ilerde bolca kullanabilecekleri oksijen, hidrojen, azot, karbon, kalsiyum ve demir gibi gazlar ve minerallerin hazırdaki varlığı.) sağlayan bir gezegenin varlığı, dünyada hazır bulunan karbon ve azot bileşiklerinin uzaydan getirilen hücrelerin DNA ve RNA yapılanmasında kullanılabilmesi, kısacası her şeyin birbiriyle  kendiliğinden  bu kadar uyum ve ahenk içinde olması, teoriler öne sürerken bazı şeylerin hazırdaki varlığının bir dereceye kadar kanıksanabilmesi  sınırlarını  epeyce zorlamaktadır. (*) O zaman Tanrı nın rolü, acaba  ultra teknolojik bir uçan metal kutuyla  uzaydan hücre taşıyan fiziksel bir uzaylıya mı verilmiş oluyor? Bilimin varoluşun gizemlerine yaklaşımı,  tevazu  ve gözle görünebilenlerin değeri Dünyadaki yaşamın mutlaka bir başlangıcı olması gerektiği gibi mantıklı bir düşünceyi kimse yadsıyamaz. Bu doğrultuda, hayatı kolaylaştırıcı pek çok buluşu ve doğa ve fen dallarında başarılı bulguları olan bilim de bu soruya bir yanıt aramaktadır. Ancak bilim, fiziksel dünyaya dair diğer konulardaki başarılarına ulaşırken benimsediği yaklaşımı,  aynen  varoluşa dair gizemlere de uyguladığında, evvelki gibi başarılı sonuçlar elde edemeyebilir. Çünkü zaten hazırda  var olduğu  için rahatça gözlemlenebilen fiziksel uzay ve doğadaki mekanik (gibi görünen) işleyiş mekanizmalarına dair bazı bulgular öne sürmek başkadır, doğa ve kozmosun sırlarının anlaşılabilmesi ise bambaşka bir konudur. Bunda başarılı olabilmek çok farklı bir yaklaşım gerektirir. Bilimin bir yandan,  evrenin arkasındaki yaratıcı güç  kavramını/olasılığını dışlarken, öte yanda evrende nasıl ve neden var olduğu bilinemeyen ama her nasılsa en uyumlu ve ahenkli biçimlerde var olan sayısız unsurun ve niteliğin  varlığını  bu derece kanıksayan açıklamalar getirmesi Einstein ın şu sözlerini hatırlatıyor:  Bizler evrenin muhteşem bir biçimde düzenlendiğini ve bazı yasaların etkin olduğunu gözlemliyor fakat bu yasaları yalnızca sönük bir biçimde algılayabiliyoruz.   Öte yanda bilimle ciddi bir biçimde meşgul olanlar, insanın çok yükseklerinde olan bir tinsel varlığın evrendeki bütün yasalarda kendini gösterdiğini ve bunun karşısında naçiz yeteneklerimizle bizlerin  mütevazı olması gerektiği  kanaatine varır.  Fakat bilimin, evrenin sırlarına yaklaşırken benimsediği katı tutuma baktığımızda, sadece fiziksel gözlerle görünene/gözlemlenebilene değer verip kaale aldığı fakat  görünmeyenler  söz konusu olduğunda Einstein ın işaret ettiği alçak gönüllülüğü benimsemeden, farklı bir karaktere sahip ama çok değerli kadim bilgileri tamamen göz ardı etmekte bir sakınca görmediğine tanık olmaktayız. Kısacası, özünde bilim,  gözle görünmeyen bir ilahi gücün varlığına  sıcak bakmamakta ve bu olasılığı yok sayarak yoluna devam etmeyi tercih etmektedir. Çünkü materyalizmin etkisi altında olan bilime göre görünebilenlerin bir gerçekliği vardır.

Görünmeyenlerin gerçekliği ise şüphe götürür. Aslında, Copernic, Kepler ve Einstein gibi bilim adamlarının kadim bilgeliklerin içeriğindeki bilgilere de saygıyla yaklaşmaları ve bilimsel bulgularıyla bu bilgilerin bir sentezini yaparak bazı sonuçlara ulaşmaları bilimin  varoluşun sırlarını anlama  gayretlerine örnek olabilir. Yalnızca entelektüel kapasitenin kullanıldığı araştırmalarda, farklı bir derinliği olan ve entelektüel kapasitenin yanı sıra  bilincin  kullanılmasını gerektiren  tinsel bilgilere  de yer verebildiği zaman, bilim çok farklı sonuçlara ulaşabilir. Varoluşun sırlarına yaklaşırken bilimin ihtiyacı olan şey iki farklı yaklaşımın önyargısız bir sentezini oluşturmak ve mütevazı olmaktır. Uzayda belli kozmik yasalarla var olan bugünkü sistemin gelecekte de aynen  bu şekilde  var olmaya devam edeceğini, yani bu gezegensel düzenin çok ilerde bir dönüşüme uğrayıp başka bir varoluş biçimiyle devam etmeyeceğinden bilim emin olabilir mi? Aslında, bilimin tamamen dışladığı kadim bilgeliklere göre, içinde bulunduğumuz gezegenler sistemi belli bir amaca hizmet etmek için bu şekilde var ve bu kozmik yapı gelecekte farklı bir biçime dönüşecek. Bu gelişmeleri kavrayabilmek için Tinsel Âlemin Varlığından kaynaklanan etkilerin, yani Tinsel Âlemin dinamiklerinin hesaba katılması gerekir. Gözle görünmeyen  ilahi gücün varlığı  bir yana, fiziksel dünyada bile gözle görünmeyen birçok şeye -dolaylı olarak- sürekli tanık olmaktayız.  Yer çekimi , Kuzey Kutbundaki  manyetik güç  ve göremediğimiz ama ağaçları bile yerinden sökebilen rüzgâr, dolayısıyla tonlarca ağırlığı olan bir uçağın havada kalabilmesini sağlayan  havanın varlığı . Ayrıca fizikten bilindiği gibi, aslında  ışık  da görünmez. Gündüz görünen aydınlık  ışığın görünmesi  değildir, aydınlık, Güneşten gelen ışığın yeryüzüne çarpıp yansımasından dolayı ortaya çıkar. Bunun gibi,  ısı  da gözle görünmez, sadece hissedilir.  Radyoaktif ışınlar  da gözle görülememesine rağmen canlılar üzerinde ölümcül etkileri vardır. Çıplak gözle görülemeyen atom altı parçacıkların hareketleri da son gelişmeler doğrultusunda çok hassas ölçüm aletleriyle takip edilebiliyor. Gözle görülemedikleri halde bu örneklerin var olduğu gerçeği kimse tarafından ret ve inkâr edilmemektedir. Aslında, görülmedikleri için onların varlığını ret etmek hiç kimsenin aklından da geçmez çünkü herkes fiziksel gözlerin bunları algılamada yetersiz kaldığının farkındadır. O zaman, dünyada fiziksel gözle görünmemesine rağmen varlığı kimse tarafından inkâr edilmeyen pek çok unsur varken, dünya ve kâinat bu kadar muhteşem ve ahenkli bir biçimde gözlerimizin önünde olmasına rağmen, bu oluşumun arkasındaki ilahi güç sırf fiziksel gözlere görünmediği için bilim tarafından  varlığının dışlanması  gibi tutucu bir yaklaşımın benimsenmesinin mantığı tartışılabilir. İnsan gözünün doğrudan göremediği halde, bir şekilde algılanabildiği için varlığı inkâr edilmeyen unsurların mevcudiyeti, insan gözünün ve yaptığı fiziksel gözlemin (ve bunun sonuçlarının) oldukça yetersiz olduğunu ortaya çıkartıyor. Demek ki, insan (ve bilim) yukarıdaki örnekleri ve benzeri şeyleri hiçbir şekilde algılayamasa, var olmalarına rağmen bunların varlıklarını da tamamen yok sayacak ve de ulaştığı bu sonucun doğru olduğuna inanabilecek. Böyle bir yaklaşımın benimsenmesi insanın düşünce, akıl ve bilinci üzerine kısıtlayıcı etkiler getirir. Isıyı göremediğimiz halde onun varlığı gözden farklı bir algılama/ölçüm aleti olan termometreyle, radyoaktivite Geiger cihazıyla, manyetik güç pusulayla ve de elektronlar kısa lazer ve attosaniye teknolojisiyle algılanabiliyorsa, gözün yetmediği bazı şeyleri algılamak için fiziksel insan gözünün özelliklerinden daha farklı özelliklere sahip cihazlar gerektiğini belirlemek gerekir.

Bu doğrultuda, Tinsel   Tanrısal Âlemle ilgili şeylerin de  doğrudan gözlemle  ve aletlerle görünmüyor olması durumundan, hemen bunların varlığının yok sayılması sonucuna otomatikman atlama yapılması gerekmiyor. Çünkü bunları algılamak için de çok farklı bir yetenek gerekiyor. Ve bu sözü geçen  yetenek  (tinsel bilinç), insanda henüz potansiyel ve gelişmemiş bir düzeyde mevcut. Eğer bilim, temellerine şüpheci olmak gibi bir yaklaşım koyuyorsa, gözlemleri için kullandığı fiziksel gözlerin sağladığı verilerden de şüphe duymalıdır. Yoksa özellikle yaratılış ve varoluş gibi çok önemli konularda bazı yanılgılara düşülmesi kaçınılmaz olabilir. Burada, bilimin önyargılı, tutucu ve dogmatik olmaya eğilimli bazı tutum ve kanaatlerinin yargılanması söz konusu değil. Her insan kendisini yakın hissettiği düşünce ve tutumu benimsemekte özgür olduğu gibi bilim de varoluşun sırlarına nasıl yaklaşacağında elbette özgür. Ancak,  bunlar hiçte bilimsel değil  diyerek farklı yapıda bilgiler sunan kadim bilgileri bir çırpıda dışlarken bilim, kendi düşünce açılımlarının önünü de tıkıyor olabilir. İnsanlığın önünde sonsuza açılan bir kapı dururken bilimin sadece maddesel dünya ve fiziksel uzaya dair kısıtlı bulgular ve verilerle yetinmesi bilimi bir çıkmaz sokakla karşı karşıya getirebilir. Hiç el değmemiş uçsuz bucaksız bir kumsalda, hiç bilinmeyen bir varlığın kumun üzerinde çok belirgin bir iz bırakmış olduğunu, -muazzam ve etkileyici olan-  bu izi  bırakan varlık ortalıkta görülmediği için, bu izin nasıl oluştuğunun bilinemediğini ve bazı insanların bu izin gizemini bilimsel olarak çözmek için uğraşıp, çeşitli teoriler öne sürdüklerini imgeleyelim. Buna ilaveten, bilimsel araştırmalar yapıp çeşitli teoriler öne sürenlerin, bu izi insandan  çok öte  bir varlığın bırakmış olmasından dolayı gizeminin insanın sahip olduğu entelektüel algılama yetenekleri (akıl) gibi kısıtlı bir araçla kavranamayacağı gerçeğini ısrarla göz ardı ettiğini de düşünelim. Tinsel bir boyutta var olan bir gücün fiziksel boyuta bıraktığı ize bu şekilde yaklaşımıyla bilim, kendini bir çelişkinin içine sokmuş oluyor. Uzaydaki dünya gezegeninin ve üzerindeki mineraller, bitkiler, hayvanlar ve insanlar âleminin varlığı da aynen bu örnekteki ize benzetilebilir. Evrende görünür olan her şey, insanın bildiğinden çok farklı yapıdaki bir Varlığın bıraktığı bir iz den başka bir şey değil. Söz konusu Varlık, bu izi bıraktıktan sonra, yani Kendini fiziksel dünyaya sonsuz biçimlerde ve çeşitli canlılarla yansıttıktan sonra geri çekilmiş durumda. (Bu geri çekilmenin de çok önemli kozmik nedenleri var.) Zaten, geri çekilmiş olmasa bile, bu Varlığın fiziksel gözlerle görülmesi olası değil. Fiziksel gözler birer algılama aracıdırlar ama fiziksel uzaklıkları seçmekte yetersiz kaldıklarında bir dürbün veya teleskopun yardımına başvurulur. Ancak söz konusu olan Varlık bir Tinsel Dünya varlığıdır ve ayrıca Tinsel Âlem fiziksel uzaklıkta bir yer değildir. Bu bakımdan Tinsel kökenli şeyleri algılayabilmek için insanın daha rafine, bambaşka algılama organlarına ihtiyacı vardır. Gözün fiziksel bir uzaklığı görebilmekte yetersiz kaldığını rahatlıkla kabul edip bir teleskopun yardımına başvurmak bir sorun oluşturmazken, Çok daha ince ve rafine bir yapıya sahip olduğundan dolayı görülemeyen Tinsel Âlemi algılamak için insanın  farklı algı yeteneklerine  sahip olması gerektiği de alçak gönüllülükle kabul edilebilmeli.

Fiziksel gözlerle  görünebilen  ve  görünemeyen  şeyler hakkındaki kanaatler önyargılarla birleştiği takdirde insanı yanılgılara sürükleyebilir. İnsanlık sadece fiziksel olarak görebildiğiyle yetinip, görülemeyeni tamamen dışlama durumuna nasıl düştü? Bu yalnızca Kilisenin dogmatik görüşlerine ve engizisyona gösterilen tepkiler sonucunda mı oluştu, yoksa bunun başka nedenleri de var mıydı? Bu sorunun açıklaması ve bundan sonraki inceleme için Antroposofi   Tinbilim bilgeliğinden kaynaklanan bilgilere yer vermemiz gerekecek. Antroposofi bilgeliğinin ne olduğuna ve hangi konuları kapsadığına evvelki makalelerde çeşitli açılardan değinildi. Ancak Darwin in evrim kuramı ve yaratılış/varoluş konusuna bilimin yaklaşımı incelenirken, Antroposofinin, semavi dinlerin etkisiyle orta çıkmış olan yaratılışçı   akıllı tasarımcı görüşü o şekliyle benimsemediği ve ayrıca  evrimcilerin de  göz önünde bulundurmamış olduğu önemli noktalara objektif bir yaklaşımla dikkat çekmeye çalıştığını belirtmek gerekir. Antroposofinin yaradılış ve varoluş gibi konulara yaklaşımı hem  yaratılışçı/akıllı tasarımcı  düşünceden hem de evrimcilerin tezlerinden daha farklıdır. Başlangıç olarak Antroposofi   Tinbilim, yaratılışa ve varoluşa dair gerçeklere ulaşabilmek için, önyargıların etkisinde kalmadan, her şeyin doğru ve ait olduğu yere konması gerektiğini vurgular. Antroposofi ye göre,  evrene dair gerçekler  insan var olmadan önce de mevcuttu, şimdi de var ve gelecekte de bu değişmeyen  gerçek  insandan bağımsız bir biçimde var olmaya devam edecek. Evrendeki gerçeğin varlığı, insanların bu  gerçeği  kavramaları veya kavramamaları, buna sempati duymaları veya antipati duyup karşı çıkmalarından bağımsızdır. Tinsel Âlem açısından, evrenle bağlantısı kopuk olan ve kendinin apayrı konumda bir varlık olduğunu zanneden insanın bu konudaki kısıtlı/sınırlı fikirlerine ve önyargılı yaklaşımlarına değer verilmesi veya insanın, evrenin gerçeklerini yansıtmayan bazı soyut teorilerle evrenin temelindeki  gerçekleri  etkilemesi olası değil. Antroposofi ye göre, bir elin parmaklarının insana ait ve onun ayrılmaz parçaları olduğu gibi, insan da evrene ait ve onun ayrılmaz bir parçasıdır. Ortalıkta bedenden ayrı, tamamen bağımsız bir biçimde bazı parmakların dolaşıyor olması gibi bir gerçeklik mümkün olamayacağı gibi, insan varlığının da evrenden bağımsız ve kendi başına kâinatta var olabilmesi gibi bir realite söz konusu değildir. Başka bir deyişle, kâinatla (Tinsel Âlemle) ilgisi/bağlantısı olmayan bir insan varlığından söz etmek, böyle bir varlığın evrende hiçbir zaman var olamayacağını söylemekle eş anlamlıdır. İnsanın,   kendisinin evrenden ayrı/bağımsız bir varlık olduğu   kanaatini benimsemesinin nedenleri. İnsanın neden kendini evrenin gerçeklerinden bu kadar uzak hissettiğine, neden böyle bir kopukluğu yaşadığına dair Antroposofik düşüncelere yer vermeden önce, bir bilim adamının  insan ve evren le ilgili düşüncelerine göz atalım.  İnsan varlığı, bizlerin evren dediği bütünün zaman ve uzay (mekân) ile kısıtlanmış bir parçasıdır.

Bizler kendimizi, düşüncelerimizi ve duygularımızı bu bütünden ayrıymışçasına deneyimlemekteyiz. Bu, bilincin optik yanılsaması gibi bir şeydir.  Sempati ve antipati duygularını ve inanma ve inanmama gibi önyargılarını bir yana bırakıp, objektif bir yaklaşımla insan ve evrene dair çok önemli bir noktayı açıklayan A.Einstein, bir bilim adamı olarak insanın evrenden kopuk bir varlık olmadığını, bilakis evrenin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve  evrenden kopuk olduğu sanısının  insandan kaynaklanan bir yanılsama olduğunu kavramıştı. Antroposofi nin aktardığı Tinsel bilgiler, dini inançlar veya doğmalardan kaynaklanmamaktadır. Bu bakımdan Antroposofik bilgilere en baştan inanarak yaklaşılması gibi bir önkoşul yoktur. Antroposofide sorgusuz sualsiz inanç beklenmez. Ancak dinleyenin de, bu bilgileri önyargısız bir biçimde, salt düşünce ve mantıkla anlamaya çalışması önerilir. Böyle bir başlangıç sadece entelektüel bir yaklaşım gibi görünse de, bu çalışma insanın aklından başka bir yeteneğinin, yani  tinsel bilinç  yeteneğinin oluşmasına yardımcı olur. Akıllı bir varlık olmak, insanın varoluşunda ulaşacağı  son nokta  değildir. Akıllı olmanın ötesindeki aşama,  Kozmik bilince  sahip bir varlık olmaktır. İnsan da esasen bu yönde gelişen bir varlıktır. İnsan, varoluşunun başlarında evrenden kopmuş veya kendini evrenden ayrı hisseden bir varlık değildi. Böyle bir kopukluk duygusu varoluşunun daha sonraki aşamalarında oluştu. Varoluşun başlangıçlarında, insan her bakımdan Tinsel   Tanrısal Âlemin içindeydi. Bu aşamadayken insan, küçük bir çocuğun kendi evindeyken, kendini bulunabileceği en doğru ve doğal yerde hissetmesine benzer bir duyguya sahipti. Kısacası, Tinsel Âlemin bağrında bulunan insan kendini  evinde  hissediyordu. Nefes aldığından ve aldığı nefesle canlı kalabildiğinden insanın hiçbir kuşkusu olmadığı gibi, o zamanların insanının da Tinsel Dünyayla birlikteyken duyumsadığı şeylerin gerçek olup olmadığına dair hiçbir kuşkusu yoktu. Çünkü bunlar doğrudan algıladığı ve deneyimlediği bir gerçeklikti. Yani, zaten kendisi bu gerçekliğin (bütünün) bir parçasıydı. O zamanlarda,  böyle bir gerçekliğin  kelimelerle/sözlerle veya -çok sonraları ortaya çıkmış olan yazı o zamanlar var olabilseydi- yazıyla ifade edilmesi söz konusu değildi. Bu dönemin insanları belli bir doğal irfan ve bilgeliğe sahip olmalarına rağmen, bu  biliş   sönük ve fersiz bir bilme  idi, çünkü arkasında henüz bilinçli bir birey yoktu. Yani bu bilme duygusu (belli algılamalar sonucunda edinilen bilgileri barındıran içsel-ruhsal duygu) çağımızdaki bir insanın fiziksel dünyayı algıladığı biçimde algılanmıyordu. İlksel (primordial) zamanların insanı, bizlerin sahip olduğu gibi düşünce, akıl ve mantığa sahip olmamasının yanı sıra, benliği de henüz bizlerinki gibi gelişmemişti. İnsanlık başlangıçta bireysel bir benliğe sahip değildi ve ortak bir  grup ruhunu  paylaşıyordu. Dünya gezegenindeki ilksel dönemlerde insan, düşünce, akıl ve mantıktan ziyade astral kaynaklı bir  duru görü yeteneğine sahipti . İnsan bu doğal yeteneğiyle,  içinde  olduğunu hissettiği Tinsel   Tanrısal Âlemi rahatlıkla algılayabiliyor, ancak düşünce, duygu ve iradesi bireyselleşmediği için varoluşuna dair her şeyi Tinsel - Tanrısal Âlemin güdümünde deneyimliyordu. İnsan belli bir evrim süreci içinde ilerlemekte olan bir varlıktır ancak Antroposofik bilgeliğe göre bu, fiziksel bir evrim değil, tinsel   spiritüel bir evrimdir. Darwin in evrim teorisinde, fiziksel bedenin geçirdiği mutasyonlar esas alınarak sadece fiziksel bedene odaklanılmaktadır.

Hâlbuki Antroposofi,  insan  söz konusu olduğunda, fiziksel bedendeki değişimlerin dış etkilerden kaynaklanan kendi başına tesadüfî gelişmeler olmadığını, aksine bunun arkasında Tinsel   Tanrısal Âlemden kaynaklanan astral- tinsel etkiler olduğunu belirtmektedir. Önyargılar bir yana bırakılıp dikkatle bakıldığında, hayvandan çok farklı bir fiziksel bedene sahip olan insanın fiziksel bedeninin yapısında bu astral   tinsel etkiler görülebilir. Astral- tinsel etkilerin ise, Darwin in inandığı  tesadüfî etkilerle  uzaktan yakından hiç ilgisi yoktur. Bunlar, kozmos un doğasında var olan bir zekâ ve bilinç ile özellikle oluşturulmuş etkilerdir. Bir binanın yapımında o coğrafi bölgede bulunan çakıl, kum, kireç, demir ve çimento gibi malzemeler kullanılır. Ancak o binayı düşünen ve tasarlayan mimarın varlığı bambaşka bir gerçekliktir. Yani, binanın fiziksel biçiminde/yapısında kullanılacak olan malzemenin, binanın üzerinde yapacağı etki ile esas tasarımcının oluşturmayı planladığı  sonuç  birbirinden farklı şeylerdir. Bunun gibi, doğa koşullarındaki değişimlerden etkilenerek bugünkü halini aldığı öne sürülen insanın, bugünkü biçimini oluşturan esas etken doğa değil, insanın bu biçimde olacağını tasarlayan Tinsel Âlem dir. Yapılacak binanın tasarımı da öncelikle tasarlayanın düşüncelerinde oluşur, daha sonraki aşamalarda da bu tasarım inşa edilmekte olan yapının inşasına yansıtılır. Yapı malzemeleri de baştan düşünülüp inşaat için hazır edilir. Bu doğrultuda, karşımıza çıkan muazzam bir binayı gördüğümüzde, onun, etrafta bulunan malzemelerle kendi kendine nasıl oluştuğunu değil, onu  kimin  tasarladığını sorgularız. Bunun gibi, insan varlığı da, Tinsel   Tanrısal olarak adlandırdığımız tasarlayıcıların fiziksel dünyaya yansıttıkları bir tasarım harikasıdır. Çünkü Onlar, insanın yaratılışı işlemine  kendi öz varlıklarından  bir şeyler katmışlardır. Bir yapının inşasında kullanılan malzeme örneğinden yola çıkacak olursak, insanın fiziksel bedenini oluşturan tüm malzemeler de, tinsel evrim sürecinde, maddesel dünya aşamasında düşünce kapasitesine sahip olacak bir varlık için gerekli özellikleri olan malzemeler olarak önceden hazır olmalıydı.(Bu malzemelerin neler olacağı önceden düşünülmeliydi). Nitekim insanın fiziksel bedeninin oluşumu için dünyada var olan mineraller, tözler ve gazlar kullanılmıştır. Bilindiği gibi insan bedeninde belli miktarlarda var olan karbon, kalsiyum, klor, sodyum, demir azot ve magnezyum gibi elementler mineral âlemden gelmedir. Ayrıca, insan bedeninin % 70 -80 ni sudan, yani hidrojen ve oksijenden oluşmuştur.

 Bütün bunlar dünyada önceden hazırlanmış malzemelerdir. Bu malzemelerin insanın fiziksel bedeniyle ne derece uyum içinde olduğuna dair bir örnek vermek gerekirse, bilindiği gibi, insan bedeninde eser miktarlarda bulunan krom, çinko veya bakırın biraz eksikliği insanda çeşitli rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir ve bu rahatsızlıklar ancak bunların takviyesiyle giderilebilir. Fiziksel bedenin sağlıklı bir şekilde var olmaya devam edebilmesi için gerekli bu elementlere yalnızca kimyevi yapıları ve işlevleri açısından baktığımızda ve bunların bu kadar şaşmaz bir biçimde yan yana gelebilme olasılığı üzerinde düşündüğümüzde, insan bedeni gibi hassas bir organizmanın afakî tesadüfler sonucunda oluşmuş olması gibi bir ihtimali aklımızdan biraz olsun uzaklaştırabiliriz. Bu bakımdan bazı evrimcilerin, astro kimya analizlerine göre, ilk nükleik asit ve amino asit bileşimlerinin göktaşı ile dünyaya gelmiş olabileceği veya uzaylıların getirmiş olabileceği  ilk hücrelerin  daha öte gelişimleri için gerekli tüm malzemelerle -olağanüstü bir tesadüf sonucunda- dünyada buluşmuş olduğunu düşünüyor olmaları ilginçtir. (Aslında,  göktaşı ile gelme ve uzaylıların getirmiş olması  gibi varsayımları bir kenara koyacak olursak, Antroposofik açıdan, insanın yapısını oluşturan  öz ün  uzayla (dünya dışıyla) bir ilgisi vardır. Ancak bu konu, incelediğimiz konunun kapsamı dışında kalıyor ama çok kısaca bu konunun,  insanın yaratılışının dünya evveli evrim aşamalarıyla ilgili olduğu  söylenebilir. Üzerindeki varlıklarla birlikte katılaşmış olan bu fiziksel dünya, insan evrimi sürecinde geçirilen dördüncü ana aşamadır. İnsanın  gerçek ilk başlangıcı  fiziksel dünyamız değildir. Bu gerçeğin ayrıntılarıyla belirlenmesi, yaratılışa dair pek çok gizeme -bazı bilimsel bulgularla da uyumlu- açıklayıcı ve mantıklı yanıtlar sunacaktır.) İnsanın tinsel evrimi, evrenle bağlantısı, duru görü yeteneği, evrimi süresince geliştireceği diğer yetenekleri, ateizm ve insanlığın kaderi. İnsan gibi çok boyutlu ve karmaşık bir varlığa, Darwin gibi sadece fiziksel beden açısından bakılarak varoluşuna dair yetersiz yanıtlar sunulması ve tinsel evrimin, çok daha  kaba  bir fiziksel evrime indirgenmesi yanlış ve eksik olur. İnsanın Tinsel Dünya ile bağlantısına hiç yer vermeyen bir teori, insanın nereden kaynaklandığına, sonsuz bir evrenin içinde  para  kazanmaktan ve materyalizmin etkileriyle doğanın dengelerini alt üst edip dünyayı yaşanmaz hale getirmekten başka ne yapmakta olduğuna, kötülüğün varlığına, neden savaşların bitmediğine ve  gelecekte  insanı neyin beklediğine dair hayati önemi olan sorulara bir yanıt veremez. Zaten şimdiye kadar da verememiştir. Bilimkurgu filmleri ve hikâyeleri sevenler, dilerlerse  ilk hücreleri uzaylılar getirmiş olabilir  gibi bir düşünceyi benimseyebilirler. Antroposofik bilgelik doğrultusunda ise, insanın geçmişteki ilksel oluşumunu anlayabilmek için insan, tinsel evrimi sürecinde geçirdiği aşamalarda kazandığı ve kaybettiği yetenekleri, değişen hal leri ve ruhsal tinsel yapısını -tinsel bağlantılarıyla birlikte- mutlaka incelenmeli ve anlamalıdır. Ancak Tinbilimsel objektif bir inceleme ve çalışmanın sonucunda insanın gerçek orijinine ve geleceğine bir ışık tutulabilir. İnsanın tesadüfî oluşumlar sonucunda oluşarak, fiziksel bir evrim sonucunda şimdiki haline bürünmüş, uzayda rasgele bir varlık olabileceğini öne süren bir teori, ancak insanın Tinsel kökenini ret eden materyalist bir düşünce yapısından kaynaklanabilirdi. Oysa, insanın  evrene ait olduğunu  ve  evrenin bir yansıması olduğunu  anlatan Einstein, insanın kendini evrenden kopuk bir varlık olarak görmesinin salt kendinden kaynaklanan bir  yanılsama  olduğunu belirtmişti. Darwin in öne sürdüğü görüşlerin de bu söz konusu yanılsamanın ürünü olduğunu belirtmek gerekir.

 Einstein ın farkına vardığı ama Darwin in farkına varamadığı şey, insanın her bakımdan evrenle bağlantılı ve Tinsel Güçlerin yansıması olan bir varlık olduğudur. Tinsel evriminde ulaştığı şimdiki son aşamada insan, -kendisi bu bağlantının farkında olmasa bile- evvelce de, şimdi de Tinsel Dünya ile bağlantılı bir varlıktır. Gelecekte de bir kopukluk olması söz konusu değildir çünkü insan Tinsel Dünyadan bir an bile -tamamen- kopmuş olsaydı, kozmos taki fiziksel yaşamı ve varoluşu derhal sona ererdi. Yazının daha önceki bir bölümünde  insanın tinsel dünyanın bağrından giderek uzaklaştığı ve sonunda koptuğuna ve Tinsel Dünyayı artık göremediğine  değinildi. Fakat bu kopuş tam anlamıyla  nihai bir kopuş  değildi ve sadece insan açısından bu şekilde deneyimlendi. Esasında Tinsel Dünya açısından insanla ilişkinin yitirilmesi gibi bir durum hiçbir zaman gerçekleşmedi. Zamanla  gerçeği  kaybeden yalnızca insan idi. Yine önceki bir bölümde insanın,  dünya gezegenindeki ilksel varoluş döneminde doğal bir duru görü yeteneğine sahip olduğuna, bu yeteneğiyle Tinsel Dünyayı farklı bir biçimde tanıyıp bildiğine ve bu nedenden dolayı o dönemlerde insanın kendini Tinsel - Tanrısal Dünyadan kopuk bir varlık olarak hissetmediğine  değinildi. Söz konusu durugörü yeteneğine sahip olduğu oldukça uzun bir zaman süreci boyunca insan, kendisini  yaratan Âlemden  ve  yaratan Âlemin Varlıklarından  kopmuş ve ayrı hissetmemesine rağmen, tinsel evrim yolculuğunda başka yetenekler geliştirmek zorunda olduğu için, zamanla bu doğal durugörü yeteneğini geride bırakmak zorunda kaldı. Çünkü durugörü yeteneği var olduğu sürece diğer yeteneklerini geliştirmesi olası değildi. İnsanın tinsel evrimi boyunca geliştirmesi gereken ilk yeteneği: düşünce, akıl ve mantık idi. Yani kısaca entelektüel kapasite. Daha sonraki aşamalarda geliştireceği ikinci yeteneği ise bilinçtir. Örneğin, çok önceki dönemlerde henüz entelektüel kapasiteye sahip olmayan -ama evreni ve dünyayı durugörü yeteneğiyle bambaşka bir biçimde bilip tanıyan- insanlara,  sizler sadece bazı amino asitlerin ve ilkel nükleik asitlerin tesadüfî bir biçimde yapı taşlarını oluşturması, hücre oluşumları ve sonra da çevre koşullarının etkisiyle geçirdiğiniz genetik mutasyon sonucunda meydana geldiniz .  Ayrıca doğal seleksiyon sonucunda da, atalarınız olan maymunlardan/primatlardan sıyrılarak insan biçimine büründünüz.  denseydi, bu sözler çok tuhaf, anlamsız, gerçek dışı ve çarpık bir hayal ürünü olarak nitelendirilirdi. Çünkü o devirlerin insanı, kaynaklandığı Tinsel Dünyayı ve kendisini yaratan Tinsel Varlıkları bire bir ve doğrudan deneyimlemekteydi ve bu algıladıklarının gerçekliğinden kuşku duyması olanaksızdı. İnsan durugörü yeteneğini kaybettikçe, evvelce sahip olmadığı düşünce akıl ve mantık yeteneğini geliştirebildi. Bu doğrultuda, evvelce Tinsel Dünyayı daha iyi bildiği için kendini oraya yakın hisseden ama fiziksel dünyaya yabancı olan insan, daha sonraları fiziksel dünyayla daha fazla aşina olmasından sonra Tinsel Dünyaya yabancılaştı ve kendini bir fiziksel dünya varlığı olarak görmeye/hissetmeye başladı. Hem fiziksel bedeni hem de -bir anlamda- ruhu katılaşan insan, artık tamamen bir maddesel dünya varlığına dönüşmüştü. Bu sürecin çok sonralarına doğru da, -özellikle 15.yüzyıldan itibaren- sözü geçen gelişmelerin ve şüphecilik ve agnostisizm gibi akımların sonucunda ateizmi benimsemeye kadar gelindi. Bu nokta, insanlık tarihinde (ve tinsel evrimde)  Tanrı nın adının  unutulduğu nokta idi.

Tinsel dünyayı artık gözden kaybetmesinin yanı sıra insan, içinde bulunduğu fiziksel dünyanın Tinsel Dünyayla (yaratan İlahi Varlıklarla) bağlantısını/ilişkisini görmekte artık çok zorlanmaktaydı. (Bu arada, Katolik Kilisesinin yanlış tutumu da bu süreci hızlandırdı. Kilisenin özellikle bilim çevrelerinde yarattığı tepki, varoluşun ve evrenin gizemlerine yanıt aramakta olan bazı bilim adamlarının   Tanrı kavramını dışlayan arayışlara   eğilmelerine neden oldu.) Sonuç olarak insanlık, Tanrının varlığına yer vermeyen  ateizme  yer verdi. İnançların yerini inançsızlık aldı. Fakat Tinsel Âlemin doğrudan görülüp bilinebildiği dönemlerde yaşayan insanlara ateizme dair düşünceleri hayali bir varsayım olarak bile anlatabilmek imkânsız bir girişim olurdu. Çünkü Tinsel Âlemin yansımaları insanın çevresindeki her şeyde görülebiliyordu. Ancak Tinsel   Tanrısal olanı görememe durumuna düşmek insanlığın kaderiydi. Bu duruma düşmek, zamanla edindiği düşünce akıl ve mantık yeteneğinin karşılığında ödediği bir bedeldi. (Bu yeteneğe sahip olmasının karşılığında insanın ödediği bir bedel daha vardı, o da insanın giderek hastalıklı (hasta olabilen) bir varlığa dönüşmesiydi. Ancak bu konu yazının kapsamı dışında kalıyor). İnsanın sorumluluğu, İnsan ve Hayvan, La Mettrie ye ve Darwin e göre Ahlak Yazının başlarında,  bu nedenlerden/gelişmelerden dolayı bundan böyle salt dini inançlar doğrultusunda Tanrı nın ve Tinsel Âlemin Varlığına inanılmasının beklenemeyeceği  belirtildi. Çünkü insanlık tinsel evrimi sürecinde geldiği bu noktaya yaşanması gerekli ve kaçınılmaz gelişmeler sonucunda gelmişti. Bu nedenden dolayı, dünyaya baktığı zaman fiziksel gözleriyle  tinsel plan ile ilgili herhangi bir şey  göremeyip agnostisizmi veya ateizmi benimseyen insanları (ve bilim adamlarını) inançsızlıkla suçlamak çok yanlış olur. Çünkü insan evriminde, aynı zamanda, artık herkesin düşüncelerinde ve inançlarında tamamen özgür olduğu bir aşamaya gelinmiştir. Bu doğrultuda hiç kimse bir başkasını dindar olmamakla, dini doğmalara inanmamakla veya ateist olmakla suçlayamaz. Buna karşın, La Mettrie nin  İnsanın ilkel içgüdülerine itaat ederek işlediği herhangi bir suç Nil nehrinin veya denizin taşıp zarar vererek işlediği suçtan daha büyük değildir.  şeklindeki sözlerine katılmak gerçekten olası değildir. Doğal afetlerin verdiği zararlarla ancak bir  hayvanın  verdiği zararlar bağdaştırılabilir. Vahşi ve aç bir hayvan karnını doyururken avına karşı acımasız olabiliyorsa elbette bunun, hayvanın ilkel içgüdülerinden kaynaklandığı söylenebilir. Hayvanın yediği av bir insan olsa da bu davranışından dolayı sorumlu tutulamaz. Mahkemeye çıkartılamaz ve cezalandırılamaz. Onun karnı açtır ve içgüdüleri doğrultusunda karnını doyurmuştur. Fakat şu noktaya dikkat etmek gerekir, hayvanların amacı sadece karın doyurmaktır (bir de belli zamanlarda üremek). Doğal ve içgüdüsel davranışların ötesinde hayvanın, insan gibi materyalizme yönelik farklı amaç ve hedefleri yoktur. (Bir hayvan maddi çıkarlar için insan öldürmez ya da para kazanmak uğruna doğaya zarar vermez). Bu bakımdan hayvan davranışları kötülükle, ahlaksızlıkla, yalan, kibir veya dünyevi ihtiraslarla bağdaştırılamaz. Fakat aynı kıstas insan için geçerli değildir. Dünyadaki dört âlemin dördüncüsünün temsilcisi olan insan, hayvanlardan çok daha farklı konumda bir varlık olarak her yaptığından hatta düşüncelerinden bile sorumludur. Bir insan, Tanrı nın varlığına inanmayan görüşlerden birini benimsemiş ve  onu sorumlu  tutan İlahi merci-i artık göremediği için Tanrı nın Varlığını göz ardı ediyor olabilir. Ama bu ona -La Mettrie in şahsi kanaatlerinde öne sürdüğü gibi- davranışlarında sorumsuzca ve zarar verecek derecede özgür olabilme iznini kesinlikle vermez. Çünkü  sorumluluk,  insanın ruhunu biçimlendiren ve yön veren tinsel bir faktördür. İnsan, Tanrının Varlığını hissedemiyor/algılayamıyor olabilir ya da en basitinden bu konuyla bir ilgisi olmasını istemeyebilir.

 Bu onun özgürlüğüdür, fakat bunun yanı sıra  tinsel sorumluluğunun bilincine varmadığı  takdirde, insan hayatı için çok değerli bir kavram olan  ahlak kavramı  yozlaşıp deforme olabilir. Bunun sonucunda kötülük kavramı da biçim değiştirerek, yapılan kötülüklerin kötülük olarak görülmediği/değerlendirilmediği durumlara düşülebilir. Bu durum hem birey, hem de toplumların geleceği için büyük tehlikeler arz edebilir. La Metrie ninki gibi bir düşüncenin, insanları kötü davranışlar konusunda yanılgılara sürükleyebileceğine dair bir örneği zamanımızda  gen bilimin  yapmakta olduğu bir araştırmada açıkça görmekteyiz.  Gen bilim  suç işleyen insanları, suç işlemeye yönlendiren etkenin insanda bulunabilecek bir  suç geni  olabileceğini düşünmekte ve bu doğrultuda insanda bir  suç geni  olup olmadığını araştırmaktadır. Bazı gen bilimcilerin kanaatine göre,  insanlardaki suç geni nin varlığı insanı suç işlemeye sevk etmektedir . O zaman,  bir insan böyle bir gen yüzünden en kötü suçları işlemiş olsa bile bu hareketlerinden sorumlu tutulmaması söz konusu olabilir . Bu tür düşünceleri, La Mettrie nin 1747 de, -yine materyalizmden kaynaklanan etkenlerle- söylemiş olduğu sözlerle karşılaştıracak olursak, aralarındaki benzerlik belirginleşir. Kötülüğün ve suç işlemenin arkasındaki etkenin bir gen olabileceğini önermek, insanın ruhsal ve tinsel bir varlık olduğu gerçeğini hiç kaale almayıp, -varoluşuyla ilgili açıklamalarda olduğu gibi- davranışlarını da tamamen fiziksel (genlere) etkenlere bağlamaya çalışan bir yaklaşımdır. Böyle bir varsayım, suç işlemenin ve kötülüğün bizzat insanın bireysel ruh ve benliğinden kaynaklandığı gerçeğinin üzerine gölge düşürebilir. Suç işleme eğiliminin ruh ve benlikten kaynaklandığı gerçeğine karşın, suç işlemenin bir gen den kaynaklandığına dair düşüncelere gerçeklik kazandırılmaya çalışılması, insanlığı bekleyen tehlikeyi açıkça göstermektedir. La Mettrie nin temelde yanlış olup insanı yanlış tutumlar benimsemeye yönlendirecek görüşlerinden başka Darwin de, ahlakın, doğal seleksiyon sonucunda meydana gelen insanın zamanla bir sosyal yaşam geliştirmiş olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir yan ürün olduğunu düşünmüştür. Yani ona göre, ahlak da, insan gibi fiziksel dünyadaki  dış etkilerle  ve dolaylı bir biçimde oluşmuştur. Ahlak, evrende bağımsız bir biçimde var olan  belirleyici bir tinsel faktör  değildir! Hâlbuki Antroposofik bilgilere göre ahlakın kaynağı kozmos tur. Fiziksel dünyada var olan ahlak esasen tinsel kökenlidir ve Tinsel  Tanrısal Dünyadan fiziksel dünyaya yansımaktadır. Ahlakın arkasında canlı Tinsel Dünya Varlıkları vardır. Güneşten ışık ve ısı yansıdığı gibi ahlak da bu Tinsel Varlıkların varlığından yansımaktadır. Başka bir ifadeyle,  ahlak  insandan bağımsız olarak insan yaratılmadan evvel kâinatta zaten vardı ve dünya evrimi sürecinde de Tinsel Âlemin Varlıkları tarafından ahlakın fiziksel dünyada -hayvanlarla değil- insan vasıtasıyla etkin olabilmesine çalışılmaktadır. Bir an için dünyada insan diye bir varlığın hiç var olmadığını ve sadece mineral, bitki ve hayvanlar âlemlerinin var olduğunu imgeleyelim. Bu durumda ahlak diye bir şeyin varlığı söz konusu olamaz çünkü bu üç âlemin üyesi olan varlıklar  ruhsal   tinsel yetenek  bakımından ahlakı fiziksel dünyada temsil edecek kapasiteye sahip değillerdir. Karıncalardan - arılardan, maymunlara kadar pek çok hayvan türünün sosyal yaşamları olduğu bilinmektedir. Fakat sosyal yaşamı olan bu hayvanların varlığına rağmen  ahlak kavramı  onlarla bağdaştırılamaz. Bu bakımdan, Darwin in düşündüğü gibi  ahlak , varlıkların sosyal yaşamı olmasıyla bağlantılı olarak ortaya çıkmış olsaydı, hiç olmazsa insana çok yakın olduğu, hatta insanın atası olduğu iddia edilen maymun/primat topluluklarında da ahlak kavramı geçerli olurdu. Fakat bilindiği gibi, diğer hayvanlarda görülmediği gibi maymun ve primat topluluklarında da ahlakın varlığından söz edilemez. Ahlak, ancak dünyadaki dördüncü âlemin temsilcisi olan insanın sahip olduğu -hayvandan çok farklı- tinsel unsurlarla bağlantılı olarak ortaya çıkabilir ve ahlakın insan tarafından layıkıyla temsil edilip edilmemesi sonucunda  ahlaklılık  ve  ahlaksızlık  gibi kavramlar önem ve gerçeklik kazanır. Bu nedenden dolayı insan, Tinsel Dünya kaynaklı ahlakın dünyadaki temsilcisi olma konumundadır. İçinde, potansiyel olarak  yüksek tinsel bir unsur  bulunmayan ve düşünce ve vicdana sahip olmayan bir varlık, ahlak gibi bir tinsel niteliği içinde barındıramazdı.

Bundan dolayı ahlakın  dünyadaki varlığı  tesadüfen oluşmuş bir yan ürün olmaya indirgenemez. Darwin, insanın varoluşuyla ilgili olarak yaptığı gibi, ahlakı da Tinsel Dünyadan tamamen tecrit eden bir açıklama öne sürmüştür. Görüldüğü gibi, materyalizmin belirlediği kısıtlamaları aşıp insan denen varlığın biraz derinlerine bakıldığında bambaşka bir gerçeklikle karşılaşmaktayız. Antroposofi  Tinbilim, çağımızda insan üzerinde çok etkin olan materyalistik görüş ve kanaatlerin, insanı belli bir  donuk düşünce sistemine , belli bir  mekanik tarife  mıhlamaya çalışmasına karşı farkındalık içinde olunması gerektiğine dikkat çeker. Materyalizmin arkasında saklı duran tehlike, insanı ruhsal katılığa ve tinselliği hiç kaale almayan mekanik bir dünyaya yönlendirmesidir. İnsanın fiziksel bedeni (fiziksel formu) ve paleontolojik fosil bulgular İnsan ve hayvan gibi çeşitli varlıkların onlarla ilgili ayrıntıları seçemeyeceğimiz (yüzlerinin neye benzediği ve yüz ifadeleri gibi) bir uzaklıkta bulunduğunu ve sadece onların hareketlerini izleyebildiğimizi imgeleyelim. Onlarla ilgili detaylı bir belirleme yapacak yakınlıkta olmasak bile, bu varlıkların yürüyüşlerini ve hareketlerini uzaktan incelediğimizde, sadece yürüyüşüyle, hatta duruşuyla (siluetiyle) bile  bir insanı  çevresindeki diğer hayvanlardan kolaylıkla ayırt edebiliriz. Dik duruşu, yürüyüşü ve kendine has silueti, onun bir insan olduğuna dair hiçbir kuşkuya yer vermez. Salt fiziksel bedeninin yapısıyla bile insan, goriller ve orangutanlar dâhil binlerce hayvan türü arasından hemen ayırt edilebilir. İnsan formu o kadar farklı ve belirgindir ki, bir insan kültürel etkileri alamamış vahşi bir kabileden de olsa, beyaz, sarı ve siyah ırklar gibi farklı ırkların üyesi de olsa, hep aynı fiziksel biçime sahiptir. Bu form, belli Kozmik amaçlar doğrultusunda Tinsel  Tanrısal Âlem tarafından özellikle o biçimde yaratılmış olan  insan formu dur. Paleontologlar, insanın atası olduğunu varsaydıkları primatlarla, şimdiki insan (Homo sapiens) arasında bir geçiş dönemi yaşanmış olması gerektiğini düşünmektedirler.

Eğer insan gerçekten bazı mutasyonlar sonucunda maymundan insana dönüşmüş bir varlık olsaydı, bu düşünce çok mantıklı bir düşünce olabilirdi ve -bu çok uzun sürmüş olması gereken-  insana dönüşüm  sürecinin mutlaka yaşanmış olması gerekirdi. Bu konuyla ilgili paleontologlar da bu tezi doğrulayacak fosillerin arayışı içindedir. Bulunan birkaç insan kafatası fosili, görüntü olarak, arkaya doğru eğimli alın yapısı ve göz çukurlarının üzerindeki kalkık-kalın kemik yapısıyla gerçekten de bir primatın (goril, orangutan) şimdiki kafatası yapısını andırmaktadır. Ancak çok önemli bazı noktaları göz önünde bulundurmak gerekir. İnsan çok farklı bir fiziksel biçime sahip olmasına rağmen, o da hayvanlar gibi bir fiziksel organizmadır ve bedeni onlarınkiyle aynı minerallerden ve gazlardan oluşmuştur. Milyonlarca yıl evvel dünyanın fiziksel yapısı şimdikinden çok farklı idi ve çevre şartlarının elbette insanın beden yapısı