Okunma: 970 kez
Evli bir çift akşam oturmuş, sakin sakin sohbet ediyor. Gençlikleri artık tükenmeye başlamış; gün boyu hiç fırtına esmemiş olsa da, akşamları birlikte otururken kendilerim bir limana sığınmış gibi hisseden bu insanların saf ve mutlu bir hali var, zira hayat onlar için Öyle genişlemiş ki, anı artık geçen anla değil, tüm varoluşla ölçüyorlar. Ve her bir ruh kendi içinde genişledikçe, birbirlerine daha da yaklaşıp, her biri bir diğerini daha fazla kapsadı.
Eril ve dişil yaşam prensibinin derin ikiliği kalmıştı aralarında sadece -bu ikilik, ateşlediği mutluluk kadar, düşüncelerde bir karşıtlık ondan beslendiğinde, bunu aşarak anlaşmanın olanaksızlığı kadar derîn ve mistikti. Belki de, kadının dişiliğinin artık yalnızca ruhunun rengi olmaya başladığı yaşlarda -ki erkeğin erkekliği daha uzun dayanarak varlığına hâlâ kökünden egemendir- kadınla erkeğin yaşam yönlerindeki karşıtlık iyice ortaya çıkar. Uzun yıllar sakin -belki de fazla sakin- bir mutluluk içinde yaşamış olan ve huzurları, kadının başka bir erkeğe duyduğu sevgi nedeniyle tehlikeye giren daha genç bir evli çiftten söz ediyorlar.
Erkek. Zaten dört dörtlük bir mutluluk değildi. Ya da daha ziyade, ben hep bu ilişkinin mutluluğun sadece formu olduğu ve belki bambaşka bir içeriğin bu formu doldurabileceği izlenimine kapılmıştım. İki mutlu insan gibi davranıyorlardı - ama dışarıya karşı yapmacık değildiler, içten davranıyorlardı; ruhlarında, gerçekliklerinin bir parçası, ama sadece küçük bir parçası olan sevginin edası vardı.
Kadın. Bu en fazla, erkek için doğru olabilir. Kadınlarda böyle parça halinde duygulara hiç rastlamadım. Tabii aşkımız daha güçlü veya daha zayıf olabilir ama bizim ya mutlak bir aşkla ya da hiç sevmememiz anlamında, bir filozofun Özümüzü tanımlamakta kullandığı "ya hep, ya hiç" anlamında geçerli değildir bu. Biz sizden farklı olarak daha çok veya daha azı biliriz sadece, duygularımızı parçalamayı, varlığımızın bir bölgesiyle sevmeyi değil. Hayır, ben onun kocasını tüm gücüyle olmasa da bütün ruhuyla sevdiğine inanıyorum. Herhalde ikinci aşkında yepyeni bir gönül deneyimi yaşamamıştır. Yoksa buna erkenden karşı koyabilirdi.
Erkek. Sanki aşk bir suçmuş gibi konuşuyorsun. Sırf bir duygusundan ötürü birini suçlamayı hiç anlayamamışımdır. Duygularımız yağmur gibi, güneş gibi ortaya çıkar. Davranışlarımızı belirlemeliler mi, belirlememeliler mi - bundan biz sorumluyuz, ama duygularımızdan asla!
Kadın. İtiraf etmeliyim ki, ben kendimi duygularımdan da sorumlu hissediyorum. Geceleyin bir hırsız gibi, biz geldiğini duyamadan üzerimize çullanan duygular vardır belki. Ama biz modern insanların kulağı bunun için fazla hassas. Hatırlıyor musun, bizim oğlan bîr kere şeker aşırdığında Özür olarak, şeker kutusuna dokununca dayanamadığını söylemişti? Sen bunu "psikolojik" açıdan yorumlamaya ve affetmeye eğilimliydin; oysa bana göre kabahat alma anında değildi, o anda dayanamazdı zaten, kabahat daha Öncesindeydi, kutuyla aralarındaki mesafe tehlikeli bir biçimde azaldığında. Sanırım, duygularla da böyle; usulca başlar, tutkunun fırtınalarına kadar ilerler; bunu daha baştan engelleyebileceğimiz için son aşamasından da sorumluyuz.
Adam buna diyecek bir şey bulamadı. Başka bir kadına arzuyla bakan bile, karısına ihanet etmiş sayılır - hep karşı çıktığı bu uğursuz söz şimdi yepyeni bir ışık altında görünüyordu. Arzuyla eylem arasında bir uçurum değil, bir köprü olduğunu ve eğer eylem suç ise, hissetmenin de suç olması gerektiğini birdenbire anladı. Çünkü eylem orada başlar ve orada engellenmesi gerekir.
Adam ayağa kalktı ve karısının oturduğu koltuğa yaklaştı ve bakışlarını ona doğru indirdi, ama sanki bakışlarım ona kaldırmış gibi bir İfade vardı yüzünde, öyle utanmıştı ki. Zira hayal gücünün, hep bir fantezi olarak kalacaklarından emin olduğu için engellemediği tüm o uçarı çağrılarının, kapıyı bulamadıkları için dışarı çıkamamış olan ama hep fırsat kollayan günahlar olduğunu hissetti birden. Karısıyla olan ilişkisinin derinliğine ve güzelliğine hiçbir zaman nüfuz edememişlerdi elbette. Yine de, etrafında kanat çırpan bu uyanlardan ancak yolda yürüyen birinin yolun üzerine düşen gölgelerden sorumlu tutulabileceği kadar sorumlu sanırken kendini, şimdi karısının ruhunun Önünde diz çöküp işlenmemiş günahlar için tövbe ediyordu içinden; ancak bunları itiraf ederse tamamen rahatlayacağını, ama kesinlikle itiraf edemeyeceğini, hatta bunun İşlenmiş günahları itiraftan bile daha zor olduğunu hissediyordu
George Simmel

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Ahlaki Sohbetler: "Yoksa Aşk Bir Suç Mu?"
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |