Okunma: 403 kez
-Türkiye'den yayınlanan Radyo Televizyon yayınları etkisiyle Azerbaycanlı gençler artık Farsça "evet" anlamına gelen "beli" yerine "evet" demeye başlamışlar. Vaktiyle biz "vazife" diyorduk, onlar da "vazife" diyorlardı. "Görev" kelimesi kullanım alanına girmemiş olsa bile en azından duydukları zaman yadırgamıyorlar. Türkiye'deki alelade insan da Azerbaycanlı bir konuşucuyu on yıl öncesine göre daha rahat anlayabiliyor. Hatta Türkmenistanlı, Özbekistanlı konukları da daha rahat anlayabiliyor.
-Birleşmiş Milletler ve dünya İstatistik kuruluşlarının verdiği
verilere göre dünyada yaygın kullanılan dilleri kullanış alanı ve
amacına göre üç kategoride sınıflayabiliriz: 1) Dünyada en çok nüfus
tarafından ana dil olarak kullanılan diller, 2) dünyada en geniş
coğrafi alanda kullanılan diller, 3) Dünyada bilimsel ve teknoloji
alanda ticaret, haberleşme ve bilgi alışverişinde yaygın kullanılan
diller. Birinci gruptaki diller açısından sıralama Çince, Hinduca,
İngilizce, İspanyolca, Rusça, Arapça ve diğerleri; ikinci kategoriye
göre sıralama İngilizce, Çince, İspanyolca, Arapça, Türkçe, Hinduca;
üçüncü kategoriye göre ise sıralamada başlıca Batı Avrupa Dilleri
İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca ve Rusça yer almaktadır.
Pasifik devletlerinden Japonya'nın hızla gelişen Çin'in dili de yakın
bir geecekte bu kategoride yer alacaktır.
-Yabancı dil öğretimi için eğitim-öğretim dilinin mutlaka yabancı dilde
olmasının gerekmediğini çarpıcı bir örnekle sunmak istiyorum. Skale
dergisi 1993 yılı 1. sayısında yayınlanan "Sayılarla Avrupa Topluluğu"
yazısında verilen bilgiye göre Avrupa topluluğunda 20-24 yaş arası
gençlerin % 83'ü en az bir yabancı dile hakim, bu daha yaşlılarda % 50
civarında. Belçika, Hollanda, İsviçre gibi ülkelerde oran çok daha
yüksek. Buna karşın Avrupa'da bütün orta öğrenim ve üniversite öğretimi
kendi ana dillerinde yapılıyor. Diğer bir örnek, nüfusu sadece 10
milyon olan Macaristan'da bütün okullar Macarca, tek bir üniversite
1991 sonrası İngilizce açıldı, ama öğrencileri yabancı. Macarca ülke
dışında hiçbir ülkede kullanılmadığı halde her konuda bizden çok daha
fazla Macarca kitap basıyorlar ve her Macar da bir yabancı dil biliyor.
SCI ce taranan dergilerde yayınlanan makalelerin ülkelere göre
sıralamasında ilk 20 sırada yer alan ülkelerden yalnız Hindistan
yabancı dilde öğretim yapıyor. Yani her ülke kendi dilinde öğretim
yaparak bilim üretebiliyor, diller bilim üretimine engel değil.
-Sırf İstanbul'da İngilizce, Fransızca, Almanca İtalyanca eğitim yapan
orta dereceli okulların sayısı 150'nin üzerende. Bütün ülkede ise özel
okulların sayısı 1995 yılı itibariyle 871'dir. Eğer önlem alınmaz ve
sınırlamaya gidilmezse üniversitelerimiz de bu yola girer. Eğitim
çağında 15 milyon nüfusun tamamını böyle özel okullara göndermemiz
mümkün olmadığından (14.300.000. toplam öğrencinin sadece 200.000'i
özel okullara gidebilmektedir.) talep de devamlı kamçılandığından
maalesef en seçme başarılı öğrenciler "Robert Kolej, Galatasaray
Lisesi" başta olmak üzere yabancı dilde eğitim yapan okullara
gönderiliyor ya da bu okulları tercihe zorlanıyor. Yabancı dilde
öğretim yapan üniversiteler için de aynı durum sözkonusu. Böyle olunca
bütün bu üstün yetenekli çalışkan, seçme öğrencileri alan okullar hem
yabancı dilde hem de diğer sosyal ve fen derslerinde daha başarılı
oluyorlar. Bu sonuç da biraz önce değindiğimiz genel kanaati
oluşturuyor. Yani malzeme kaliteli olduğu için ürün de kaliteli oluyor.
Önemli olan bir öğretim kurumunun öğrenci alırken hangi yüzde
diliminden öğrenci aldığına bakılarak bu öğrencileri hangi yüzde
diliminden mezun ettikleridir. Mezunlar ilk yüzde diliminden daha
başarılı yüzdeye yerleştirilebiliyorsa o kurum başarılıdır.
-Tarihçi Jean-Paul Roux, ''Türklerin Tarihi'' adlı yapıtında [ 1]
''Türklerle ilgili olarak kabul edilebilecek biricik tanım dilbilgisel
olandır. … Türklerin dili çok büyük bir çekim gücüne sahip olduğundan
ilişkide bulundukları birçok insan topluluğu tarafından
benimsenmiştir.'' diyor. Ünlü dilbilimciler, Türkçenin yetkinliğini ve
kurallı oluş bakımından öteki dillerden üstünlüğünü övmüşlerdir:
-Max Müller, Türkçe hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyor: ''Türkçenin
bir dilbilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olanlar için
bir zevktir.Türlü dilbilgisi kurallarının belirlenmesindeki ustalık,
eylem çekimlerindeki düzenlilik, bütün dil yapısındaki saydamlık,
kolayca anlaşılabilme niteliği, insan zekasının dil aracılığı ile
beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır…. Türk
dilinde her şey saydamdır, apaçıktır.
-Jean Deny, ''Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun danışma ve
tartışmaları sonucunda oluştuğu kanısını uyandırıyor. Fakat böyle bir
kurul, Türkistan bozkırında kendi başına kalmış olarak ve kendi
yasaları ya da kendi içgüdüleri itişiyle, insan beyninin yarattığı bu
sonucu sağlayamazdı !'' demektedir
-XIII. yüzyılda Cengiz Hanın Moğol İmparatorluğu, yaklaşık olarak, tüm
Türk Dünyasını egemenliği altında toplamıştır. Moğol İmparatorluğunun,
devlet dili olarak Uygur Türkçesini ve Uygur yazısını kullanmıştır.
-Osmanlı'da, Zaloğlu Rüstem bizim ulusal kahramanımız gibi tanıtılmış,
buna karşılık Türk kahramanı Alp Er Tunga(Tonga) unutulmuştur. Zaloğlu
Rüstem'in Alp Er Tunga'yı hile ile yakalatmasının anısı olarak
dilimizde ''Tongaya düşmek'' deyimi kalmıştır.
-Bütün bu olumsuz oluşumlara karşın, Türk dilinin büyüleyici etkisi
kendini göstererek, Türkçe, Anadoluda hızla yaygınlaşan halk dili olur.
Moğol işbirlikçisi Anadolu Selçuklusu sultanlarının egemenliğine
başkaldıran Türkmen beyi Karamanoğlu Mehmet Bey'in Konyayı ele geçirip
Siyavuş'u Selçuklu sultanı yapması, Türk dili için mutlu bir olay olur:
Karamanoğlu Mehmet Bey, 19 Mayıs 1277'de ünlü fermanını yayınlar:
''Bugünden sonra divanda, dergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden
gayrı dil konuşulmayacaktır! ''. Türkçenin bu bağımsızlık
bildirgesiyle, Moğolların ilerlemesini durdurmuş olan '' külahlı, ayağı
çarıklı ve kara kilimli Türkmenler'', Farsçayı benimsetmeye çalışan
''Rumi'' adı takınmış Selçuklulara karşı bir dil yengisi kazanmışlardır
-Yunus Mevlana'nın Mesnevisini okuduğunda çok uzun ve belki biraz da
Farsça yazılmış olmasını beğenmeyerek, bu Mesnevinin yerine ''Ete
kemiğe büründüm / Yunus deyi göründüm.'' beytini önermesi, Türkçeyi
sevenler için etkileyicidir. Yunus'un şiirleri yüzyılardan beri
Türklerin belleğinde yaşamaktadır. Günümüzde Birleşmiş Milletler
yapısının girişinde duvara yazılan ''Gelin kardeş olalım / İşi kolay
kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz'' dörtlüsü ile Yunus
Emre güzel Türkçe ve insancıllık dersi vermektedir.
-Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Kaygusuz Abdal ve daha nice Türk halk
ozanları koşmalar, koçaklamalar söyleyerek Türk dilinin gelişmesine
katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı şairlerinden daha özgün, daha kalıcı
olmuşlardır. Örneğin en ünlü Osmanlı şairleri, Karacaoğlan'ın
''Çukurova bayramlığın giyerken / Çıplaklığın üzerinden soyarken /
Şubat ayı kış yelini kovarken / Cennet demek sana yakışır dağlar''
dörtlüsü ile başlayıp ''Karacaoğlan size bakar sevinir / Sevinirken
kalbi yanar göğünür / Kımıldanır hep dertleri devinir / Yas ile sevinci
yıkışır dağlar'' dörtlüsü ile biten koşmasındaki özgün doğa
betimlemesinin düzeyine ulaşamamışlardır[ 19] . Bu koşmadaki anlatım
akıcılığı ve sözcük zenginliği, Türkçenin gücünü ortaya koymaktadır.
-II: Abdülhamit'in tahta geçmesi sonrasında Anayasanın (Kanun-u Esasi)
hazırlanmasında dil sorunu ortaya çıktı: Geniş Osmanlı topraklarından
Meclise gelecek temsilciler hangi dil ile konuşacaktı? Batı, yüzyıllar
önce tek bir ulusal dili egemen kılıp geliştirerek böyle bir sorunla
karşılaşmamıştı. Uzun tartışmalardan sonra -azınlıkların tepkileri de
yatıştırılarak- Anayasanın 18. Maddesine Osmanlı Devletinin resmi
dilinin Türkçe olduğuna ve devlet hizmetlerine gireceklerin bu dili
bilmesinin gerektiğine ilişkin hüküm konuldu. II.Abdülhamit'in Meclisi
kapattıktan sonra uyguladığı ağır sansür, dili kapsamadığından,
aydınların Türkçeyi geliştirme çabaları kesintiye uğramamıştır. II:
Abdülhamit, sadrazamlığa atadığı Türkçe bilmeyen Çerkez Hayrettin
Paşanın telkini ile devletin resmi dilinin Arapça olmasını istemiş ise
de, Sait Paşa'nın ''Devlet dili Arapça olursa Türklük ortadan kalkar''
diyerek karşı çıkması üzerine, bu isteğinden vazgeçmiştir.
-Osmanlı döneminde, tıp, mühendislik ve askerlik terimlerinin Batı
dillerinden Osmanlıcaya çevrilmesi görüşü egemendi. Ancak terim
türetmede Türkçe sözcüklerden değil de Arapça ve Farsça sözcüklerden
yararlanılmakta idi. Bu "takıntıyla" kimi zaman gülünçlüklere
düşülürdü.Örneğin Osmanlının İtalyadan satın aldığı topların üzerinde
''Balliemez'' damgası bulunduğu için, bu toplar Türkler arasında
''Balyemez Topu'' diye adlandırılmıştı. Ancak Osmanlının bilgiç
okumuşları, bu toplara Türkçe bir ad konulduğunu sanarak, Türkçe
sözcükleri aşağılık sayıp Türkçeyi bilimsel ürünleri adlandırmaya
yakıştıramadıklarından, Türkçe ''Balyemez'' sözcüğünü, yarısı Arapça
yarısı Farsçaya çevirerek ''Asalnemihored'' yapmıştı. ''Asal'', Arapça
"bal", ''Nemi-hored'' ise Farsça "yemez" anlamına geliyordu
-Abece sorununu, Atatürk ''Bizim ahenkli zengin dilimiz Yeni Türk
Harfleriyle kendini gösterecektir.'' diyerek, 3 Kasım 1928 tarihinde
Mecliste kabulünü sağladığı yasayla, Latin harflerine dayanan Türk
abecesini dilimize kazandırmıştır
-Hint-Avrupa ve Sami dillerine göre Türkçenin sözcük ve bu arada bilim
terimleri türetmede önemli bir üstünlüğü vardır. Prof. Doğan Aksan'ın
''Türkçenin Gücü'' yapıtında[ 29] açıklandığı üzere, Türkçemiz bu
özelliği ile benzersiz üstünlüğe sahiptir. Bu yapıtta ''sür-''
kökünden, yalnızca Türkiye Türkçesinde 100 kadar türetilmiş sözcük
örneği verilmiştir.
-1936 yılında Kahire'de toplanan Arap dil kurultayı, Türkçe kökenli
3600 kadar sözcüğü Arapça sözlükten çıkarmıştır. Çıkarılan bu sözcükler
arasında ''sarık'' örneği Türkçe din sözcükleri de vardır.
-12 Eylül Darbesi sonrası, dilde geriye dönüş zorlamalarına girilmiş,
kimi öz Türkçe sözcüklerin kullanılması Yönetim Buyruğuyla
yasaklanmıştır. Bu sözcükler arasında ''devrim'' ve dönemin devlet
başkanı Kenan Evren'in soyadı olan ''evren'' sözcüğü bile bulunmakta
idi
-Mustâbey adı da tek başına bir armudun adıdır. Ancak burada ne armud
ne de Mustâbey, bir hakaret mânâsında değildir. Çünkü bu Mustâ Bey,
rivayete göre herhangi bir şahıs değil, büyük hürmet gören bir
insandır: "Bizim öz mûsıkîmizin pîri" bilinen Büyük Itrî, o engin
mûsıkîsinden başka, İstanbul surları dışında bir çiçek ve meyva bahçesi
sâhibiydi. Itrî'nin asıl adı Mustafa olduğu için, merakla işleyerek
elde ettiği bir çeşit armuda halk Mustâbey armudu demiş fakat bunu
söylerken Itrî'ye olan derin sevgi ve hürmetinden bie zerre
eksilmemişti.

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Türkçe Hakkında İlginç Notlar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |