Okunma: 827 kez
"Düşünce" ve "düşünmek" dediğimiz zihinsel süreçleri
en baştan alıp, şöyle bir gözden geçirmeye
ne dersiniz?
"Düşünce"nin büyüsüne kapılmadan, gücünü abartmadan,
ilk kez içselleştiriyormuşcasına geriye çekilip
nasıl bir süreç olduğunu,
korkmadan ve üşenmeden
irdelemeye, var mısınız?
Varım, diyorsanız, hadi, buyrun!
"Düşünmek" fiilinin kadim nesnesi "dünya"
Diğer mahlûkattan farklı olarak (en azından bugünkü bilgilerimize göre diğer
mahlûkattan farklı olarak) insanoğlu, ölümün kaçınılmazlığının ve kendi
varoluşunun farklında olan bir yaratık. Bu çerçevede, ister balta girmemiş
Amazon ormanlarında, ister kutuplarda, ister çöllerde, insanoğlunun "düşünmek"
eyleminin kadim nesnesi hep hayat ve dünya olmuş. Düşünmek eylemini kendisini
içinde bulduğu dünyayı anlamlandırmaya, işleyişini çözümlemeye, gelişmeleri
öngörmeye, ölümü manalandırmaya odaklamış.
Yine bugünkü bilgilerimize göre, dil, şuurun aynadaki aksi. Dil, bize
bilincimizin durumu hakkında haber veriyor; insanoğlunun bireysel varoluşunda,
oluşumun ve gelişiminde, 'us'lanma sürecinde belirleyici öge olarak kabul
görüyor.
İnsanlık tarihinin bilinçsizlik kutbundan, bilinç kutbuna yönelmesinin dile
aksettiği gözlemlenleniyor; ön-insanlıktan, dilerseniz mağara adamlığından,
gelişmiş insana dönüşmenin evrelerinin dilin gelişme evrelerine paralel
yürüdüğüne inanılıyor. Bir dilin zengin ya da fakir olmasının önemsenmesi de
bundan. Kullanılan dil ne kadar zenginse, kullananların bilinçlerinin de o denli
gelişmiş olduğu kabul ediliyor.
Ön-insanın bilinçlenme sürecinin, kapsama alanındaki canlı-cansız varlıkları
isimlendirmek ile başladığına kesin gözü ile bakılıyor. Buna göre, ön-insan
çocukların dil öğrenme süreçlerini anımsatır biçimde, önce canlı/cansız
varlıklara, nesnelere, oluşumlara, sonra uyku, korku, susuzluk, acıkmak, üşümek
vb. duygularına belirtici isimler veriyor.
Konuşma, bu isimlerin seslendirilme süreci. Tıpkı bir bebek gibi, görsel,
işitsel ya da bedensel uyaranlara, ses formatında tepki veriyor, bu tepkilerini
tepki verdiği nesne'nin ismini zihnine yerleşinceye kadar tekrarlıyor.
İmdi...
Dikkatli okurun hemen farkına varacağı gibi, anlatageldiklerimin altında yatan
bir varsayım var: insanoğlunun bilincinin de evrime tabi olduğu varsayımı. Bu
anlatımda, bilinç fıtrî değil, fıtrî olan (olsa olsa) bilinçi mümkün kılan
korteks. Şuur gelişmeye açık ve nitekim gelişiyor, zenginleşiyor, hatta,
korteksin pek az bir bölümünü kullanabildiğimize dair iddialar ileri sürülüyor.
Mantık ,bize, şuurun gelişime tabî olduğu doğruysa, Kitaplı dinlerin bildirdiği
ilk çift olan Adem ve Havva'nın da gelişmeye açık olduklarını söylüyor:
Öncüller: - İnsan, şuurlu bir mahlûktur.
-
Şuur, gelişmeye açıktır.
- Adem ve Havva insandırlar.
Vargı - Adem ve Havva, şuurludurlar.
- Adem ve Havva'nın şuurları gelişmeye açıktır.
Mantık bize, Adem ve Havva'nın gelişmeye açık olmaları durumunda, Hazreti
Musa'nın da, Hazreti İsa'nın da, Hazreti Muhammed'in de gelişmeye açık olmaları
gerektiğini söylüyor.
Öncüller: - İnsan, şuurlu bir mahlûktur.
-
Şuur, gelişmeye açıktır.
- Peygamberler insandırlar.
Vargı - Peygamberler şuurludurlar.
- Peygamberlerin şuurları gelişmeye açıktır.
Bir argümanda öncül ya da öncüller sonucu (vargıyı) kaçınılmaz kılıyorsa, o
argümanın geçerli olduğu söylenir. Yukardaki tümdengelimsel argümanların her
ikisi de geçerli argümanlardır. (bkz. Aklın Ölçüsü yazısı) Ne var ki, bu
argümanlarda yeralan "şuur gelişmeye açıktır" öncülü, mükemmelikten uzak olma
halini belirttiği için peygamberleri de kapsadığı durumda dinlerin ve müminlerin
"doğru" olduğunu kabul etmeyecekleri bir önermedir. Özellikle de Hz. İsa'nın
Allah'ın oğlu olduğunu vazeden Hıristiyanlık söz konusu olduğunda,
"Peygamberlerin şuurları gelişmeye açıktır" vargısının "sacreligious" yani
"küfür" olduğu açıktır.
Bu durumda, "mizan-ül akl" aklın ölçüsü olma niteliğini kaybetmez mi?
Hayır, kaybetmez, çünkü, bir, mantık, öncüllerin "kabuller"den ibaret olduğu
esası üzerine bina edilmiştir. Kabuller, bilimsel verilerden, gözlem
sonuçlarından oluşabildikleri gibi, dini inançlar, ahlâki değerler, hatta örf ve
adetler temelinde de oluşabilirler. İki, mantıkta "doğru" ve "geçerli" eşanlamlı
kelimeler değillerdir. Bu çerçevede, yukardakiler gibi, genel öncüllerden
münferit olgulara doğru gidilerek kesin bir sonuca varmayı hedefleyen
tümdengelimsel argümanlar, doğru ve geçerli olabildikleri gibi, yanlış ve
geçerli de olabilirler.
Mantık, "doğru"ların değil, "geçerlilik"lerin bilimidir; öncüllerin/kabullerin
neye göre ve ne kadar doğru oldukları ile değil, öncüllerden/kabullerden belli
bir vargının/sonucun çıkarsandığı kanıtlama tarzının geçerli olup olmadığı ile
uğraşır.
Hal buyken, yukardaki argümanların kimilerine göre "doğru ve geçerli,"
kimilerine göreyse "yanlış ve geçerli" olması, "mizan-ül akl"ın kurallarının
ihlâli anlamına gelmez.
Bu nedenledir ki, bilimde, bilimsel verilerde, toplumsal değer yargılarında ya
da inançlardaki değişiklikler, mantık kurallarının dışında kalan oluşumlar-dı.
Bu "-dı" ekine lütfen mim koyun; bu konuya "saçaklı mantık"ı irdelediğimizde
geri döneceğiz.
Aklın ölçüsü sabit değildir
İnsanoğlunun düşünmek diye isimlerdiği zihni sürecin nasıl işlediğini irdemeye
başladığı tarih kesin olarak saptanamamakla birlikte, İsa'dan önce 4. yüzyıl
cıvarında gelişme sürecine girdiği kabul edilir.
Akıl yürütme yönteminin çözümlenmesi uğraşında öne çıkan üç medeniyet, Çin, Hint
ve Yunan medeniyetleridir.
Modern mantığı şekillendiren, eski Yunan'ın
Aristo'sudur. Aristo mantığı diye bildiğimiz düzenleme, daha sonra İslam
mantıkçıları tarafından geliştirilmiş, onlardan sonra da Ortaçağ Avrupası
filozoflarının ilgi alanına girmiştir. 18. yüzyılda keşfedilmiş olan Hint
mantığının modern mantığa katkısı nisbeten yenidir.
Aklın yolu da bir değildir nitekim
Eski Yunan'da mantık, biri Megaralı Öklid (Euclid) diğeri Aristo geleneğinde
olmak üzere iki rakip koldan ilerler. Öklid'in önermesel (propositional) mantık
dedikleri akıl yürütme sistemi, günümüzde önermesel ya da cümlesel (sentential)
cebir diye bildiğimiz matematiğe yakındır. Öklid sisteminde cümleler, simge
dizilerine dönüştürür; argümanlar, teoremler ve formüller uzun uzun cümleler
yerine bu simgelerle ifade edilir.
Yeri gelmişken, mantık bilgisinin matematik
öğretimini kolaylaştırmasının nedeni de budur.
Matematik öğrencilerinin ezberlemeye çalıştıkları formüllerin aslında sayfalar
dolusu yazılı metinler olduğunun farkında olduklarını düşünün!
Ya da, okumakta olduğunuz bu metni, cümlesel cebirin simgelerine döktüğümüzü
hayal edin! Matematik öğretiminde müthiş bir aşama kaydetmez miydik?! Herneyse.
Aristo'ya göre "düşünmek" = "neden?" sorusu = bilim=felsefe
Öklid'inkinden başka bir de Aristo'nun Peripatetik geleneği denilen akıl yürütme
sistemi var. Peripatetik "etrafta dolaşanlar" anlamına geliyor; Eflâtun ve
Aristo'nun çevrelerinden olup, onların dergâhının talipleri, öğrencileri demek.
Aristo'nun düşüncelerine sahip çıkanlar etrafta dolaşan bu insanlar.
Üstadın dünyayı anlamlandırma, işleyişini çözümleme, gelişmeleri öngörme
çabaların başlangıç noktası deneyimlerinden elde ettiği veriler. Aristo'ya göre
düşünmek demek, zihninin kapsama alanına giren her şeyde "neden" sorusunun
cevabını aramak demek.
Diğer bir deyişle, Aristo'ya göre felsefe ve bilim aynı uğraştır; dolayısıyla,
tümevarım dediğimiz akıl yürütme biçimini kullanarak, eldeki verilerden evrensel
sonuçlara varmaya çalışır.
"Düşünmek" eyleminin iki farklı temeli:
a posteriori, a priori
Bu Latince terimler korkutmasın: ilki, tecrübeden kaynaklanan bilgi; ikincisi
ise, tecrübeden bağımsız bilgi anlamına gelir.
Tecrübeden kaynaklanan a posteriori bilgi; Aristo'nun deneyimlerinden elde
ettiği bilgidir, verilerdir.
Aristo, bu verileri kullanarak tümevarım argüman
geliştirir, evrensel doğrulara ulaşmaya çalışır. Dilbilgisi bağlamında a
posteriori kelimesi sıfat, bilgi kelimesi ise isim'dir; a posteriori bilgi bir
argümana, teoreme, iddia ya da teze temel teşkil eden bilginin kaynağını
(tecrübe sonucu elde edilmiş olduğunu) söyler. Örneğin, "Su, (H2O) iki hidrojen
bir oksijen atomunun bileşkesidir" ya da "Atatürk, 10 Kasım 1938'de öldü" a
posteriori bilgilerdir.
A priori bilginin ise tecrübeyle ilgisi yoktur. A priori bilgiler , insanlar
tarafından doğru oldukları kabul edilen bilgilerdir. Örneğin, 2+2=4 bir
tasarımdır, kabuldür; Öklid geometrisi tümüyle a priori bilgidir, çünkü, örneğin
bir çember ya da üçgen, insanoğlunun çevresinden edindiği bir deneyim sonucu
değil, zihinsel tasarımının sonucudur. Aynı şekilde, evli olmaya erkeklere
"bekâr" ismini verenin insan olduğunu düşünün: "hiç bir bekâr evli değildir"
şeklindeki bilginin de a priori bilgi olduğunu kavrarsınız.
Yine yeri gelmişken; matematik eğitimimizin sefaletini bu kavramların
anlatılamıyor olmasına bağladığımı söylemeliyim. Gözlemlediğim kadarıyla,
kafasında a priori bilgi ile a posteriori bilgi arasındaki fark net olmayan
öğretmenin "matematik ne işime yarayacak" diye soran öğrencisine verebileceği
tatminkâr bir cevap yoktur.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
"Düşünce" ve "Düşünmek" 2
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |